Kadın ve Aile üzerine

kadin_aile_analizKadın, ustamız Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimi ile toplumda “Alt Sömürülen Sosyal Sınıf”tır. Kapitalist dünyada ve kapitalizmce geri olan Türkiyemizde kadın ezilmekte ve aynı zamanda sömürlmektedir. Yani insanlığın yarı nüfusu olan erkek yine diğer yarısı kadın üzerinde baskı ve sömürü gerçekleştirmektedir.

Baskı ve sömürünün şiddeti ve metodu ülkeden ülkeye, kültürel ve teknlojik gelişim düzeyine bağlı olarak farklılık gösterir. Kadın üzerinde ki baskı ve sömürünün şiddeti, teknolojik gelişme ile ters orantılı olan bir ilgi içerisindedir. Başka ve özetçe bir deyişle üretim tekniği düzeyi ne kadar geriyse, kadının da ezilmesi ve sömürülmesi o derece şiddetli ve acımasız olur.

Üretim tekniği düzeyi de ne kadar yüksek olursa baskı ve sömürünün şiddeti de o kadar azalmakta, seyrelmektedir.

Teknolojinin gelişmesi günlük hayatta ve çalışma koşullarında kolaylıklar sağladığı için kadının ezilme ve sömürülme şiddeti de azalmış oluyor. Böylelikle kadınların taşıdığı yükün az da olsa azalmasına yol açıyor. Bu basit teoriye hayatımızdan yani günlük yaşam pratiğimizden örnek vermek gerekirse hatta Türkiye orjinalitesinden örnek vermemiz gerekirse; Kapitalizmce geri olan ülkemizde teknolojik gelişim düzeyi halen tam anlamıyla gelişkin olmadığı için Anadolu`da kadınlarımız kışın ısınma ihtiyacını bin bir türlü şekilde gerçekleştiriyor. Kadınlarımız tezek kurutmak yani hayvan dışkısı kurutmak zorunda kalıyorlar. O pis kokulu ve evin odunluğunda kaldığında sinek ve kurt üremesine yol açan pislikle ısınmak zorunda kalıyor. Bu işin görünen kısmı sadece yakacağını hazırlama-hazır etme tablosudur. Bunun kadına düşen işi henüz bitmemiştir. Kadın, kocası işte çalışırken sobayı yakmalıdır. Hepimiz biliriz ki soba yakmak zor iştir. Sobayı yakmak için soğukta odunluğa inmeli odunluğa indiği gibi içeride ki kokuya ve pekte hijyenik olmayan koşullarla yüzleşmeli ve kovasına yüklediği yakacağını evine götürmeli aynı zamanda da sobanın kurulu olduğu odayı ısıtmak için sobayı yakmalıdır. Bunu yapmak zorundadır. Kocası işten gelince yemek yemelidir. Haliyle kadın çocuklarının ısınmasını sağladığı gibi eşine ve çocuklarına yemek pişirmelidir. Peki bunu hangi koşulda yapacak? Elbette ısınması bulunmayan mutfağında üşüterek yapacaktır. Peki buradan örnekle görüyoruz ki teknolojik gelişim kadının yararınadır. Bahsettiğimiz ev doğal gaz ısıtmalı olsaydı ev eşit şekilde ısındırılacak ve kadın bin bir türlü iş yükünden feragat edecektir. Teknolojinin gelişmişlik düzeyi kadının ezilip, sömürülmesini bir başka deyişlede yükünü hafifletmesi açısından kadının yararınadır.

Ancak Devrimler Kartalı Lenin Usta`nın da söylediği gibi Kapitalist teknolijik gelişimde gelişim doğrudan halkın çalışma koşullarını ve refahını düşünen biçimde değil “çalışan insanları günden güne ücretli köleliğe mahkûm eden sosyal koşulları geliştiriyor.” [1]

Buna da hayattan örnek vermek gerekirse söylediğimiz gibi kadın doğal gaz veya elektirik ısıtmalı bir teknolojik gelişmişlikte iş yükü azalmış olur ancak kapitalist teknolijik gelişmde insanlar ücretli köleliğe mahkum eden sosyal koşulları geliştirmiş olurdu.

İnsanlar pahalı olan doğal gaz ve elektirik faturları için daha fazla emek gücünü satmak ve borç batağına girmeye başlıyorlar. Burada bahsettiğimiz gibi kapitalizmde teknolojik gelişim muhakkak yine kadını bir yerden köle gibi zincirlemektedir.

MARKSİST-LENİNİST DÜŞÜNCE VE PROLETARYA PARTİSİNİN KADIN-AİLE SORUNUNA TUTUMU ÜZERİNE

GİRİŞ

Marksist öğreti, olguların bilimidir. Marksizm- Leninizm, emperyalizm çağının Marksizmi, olguları esas tutarak yürür. Kendini Marksist düşüncenin rehberliğiyle donatmış bir kişi, yaşadığı toplumu:

– Açıklar, tahlil eder. Olguların birbirleri ile karşılıklı bağlılık ve ilişkilerini, etki-tepkilerini, sebep sonuç ilişkilerini kavrayarak “olduğu gibi ortaya koyar” ve gideceği yönü tespit etmeye çalışır.

– Değiştirir: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumladılar, oysa esas olan onu değiştirmektir” Marks’ın Feuerbach Üzerine Tezler’de söylediği söz, bize bilimsel sosyalizmin düşünce ve eylem konusundaki tutumunu gösterir. Teori, maddi dünyanın kendisinden, pratik faaliyetten çıkarılır. Ve tekrar “somut pratiğin mihenk taşına” vurulmalıdır (devrimci praksis). Çünkü; a)Teorinin asıl hedefi varolan gerçekliği değiştirmektir ve kendisi doğrudan doğruya varolan somut gerçekliğin içinden çıkarılır, b)Teorinin/düşüncenin doğruluğu, ancak olguya uymasıyla, o düşünceye uyan olgu ve olayın varlığıyla ispatlanabilir.

Biz Marksist-Leninistler, iktisadi temelde uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarına bölünmüş olan toplumumuzda, kadın ve aile sorununun da mevcut olduğu olgusunun farkındayız, ve bu olguyu değerlendirirken bir devrimci komüniste yakışır şekilde sınıfsal güzlüklerimizi çıkarmadan değerlendiriyoruz. Günümüzün Türkiye’sinde, yaşanan burjuva demokratik devrimin tarihsel bazı kazanımlarının da dinsel gericilik tarafından hızla parçalanıp yok edildiği ülkemizde, kadın sorununun gözle görünür bir biçime büründüğü aşikardır. “Tahrik” gerekçesiyle tecavüzcüyü haklı gören zihniyet, şort giyen kadına tekme atmayı kendine hak gören zihniyet, son yaşadığımız parkta yürüyen hamile kadına saldırı hadisesi, bitmek bilmeyen taciz-tecavüz-şiddet olayları… İçin için çürüyen toplumda tefeci-bezirgan zihniyeti kendi tavrını açıkça ortaya koyuyor. Buna karşın sınıfsal içerikten uzak, görüngülerde boğulup meselenin özünü perdeleyen burjuva-liberal karakterli hareketler bu konuda tavrını açık ediyor. Bu durumda bilimsel sosyalistler de, kadın sorunu ve bu sorunla kaçınılmaz olarak ilişkili olan aile meselesi hakkında tutumlarını açıklamak durumundadırlar. Bu yazımızda dünya ve Türkiye Komünist Hareketinin önemli figürlerinden alıntılarla destekleyerek Marksist-Leninist düşüncenin bu soruna karşı tavrını “olduğu gibi ortaya koymak” istedik.

BÖLÜM: KADININ KURTULUŞU PROLETARYANIN KURTULUŞUNDAN BAĞIMSIZ DÜŞÜNÜLEMEZ

Toplum, uzlaşmaz iktisadi çıkarlara sahip sömüren-sömürülen sınıflara bölünmüştür ve özel mülkiyet düzeninde toplumların tarihi bu çelişki üzerinden ilerlemektedir. Aynı şekilde, Türkiye de dahil bütün kapitalist ülkelerde kadınlar ezilmekte ve sömürülmektedir. Bu sömürünün ve baskının niceliği, doğal olarak bulunduğu gölgenin iktisadi, siyasi ve her türlü koşuluna bağlı şekilde değişmektedir. Bu koşulların başlıca olanı, teknoloji ve üretimin teknik düzeyidir. Üretim tekniğinin gelişmişliğiyle kadının nicel olarak ezilme düzeyi arasında bir ters orantı vardır. Burada bir alıntıya başvuralım:

“Baskı ve sömürünün şiddeti, teknolojik gelişme ile ters orantılı olan bir ilgi içerisindedir. Yani üretim tekniğinin düzeyi geri ise kadının ezilmesi ve sömürülmesi çok yoğun ve acımasız biçimlere bürünmektedir. Teknik düzey yükseldikçe baskı ve sömürünün şiddeti de azalmaktadır.” [2]

Devrimler Kartalı Vladimir İlyiç Lenin, bu gerçeği şu şekilde açıklamaktadır:

“Bütün fabrika ve demir yollarının “elektrifikasyonu”, çalışma koşullarını sağlığa daha uygun hale getirecek, milyonlarca işçiyi duman, toz ve kirden kurtaracak ve kirli, iğrenç işyerlerini insanlara yaraşır, temiz, cazip laboratuarlar haline dönüşümünü hızlandıracaktır. Her evin elektrikle ısıtılıp aydınlatılması, milyonlarca “ev kölesi”ni, yaşamlarının 3/4’ünü pis kokulu mutfaklarda harcama zorunluluğundan kurtaracaktır. “Kapitalist teknoloji, çalışan insanları günden güne ücretli köleliğe mahkûm eden sosyal koşulları geliştiriyor.” [3]

Teknolojik gelişme ve buna bağlı olarak teknik ilerleme, çalışma koşullarını kolaylaştırdığı için kadının sömürüsünü nicel olarak azaltıyor. “Örneğin evlerin elektrikle aydınlatılması, kaloriferle ısıtılması, elektrikli-gazlı ev ya da mutfak araç gereçlerinin kadının kullanımına sunulması, onun taşıdığı yükün ağırlığının azalmasına yol açıyor.” [4]

Fakat, bu teknik gelişimin ürünü olan elektrikli ev aletlerinin değişim değerinin yüksek olması, özellikle bizim gibi kapitalizmce nispeten geri olan ülkelerde, kadınların bu ürünlere ulaşamamasına neden oluyor ve onların bundan faydalanmasını engelleyen bir unsur oluşturuyor.

Kadınların bu olanaklardan tamamen faydalandığını varsayarsak dahi –ki böyle bir varsayım son derece yanlış olacaktır- bu kadının sömürüsünün nicel olarak hafiflemesine sebep olmaktadır.  Fakat nitelik olarak kadını bir “ev kölesi” olmaktan kurtaramamaktadır.

Teknoloji ve üretim tekniğinin gelişimi, ilerlemesi kadınları proletaryanın saflarına katarak da kadınların “ev köleliği” konumundan toplumsal yaşama girmesi, ufkunun açılması, içinde bulunduğu toplumu ve sistemi daha iyi gözlemleyebilmesi bakımından kadınların yararına olmaktadır. Kapitalist üretimin çarkları içinde, ücretli emeği ile değer yaratan bir emekçi olarak kadın proleterler de tabi ki emek sömürüsü çarkına dahil olacaktır, ve aynı zamanda kapitalizm onları kendi mezar kazıcıları haline getirecektir. “Bir devrimin başarısı, kadınların ona ne oranda katıldığına bağlıdır” [5]

Lenin usta diyor ki: Modern kapitalist toplum, ilk bakışta görülemeyen bir yığın yoksulluk ve zulüm olaylarının gizlendiği yerdir. Orta sınıf halkın dağınık aileleri, esnaflar, fabrika işçileri, kâtipler ve küçük memurlar anlatılamayacak kadar yoksuldurlar ve en iyi zamanlarında bile kıt kanaat geçinirler. Bu tür ailelerdeki milyonlarca kadın, birkaç kuruşla ailelerini doyurup, giydirmek için çok fazla günlük çaba harcayarak, kendi emekleri dışında her şeyden tasarruf yaparak ailenin kölesi gibi yaşarlar (ya da daha doğrusu varlıklarını sürdürürler). “İşte kapitalistler en çok evde çalışan ve kendisi ve ailesi için bir dilim daha fazla ekmek “kazanmak” için çok düşük bir ücrete razı olan bu kadınlar arasından işçi çalıştırmak arzusundadırlar. Bütün ülkelerin kapitalistleri (Antik Çağın köle sahipleri ve Ortaçağın feodal lordları gibi) en “uygun” fiyata istedikleri kadar cariyeyi yine bu kadınlar arasından seçmişlerdir. “Ahlâkî öfke” (% 99’u ikiyüzlülüktür), kadınların vücutları üzerindeki bu ticareti engelleyecek hiçbir şey yapamaz; ücretli kölelik var olduğu sürece, fahişelik de kaçınılmaz olarak sürecektir. Toplum tarihi boyunca, bütün ezilen ve sömürülen sınıflar, ezenlere ilk önce ödenmemiş emeklerini, ikinci olarak da karılarını “efendiler”inin cariyeleri olarak vermek zorunda kalmışlardır. (Sömürülmeleri de bunun içindedir.) “Kölecilik, feodalizm ve kapitalizm bu konuda birbirine benzer. Yalnız sömürünün biçimi değişir. Sömürü devam eder.” [6]

Buradan, kadınların sömürülmesinin bir sınıflı toplum olgusu olduğu ve hastalığın kaynağı olan sınıflı toplum bertaraf edilmeden, hastalığın sebebi-kaynağı yok edilmeden bu sorunun temelli çözülemeyeceği sonucu çıkar. Bu bakımdan kadının kurtuluşu, sınıflı toplumun lağvedilmesi, sınıfsız komünist toplumun inşası anlamına gelir. Sosyalizm için mücadele anlamına gelir. Bu mücadelenin temel öznesi, kapitalizmle en temel çelişkiye sahip olan, ezilen sınıf proletaryadır.Sınıflı toplumun lağvedilmesi, devrimci proletaryanın tarihsel bir görevidir. Bu bakımdan “Kadının Kurtuluşu İşçi Sınıfının Kurtuluşundan Bağımsız Değildir!”

Özellikle bizde, kadınların ezilen bir sosyal sınıf durumuna düştüğü ülkemizde, kadın sorunu çok yakıcı bir durumdadır. Hikmet Kıvılcımlı şöyle söyler: “Türkiye’nin öteki Sosyal ilişki ve çelişkilerine girebilmek için ve girmeden önce, başlı başına bir alt mahkûm Sosyal Sınıf durumunda olan en büyük mazlum sınıfımız, en büyük sömürülen sınıfımız: Kadın yığınımız üzerinde çok durulmalıdır. Sosyal Stratejimizin hem en sonuncu, hem en birinci gelen katı: Kadın – Erkek sınıflaşmasıdır. Bu sınıflaşmanın en açık ve keskin olanı Köy katında görünür. Ama gerçekte Kadının ezilen – soyulan bir mahkûm alt sınıf oluşu, Türkiye toplumunun Köy – Kasaba – Şehir bütün katlarında en yaygın bir sosyal ve orijinal trajedimizdir.”  [7]

Yine Clara Zetkin şöyle ekler “Kadının kurtuluşu, tüm insanlığın kurtuluşu gibi, ücretli emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla birlikte gelecektir.”

MARKSİST-LENİNİST TEORİDE AİLE SORUNU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER/ALINTILAR

Komünist hareket, burjuva-liberal feminist hareketlerden kadın sorunu üzerine pek çok yersiz saldırı aldığı gibi –Clara Zetkin bunları cevaplamıştır-, her türlü gericilikten de kadın ve aile konusunda saldırılara maruz kalmıştır. Bunların çoğu saçma sapan önyargılar ve kara propagandalardan ibarettir.

Komünistler, ücretli kölelik düzenini ve sömürüyü bitirmek için mücadele ettikleri gibi –bununla kaçınılmaz şekilde ilişkili olarak-  kadının “ev köleliği” durumundan kurtulup üretime katıldıkları, sömürülmedikleri bir dünya için de savaşım verirler. Komünistlerin aile yaklaşımı, ailenin kapitalist toplumdaki yapısının evlilik cüzdanlarında resmileştirilerek ailecek sömürelim anlayışını kökünden temizler, yok eder.

Komünistler, burjuva toplumlarındaki evliliklerin çürümekte olan egemen sınıfların, bu çürümüşlüğü gizleme amaçlı olduğu tespitini yaparlar. Burjuvazi, “ikili ilişkileri değişim değerine indirgemiştir”, “dindarca vecdin , şövalyece çoşkunun, ‘yontulmuş’ kasabalıya özgü geçmiş zaman özleminin mübarek ürpertilerini , bencil hesapçılığın buz gibi sularında boğmuştur” [8]. Günümüzde Ali Ağaoğlu gibi kodaman yandaş para babalarının yaptığı şekilde sırf maddi çıkar ve beklenti üzerine kurulmuş bir evliliğin yanında, en duygusalca ve en büyük sevgiyle yapılan bir evlilik dahi, öyle yahut böyle iktisadi ilişkilere dayanır, iktisadi açıdan yeterli olmayan evlilikler aç kalmakla sonuçlanır. Burjuva toplumda evlilik, iktisadi ilişkilerle dolaysız bağlantılıdır ve bu bakımdan, komünistlerin bu durumu ortaya çıkaran koşullara karşı mücadelesi, parababalarının çürümüşlüğüne karşı yürütülen bir mücadeledir. Komünist toplumda aşk, özgür isteğe bağlı ve iktisadi hiçbir kaygıya ve iktisadi hiçbir düşünceye yer olmayan, maddi çıkar ilişkilerinden arınmış bir durumda olacaktır, ve böylece samimiyetsiz tabulara gerek kalmayacaktır.  Komünist fikirlerin öncülüğünde inşa edilecek toplumda, aile kurumu, burjuva bireyciliğin doğrultusunda toplumun kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen bölükler niteliğinde olmayacak, toplumsal bir nitelik sahibi olacaktır. Burada sözü Sovyet pedagog, eğitim bilimci ve yazar olan Anton Semyonoviç Makarenko’ya bırakalım.

“Bizde aile, burjuva ailelerinde olduğu gibi içine kapanık değildir. O, Sovyet toplumunun organik bir parçasıdır. Toplumsal sorumluluk aile içine başlar. Anneler ve babalar, otoriteden yoksun değillerdir; ama bu otorite, toplumsal otoritenin aile içindeki yansımasıdır. Babanın çocuklarına karşı taşıdığı sorumluluk, topluma karşı taşıdığı sorumluluğun önemli bir bölümüdür. Toplumun, çocuk eğitimindeki en temel temsilcisi “Kollektiflerdir.”  [9]

Tekrar bir alıntıya başvuralım. Marks ve Engels’in ünlü Komünist Manifesto’sunda, “komünistler kadınların ortaklaşalığını getirecek” türünden saçma yalanları ve aile üzerine yöneltilen eleştirilere verilen cevapları aynen aktarıyoruz:

“Ailenin ortadan kaldırılması! En radikaller bile komünistlerin bu utanç verici niyetlerine ateş püskürüyorlar. Günümüzdeki aile, burjuva ailesi, neye dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş olarak yalnızca burjuvazi için var; ama proleterin ailesizliğe zorlanması ve kamusallaşmış fuhuş bütünlüyor onu. Bu bütünleyicileri olmadı mı burjuva ailesi de olmaz kuşkusuz ve sermaye olmadı mı her ikisi de olmaz. Ana babanın çocukları sömürmesini ortadan kaldırmak istiyoruz diye mi suçluyorsunuz bizi? Bu büyük suçumuzu itiraf ediyoruz. Ama ev içi eğitimin yerine toplumsal eğitimi getirerek en sıcak ilişkileri yok ettiğimizi söylüyorsunuz. Peki eğitiminizi bu toplumsal koşullar içinde yapmanızla olsun, toplumun doğrudan ya da dolaylı müdahalesiyle olsun, okul kanalıyla olsun, vb. sizin eğitiminiz de toplumca belirlenmiyor mu? Toplumun eğitimi etkilemesi komünistlerin buluşu değil ki; komünistler yalnızca bu etkinin karakterini değiştiriyorlar, eğitimi egemen sınıfın etkisinden koparıyorlar. Aile ve eğitim üstüne, ana baba ile çocuklar arasındaki kutsal ilişkiler üstüne burjuva söylemleri, büyük sanayi yüzünden proleterlerin tüm aile bağları parçalandıkça ve çocuklar adi ticaret metaına ve çalışma araçlarına dönüştükçe bir o kadar iğrençleşiyor. Ama siz komünistler kadınların ortaklaşalığını getirmek istiyorsunuz, diye tüm burjuvazi koro halinde yüzümüze haykırmakta. Burjuva, kendi karısını salt bir üretim aracı olarak görüyor. Dolayısıyla, üretim araçları ortaklaşa kullanılmalıdır, sözünü duyar duymaz, bu ortaklaşalık kaderinin aynı şekilde kadınları da kapsamasından başka bir şey düşünemiyor. Tam tersine kadınların bu salt üretim aracı olarak kullanılma durumunu ortadan kaldırmaktır söz konusu olan, burjuva bunu kavrayamıyor işte. Kaldı ki bizim burjuvaların, komünistlerde güya var olduğunu iddia ettikleri resmi kadın ortaklaşalığından böylesine dehşet duymaları son derece gülünç. Kadın ortaklaşalığını komünistlerin getirmesine hiç gerek yok ki; hemen her zaman vardı o. Bizim burjuvalar, resmi fuhuş bir yana, çalıştırdıkları proleterlerin karılarına, kızlarına sahip olmakla da yetinmeyip, asıl kendi karılarını karşılıklı ayartmaktan zevk alırlar. Burjuva ailesi aslında kadınların ortaklaşalığıdır. Komünistler de olsa olsa kadın ortaklaşalığının sahtece gizlisine karşılık resmi ve açık yüreklisini getirmek istedikleri iddiasıyla suçlanmış oluyorlar. Kaldı ki, günümüz üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla ondan kaynaklanan kadın ortaklaşalığının da, yani resmi veya gayri resmi fuhuşun da yok olacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır.” [10]

Engels’in, Komünizmin İlkeleri’nde 21. Soru olan “Komünist toplum düzeninin aile üzerindeki etkisi ne olacaktır?” sorusuna verdiği cevap, bizim de ele aldığımız konunun açıklığa kavuşması bakımından önemli olacaktır. Aynen aktarıyoruz:

“Bu, cinsiyetler arasındaki ilişkiyi, yalnızca ilgili kişileri ilgilendiren ve toplumun hiç bir müdahale isteminde bulunmayacağı salt özel bir ilişki haline getirecektir. Bunu yapabilecek durumdadir, çünkü özel mülkiyeti kaldırmakta ve çocukları komünal olarak eğitmekte, böylece bugüne kadar mevcut evliliğin ikiz temelini —özel mülkiyet sayesinde kadının kocaya ve çocukların da ana-babaya olan bağımlılığını— yok etmektedir. Ahlak dersi veren darkafalıların kadınların komünist ortaklaşalığına karşı kopardıkları yaygaranın yanıtı da buradadır. Kadınların ortaklaşalığı tümüyle burjuva toplumuna ait bir ilişkidir ve bugün eksiksiz bir biçimde fuhuş ile gerçekleşmektedir. Ama fuhşun kökleri özel mülkiyettedir ve onunla birlikte o da kalkar. Şu halde, komünist örgütlenme, kadınlarda ortaklaşalığı getirmek yerine, ona son verir.”

Görüldüğü üzere, Marksist-Leninist klasikler üzerine ufak bir göz atış dahi, asırlık kara propagandaların ne kadar boş olduğunu görmemiz için yeterlidir. Marksist öğreti, olguların pusulasını, kadın ve aile problemi için de kullanır. Burjuva-liberal feminist hareketlere kaymamak önemli bir noktadır; “İnsanlık tarihinin tarihi materyalist kavrayışına karşı, Marksist-Leninist reform-devrim anlayışına karşı olan bu akımi orijinal bir akım değildir. Kendilerine hangi ismi takarlarsa taksınlar feminizm, Marksizm, sosyalizm adına konuştuğu oranda, reformizmdir, ekonomizmdir, oportünizmdir, revizyonizmdir. Teorisi, tarihi materyalizmin revizyonuna dayanan revizyonist bir teori, bu temelde önerdiği siyasetler ise kaçınılmaz olarak oportünist bir siyasettir.” (Clara Zetkin).

“YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZM!

EMEKÇİ KADINLAR KATILMADAN DEVRİM OLAMAZ! DEVRİM OLMADAN EMEKÇİ KADINLAR KURTULAMAZ!

Proleter kadınlar, şu sözler sizler için proleter erkeklerden daha fazla geçerlidir:

ZİNCİRLERİNİZDEN BAŞKA KAYBEDECEK BİR ŞEYİNİZ YOK, FAKAT KAZANACAĞINIZ KOCA BİR DÜNYA VAR!” (Clara Zetkin)

[1] Lenin, Kadınların Kurtuluşu, Günce Yayınları, s.36.

[2] Nurullah Ankut, Kadının Kurtuluşu İşçi Sınıfının Kurtuluşundan Bağımsız Değildir, Derleniş Yayınları, s. 17

[3] Lenin, agy, s. 36

[4] Nurullah Ankut, agy, s.18

[5] Lenin, Kadın Sorunu Üzerine,Marx-Engels-Lenin-Stalin-Komintern & Clara Zetkin, İnter Yayınları, s.42

[6] Lenin, agy, s. 37-38

[7] Hikmet Kıvılcımlı, Kadın Sosyal Sınıfımız, Derleniş Yayınları

[8] Karl Marks & Friedrich Engels, Komünist Manifesto

[9] Aktaran: Urie Brondefenbrenner – “Sovyetler Birliği’nde Çocuk”

[10] Karl Marks & Friedrich Engels, Komünist Manifesto

Katkıda bulunanlar
Adana Direniyor’dan Fatih
Antalya Direniyor’dan Ege

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir