Devrimci Derleniş – Kurtuluş Sosyalist Dergi Nasıl Kurtulur?

Proletarya Partisinin Reorganizasyonu ve Halk Kurtuluş Cephesi için şiarıyla çıkan Devrimci Derleniş Dergisi‘nin 8 Aralık 1977’de yayımlanan 6. sayısı ile 15 Mayıs 1978’de yayımlanan 11. sayısı arasında kaleme aldığı Kurtuluş Sosyalist Dergisi çevresine yönelik eleştirilerini tek parça halinde sunuyoruz. 

«KURTULUŞ SOSYALİST DERGİ»
Nasıl Kurtulur?

(I)

Marks’ın ünlü sözüdür: «Filozoflar dünyayı çeşitli şekillerde yorumlamaktan başka bir şey yapmadılar, oysa mesele dünyayı değiştirmektir.» Bu söz söylendikten sonra teori sırf beyin jimnastiği olmaktan çıktı. Pratik faaliyeti aydınlatan, insanlığın önünde çözümlenmek üzere duran problemlerin çözülmesi için yapılması gereken somut işi, bilince çıkaran Davranış Kılavuzu oldu. Artık teori pratik için yapılmıyorsa safsatadan başka bir şey değildir. Pratik için teori ise Bilimin ta kendisi idi. Öylesine ki «devrimci teori olmadan devrimci pratik olamaz»dı.

Bu söylediklerimiz Bilimsel Sosyalizm için böyleydi. Burjuva düşünce aleminde değişen bir şey yoktu. İktidarı aldıktan sonra gericileşen burjuvazi, hele emperyalizm çağında yaratıcı her düşünce ve davranıştan azrail görmüşçe korkan Finans-Kapital ve onun uşaklarınca, Marksizmi mahkum (!) etmek için oluşturulan düşünce alemi «felsefe» gevelemeleri ile, «varoluşçuluk» vs. safsatalarıyla ortalığa karanlık yaymaya devam etti, ediyor. Onun görevi de bu. Onun metodu dünyayı yorumlamak. Ona göre «dünyayı değiştirmek» ise «allah yazdıysa bozsun» kabilinden bir büyük felaket, dünyanın sonu, mahşerdi.

1976 Haziranında ilk sayısı çıkan Kurtuluş Sosyalist Dergi bugün 17. sayıya ulaştı. Yani 17 aydır çıkıyor. Pratik mücadeleye ışık tutacak hangi teorik çabada bulundu? Baktığımızda şöyle bir şemayla karşılaşıyoruz:

1 — Geçmişle hesaplaşmayı kapsayan, genel başlıklı «Yol Ayrımı» olan üç yazı ve bu yazıların uzantısı olan «Devrimci Gençlik Dergisi» ve «Devrimci Yol Dergisi» ile polemikler.
2 — Sosyalizmin genel meselelerini ele alan yazılar. Bazılarında meseleye Türkiye açısından değinilse de genel çerçevede kalmakla yetinilen yazılar: «Devlet», «Demokrasi», «Demokratik Devrim», «Proletaryanın Devrimci Partisi Üzerine Genel Bir Yaklaşım» vs.
3 — Türkiye’ye özgü problemlerin ele alındığı yazılar: «Türkiye’de Ulusal Sorun Üzerine», «Türkiye’de Devlet» vs.
4 — Güncel sorunlara değinen yazılar.
5 — Bazen bağımsız, bazen yazılara serpiştirilen «Parti», «Birlik» sorunu.
6 — Değişik konularda çeviriler.

Biz Kurtuluş’la polemiği geniş tutacağız. Yalnız Kurtuluş’un metodunu bu sayımızda ele alacağız.

Bugün Kurtuluş çevresini oluşturan gruplardan birkaçı

KURTULUŞ SOSYALİST DERGİ’NİN METODU

Yukarıda özetçe değindik; teorik çabanın amacı pratiğe hizmet olmalı. Pratik çabamızda bize pusula olmayan, yolumuzu aydınlatacak projektör görevi görmeyen teori, bizden uzak olsun.

Bugün önümüzde duran en acil, en can yakıcı görev nedir? Kurtuluş cevap veriyor: «Böylesine bir curcuna ortamı birincil görev olarak karşımıza bu hareketin birliği sorununu diker.» (Kurtuluş, «çıkarken» sayı 1 sayfa 15)

Kurtuluş, daha söze başlarken görevi böyle tespit ediyor. Bizce meseleyi can alıcı yerinden, zinciri sürükleyici halkasından yakalıyor. Daha doğrusu öyle görülüyor. Öyle görünüyor; çünkü Kurtuluş’un Ekim 1977’de 17 sayısı çıkmıştır, yani Kurtuluş bir buçuk yaşına bastı aşağı yukarı. Bu «birincil görev» konusunda vardığı nokta şudur: «Faşist saldırılara ve büyüyen faşizm tehlikesine karşı tüm anti-Faşist güçlerin eylem birliği zorunludur. Faşizme karşı bütün ilerici, demokrat ve devrimciler birleşebilir ve birleşmelidirler. Faşizme karşı mücadelede eylem birliği hiç şüphesiz devrimcilerin birliği çabasına da yardımcı olacaktır. Anti-Faşist eylem birliği devrimcilerin birliği çabasına da yardımcı olacaktır. Anti-Faşist eylem birliği devrimcilerin birliğini kolaylaştıracak, devrimcilerin birliği anti-faşist eylem birliğini güçlendirecek ve başarılı kılacaktır.»

Bu habire aynı şeyi tekrarlayan cümleler neyi anlatıyor: «Faşizme karşı eylem birliği zorunludur. Eylem birliği, devrimcilerin birliğini, devrimcilerin birliği de faşizme karşı mücadeleyi kolaylaştırıp, başarılı kılacaktır.» Doğru. Katılmamak mümkün değil. Bu kararından sonra insan somut öneri (metod, biçim) bekliyor. Oysa yazı şöyle devam eder:

«Proletaryanın bağımsız politikasını ve örgütlenmesini yaratmak için ilkelerde savaş, devrimci kardeşlik anlayışı ile devrim yolunda mücadele etmek devrimcilerin görevidir.» Yine ard arda her grupça tekrarlana tekrarlana sakıza dönmüş nerede ise sırf bu yüzden içeriği güme gitmiş sözler, iyi niyetler arka arkaya sıralanıyor. «İlkelerde savaş, devrimci kardeşlik» niçin sağlanamıyor? Elbette «birincil görev» gerçekleşemediği için. O nasıl gerçekleşir? Henüz cevap alamadık. Acaba yazının devamı bize bu cevabı verir mi? Yazıya devam edelim:

«Emekçi halkların, özgürlüğün ve bağımsızlığın düşmanı emperyalizmin maşası faşizmi ezmek için, faşizme karşı omuz omuza mücadele etmek, bütün ilerici demokrat ve devrimcilerin görevidir.» İnsaf baylar! Tekrarın bu kadarı da kabak tadı veriyor artık. Ama biz yine de sabredelim. Belki birliğin metodu ve biçimi üzerine sorduğumuz soruya bir cevap alabiliriz:

«Ancak böyle bir birlik anlayışı ile işçi sınıfı ve emekçi halkların kurtuluş davasına hizmet edilebilir. Ancak böyle bir birlik anlayışı bizleri zafere ulaştırabilir.» (Kurtuluş Sosyalist Dergi S. 17 Ulusal Demokratik Cephe Üzerine s. 14)

«Böyle bir birlik anlayışı (anlayan beri gelsin) bizleri zafere ulaştırabilir» mi? Kurtuluş ulaştırabilir diyor. Demek bir bildiği var. Ama karnında saklıyor. Çünkü bize 17 sayıda (birçok sayıda içeriği aynen yukarıdaki gibi olan «Parti» ve «Birlik» üzerine sözler var) söylediğinin tümünün özeti «birlik anlayışında ANLAYIŞSIZLIK, AGNOSTİSİZM (bilinmezlik, belirsizlik) böyle bir anlayışsızlıkla (zafere ulaşabilmek) ise İLLÜZYON (kuruntu) dan başka bir şey olamaz. Çünkü tabiat ve toplum sadece, istemekle, sadece dilemekle, sadece kuruntu ile değiştirilemez. Yapılabilecek işe uygun metod ve biçim kullanılırsa; dilek, bilinçli aksiyonla, uygun metod ve biçimlerle aşılırsa tabiat da toplum da değiştirilebilir. Tersi kendimizi aldatmak olur.

Kurtuluş daha çıkarken Türkiye’de Proletarya Partisinin yokluğunu tespit etmiş, birlik olmanın gereğini göze batırmıştır. Bir çok grubun ya da grupçuğun kendini proletaryanın tek temsilcisi, yanılmaz, burnundan kıl aldırmaz, öz partisi olduğunu iddia ettiği Türkiye’de bunlar çok olumlu tespitlerdir. Kurtuluş’un bu olumluluğunu kabul etmemek hak yemek olur. Ama parti yokluğunun tespiti gurupların varlığının teşhisidir. Tedavi, grupların belirli prensipler çerçevesinde (tüzük-program) birleşmesidir. Sonuç: gruplar anarşisi yerine PARTİ’nin merkezi otoritesinin geçirilmesidir.

Kurtuluş teşhisi doğru yapıyor: hareketin dağınıklığını görüyor. Dağınıklığın antitezinin PARTİ olduğunu da doğru görüyor. Ama hastalığı tedavi etmenin (grupların belirli prensipler çerçevesinde birleşmesinin) metod ve biçimlerini vermiyor. Yani hiçbir tıbbi ya da cerrahi metod uygulamadan, hiçbir ilaç ya da alet kullanmadan hastalığın kendiliğinden geçmesini bekliyor. İnsan sağlığında bazı hastalıklar vücudun direnci ile kendiliğinden geçebilir; eğer vücudun direnci yeterli ise. Toplumsal bir olay olan sol ortamımızın dağınıklığı kendiliğinden PARTİ’ye sıçrayabilir mi? Bunu hiçbir Marksist «evet» diye cevaplayamaz. Demek ki bizler «dünyayı değiştirmek» istiyorsak, Türkiye’yi değiştirmek zorundayız. Türkiye’yi değiştirmek ise bizim subjektif elimiz ya da hayal etmemizle olmaz. Proletarya Partisi ile Türkiye’yi değiştirebilir, sosyalizme götürebilir. Yakalanacak «birincil görev», zinciri sürükleyecek ana halka böylece tesbit edilince artık kuru lafla zaman kaybedilemez. En somut önerilerle, en uygun metodla, en uygun davranış biçimleriyle davranılır. Daha önce önerilmiş metod ve biçimler var ise eleştirilip değerlendirilir. (ki 1967’lerden beri bu yolda sürekli üretken olan Eneski Sosyalizmin temsilcisi Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın en son önerdiği «Anarşi Yok! Büyük Derleniş!» metod ve biçimleri ortadadır.) Bu yapılmaz ise kendimize Marksist-Leninist dememiz hiçbirşey ifade etmez. Subjektif niyetimiz ne olursa olsun objektif olarak burjuva akademisyenleri olmaktan kurtulamayız. Dünyayı sadece yorumlamakla yetiniriz. Çünkü «proletarya partisi ise her şeydir, partisiz ise hiçbir şey» PARTİ maddesini atladık mı yapacağımız her tahlil, söyleyeceğimiz her doğru, keşfedeceğimiz her Amerika, parlak buluşlar, parlak yorumlar olmaktan; kendimizi de dünyayı yorumlayan filozoflar olmaktan öteye geçemeyiz.

Kurtuluş Sosyalist Dergi hareketin dağınıklığı partinin yokluğu konusundaki haklı teşhisini ne yazık ki somut birleşi metodları ve biçimleri ile taçlandıramamıştır. Kendilerinin deyimi ile «… kullanıla kullanıla artık klişeleşen» ama hiç bir somut teklif getirmeyen iyi dileklerle 17 ay boşa geçirilmiş, zamana ve enerjiye yazık edilmiştir. Hiç değilse kendilerinden çok önce hareketin birliği uğruna getirilen tezleri Susuş Kumkumasına getirmeyip, okurlarına sunup tartışma, proleter alçak gönüllülüğünü, dürüstlüğünü gösterebilselerdi çıkarılmış 17 sayı kendilerine helal edilebilirdi. Daha önemlisi bizzat kendileri sadece «Dünyayı yorumlayan filozoflar» olmaktan kurtulurlardı.

Birlik konusunda böylesine başladığı yerde bocalayıp duran, bir adım ileri atamayan «Kurtuluş» sosyalizmin genel sorunlarına yaklaşırken ise tam bir ortaokul öğrencisi gibidir. Usta’larca donduru konulup, sonuca bağlanmış sosyalizmin sorunları, sözde Türkiye Soluna «marksizmi hakim kılmak» iddiası ile vulgarize edilir. Kendilerine yöneltilen eleştirilere ise şöyle cevap verilir: «Bu genel doğruları» içeren yazıları yayınlamamıza «bazıları» tarafından pek anlam verilemiyor. Biz bu yazıları yayınlamamız, bu konuları tercih edişimiz üzerinde uzun uzun durma gereği duymadık. Bugün Türkiye sosyalist hareketinde, en «gözü kapalı» olanların bile gözden kaçıramayacakları gerçeklerden belki de en önemlisi, Marksist-Leninist devlet anlayışının terkidir. Ve yine böyle bir devlet anlayışına bağlı olarak, diğer sorunların da alabildiğine karıştırılmasıdır; devrim, demokrasi, faşizm vb.» (Kurtuluş sayı: 7, Aralık 1976)

İddialar büyük. «Türkiye’de Marksist devlet anlayışı terkedilmiş» Kurtuluş, bu yanlışı düzeltecek. İnsan Kautsky’ye karşı Lenin’i görür gibi oluyor (!) II. Enternasyonal devrimi terketmiş. I. Emperyalist Evren Savaşının anacık babacık günlerinde Lenin «Devlet ve Devrim»i kaleme alıyor. Unutulan unutturulmak istenen Marksizmin özü «proletarya diktatörlüğü» tezini yeniden göze batırır. Ve Lenin, Marks-Engels’in unutturulmak istenen öğretisini yaratıcı bir şekilde gösterir. Bolşevik Partisi ve beraberindeki bazı sosyalist liderler II. Enternasyonalden gittikçe uzaklaşırlar. 1917’de Büyük Ekim Devrimi zafere ulaşır. II. Enternasyonal çöker, III. Enternasyonal (Komünist Enternasyonal) kurulur.

Ama bizim Kurtuluş ne yapar? Henüz Türkiye’de devrim mücadelesi verecek Proletarya Partisi yolunda hiç değilse ilk adım nasıl atılacak sorusuna hiçbir cevap getirmemişliğine bakmaksızın yüksek teori kesme silahşörlüğüne soyunur. Hem de Lenin’in bıraktığı mirası geliştirecek yerde bir ortaokul öğrencisinin ev ödevi derekesine düşürerek, tezleri vulgarize ederek (bayağılaştırarak), sulandırarak sunar. Mesela Türkiye Soluna genel olarak «Marksizmi hakim kılmak iddiasında olan» Kurtuluş özel olarak; «Devlet», «Demokratik Devrim», «Faşizm», «Demokrasi»yi vs. öğretmeye çalışırken şöyle determinizm (!) öğretir: «1920’lerde kavranamayan demokratik devrim esprisine (Mao kavrayıp Çin’de devrim yapar) ilk kez el yordamıyla yaklaşılmaya çalışılır.» (Kurtuluş sayı 2 Yakın Geçmişin Tarihsel Önemi s. 66)

1920’lerde Demokratik Devrimin anlaşılıp anlaşılmadığı ayrı bir konudur ve bu konuda ayrı bir polemiğe girilecektir. Şimdilik şu alıntıyı yapmakla yetinelim: «Türkiye’nin emperyalizm tarafından tekrar esir edilmesinin önüne geçebilecek biricik etkili kaleyi teşkil eden Komünist Partisi, bu tehlikeye karşı ameleleri, gündelikçileri, şehirlerin ve köylerin yarı proleterlerini sistemli bir tarzda teşkilatlandırır. Her çeşit zulüm ve soyguna karşı sınıf mücadelelerini geliştirir. Köylünün belli başlı kitlelerini Proletaryanın önderliği altında toplar. Böylece ve aynı zamanda amele ve köylülüğün bir sovyet idaresi şeklinde kendi diktatörlüklerini gerçekleştirmek için gerekli şartları hazırlar. Ancak böyle bir diktatörlük, halkçı burjuva inkılabı görevlerini yerine getirebilir ve bu inkılabın kazançlarını düzenleyebilir. Aynı zamanda, ancak böyle bir inkılap, burjuva idaresinden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile ittifak halinde doğrudan doğruya sosyalizmin kuruluşuna geçişi sağlayabilir ve hızlandırabilir.» (TKP Çalışma Programı madde 1, 1926. Aydınlık sayı 69 s. 17)

«Mao Çin’de Demokratik Devrimi anladı devrim yaptı, Türkiye’de anlayan olmadı devrim de olmadı» demek Marksizm’den ya hiç nasiplenmemiş, ya da çok az nasiplenmiş olmak demektir. Ya da eğer anaları «Kurtuluş» kalemşorlarını 1920’lerden önce doğursalardı, onlar hemen Demokratik Devrimi anlar, devrimi yapıverirlerdi determinizmine (!) yol açar. Ve bu determinizm en az Kurtuluş’un yukardaki determinizmi (!) kadar diyalektik (!) olur. Bu metafizik düşünce spekülasyonlarına «Kurtuluş» kalemşorleri kendileri yol açmış olurlar.

Marksizmi bu kadar vulgarize ederek «Türkiye soluna Marksizmi hakim kılmak»tan tanrı bizi korusun (Kurtuluş’u da). Demek ki insan bir kere tarihi kendisiyle başlatmak istedi mi, geçmişe sırf kara çalabilmek için bu denli bilim dışı yazabiliyor, düşünebiliyor. Oysa tersi denense, diyalektik materyalistçe geçmişin değerlendirilmesi yapılsa, ucuz suçlama yerine, bilimsel çaba gösterilse; geçmişin olumlulukları alınıp benimsense, olumsuzlukları atılsa ve olumluluklar da, olumsuzluklar da onları belirleyen şartlardan soyutlamadan (deterministçe) ele alınsa, bugünü anlamak, yarını kurmak için bugünü hangi araçlarla nasıl değiştireceğimizi bilince çıkarmak daha olasılaşacaktır.

Vulgarizasyona bir kaç örnek vermeden geçmeyelim:

Kurtuluş sayı 4, «Devlet» başlıklı yazı şöyle başlar:

«İnsanların hayvanlıktan uzaklaşıp, kendi güçlerinin farkına varmaya başladıkları çağlarda, yani insanların yarı hayvan olarak yaşadıkları dönemlerde, yaşama koşullarında insanlar arasında belli bir eşitlik vardı. Hatta eşitlik tüm bireyler için olduğu gibi aile başkanları için de geçerliydi. Bu tarihsel dönemde, kan ilişkileri toplumsal ilişkilerin belirleyicisiydi. Ama kan ilişkilerinin belirleyici olduğu bu toplumsal yapı çerçevesinde çalışma üretkenliği gitgide arttı. Çalışma üretkenliğinin artmasıyla birlikte, özel mülkiyet ve değişim, başkasının işgücünden yararlanma olanağı ve servet eşitsizliği başladı. Bu gelişmeler kan ilişkileri üzerine kurulu toplumu değiştirerek onu tarihin ilk sınıflı toplumuna dönüştürmüştür.» (a.b.ç.) Bu sözler Engels’ten bir alıntı ile devam eder ve paragraf böylece bitirilir. Engels’ten yapılan alıntıyı iki kez yazmamak için (baş kısmıyla birlikte aşağıda koyacağımız için) şimdilik aktarmayalım. Yukarıdaki yazıya dönelim.

«İnsanların hayvanlıktan uzaklaşıp kendi güçlerinin farkına varmaya başladıkları çağlar» hangi çağlardır? Biliyoruz, Marks-Engels’e göre tarih öncesinde (medeniyet öncesinde) insanlığın 2 çağı vardır. 1 — Vahşet çağı, 2 — Barbarlık çağı. Kurtuluş hangisini kastediyor? «yarı hayvan olarak yaşadıkları dönemlerde» dendiğine göre vahşet çağı kastediliyor. Hoş eğer o yarı hayvan olarak yaşamak ise bugünkü yaşama, tam insanca yaşama mıdır? Biliyoruz Komünist topluma dek insanlık hayvanlık konağından kesince çıkamaz. Ama yine de o, iki ayağı üzerinde kalkıp, doğayla madde alışverişinde en basit de olsa bir araç kullanmaya başlayıp, topluluk halinde yaşamaya başladığından beri insandır. Evet, bu çağda «.. insanlar arasında belli bir eşitlik vardı. Hatta eşitlik tüm bireyler için olduğu gibi aile başkanları için de geçerliydi.» deniyor. İnsanlar arasındaki «belli eşitlik» nedir? Belli değil. Sonra eğer tüm bireyler eşit ise; bu eşitlik «aile başkanları için de geçerliydi» demek bir totoloji değil midir? Yani tüm bireyleri eşit olan bir toplumda imtiyazlı, eşitliğe uymayan aile başkanları olabilir mi? Ayrıca bu aile başkanından kastedilen, hangi aile tipinin başkanıdır? Tarihte değişik aile tipleri görüldü. Hangisi kastediliyor?

Şimdi Engels’ten yapılan alıntıya geçelim: «Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni» kitabının «Birinci Baskısının Önsözü»nde Engels, söze Marks’ın vasiyetini yerine getirmek için bu kitabı kaleme aldığını söyler. Marks’ın Morgan’ın buluşlarına verdiği önemi belirtir. Önsözün ikinci paragrafı ise şudur:

«Maddeci anlayışa göre tarihteki egemen faktör son tahlilde, maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ama bu üretim, ikili bir tabiata sahiptir. Bir yandan yaşama araçlarının, beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan şeylerle, bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların üretimi, türün üremesi. Belli bir tarihsel dönem ve belli bir ülkedeki insanların içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, bu iki türlü üretim tarafından, bir yanda çalışmanın, öbür yandan da ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir. Çalışmanın erişmiş bulunduğu gelişme aşaması ne kadar düşük, toplam çalışma ürünü ve bunun sonucu, toplumun sahip bulunduğu servet ne kadar az ise kan ilişkilerinin üstün etkisi toplum düzeni üzerinde o kadar çok belirleyici görünür. Ama, kan ilişkileri üzerine dayanan bu toplumsal yapı çerçevesinde, çalışma üretkenliği gitgide artar ve onunla birlikte, özel mülkiyet ve değişim, servetler arasında eşitsizlik, başkasının işgücünden yararlanabilme olanağı, dolayısıyla, sınıflar arasındaki karşıtlıkların temeli de gelişir; bütün bu yeni toplumsal unsurlar, kuşaklar boyunca, eski toplumsal kuruluşu yeni şartlara uydurmak için, bunların arasındaki bağdaşmazlık tam bir devrim sonucu verene kadar, var güçleriyle etkide bulunurlar.» (F. Engels. A. Ö. M. D. K. s: 14-15) Buraya kadarki alıntıyı Kurtuluş’un, yukarıdaki alıntımızla karşılaştırın ve her ikisini de Engels’in şu sözleriyle devam ettirin, vulgarizasyonu barizce göreceksiniz: «Kan ilişkileri üzerine kurulmuş eski toplum yeni yeni gelişmiş toplumsal sınıfların çatışması sonucu değişir; yerini, artık dayanaklarını kan ilişkileri üzerine kurulmuş toplulukların değil, belirli bir ülkede yaşayan toplulukların teşkil ettiği devlet içinde örgütlenen aile rejiminin tamamen mülkiyet rejimi tarafından belirlendiği günümüze kadar gelen yazılı tarihin bütün özünü biçimlendiren sınıflar çatışması ve sınıflar mücadelesinin bundan böyle, içinde serbestçe geliştiği yeni bir topluma bırakır.» (F. Engels. a.g.e. s: 15, aynı paragraf)

Demek ki başı-sonu tutarsız cümlelerle giriş yapıp Engels’le söze devam etmek yerine, ya Engels’i olduğu gibi aktarmak ya da, daha da iyisi meselenin gerçekten iyice kavranması isteniyorsa, Engels’in kitabının salık verilmesi gerekirdi. İyi ama denecek, herkes Engels’i okuyacak teorik düzeyde mi bakalım? Sonra kaç kişi sabırla o hacimdeki kitabı okur Türkiye’de? Eğer okurdan kasıt, bilinçsiz halk ise, onlara devlet meselesini kavratabilmek için elbette bu tür alfabetik tarzda yazılar ve broşürler yayınlanabilir. Bu durumda bile kendi karışık, çarpaşık cümlelerimiz yerine Ustaların net sözleri tercih edilir. Kaldı ki mesele bu da değildir. Kurtuluş bu metodla «Türkiye soluna Marksizmi egemen kılmak» iddiasındadır. Devlet meselesini Ustalardan, asıl kaynağından okumak yerine bu tür yazıları tercih eden kişi sosyalizme militan olma iddiasında olamaz. Ve Kurtuluş bu metodla «Türkiye soluna Marksizmi egemen kılmak» bir yana olsa olsa Türkiye soluna Kurtuluşizmi egemen kılabilirler.

KURTULUŞ DEMOKRATİK DEVRİMİ NASIL ANLAR

Kurtuluş’tan bir inci daha: «Örneğin, ülkemizdeki devletin biçimi nedir, devrimimiz toprak devrimi değilse (ki değildir) hangi görevlerle karşı karşıyadır, gibi sorulara «genel» cevaplar vermek gerekir.» (Kurtuluş; Devrimci Yol Bildirgesi Üzerine Birkaç Söz. sayı 16 Eylül 1977 s. 19).

Devrimci Yol ile polemiğe giren Kurtuluş görüldüğü gibi Devrimci Yolun «devrimimiz toprak devrimi değildir» tahliline katılıyor. Türkiye’de Proletaryanın önünde duran acil görevi Kurtuluş’a göre: «anti oligarşik bir devrimdir.» (Demokratik Devrim. Kurtuluş sayı 7 s: 14). Anti-oligarşik devrim ise «Demokratik Devrim»dir. Uzun lafın kısası, Türkiye Proletaryasının önünde duran aşama Demokratik Devrimdir. Kurtuluş’a göre buraya kadar doğru. Ama «devrimimiz toprak devrimi değil» ise, nedir? «Demokratik Devrim kavramını esas olarak belirleyen Türkiye’nin bağımsızlığı mücadelesidir.» (Kurtuluş a.g.y. s: 13)

Hep biliyoruz, kısaca Demokratik Devrim denen şey, Burjuva Demokratik Devrimdir. 19. yüzyılda Burjuva Demokratik Devrim, feodallere karşı, burjuvazinin önderliğinde işçiler-köylülerle gerçekleşti. 20. yüzyılla birlikte proleter devrimler gündeme girdi. Burjuvazi devrim istiyordu, ama sonuna kadar değil. Çünkü kendisiyle birlikte devrim isteyen bir sınıf vardı: PROLETARYA. Ve Proletarya, devrimin sınırlarını Sosyalizme dek vardırmak istiyordu. Ayrıca Burjuva, Demokratik Devriminde geç kalmış ülkelerin burjuvazisi büyük toprak sahibi de olmuştur. Bu yüzden toprak devrimini sonuna kadar götürmekten vazgeçer.

Burjuva Demokratik Devrimin de sonuna kadar genişletilmesi görevi de böylece 20. yüzyılla birlikte proletaryanın görevi oldu. Sorun, Proletaryanın Demokratik Devrim için hangi sınıflarla ittifak kuracağı idi. Onunla birlikte Demokratik Devrimi gerçekten sonuçlandıracak güçler hangi sınıflardı? «Kurtuluş» kendisi söylüyor «Artık Lenin, demokratik devrimin önderliğinin burjuvaziye bırakılmasına şiddetle karşıdır. Devrimin işçilerin önderliğinde, köylülerle ittifakının güçlendirilerek yapılabileceğini ileri sürüyordu. Bolşevikler, Çar’la uzlaşan liberal burjuvazinin tecridinden yanaydılar. Menşevikler ise, madem önümüzdeki devrim demokratik devrimdir, buna Proletarya değil, liberal burjuvazi önderlik etmeli ve işçiler köylülerle değil, liberal burjuvazi ile ittifak yapmalıdırlar tezini savunuyorlardı.» (Kurtuluş a.g.y.)

20. yüzyılda burjuva demokratik devrimin gerçek zaferi proletaryanın burjuvazinin kuyruğuna takılmasına değil, köylülüğü yedeğine alarak devrimin öncülüğünü yapmasına bağlıdır. Aksi takdirde burjuvazi devrimi satacak, elde ettikleriyle yetinmek isteyecektir. Oysa demokratik devrimin sonuna dek ilerletilmesinde proletaryanın ve köylülüğün çıkarları vardır. Bu çıkarların neler olduğunu Lenin’den görmeden önce «Kurtuluş»a göre demokratik devrim köylüye ne sağlayacak? Gördük ki «devrimimiz toprak devrimi değil» idi Kurtuluş’a göre. Yani köylünün toprak sorununu çözümlemeyecek. Ya ne yapacak? Halka (işçilere-köylülere) soyut «bağımsızlık» sağlayacak. Oysa hiçbir sınıf (proletarya dahil) soyut kavramlar uğrunda mücadele etmez. Hele emperyalizmin açık işgalinde olmayan yarı-sömürgelerde köylü yığınları soyut «bağımsızlık» için ayaklandırılamaz. Bu ünlü MDD teorisinin «Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye»sinin, partisiz, sınıfsız (asker-sivil-aydın zümre ile) olabileceği tezinin tastamam tekrarıdır.

Şimdi Lenin’e dönebiliriz: «Kendi partilerini kurmalarından bu yana, sosyal demokratlar, aşağıdaki üç öneriyi sürekli olarak savunmuşlardır. Birincisi: Rusya’da tarım devrimi zorunlu olarak demokratik devrimin bir parçası olacaktır. Bu devrimin içeriği, kırsal alanların yarı-feodal kölelik ilişkilerinden kurtarılması olacaktır. İkincisi: Yakında yer alacak olan tarım devrimi, toplumsal ve ekonomik görünüşü açısından, bir burjuva demokratik devrimi olacaktır; kapitalizmin gelişmesini ve kapitalist sınıf çelişkilerini zayıflatmayacak, tam tersine, bunları harekete geçirecektir. Üçüncüsü: Taahhütler yüklenerek ellerini kollarını bağlamaksızın acil görevleri üstlenmek suretiyle ve hiçbir şekilde bir «genel yeniden dağıtımı» bile desteklemeyi reddetmeksizin, sosyal demokratların bu devrimi en kararlı bir biçimde desteklemeleri için tüm nedenler vardır.» (Lenin, İşçi Partisinin Tarım Programının Yeniden Gözden Geçirilmesi, Tarım Sorunları s: 355)

«Kurtuluş» bu alıntıya şu eleştiriyi getirebilir. Orası Rusya, burası Türkiye. Bizde katılırız bu itiraza ama Lenin’in üzerinde durduğu «kırsal alanların Yarı-feodal kölelik ilişkilerinden kurtulması», kapitalizmin prekapitalist ilişkileri sonuna dek tasfiye edemediğini gösterir. Bu ilişkilerin kaldırılması HALK DEVRİMİNİN (demokratik devrimin) görevidir. Türkiye’de prekapitalist ilişkiler var mıdır? «Daha önce de belirtmiştik, demokratik devrimimiz, aynı zamanda, ülkemizi çarpık gelişiminin saptanmasıdır. Emperyalizme bağımlı tekelci kapitalistler ülkemizi tek başlarına yönetememekte, pre-kapitalist unsurlarla yönetimi paylaşmaktadırlar. Demokratik devrimimiz, bağımsızlıkçı anti-kapitalist bir muhteva taşımakla birlikte kapitalizmin çarpıklığının da bir anlamda ifadesi olan feodal kalıntılarında (emperyalizmin sağlam dayanaklarından olan) temizlenmesini sağlayacaktır.» (Kurtuluş a.g.y. s: 15)

Gördük ki «Kurtuluş»a göre de Türkiye’de prekapitalist ilişkiler (kalıntı da olsa) vardır. Bu yüzden demokratik devrimimiz prekapitalist unsurları tasfiye edecektir demek, toprak meselesini halledecektir demektir.

Yukarıdaki alıntıda demokratik devrime bir şaşı bakış daha getiriliyor: «Demokratik Devrimimiz bağımsızlıkçı anti-kapitalist bir muhteva taşımakla birlikte kapitalizmin çarpıklığının da bir anlamda ifadesi olan feodal kalıntıların da temizlenmesini sağlayacaktır.» deniyor. Elbette Demokratik Devrim (Halk Devrimi) kesintisiz bir şekilde sosyalizme varacağı için anti-kapitalist bir muhteva da taşır. Fakat onu asıl belirlerindiren antifeodal, antiprekapitalist oluşudur. Hatta anti-kapitalist olmak bir yana tastamam kapitalisttir. Kapitalizmin en geniş gerçekleştirilmesidir. «Yeni İskra»cılar (Menşevikler) … burjuva devriminin ancak burjuvazinin işine yarayan bir sonuç verecek bir devrim olduğu düşüncesini kafalarından bir türlü atamıyorlar. Oysa, bundan daha yanlış bir düşünce olamaz. Burjuva devrimi, burjuva ekonomik ve sosyal rejiminin, yani kapitalist rejimin sınırları içinde kalan bir devrimdir. Burjuva devrimi gelişme halindeki kapitalizmin ihtiyaçlarını dile getirir, kapitalizmin temellerini yıkmak şöyle dursun, bunları genişletip sağlamlaştırır. Bundan dolayı, bu devrim sadece işçi sınıfının menfaatlerini değil, bütün burjuvazinin çıkarlarını da ifade eder.» (Lenin. Rusya’da Sosyal Demokrasinin Tutumu «İki Taktik» s: 45-46)

«Bu ancak, bir diktatörlük (proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü. D. Derleniş) olabilir, çünkü proletarya ve köylülük için hemen gerçekleşmesi mutlak bir zaruret haline gelen dönüşümler, toprak sahiplerinin, büyük burjuvaların ve çarlığın umutsuz bir direnişine sebep olacaktır. Diktatörlük olmaksızın (diktatörlüğe baş vurmaksızın) bu direnci kırmak, karşı devrimci teşebbüsleri başarısızlığa uğratmak imkansızdır. Bununla beraber, bu, sosyalist bir diktatörlük değil demokratik bir diktatörlük a.b.ç.) olacak ve (devrim çeşitli ara safhalardan geçmeden önce) kapitalizmin temellerine dokunulmayacaktır.

«Bu diktatörlük, olsa olsa, köylünün yararına KÖKLÜ BİR TOPRAK DAĞITIMI (toprak meselesi. D. Derleniş) yapabilecek, cumhuriyetin ilan edilmesi de dahil olmak üzere, tam ve tutarlı demokrasi uygulayabilecek, sadece köy hayatında değil, şehir hayatında da, Asya despotizminin kalıntılarını söküp atabilecek, işçilerin hayat şartlarını gerçekten düzeltmeye ve onların hayat seviyelerini yükseltmeye başlayabilecek ve nihayet eninde sonunda, devrimci yangını (devrim yangınını) Avrupa’ya yayabilecektir. Bu zafer, henüz, bizim burjuva (demokratik) devrimimizi asla bir sosyalist devrim yapmayacaktır. DEMOKRATİK DEVRİM, BURJUVA SOSYO-EKONOMİK (Kapitalist D. Derleniş) İLİŞKİLER ÇERÇEVESİ DIŞINA ÇIKMAYACAKTIR? (Lenin. a.g.e. s: 59-60. Majuskülleyen D. Derleniş)

Lenin’den son bir alıntı daha: «Marksistler, Rus devriminin burjuva karakterde olacağına kesinlikle inanmışlardır. Bu ne demektir? Bu, Rusya için bir zaruret haline gelen sosyo-ekonomik dönüşümler (reformlar) ile siyasi rejimdeki demokratik dönüşümler, kapitalizmi ve burjuvazinin hakimiyetini kendiliğinden sarsmak şöyle dursun, aksine, Rusya’da, ilk defa olarak, Asya tipi değil, Avrupa tipi bir kapitalizmin geniş ölçüde ve hızla gelişmesine yol açacak ve bu ülkede burjuvazinin sınıf olarak hakimiyetini ilk defa mümkün kılacak demektir. Devrimci Sosyalistler bunu anlayamıyorlar, çünkü: emtia üretiminin ve kapitalist üretimin gelişme kanunları hakkında hiç bir şey bilmiyorlar ve köylü ayaklanmasının tam zaferinin ve bütün toprakların köylülüğün menfaatlerine ve arzularına uygun dağılımının bile («kara bölüşüm» ya da buna benzer bir şey) kapitalizmi ortadan kaldırmak şöyle dursun, aksine, kapitalizmin gelişmesine yeni bir itilim vereceğini ve köylülük içinde sınıf farklılaşmasını hızlandıracağını görmüyorlar.» (Lenin a.g.e. s. 49)

Demek ki Lenin Usta’nın açıkça koyduğu gibi Demokratik Devrim (İşçilerin-köylülerin demokratik diktatörlüğünde yürümesi kaçınılmaz olan bu devrime Lenin’in deyimiyle Halk Devrimi demek daha doğru olacaktır.) sosyo-ekonomik tabanı itibariyle kapitalizmin sınırları içinde cereyan eder. Bu nedenle değil kapitalizmi kaldırmak, «anti-kapitalist» olmak, kapitalist bir devrimdir. Zaten adı üstünde Burjuva Demokratik Devrimidir. Kimilerinin ona «Milli Demokratik Devrim», «Ulusal Demokratik Devrim» ya da sadece «Demokratik Devrim» demesi bizi yanıltmasın.

Yine Lenin’den gördük ki Halk Devrimi, ne denli burjuvazi tecrit edilir, öncülüğü Proletarya ele alır ve köylülükle ittifak kurar, işçilerin-köylülerin demokratik diktatörlüğünde gerçekleştirilirse; o oranda TOPRAK DEVRİMİDİR. Aksini iddia etmek, işçi-köylü ittifakını reddetmek; ya Proletaryayı köylü yığınlarından tecrit edip yenilgiye götürmek ya da Proletaryayı burjuvazinin kuyruğuna takmak olur. Ya da eğer atacağımız «Bağımsız Türkiye» sloganı tüm köylüleri Proletaryanın peşine takar sanıyorsak tam bir kuruntu içindeyiz demektir.

«Kurtuluş», Demokratik Devrimi anlamakta bu denli yaya kalarak «Türkiye Soluna Marksizmi hakim kılabilir» mi? Kendisi «Bolşevik», geçmiş tümden «revizyonist» olabilir mi? Türkiye’de devrim yapabilir mi? Biz yukarıda söylediklerimizi geri alıyoruz: Anneleri «Kurtuluş» kalemşorlarını 1920’lerden önce doğurmuş olsalardı bile, onlar, bu kafayla değil «devrim yapmak» «Demokratik Devrim esprisini» bile anlayamayacaklarmış.

(II)

KURTULUŞ VE MAHİR BEZİRGANLIĞI

Kurtuluş Devrimci Gençlik Dergisi ile girdiği polemiklerde geçmişin istismarı konusunda şöyle der: «Herşey bizce, açık olarak ortadadır. Bu arkadaşların, ‘geçmişi savunanlar’ olarak kendilerini lanse etmeleri ve diğerlerini geçmişi inkâr etmekle suçlamaları, çok gülünçtür. Sağda solda, mirasyedi pozlarında dolaşmaları artık yeterli değildir. 1971’in şanlı direnişini ve bu tarihsel döneme damgalarını – inançları uğrunda ölüme giderek – basanların adlarını istismar edip, genç arkadaşların duygusal yanlarını okşamak ve geçmişe tapınmak artık çıkar yol değildir.» (a.b.ç.) (Kurtuluş «Devrimci Gençlik» ve «Gençliğin Devrimci Eyleminin Birliği» Üzerine sayı: 3 s: 69)

Devrimci Gençlik Dergisini böyle suçlayan Kurtuluş «1971’in şanlı direnişini» nasıl istismar eder? Görelim:

Kurtuluş adına «Yol Ayrımı» dediği bir dizide «1971’in Şanlı direnişini» değerlendirir. Bunun aynı zamanda bir özeleştiri olduğu belirtilir. «Yol Ayrımı», «Devrim Devrim Aşamaları», «Öncü Savaşı Üzerine» gibi yazılarda 1971 hareketi değerlendirilir. Mahir Çayan’ca öncülüğü yapılmış olan «Öncü Savaşı» teori ve pratiğine Marksist – Leninist bir görünümle eleştiriler getirilir. Bir taraftan M. Çayan’ın düşünce – davranışı yerin dibine batırılırken, bir yandan «1971 Şanlı silahlı direnişi» denerek göklere çıkarılır.

Özü «Öncü savaşı» teori ve pratiğinde yatan 1971 hareketine «direniş» demek doğru mudur? Kurtuluş kendisi «… bu tarihsel döneme damgalarını – inançları uğrunda ölüme giderek – basanlar» diyor. Peki «inançları uğrunda ölüme gidenler» in inançları ne idi? Artık bilmeyen olmasa gerektir: Kurtuluş’un da uzun uzun eleştirdiği «Öncü Savaşı» düşüncesidir. Davranış ta o düşüncenin (inancın) hayata geçirilmesi olmuş ve bu uğurda ölüme gidilmiştir. «Öncü Savaşı» teorisi ise Kurtuluş’un Devrimci Yol’u sık sık köşeye sıkıştırmaya çalıştığı gibi bir «direniş»in savunma teorisi değildir. Tam aksine bir saldırı adı üzerinde «suni dengeyi bozmak için» bir «Öncü Savaşı» dır. Kurtuluş «Öncü Savaşı»nı teorik olarak yerden yere vururken ona niçin «1971 şanlı silahlı Direnişi» diyor? «Genç arkadaşların duygusal yanlarını okşamak» ve «geçmişin prestijini» sömürebilmek için. Yani Mahir Çayan’ın teorisinin tüm yanlışlığını kendince ispat etmesine rağmen onun inancı uğruna ölmeyi bilen yiğit yanını «THKP’nin prestijini» bezirganca sömürebilmek için.

1971, DİRENİŞ Mİ? SALDIRI MI?

Bakın Kurtuluş kendisi «Öncü Savaşı» nın «direniş» değil saldırı olduğunu nasıl koyar:

«71, oligarşinin kanlı saldırısı sonucunda «mevzileri terketmemek» için «savaşmak zorunda kalınarak» başlamamıştır. 71, Kesintisiz II-III’de konulan ideolojinin bir ürünüdür. Ve, 71’i, zorunluluk sonucu başlamış, sürmüş ve mağlup olmuş bir eylem olarak görmek Kesintisizlerin dolayısıyla de öncü savaşının, silahlı propagandanın temelli inkârıdır. Kurtuluş. «Devrimci Yol Bildirgesi» Üzerine Bir Kaç Söz. sayı: 16 s: 27)

Kurtuluş kalemşorları başkalarını eleştirirken ne kadar da rahattılar… 1971’in ne olduğuna Kurtuluş’tan devam edelim:

«Gördüğümüz gibi kesintisiz devrim II-III de özgün öncü savaşının, yani silahlı propagandanın görevi her şeyden önce suni dengeyi kırmaktır. Ve temel mücadele metodu olarak kabul edilmektedir. Bazıları temel mücadele metodunun hayata geçirilmesi dahi gene de temel mücadele metodu olarak kalabileceğini iddia etmek cüretini gösterdiler. Bu, cevaplandırmaya dahi değmeyecek ölçüde büyük bir zırvalıktır……. yoruma yer bırakmayacak bir kesinlikle de işe silahlı propaganda ile başlamak gerektiği vurgulanmış, ayrıca arkadaşlarımız (Kastedilen Devrimci Gençlik Dergisi) anlamakta zorluk çekmesinler diye de hayata geçirilmiştir.» (Kurtuluş: Öncü Savaşı Üzerine sayı: 7 s: 41)

Kurtuluş’un da «anlamakta zorluk çekmemesi» için hayata geçirilmiştir.» dememiz gerekiyor. Zaten Kurtuluş onun bir saldırı olduğunu çok iyi anlıyor ve en çok eleştirdiği nokta da «Evrim-Devrim» meselesinin yanlış konulması objektif-subjektif şartlar gözetilmeden «Öncü Savaşı» vermek için saldırıya geçilmesidir. Bu görüş de şöyle eleştirilir :

«… Suni denge üçüncü bunalım dönemi ülkelerinde baştan beri varolan bir olgu olarak görülmektedir. «Suni denge hangi mücadele biçimi temel alınarak bozulacaktır?» sorusuna verilen yanıt da, bilindiği gibi «Öncü Savaşıyla» şeklindedir Bu bize yalnızca ve yalnızca, öncü savaşını başlatabilecek bir parti olduğu taktirde her dönemde silahlı propagandanın temel mücadele yöntemi olarak ele alındığını, silahlı eylemin objektif şartlarının başından beri varolduğunu başka bir deyişle Evrim ve Devrim aşamalarının ta başından beri iç içe girmiş olduğunu yani çakıştığını anlatır.

«Bu nokta herhangi bir tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde açıktır. Söz konusu edilen evrim ve devrim aşamalarının iç içe olması, hareketin evrimci formuyla devrimci formunun iç içe girip tek bir harekete indirgenmesidir. Nicel değişiklikle nitel değişiklik tek bir hareket olarak sürmektedir. Hareketin böylesine tek bir biçime indirgenmesini diyalektik kabul etmez. Bunu savunan tek bir görüş vardır: O da yazının başında açıkladığımız doğurucu evrim teorisidir. Diyalektik dışıdır.» (Evrim ve Devrim Aşamaları. Kurtuluş: sayı 2 s: 18 – 19) Dikkat edilsin eleştirilen Mahir Çayan’dır. «Diyalektik dışı» fikirler ileri süren ve davranan; böylece Marksizm dışına düşen ama yine de: «proletaryanın öz gücüne dayanma eğilimi» (Kurtuluş sayı: 2 s: 78) olan «71 şanlı silahlı direnişi» dir. Kurtuluş hangi yargısında samimidir acaba? Birinci yargısını (71’in antidiyalektik oluşunu) uzun uzun kanıtlamak ihtiyacı duyduğuna; ikinci yargısını (71’in şanlı silahlı direniş oluşunu) ise sadece ajitasyonla geçiştirdiğine göre birinci yargısında daha samimi. Ayrıca pratiğiyle de «Öncü Savaşını reddettiğine göre 71 hareketinin teorice anti-diyalektik, yani anti Marksist – Leninist olduğunu kabul ediyor. Bu teoriden Marksist – Leninist pratik çıkamıyacağı ise bellidir. Kurtuluş’un bir türlü dilinin dönmediği bu harekete gerçek adını vermek. Çünkü «genç arkadaşlar duygusal» olarak «THKP’nin Prestiji» ne tutkun. Kurtuluş THKP ile bağlarını kesince koparsa, gençlikten kopacağını, tabansız kalacağını anlıyor. Böylece gelinin «hem ağlarım, hem giderim» hesabı «hem söverim hem överim» ile durumu idare etmeye çalışıyor. Bu demagojik burjuva metoduyla bir yere varılabilir sanıyor. Bu metodun kaçınılmaz zırvalamalarını örneklemeden geçmeyelim :

«Çünkü 1960 sonrası koşullarında gerçek sosyalist aydınlar çıkarken, dönemin «gerçek proletarya partisinin olmadığı, revizyonizmin hakim olduğu» koşullarında, hem bir tepki (aynı zamanda onun bir zıddı) hem de proletaryanın öz gücüne dayanma eğilimi ile gerçek işçi sınıfı aydınına yaraşanını harekete geçerek yaptılar.» (Kurtuluş Yakın Geçmişin Tarihsel Önemi sayı: 2 s: 78 (a.b.ç.)

1971 hareketine yapılan bu övgü Kurtuluş’un kendi anlatımında bile öldürücü çelişkiler taşıyor. «Gerçek proleterya partisinin olmadığı» «1960 sonrası koşullarında gerçek sosyalist aydınlar» çıkabilir mi? Hiç bir parti deneyi geçirmemiş, partinin demir disiplinden geçmemiş bırakalım aydını, işçi bile gerçek sosyalist olamaz. Neyse geçelim. Aynı yazıda bir sayfa ise 1971 hareketi için şöyle denir :

«… Artık bu gençlik hareketinden çok, bu hareketin en ileri unsurlarını proletaryanın ideolojisini benimsedikleri ve kavradıkları ölçüde onun öz gücünü, kurmayını yaratmaya yönelik bir atılım söz konusuydu. Buna, bu çabaya yönelik gerçek atılımın bir «provası» da denebilir.

«Ama bu atılım, bu yiğit direniş; kanlı bir terörle, şiddetle bastırıldı, ezildi. Burjuvazi ilk kez bu derece kanlı bir terörle saldırıyordu. Bu bile 1971 hareketinin kendi zıddını yaratması olarak bakıldığında, hareketin ve yenilginin niteliğini gösterir. Çünkü burjuvazi kendisi için en tehlikeli olan bu atılımı klâsik taktiklerle ve tevkiflerle geçiştiremezdi… Evet ardından yenilgi yılları… Hemen her hareketin ezilişi… Küçük burjuva hayallerin duman gibi dağılışı…» (Kurtuluş Yakın Geçmişin Tarihsel Önemi sayı: 2 S: 79) (abc)

Aktardığımız kısacık pasajda kaç yanlış bir arada… Birincisi: «Gençlik hareketinin en ileri unsurları proletaryanın ideolojisini benimsedikleri ve kavradıkları ölçüde onun öz gücünü» değilse de (çünkü proletaryanın öz gücü yine proletaryadır.) «kurmayını yaratmaya yönelik ne yaparlar? Biliyoruz, Lenin’in «Ne Yapmalı»da uzun uzun anlattığı proletaryanın öncü, devrimci, keşif kolu PROLETERYA PARTİSİNİ teoride ve pratikte kurar yürütürler. Leninist bu düşünce – davranış yordamının «Öncü Savaşı» ile, «atılım» ile bir ilişkisi olabilir mi? Tam aksine birbirlerine zıtlıklarını «Ne Yapmalı?» yı ve M. Çayan’ı okuyanlar açıkça bilirler. İşin asıl tuhaf olan tarafı bunu Kurtuluş da biliyor. Ve eleştirip durduğu nokta da hep bu «Öncü Savaşı» tezi ve onun teorik temelleri. Ama «THKP nin Prestiji» Kurtuluş’a bu tutarsız sözleri söyletip duruyor. İkincisi: «Buna, bu çabaya yönelik gerçek atılımın bir «provası» da denebilir.» demekle proletarya partisini kurmak için yine böyle bir atılım ama bu kez «gerçek atılım» mı yapılacaktır? 1971 bu gerçek atılımın bir «provası» idi mi denilmek isteniyor? Yani Proletarya Partisi yine bir «Öncü Savaşı» ama bu kez Gerçek Bir Öncü Savaşı ile kurulacak mı denmek isteniyor? Hiç de değil.

Kurtuluş tüm çabasını «Öncü Savaşı» nın çıkmazını isbata yöneltmiştir. Ama «1971’in şanlı silahlı direnişi» ni bazan «atılım» da denilse övmek gerekiyor. Çünkü «1971’in prestiji» miras kalmıştır. Onu kaptırmamak gerekmektedir. İnsan bilimcil dürüstlüğün yerine, bezirganlık demagojisini geçirince böyle zırvalamaktan kendini alamaz elbette.

Üçüncüsü: İkinci pragrafın ilk cümlesinde: «Ama bu atılım, bu yiğit direniş» deniyor. Yine bezirganlıktan «atılım» ile «Direniş» sözcüklerinin siyah kar sözündeki «siyah»la «kar» sözcükleri kadar birbiriyle tepiştiğini farkedemiyorlar.

Dördüncüsü: «Çünkü Burjuvazi kendisi için en tehlikeli olan bu atılımı» lafı ne derecede samimi. Biliyoruz burjuva düzenini değiştirmek için ütopik sosyalizm, Anarşizm, (Rusya’da özel adıyla Narodnizm) gibi düşünceler ve davranışlar oldu. Bunlar burjuvaziyi gelip geçici de olsa korkuttular. Ama burjuvazi için gerçek tehlike, aslında tek tehlike Bilimcil Sosyalizm oldu. Tehlike olmaktan da öte ilk olarak 1917 Ekiminde burjuvazinin canına ot tıkayarak dünyanın altıda birinde burjuvaziyi tarih sahnesinden sildi. Şimdi dünyanın üçte birinde burjuvazi mezara gömülmüş durumda Bilimcil Sosyalizmce. Dünyanın üçte ikisinde ise burjuvazinin günleri değilse de yılları sayılı. Yani burjuvazi için tek tehlike, gerçek tehlike proletaryanın Marksizm-Leninizmin gösterdiği yoldan örgütlenerek (partileşerek) tüm ezilen halka öncülük ederek kapitalizmi yenmesi, sosyalizmi kurmasıdır. Oysa Kurtuluş bize «Öncü Savaşı» nın «anti diyalektik» olduğunu söylemişti. Böyle saçmalık olamaz. Ya diyalektik (Marksist – Leninist örgütlenme ve devrim) «burjuvazi için en tehlikelidir» Ya da antidiyalektik (Öncü Savaşı) «en tehlikelidir.» Eğer «bu atılım» (Öncü Savaşı), burjuvazi için «en tehlikeli» ise, diyalektik (Marksist – Leninist) düşünce davranış «en tehlikeli» değildir sonucu çıkıyor. Kurtuluş yine «1971’in prestijini istismar» uğruna zırvalamış olduğunun farkında bile değildir.

Beşincisi: «Küçük burjuva hayallerinin duman gibi dağılışı…» demekle Kurtuluş meşrebini yine koymuş oluyor. Dedik ya: hem sövüyor hem övüyor. Ya da hem övüyor hem sövüyor.

«Dev-Genç hareketinin genel olarak küçük burjuva sosyalist nitelikli olması belli eğilimleri de içerisinde taşıması demekti. İçinden M.L. (Bu da Marksizm-Leninizmin Kurtuluş jargonuna göre şifrelenmesi oluyor. Hazretler bir sürü lüzumsuz tekrarı kısıtlama gereği duymazlar ama nedense Marksizm-Leninizmi sık sık böyle kısaltırlar. Her halde iki süper devletçi, Sosyal Emperyalistçi, Maocularımızdan fazlaca etkilenmişler, D. Derleniş) unsurları çıkarması onun genel karakterini değiştirmemişti.» a.g.y. s: 79) (a.b.ç.)

Sonuç olarak: Yukarıda verdiğimiz örnekler gibi daha bir çok örnek bulunabilir. Biz uzatmamak için bu kadar örnekle yetinelim. Merak edenler Kurtuluş’lara kabaca göz atmakla bile benzer bir çok örnek bulabilirler. Asıl önemli olan bu örneklerin azlığı çokluğu değil, hangi amaçla kullanıldıklarıdır. Onu açıklamaya çalışalım:

Kurtuluş, Devrimci Gençlik Dergisi ya da Devrimci Yol’u eleştirirken sık sık onların şu çıkmazını göstermeye çalışır: «Öncü Savaşını gerçekten savunuyorsan uygulamalısın. Uygulayamadığına göre geçmişin eleştirisini – özeleştirisini yapmalısın.» Bu tür polemiklerle Devrimci Yol’u «Öncü Savaşı» yapması için provoke etmek istemediklerini, bu yolun çıkmaz olduğunu göstermeye çalıştıklarını da eklerler. Kendileri de 1971 hareketi karşısında aynı durumdadırlar. Ya hareketi gerçekten Marksist-Leninistçe değerlendirip Proletarya Partisi yolunda nefer olacaklar, ya da geçmişi her şeyiyle savunmasa da savunur görünüp geçmişin prestijini sömüreceklerdir.

Kurtuluş, «1971’in Şanlı Silâhlı Direnişi» yerine sadece bir kelime değişikliği ile; «1971’in Şanlı Silâhlı Saldırısı» dese ne olur? Görünüşte pek bir şey olmaz gibi, ve zaten 71’in «saldırı» olduğunu kendileri de söylüyorlar. Ama «saldırı» sözünü özellikle eleştirecekleri, inkâr edecekleri zaman kullanıyorlar. Yani «1971 bir saldırı idi, ama yanlış bir devrim anlayışına (Öncü Savaşı) dayanan, yenilmesi kaçınılmaz olan bir saldırıydı» demek istedikleri zaman «saldırı» sözcüğünü kullanıyorlar. Fakat mesele övmeye daha doğrusu kendi deyimleriyle «1971’in prestijini sömürmeye» gelince «direniş» sözcüğünü yeğliyorlar. Yani «1971 direnişi, 50 yıllık revizyonizmin zıddına, ilk olarak proletaryanın kendi gücüne dayanma eğilimi (!) olarak şanlı idi. Biz de o mirasın varisleriyiz» demek istiyorlar. İşte bu ikiyüzlü oportünizmin iğrenç taktiğidir. «Saldırı» okuyucu yanlış olan hareket, «direniş» yaftası takılınca doğru değilse bile «şanlı» olarak yüceltilecek ki parsa toplansın. «İnkâr ediyorsun» diyeceklere «Şanlı diyorum. Nasıl inkâr etmiş olurum?», yanlış savunuyorsun diyenlere «yanlış bir saldırı olduğunu söylüyorum. Nasıl savunmuş olurum?» denmek isteniyor. Kurtuluş kalemşorları böylece belki kısa bir süre sonra Türkiye burjuva politika arenasından bir yıldız gibi kayacak olan Demirel’in «dün dündür, bugün bugündür» demagojisine taş çıkaracak bir oportünizme düştüklerinin farkında bile olamıyorlar.

Sorduğumuz soruya tekrar dönelim: Kurtuluş «1971’in Şanlı Silâhlı Saldırısı» dese ne olur? O zaman şimdi kendilerinin Devrimci Yol’a sordukları soru kendilerine sorulur: «1971 madem ki sana göre ‘Şanlı Saldırı’dır sen niçin saldırı yapmıyorsun?» denir. Kurtuluş’un bu soruya verecek cevabı olamaz. Tek cevap davranmamak olabilir. Onun da imkânsız olduğunu herkesten iyi Kurtuluş kalemşorları biliyorlar. «1971’in Yanlış Silâhlı Saldırısı» demekle yetinilse malûm «1971’in prestiji» var. En uygun, en kaypak söz «1971’in Şanlı Silâhlı Direnişi» ile bulunmuş olur. Artık rahatça hem övmek, hem sövmek, iki yüzlü oportünizmi uygulayıp nam ve şan ve taban sahibi olmak mümkün kılınmış olur. Ama bilim varmış, ama proletaryanın ve halkın çıkarları varmış, boşver beyim, sen tekkeye bak. Ne çabuk ve ne güzel yükseliyor…

YAKIN GEÇMİŞ NEYİN «ŞABLONCULUĞU» DUR?

Kurtuluş bugünkü Türkiye sol hareketini;

1) Çin şabloncuları
2) Sovyet şabloncuları
3) Türkiye’ye özgü yolu arayanlar, diye 3 kategoriye ayırır. Geçmiş için de «40 yıllık sovyet devrim şablonculuğu» der. Fakat 1971’in ne olduğu açıklanmadan geçiştirilir. Eğer geçmiş «40 yıllık Sovyet devrim şablonculuğu» yapmış ise bu en az Türkiye devrimcileri kadar III. Enternasyonalin Stalin’lerin, Dimitrov’ların hatasıdır. (Aslında böyle bir hata söz konusu değildir ya çünkü Leninist devrim öğretisi evrenseldir. Onu elbette ülkenin şartlarına yaratıcı bir şekilde uygulamak gerekir. Geçmişi programlar bu bakımdan bugünkü Kurtuluş’tan fersah fersah ileridir.) Lenin’lerin, Stalin’lerin yolunda olduğunu söyleyen Kurtuluş’un bir kere daha ağzından çıkanı kulağı duymamıştır.

Kurtuluş tüm geçmiş ve bugünkü «ilerlemeci» eğilimleri açıkça «Sovyet Şablonculuğu», «Halkın» eğilimlerini yine açıkça «Çin Şablonculuğu» ile suçlarken 1971 için şu kapalı cümleleri kullanır: «… Yaratıcılarının küçük burjuva dünya görüşleri, MDD yi kısa zamanda Burjuva Demokratik Devrim (BDD) ye dönüştürdü. Önce Çin keşfedildi. Sonra Türkiye rahatlıkla Çin’e benzetildi MDD ne istiyorsa her şey yaratıldı. 40 yıllık kopyacılık, reçetecilik anlayışı, dünyanın ikinci büyük ve Sovyet Devriminden farklı bir yolla devrim yapan ülkenin örnek alınması onun kopya edilmesi bu «Marksist» anlayış için gerçekten kolaydı ve olağandı.

«İlerde göreceğimiz gibi tümüyle bile olmasa Küba Devriminin keşfi de (bir dönem Güney Amerika’da v.b.) bir ölçüde de olsa aynı eğilimleri doğuracaktır. Çünkü Marksizm henüz ülkemizde doğma olarak anlaşılıyor, eylem kılavuzu olarak ülkenin somut tarihsel koşullarına canlı bir biçimde uygulanması temel ilkesi kavranılamıyordu.» (Kurtuluş. Yakın Geçmişin Tarihsel Önemi Sayı: 2 s: 67)

İlk paragrafta söylediklerini haydi anladık. Fakat ikinci paragrafta söylenen «Küba Devrimini keşfedenler», Kurtuluş’un ağzıyla konuşursak Küba Devrimi Şabloncuları kimlerdir?» Sorusunun Cevabı «ilerde göreceğimiz gibi» dir. Bu yazının «ilerisi» bu soruya cevap vermeden biter. Fakat Kurtuluş’un 7. sayısında yayınlanan «Öncü Savaşı Üzerine» yazısında Mahir Çayan eleştirilirken yine hiç açıkça «1971’in Şanlı Silâhlı Direnişi» Küba devrimi şablonculuğu yaptı» denilmeksizin Küba devrimi ile karşılaştırılır. Küba devriminin şartlarının nasıl anlaşılamadan Türkiye’ye uygulanmak istendiği anlatılıp, eleştirilir. Bu da yine açıkça yapılmaz Mahir Çayan yerine Regis Debray’ın görüşleri eleştirilerek yapılır. «Debray gerçekten Devrimde devrim’ yapıyordu, ama bu bir ‘karşı devrim’ idi.» denir. Kurtuluş’tan «1971 Küba devriminin şablonculuğu ya da kopyacılığı idi» gibi açık bir cümle aktarmayı çok isterdik. Ama böyle bir cümle bulmak mümkün olmadı. Var da biz görmemiş isek Kurtuluş’tan rızamız bu eksiğimizi gidermesidir. Ama Demirel’in «gözlerime bakın ne demek istediğimi anlarsınız» dediği gibi Kurtuluş’un da satır aralarına baktığımız zaman yukarıda söylediğimiz sonucu çıkarmak zor olmayacaktır. Ama onlar hem uzak geçmişin hem de «yakın geçmişin» tüm teorik verilerini inkâr edip «Türkiye’ye özgü yolu açacaklar» dır. Bu inkârlarına karşılık Türkiye üzerine şimdiye dek hiç bir tez getirmemiş olsalar da… Ama «geçmişin Prestiji» onların varlığı için yeterlidir. Modern çağda teorisiz gerçek hiç bir hareket olamaz. Kurtuluş da bu kaypak tavrını bırakıp açık teorisini koymazsa kısa vadede «geçmişin prestiji» kendilerini kurtarmaya yetse bile, uzun vadede yetmeyecektir: Türkiye sol hareketinden bir yıldız daha kayacaktır.

KURTULUŞ YAKIN GEÇMİŞİ «İSTİSMAR EDERKEN ONU GEÇMİŞTE GERÇEK YERİNE KİM OTURTTU:

Kurtuluş’un «1971 hareketinin prestijini» sömürmek, «istismar» edebilmek için nice tutarsızlıklara düştüğünü gösterdik. Bu hayli uzun eleştiriye gerek var mıydı? Evet vardı. Çünkü Kurtuluş 1971 hareketinin Leninistçe bir değerlendirmesini yapmadıkça (Lenin’in Narodnizme karşı davranışına ulaşamadıkça) Sosyalist Devrimci çizgide kalmak hatasına düşüyor. Bu da hem Kurtuluş’a hem de Türkiye Sosyalist Hareketine zararlar veriyor, verecek.

1971 hareketi kabaca 1900’ler öncesi Rusya’sının Narodnizmine benzer.

Narodnizmin farklılıkları ise

1) Narodnizmin çapına ulaşamamıştır.

2) Narodnizmin tarihsel bir haklılığı vardır. 1971 hareketinin ise Lenin’in 1897-98 lerde mahkum ettiği hareketi tekrarlamakta, hem de Leninizm adına tekrarlamakta hiç bir tarihsel haklılığı yoktur. Şöyle ki: 

Narodnikler’e gerçek çıkar yolu gösterecek ne bir geçmiş tutarlı hareket ne de bir lider vardır. 1971 Türkiye’sinde bütün hatalarına, eksikliklerine rağmen 50 yıllık bir partili sosyalist mücadele geçmişi ve sosyalistleri sürekli uyaran partisiz ve kitlesiz hareketlerin Marksizm-Leninizm olmadığını bıkıp-usanmak nedir bilmeksizin anlatan, yazan bir lider, Dr. Hikmet Kıvılcımlı vardır. Eğer Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1960 sonrası ürünleri incelenirse, özellikle 1967’lerden sonraki ürünleri incelenirse, «Sosyalist» gazetesinin çabası gözden geçirilirse, sürekli uyarı ve öneri sunulduğu ve ana halka olarak «başta işçi sınıfımız gelmek üzere» tüm halkımızın teşkilatlandırılmasının geldiğini anlatmıştır. Halkı teşkilatlamamanın ise Proletarya Partisinin Reorganizasyonu (yeniden örgütlenmesi) ve Halk Kurtuluş Cephesinin kurulması ile başlayıp yürüteceğini göstermiştir. En son «Anarşi Yok! Büyük Derleniş!» broşürü bu çabanın özetinin özeti olarak salık verilir.

1971 yılı 12 Mart arifesinde Sosyalist’te gündemi «Devrimci Derleniş ve Proletarya Partisi» olan bir açık oturum ilanı yayınlandı. Katılacak olanlar: Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Mahir Çayan’dır. Diğer iki kişinin katılmaması üzerine 6 Mart 1971 de Hukuk Fakültesi Konferans Salonunda «Durum Yargılaması» adıyla, Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından bir konferans verildi. Bu konferans sonra SOSYALİST gazetesinde yayınlandı. (16 Mart 1971’den başlayarak) Şimdilerde ise broşür olarak kitapçılarda mevcut. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın o güne dek yaptığı tüm uyarıları bir kenara bıraksak bile, bakın o konferansta «GENÇ TÜRKLER: Çete yaratıcıları» bölümünde gençlik hareketine nasıl yaklaşır:

«Yığınla ilişki ne olabilir? İşçi sınıfının bizim atacağımız parolaları benimsemesi için hemen elde edilmesi gereken hedefler göstermek nasıl olur? Sorusuna da, gene aynı, bizim o broşürü yazan sevgili, değerli arkadaşımızın, genç arkadaşımızın pasaj aldıkları «İki Taktik» te şöyle bir pasaj var. Onu ibretle okumak lâzım.

«Günlük ayrıntılı çalışmalarda güçlerin hazırlanmasını küçümsemek hiç bir zaman akıldan geçmez.»

«Sınıfın günlük, ayrıntılı çalışmaları içinde olacağız bir kere, ki attığımız sloganı sınıf, -devrimci sınıfsa- benimseyebilsin. Ve buna örnek gösteriyor. O zaman, orada en az ihmal edilen de buymuş. Ondan sonra o parlak, kuvvetli, keskin, büyük devrimci sloganlar atılmış. Bakın ne diyor:

«Partinin…» diyor. Hiç unutmamamız gereken bir sözcük bu. Ortada bir «Parti» var önce. Siyasî iktidar savaşı yapan memleket ölçüsünde, dünya ölçüsünde bir «Parti» var. Ve:

«Partinin, diyor usta, tek bir komitesi yoktur ki, tek bir semt komitesi yoktur ki, bu yönetici organların tek bir toplantısı yoktur ki, tek bir fabrika grubu yoktur ki, dikkatini, zamanının ve gününün yüzde 99’unu, önemli 1895 ten beri kabul edilmiş bulunan o görevlerin yerine getirilmesine harcamış olmasın.»

«Demek ki, oradaki devrimciler, hem «Parti» içinde ordulaşmışlar, hem de yığın içinde, yığının hiç bir günlük kavgasını ihmal etmemişler. O kadar ki, her komite, her semt komitesi, her fabrika içinde yığının, işçi sınıfının her günkü problemlerini yüzde 99 çalışma konusu yapmış. Ve bunu, bu çalışma konusunun önemini de, 1895 olaylarından beri ağır basar görmüş.

«1895 olayları, biliyorsunuz, o ülkede işçi sınıfının geniş grevlere geçmesi ve büyük üniversite gençliğinin de bu grevlere geniş ölçüde katılması biçiminde bir gelişmedir. Türkiye’de, nedeni uzun bir tarihî gelişimle, işçi sınıfımızın her günkü sınıf savaşı daima yerin altında boğulur durumdaydı. Ama, orada 1895 te, bizde 1970 yılının hiç değilse 16 Haziran’ında hemen suyun yüzüne çıktı.

«İşçi sınıfını, artık bugün… Gazeteler hiç bir zaman gereği gibi ele almıyorlar. Ama, hepimiz, biraz işçi havadislerini eğer izliyorsak, kıyıda köşede görüyoruz. Her gün, her fabrikada direnişler, işgaller, grevler… Sistematikman, adeta bir harman yangını gibi: Biri sönmeden öteki patlıyor, öteki sönmeden daha öteki. Ve bu, Türkiye’nin yarı ekonomisini temsil eden İstanbul ölçüsünde olduğu gibi, artık İstanbul çevresine de sığmıyor. En ücra Anadolu semtlerimizdeki işçi sınıfının çalıştığı işletmelere de yavaş yavaş giriyor. Oralarda da görülüyor.

«Şimdi, sınıf bu durumda iken, bizim yüzde 5 emeğimizi bile bu sınıf olaylarına harcamadığımız göz önüne konursa, o halde devrimci eylemimizin soyut doğruluğu nasıl etken olabilir? Bunu unutmamak lazım.

«Örgüt konusunda da, gene bu açı birincil derecede önemli oluyor. Diyor ki usta:

«Bana komite üyesi olmaya elverişli işçi yok denildiği zaman, rahatsız oluyorum.»

«Türkiye’de çoğu devrimci arkadaşların, aydın devrimci arkadaşların tepkileri, adeta içgüdüyle bu oluyor. E canım, hani falan. Ama, Usta Diyor ki: böyle bir şey söylediniz mi, ben rahatsız oluyorum. Yapmayın bunu, diyor. Ve ondan sonra, şunu belirtiyor:

«Komitelere…» Hangi komitelere? «Parti» komitelerine

«Komitelere işçileri sokmak, yalnız ideolojik bir görev değildir.»

«Yani, soyut bir düşüncenin gereği, işçi sınıfına da bir paye verelim, anlamında değildir, diyor.

«Aynı zamanda, siyasi bir görevdir de. İşçilerin bir sınıf iç güdüleri vardır. İşçiler kısa bir siyasi çalışmayla sağlam sosyalist olurlar.» diyor. «Bütün kalbimle, her komitemizde 2 aydın için 8 işçi bulunmasını dilerim, temenni ederim.» diyor.

«İşte, bizim Genç Türkler yoldaşlarımızın diyeyim, en çok ihmal ettikleri bu ikinci problem. Parlak, çok büyük, doğru sloganlar, parolalar atmak yetmiyor. Mutlaka, onlara yüzde 1 önem veriyorsak, yani enerjimizin yüzde birini oraya harcıyorsak, usta öyle diyor, yüzde 99’unu da sınıf içinde harcayacağız. Ve somut olarak ta teklif ediyor, lütfen, bir aydının 4 tane işçi koyun yanına, komiteler böyle olsun, diyor.

«Bu kısa gerçekler bütün somutluğu ile önümüze çıkınca Genç Türk arkadaşlarımızın neleri ihmal ettiği kendiliğinden anlaşılıyor. Tabii bu ihmal edilince, büyük yığın unutuluyor.

«Türkiye’de bugün, artık hepimizin bildiği, burjuva istatistiklerinin koyduğu (1965 istatistiğinde): Üç milyon küsur gündelikçi insan var. Bunun bir milyonu kapıkulu, memur, falan filan taifesi diyelim. İki milyon üretimde çalışan işçi sınıfımız var. Bu kadar muazzam bir sınıf. Ve bu sınıf, hiç değilse son yıllarda, burjuvazinin Finans-Kapital zümresinin o tahammül edilmez baskısı ve tahakkümü altında, artık her an, her saat, her fabrikada, her işletme yerinde sınıf savaşına girmiş.

«Böyle bir sınıfı biz ihmal edersek, onun dışında kaldığımızda, (zaten azınlıktayız) kolayca ezilebiliriz, evvela. Yani kendi emniyetimiz açısından yanıltı içine düşeriz. Fakat, eğer devrimci isek ve ‘devrimciliğimiz sosyal devrim anlamına geliyorsa, ki odur bilimsel sosyalist devrim, her devrimin, tarihte her olayın, her büyük değişikliğin olduğu gibi, sosyal devrimin de birinci şartı: Büyük yığınların o devrimden yana düşünüp davranmalarıyla sağlanır. Büyük yığınlar dışında sosyal devrim düşünmek hayal olur. Ayrıca da, biz düşündük mü, kendimize de yazık olur.

«Bu duruma en çok acımak, bu durumun üzerinde durmak hepimizin görevi olmalıdır kanısındayım. Bu durum ihmal edildiği içindir ki, Genç Türklerimiz: adeta Çete Yaratıcıları diyebileceğimiz, yani Gerilla yaratıcılığı içinde, devrimcilik gerçekleştirmek ister duruma girdiler, giriyorlar. Onların o büyük, güzel, hatta kahramanca eylemlerini küçümsemek, hiçbirimizin elbette hatırından geçecek kadar saygısızlık göstermesine yer vermez. Elbet onları selamlarız, yürekten benimseriz. Ama bazı, acı da olsa, gerçekleri birbirimize hatırlatlatmazsak, bizim kardeşliğimiz, devrim arkadaşlığımız nerede kalır?

«O açıdan, ben bu Çete Yaratıcılığı diyebileceğimiz (Türkçesi çete, Gerilla işte İspanyolcası) durumundan kurtulma yollarını elbirliğiyle aramanın zamanı geldiğini, hatta çok da geçtiğini bir saniye bile unutmamak gerektiği kanısındayım.» (Dr. H. Kıvılcımlı. Durum Yargılaması. s: 17-19)

1971 hareketi -daha tam anlamıyla başlamadan bile- bilimin (Marksizm-Leninizm) kılavuzluğunda, kaçınılmazca hangi sonuçlara gideceği ve bu sonuçlardan kaçınabilmenin tek yolunun yine bilimin gösterdiği gibi Proletaryanın devrimci öncüsü Proletarya Partisinin Reorganizasyonu olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmıştır.

Şimdi 1971 hareketi yaşanıp bittikten sonra Kurtuluş’ça nasıl değerlendiriliyor. Bu değerlendirmesinde kurtuluş oportünizm batağında kimlerle buluşuyor. Onu görelim.

Kurtuluş’un Mayıs 1977’de çıkan 12. sayısında Denizler’in anısına yayınlanan «6 Mayıs 1972 Proletaryanın Devrimci Bayrağının Bir Kez Daha Yükseldiği Gündür» başlıklı yazının, başlığının hemen altında siyah dizilmiş şu satırlar vardır:

«İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir.» (Marks Engels. Gotha ve Erfurt programının eleştirisi. s: 20)

1971 hareketinin tüm yiğit devrimcileri, elbette, bütün yanlışlıklarına rağmen kahramanlarımızdırlar. Ama onları överken hareketin yanlışlarını kabul etme hatasına düşüyorsak; bu onların anısına yapılacak en büyük darbe olur, şehit olmak pahasına bize sundukları deneyleri, doğru kavrayamazsak, şehit olmaları boşa gitmiş demektir.

Kurtuluş, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, ve Hüseyin İnan’ın yiğitliklerini överken yukarıdaki sözü kullanmakta haklı mıdır? Haksızlığını Lenin Usta’dan görmeden önce Kurtuluş’tan bir alıntı daha yapalım: burada, yalnız Deniz’ler için değil, tüm «1971 Silahlı Direnişi» için yukarıdaki sözler şöyle kullanılır:

«1971 Silahlı Direnişi yenilmiştir. Bu döneme damgasını vuran örgütler dağılmıştır. Ama Türkiye devrimci mücadelesini ileriye götüren, ona sıçrama yaptıran bir görev yapmışlardır. Marks – Engels’in şu sözleri 1970-72 Türkiye’sine tam da uygun düşer: «İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir.» (Kurtuluş. A.G.Y. s: 19)

Bu düşünce Lenin’in «Ne Yapmalı?» da eleştirdiği ekonomistlerin düşüncesinin ta kendisidir. Ve Lenin’in bu düşünceyi eleştirirken kullandığı planı, Kurtuluş, bu düşünceyi savunurken kullanır Bunu nasıl yaptığını, nasıl hem Lenin, hem de Ekonomist (Raboçeye Dyelo) olduğunu, göreceğiz. (Burada okuyuculardan özel bir dikkat rica edeceğiz):

«… Bizim hareketimizin gerçek durumunu azcık bilenler, Marksizmin geniş ölçüde yayılmasının, teorik seviyenin belli bir ölçüde düşmesine sebep olduğunu görmeden edemezler. Hareketin pratik öneminden ve pratik başarılarından ötürü, pek az teorik eğitimi olan, giderek teorik eğitimden tamamen yoksun bulunan bir çok kimse harekete katılmışlardır. Bundan, Raboçeye Dyelo’nun, bir zafer edasıyla, Marks’ın «gerçek harekette her adım, bir düzine proğramdan daha önemlidir» yolundaki sözlerini aktarmasının ne kadar yanlış bir tutum olduğunu anlayabiliriz. Bir teorik kargaşalık döneminde, Marks’ın bu sözlerini tekrarlamak, bir cenazede yaşlılara ‘gözünüz aydın!’ diye kutlamaya benzer. (a.b.ç.) Üstelik Marks’ın bu sözleri, ilkeler bölümünde eklektisizmi sert biçimde eleştirdiği Gotha Programından alınmadır. Marks, parti liderlerine, eğer birleşmemiz gerekiyorsa, o halde hareketin pratik hedefleri yararına aranızda anlaşın, ama ilkeler üzerine pazarlığa girişmeyin ve asla teorik ‘tavizlerde’ bulunmayın diye yazmıştır. Marks’ın fikri buydu, ama gene de aramızda onun adına teorinin önemini küçültmeye çalışanlar var!» (Lenin. «Ne Yapmalı?» s: 31-32)

Lenin’den yaptığımız bu alıntıda eleştirilen görüş, yukarıda gördüğümüz gibi Kurtuluş’ça savunulan görüştür. Yani Kurtuluş Lenin’in karşısında dört dörtlük Ekonomist pozisyonundadır.

Lenin sözüne şöyle devam eder :

«Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz. (A.b.ç. işin tuhaf tarafı; biraz aşağıda göreceğimiz gibi, yukarıdaki sözlerini unutmuşçasına Kurtuluş’ta Lenin’in bu aynı cümlesinin altını çizmektedir. İnsan ‘bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?’ demekten kendini alamıyor.) Oportünizmin propagandasının, pratik eylemin en dar biçimlerine gönül kaptırmayla elele gittiği bir zamanda bu fikir üzerinde ne kadar dirensek yeridir. (A.b.ç.) Üstelik Rus Sosyal – Demokratları için teori, çok defa unutulan üç başka etkenden ötürü de önemlidir: birincisi,….» (Lenin. a.g.e. s: 32)

Lenin’in bu sözleri Kurtuluş’ta şu karşılığı bulur:

«Bugün, yenilgiden dersler çıkarmak, yanlışı doğruya çevirmek, doğruyu bir üst düzeyde programlaştırmak başlıca görevimizdir. Özellikle bugün ‘Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz.’ (A.ç. Kurtuluş.) sözü bizim için çok büyük bir önem taşır. Bunun önemi nereden gelir?» (Kurtuluş a.g.y. s: 19)

Lenin’in paragrafı şöyle devam eder: «Birincisi, partimizin henüz kurulma süreci içinde bulunuşu, ayırdedici çizgilerinin henüz belirli bir hal almakta oluşu, hareketi doğru yoldan saptırmaya çalışan öteki devrimci fikir akımları ile henüz kozunu paylaşmamış oluşu. Son zamanlarda, tam tersine, (daha çok önceleri Akselrod’un Ekonomistlere bildirmiş olduğu gibi) Sosyal Demokrat olmayan devrimci eğilimlerin bir yükselişine tanık olmaktayız. Bu şartlar altında ilk bakışta önemsiz gibi görünen bir yapılışı, bizi en kötü sonuçlara sürükleyebilir, ve hizipler arasındaki çatışmaları ve görüşlerdeki en küçük ayrılıkların bile kesin olarak belirlenmesini lüzumsuz saymak için, insanın burnundan ötesini görememesi gerekir. Şu ya da bu ‘nüans’ın güçlenmesi, Rus Sosyal – Demokrasisinin geleceğini uzun yıllar için etkileyebilir.» (Lenin a.g.e. s: 32-33)

Kurtuluş’ta bu bölümün karşılığı şudur:

«Birincisi, Türkiye’de proletaryanın devrimci partisi yoktur. Bu görevin yerine getirilmesi süreci, Marksizm-Leninizmin doğru bir tarzda kavranması (kavratılması) Kurtuluş kendisi Marksizm – Leninizmi çoktan kavramıştır (!) de bir kavratabilse (!) mesele hallolacak. D. Derleniş) ve ülke somutuna uygulanması, proletaryanın bağımsız siyasetinin yaratılması sürecidir. Bu bakımdan her türden revizyonist ve sosyal şoven çizgilerle hesaplaşmak gerekiyor. Bu teorinin ve teorik mücadelenin önemini daha da arttıran bir etkendir.» (Kurtuluş a.g.y. s: 19)

Yani Kurtuluş bu kez Lenin’e karşı Lenin pozundadır. (!), Lenin’le aynı şeyi tekrarlıyor görünür. Tabii Lenin’ce dupduru konan meselenin Kurtuluş’ta vulgarize edilmesi hariç.

Lenin’de sözün devamı:

«İkincisi, Sosyal – Demokratik hareket, özünde, uluslararası bir harekettir. Bu, sadece, şovenizmle mücadele etmemiz gerektiği anlamına gelmez, aynı zamanda genç bir ülkede yeni başlayan hareketin, ancak öteki ülkelerin tecrübelerinden yararlanabildiği takdirde başarılı olabileceği anlamını da taşır. Bu tecrübelerden yararlanabilmek için bunları sadece bilmek, ya da en son kararları kopya edivermek yetmez. Gereken şey, bu tecrübeleri eleştirici gözle inceleyebilmek ve bunları bağımsız olarak deneyden geçirebilmektedir. Çağdaş işçi sınıfı hareketinin ne muazzam ölçüde büyüdüğünü ve kollara ayrıldığını takdir eden kimse, bu görevi yerine getirebilmek için ne büyük teorik güçlere ve siyasi tecrübeye (Aynı zamanda devrim tecrübesine de) muhtaç olduğunu anlayacaktır.» (Lenin, a.g.e. s: 33)

Kurtuluş’ta (vulgarize) karşıtı:

«İkincisi, uluslararası sosyalist hareket bir bunalım içindedir Bu bunalımın başlıca iki kutbunu oluşturan Sovyet ve Çin tezleridir. Bu iki sapmanın bir çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de yansıması dogmatizmi geliştirmiştir. Teorinin yol göstericiliği, somut koşulların somut tahlili bir tarafa itilmiş, teorinin kısırlaştırılması ve şablonculuk öne çıkmıştır.» (Kurtuluş. a.g.y. s: 19-20)

Lenin’de devam:

«Üçüncüsü, Rus Sosyal – Demokrasisinin ulusal görevleri öyledir ki, dünyada hiç bir sosyalist parti böylesiyle karşılaşmamıştır. İlerde, bütün halkı, otokrasinin boyunduruğundan kurtarma işinin bize yüklediği siyasi ve örgütsel görevler üzerinde durma fırsatını bulacağız. Bu noktada biz, sadece, öncü savaşçı rolünün ancak en ilerici teoriyi kendine kılavuz edinmiş olan bir parti tarafından yerine getirilebileceğini belirtmek istiyoruz. Bunun ne demek olduğunu anlayabilmek için okuyucu, Rus Sosyal – Demokrasisinin Herze’n gibi, Belinski gibi, Çernişevski gibi ve 1870-1880 döneminin o parlak devrimcileri gibi seleflerimizi hatırlasın; Rus edebiyatının şu anda edinmekte olduğu dünya ölçüsündeki önem üzerinde dursun; ve bundan başka… ama bu kadarı yeter!» (Lenin. a.g.e. s: 33)

Kurtuluş’ta bu konuda karşıt koymak mümkün değildir: Ama yine de Lenin’i taklit etmiş olmak için (illa üçlemek zorunlu imiş gibi) şu paragraf konur:

«Üçüncü olarak da, bu kaosun öncelikle ideolojik – teorik platformda parçalanması gerçekleşmeden ileriye doğru adım atmanın imkânsız olduğudur. (Kurtuluş. a.g.y. s: 20)

Bu paragraf ise aslında Lenin’deki «Üçüncü» şıktan ziyade, hemen o paragrafı izleyen, numarasız şu paragrafın, Vulger tekrarıdır:

«Engels’in 1874 de, Sosyal-Demokrat harekette teorinin önemine dair söylediklerini buraya aktaralım. Engels, bugün aramızda moda olduğu gibi, Sosyal-Demokrasinin büyük mücadelesinin iki biçimini değil (yalnız siyasi ve ekonomik mücadeleyi ilk ikisiyle eşit tutuyor. Engels’in, hem pratikte, hem de siyasi bakımdan güçlenmiş olan Alman işçi sınıfı hareketine öğütleri, bizim bugünkü meselelerimiz ve çatışmalarımız bakımından o kadar eğiticidir ki, uzun zamandan beri zorlukla elde edilebilen Der Deutsche Bauernkrig’in önsözünden uzun bir pasajı buraya aktarmamızdan ötürü okuyucunun alınmayacağını umuyoruz:» (Lenin. a.g.e. s: 33-34) (Ama biz umamıyoruz; çünkü uzun alıntılarla okuyucularımızı yeterince sıktığımızı sanıyoruz. Yalnızca okurlara «Ne Yapmalı?» dan sözü geçen bölümü (yalnızca o bölümünü mü?…) okumalarını salık vermekle yetiniyoruz.)

Lenin «Marks’ın fikri buydu, ama gene de aramızda onun adına teorinin önemini küçültmeye çalışanlar var!» demişti. Biz ise «Lenin’in fikri buydu, ama gene de aramızda onun adına teorinin önemini küçültmeye çalışanlar var!» demeliyiz. Hem de daha kötü bir metodla: hem küçümseyerek hem büyüterek. Yine iki yüzlü oportünizmin metodunu kullanarak.

Kurtuluş, sırf «geçmişin prestijini istismar» edebilmek için okuduğunu bile anlayamamakla, Ekonomistlerle aynı oportünizm batağına düşebiliyor. Ardından, o bataklıkta, Lenin’den çalınan bir kayığa binip, ne yaptığını bilmezce sonu olmayan yolculuklara çıkabiliyor. Osmanlının deyimi ile de: «herkesi kör, alemi sersem» sanarak Ekonomizmi Leninizm diye yutturmaya çalışıyor.

Kurtuluş, dönüp dönüp ideolojik mücadelenin en önemli sorunumuz olduğunu söylemekle, fakat (ustalara sadık görünmek için doğruları tekrarlarken) davranışta tersini uygulamakla, Marksizm-Leninizm yaptığını sanıyor. Oysa bu Marksizm-Leninizm olmuyor: sadece oportünizmini gizlemek için ustalara sığınmak oluyor. Bu metodla da Kurtuluş, her şeyden ve herkesten önce kendisine yazık ediyor..

(III)

KURTULUŞ VE TERÖRİZM MESELESİ

Geçen bölümde Kurtuluş’un nasıl Ekonomist bir tezi Leninizm adına sunduğunu, nasıl hem Ekonomist hem de Lenin rolüne büründüğünü gördük. Şimdi de Kurtuluş’un «Yakın Geçmişle» Leninist bir tarzda hesaplaşmamasının, daha doğrusu hesaplaşamamasının (malum; geçmişin prestiji var) onu nasıl Sosyalist-Devrimci (Sosyalist Revolüsyoner) çizgiye düşürdüğünü gözler önüne sereceğiz.

Rusya’da Marksizm öncesi Narodnizm denen bir akım hakimdir. Narodnik hareketin özü şudur: «…Narodnikler, işçi sınıfının öncü rolünü anlamıyorlardı. Rus Narodnikleri, yanlış bir düşünceyle, işçi sınıfını değil, köylüyü başlıca devrimci güç sayıyorlar, Çar ve toprak ağalarının egemenliğini sırf köylü ayaklanmaları yoluyla devirmenin mümkün olacağı fikrini taşıyorlardı.» (Bolşevik Partisi Tarihi, s. 27).

«Narodnikler ilkin, köylüleri Çarlık iktidarına karşı savaşa kaldırmaya giriştiler, bu amaçla köylü kılığına giren devrimci aydın gençler köylere, o zaman söylendiği gibi «halkla» gittiler. Böylece Narod, yani halk kelimesinden «Narodnik» terimi doğdu. Ama köylü onların arkasından gitmedi. Çünkü onlar, köylüleri de gereği gibi bilmiyorlar, anlamıyorlardı. Bu genç devrimci aydınların çoğunluğu polis tarafından tutuklandı. Narodnikler bu kez de, zorba çarlık yönetimine karşı savaşı, halkın katılması olmaksızın, sırf kendi kuvvetleriyle yürütmeye karar verdiler ki, bu daha da ciddi hatalar doğurdu.» (A.g.e., s. 28).

«Bireyci terör politikası, Narodniklerin, etkin «kahramanlar»la bu kahramanlardan yiğitlik bekleyen pasif «kalabalık» hakkındaki yanlış teorilerinin sonucuydu.» (A.g.e., s. 28). Kurtuluş’un da eleştirdiği, THKP-C hareketinin M. Çayan’ca konan teorisine özce ne kadar da paralel: «Ayrıca merkezi devlet otoritesinin baskısı altında ezilmiş, bunalmış Anadolu insanı, kaderci bir düşüncenin rijid kalıpları içinde, «böyle gelmiş, böyle gider» düşüncesi ile politik pasiflik içindedir». (M. Çayan, Aktaran Kurtuluş, sayı: 16, s. 34). Aynı yazının devamında THKP-C’nin (Öncü Savaşının) askeri eylemlerinin sonuçları değerlendirilirken de şöyle denir: «Üçüncü olarak, halkımızın uyanık kesimleri pasifist, kuyrukçu çalışma tarzı içinde olan «solculardan» bıkmış ve onlardan hiç bir hayır gelmeyeceğini de anlamışlardır. Yıllardır bu kesim gerçekten devrim meselesini ciddiye alan, umutlarını bağlayabileceği bir savaşçı örgütün özlemini duymaktadır. (THKP-C’nin bugünkü prestijinin kaynağı da budur.)» (M. Çayan, Aktaran: Kurtuluş, a.g. sayı: s. 35-36).

KURTULUŞ, SOSYALİST-DEVRİMCİLERLE NASIL BİRLEŞİYOR

Narodnizm ile THKP-C hareketinin benzerliklerini kısaca böyle belirledikten sonra, sonuçları bakımından, bir benzerliği daha belirtmek gerekir: Her iki hareket de kaçınılmaz bir şekilde yenilmiştir. Yenilgiden sonra Narodnikleri izlediklerini söyleyenler, Sosyalist-Devrimci (Sosyalist-Revolüsyoner) adını aldılar. Bunlar Marksistlere karşı artık açıkça Narodnizmi ya da Narodnizmin özü olan terörü (silahlı mücadele ya da silahlı propagandayı) savunamadılar. Onun yerine şöyle derler: «biz terörizmi yığınlar içindeki çalışmanın yerine değil, fakat esas olarak yığınlar içindeki çalışma için ve onunla birlikte savunuyoruz.»

Bizde de THKP-C hareketi yenilir. Onun devamı ya da mirasçısı olduğunu ilan eden gruplardan biri olan Kurtuluş da şöyle der:

«Bunun yanında başlangıçta silahlı bir üstünlüğü silahlı propaganda dışındaki çalışma tarzlarını temel alarak sürdürmeye çalışan bir örgüt ise çok daha değişik bir yapıya sahip olmak zorundadır. Başlangıçta kitlelerin acil gereksinmelerini ele alarak bunları siyasi bir muhtevaya ulaştırmaya çalışarak, başta işçi sınıfı olmak üzere geniş yığınları hareket ettirebilmek gücüne sahip bir parti haline gelmeye, yani kitleleri devrim saflarına kazanmaya, onların öncülerini başlangıçta dar olsa da giderek genişleyen bir proletarya partisi içerisinde örgütlemeye çalışacaktır. Böyle bir partinin çalışmalarında silahlı mücadele bu çalışmalara ancak destek olacak şekilde kullanılacaktır.» (Kurtuluş, sayı 7, s. 82, Öncü Savaşı Üzerine).

Kurtuluş, tıpkı Sosyalist-Devrimciler gibi, geçmişin yanlışlarını acımasız bir şekilde eleştirip doğru Marksist platforma oturacağına, yanlışları doğrular ile karıştırarak bir çorba teorisi üzerine oturur. Kendi deyimi ile «Yakın Geçmişi», onun anti-marksist-leninist olan Narodnizme karan (Öncü Savaşı, Evrim-Devrim Aşamalarının içiçeliği; bunun sonucu olarak, her zaman ve şartta silahlı propaganda tek devrimci çalışma tarzıdır, gerisi revizyonizmdir vs.) tezlerini, bir taraftan yerden yere vurarak eleştirirken, diğer taraftan, bu tezlerle bağını bir türlü koparamaz. Örneğin şöyle der: «… Ve daha vahimi ülkemizde görüldüğü gibi silahlı mücadeleyi sadece devrim döneminin bölümü sanırlar. (hem de kimler bu vahim hatayı işliyormuş biliyor musunuz?: «sol oportünistler». Neyse ki Marksizmin tam merkezinde(!) Kurtuluş bulunuyor da bu vahim(!) hatadan hepimizi sakındırıyor. D. Derleniş) Evrim sürecinde silahlı mücadeleyi (temel olmadan) inkâr ederler. Bütün bunlar onların dar görüşlülüklerinden çok, leninist parti anlayışını, çalışma tarzını kavrayamamalarından gelmektedir.» (Kurtuluş, Proletaryanın Devrimci Partisi Üzerine Genel Bir Yaklaşım, sayı: 11, s. 44).

«Leninist parti anlayışı, çalışma tarzı» acaba, gerçekten Kurtuluş’un kavradığı gibi mi? Kendimiz sözü uzatmayalım; Lenin cevap versin: «Sosyalist-Devrimciler, Rus devrimci hareketinin çok açık bir biçimde yararsız olduğunu ispat ettiği terörizmi savunurken, terörizmi yığınlar arasındaki çalışma ile birlikte kabul ettiklerini ve bu yüzden de Sosyal Demokratların bu tür mücadele yöntemlerinin yararlı bir sonuç vermeyeceği yolundaki karşı görüşlerinin (ve gerçekten de uzun bir süredir bu tür mücadele yöntemlerine karşı çıkmaktadırlar) kendilerine yöneltilemeyeceğini iddia ederlerken kederli görünüyorlar.» (Lenin, Devrimci Maceracılık, Odak Yayınları, s. 58).

«… İlk göze çarpan şu kelimelerdir: «biz terörizmi yığınlar içindeki çalışmanın yerine değil, fakat esas olarak yığınlar içindeki çalışma için ve onunla birlikte savunuyoruz.» … Ve bu gerçekten o kadar ilkeldir ki! İnsan sadece (terörü yığınlar arasındaki çalışmanın) «yerine koymayacak fakat birlikte» korkusuzca ele alacak ve Sosyal-Demokratların bütün düşünceleri, tarihin öğrettiği herşeyi yere yıkılacaktır.» (Lenin, A.g.e., s. 60).

«Sosyal-Demokratların bütün düşünceleri (Marksizm-Leninizm) de, «tarih» (1971 hareketi) de, anlamak isteyen için öğreticidir. Rusya’da Sosyalist-Devrimciler öğrenemediler, umarız Türkiye’de Kurtuluş öğrenir. «Silahlı mücadele» (terör) yığın çalışmalarıyla «destek» olabilir mi?: «Devrimcilerin güçleri ve ayağa kalkan yığınlara önderlik etme araçları yetersiz olduğu zamanlarda, birbiri tarafından bilinmeyen kişi ve grupların, bakanların hayatına kasteden örgütler olarak böyle terörist eylemlere başvurma yolundaki çağrıları sadece yığınlar arasındaki çalışmaları bozmakla kalmayacak, aynı zamanda bu çalışmanın tamamen darmadağın olmasına yol açacaktır.» (Lenin, A.g.e., s. 63).

Demek ki evrim döneminde «silahlı mücadele, temel alınmasa da yığın içindeki çalışmalara «destek» olmak bir yana bu çalışmaları bozmakla kalmayacak, aynı zamanda bu çalışmanın tamamen darmadağın olmasına yol açacaktır.»

TERÖRİZM Mİ, LENİNİST PARTİ Mİ?

Peki terörü böylesine reddeden Lenin’in tezi nedir?: «Sosyal-Demokratlar maceracılığa karşı her zaman uyarıda bulunacaklardır ve kaçınılmaz olarak tam bir başarısızlıkla (hüsranla) sonuçlanacak olan hayalleri acımaksızın açığa vuracaklardır. Şurasını unutmayalım ki, bir devrimci parti, ancak devrimci sınıfın hareketine gerçekten kılavuzluk ettiği zaman adına layık olabilir. Yine şurasını unutmayalım ki, herhangi bir halk hareketi sınırsız sayıda biçimler alır, sürekli olarak yeni biçimler geliştirir ve eski biçimleri tasfiye eder ve değişiklikler ortaya çıkarır, veya eski ve yeni biçimleri birleştirir. Mücadelenin yöntem ve araçlarını oluşturma sürecine aktif olarak katılmak bizim görevimizdir. Öğrenci hareketleri kızıştıkça, biz, işçilere öğrencilerin yardımına gelmeleri için çağrıda bulunduk, (Iskra, No. 2); Ama bunu gösterilerin biçimlerini tahmin etme işini üzerimize almadan, bunların derhal zihinleri aydınlatmakla, «güç aktarmasıyla», sonuçlanacağı konusunda vaatte bulunmadan yaptık. Gösteriler iyice birleştirilince biz, gösterilerin örgütlendirilmesi için çağrıda bulunduk ve halk ayaklanmasının hazırlanması görevini ileri sürdük. En azından, ilke olarak şiddet ve terörizmi inkâr etmeden, yığınların doğrudan doğruya katılmalarını sağlamak ve bu katılmayı garanti altına almak için düşündüğümüz gibi, bu tür şiddet biçimlerinin hazırlanmasını talep ettik.» (Lenin, a.g.e., s. 65-66).

Terör konusunda Sosyalist-Devrimcilerle böyle hesaplaşan Lenin, görüldüğü gibi ilke olarak terörü asla reddetmez. Onun reddettiği «her halükârda terör kullanılabilir, hareketin hangi aşamada olduğu, güçlerin durumunun ne olduğuna bakılmaksızın terör de uygulanır» tezidir. Yani Kurtuluş’un Sosyalist-Devrimcilerin teziyle çakışan; «Böyle bir partinin çalışmalarında silahlı mücadele (bazan silahlı propaganda da denilmektedir.) bu çalışmalara ancak destek olacak şekilde kullanılacaktır.» tezidir.

Lenin ilke olarak reddetmediği terörün ne olduğunu da şöyle koyar: «İlke olarak terörü biz asla reddetmedik ve reddedemeyiz de. Terör, savaşın belirli bir zamanında, güçlerin belirli bir durumunda, kesin savaşın varlığında, yararlı ve hattâ esas mücadele olabilecek olan askerî eylem biçimlerinden birisidir.» (a.b.ç.), (Lenin – Nereden Başlamalı, s. 19). Daha da açığı: «Terör, hiçbir zaman düzenli bir askerî eylem olamaz; terörün yapılabileceği en iyi şey, sadece kesin saldırıda kullanılan yöntemlerden birisi olarak, yardım etmektir.» (a.b.ç.) (Lenin – Nereden Başlamalı, s. 20).

Demek ki terör (Kurtuluş’un deyimiyle silahlı mücadele ya da silahlı propaganda) öyle gelişigüzel her dönem ve her şartta kullanılacak bir çocuk oyuncağı değildir. Terörü, zamanını, güçler dengesini, kitlelerin durumunu göz önüne almadan sırf «siyasi çalışmaya destek olsun diye evrim döneminde de kullanmak» avantüryelik, maceracılık olur. Bir yarar getirmesi bir yana devrim güçlerini parçalar, dağıtır, bezginliğe götürür.

1901 Mayısında örgütsel bakımdan bugünkü Türkiye’ye pek benzeyen koşullarda bir uçtan bir uca atlayan ekonomistlerin gazetesi Rabocheye Dyelo «saldırı birlikleri kurulsun!» çığlığı atarak; o günlerde alevlenen terör havasına kapılır. Lenin ise bu sloganı şöyle eleştirir: «Bizim askerî güçlerimizin esas gövdesi gönüllülerden ve asi askerlerden oluşmuştur. (Türkiye’de bu durum da yok.) Biz, sadece birkaç düzenli birliğe sahibiz ve bunlar da harekete bile geçirilememiştir; savaş birliği olmalarını bir yana bırakın, herhangi türden bir birlik olmak için bile eğitimden geçmemişlerdir. Bütün bunların ışığında, bizim mücadelemizin genel koşullarını kavrama yeteneğinde olan ve olayların tarihî gidişinin her «dönemecinde» bu koşullara dikkat eden bir kimse için şu andaki sloganımızın «saldırıya geçmek» olamayacağı, aksine «düşmanın kalesini kuşatmak» olması gerektiği açıktır. Başka bir deyişle, Partimizin şu andaki acil görevi, eldeki mümkün bütün güçleri birleştirme ve günlük pratikte harekete kılavuzluk etme yeteneğinde devrimci bir örgütün kurulması için çağrıda bulunmaktır. Ve sadece lafta değil, pratikte her protesto hareketini her isyanı desteklemeye hazır ve bunu, kesin mücadele için uygun savaş güçlerini oluşturmada ve güçlendirmede kullanacak bir örgüt.» (Lenin – Nereden Başlamalı, s. 21).

Aynı görev Türkiye Sosyalistlerinin de en acil görevidir. «Parti siyasî çalışmaya destek olmak üzere silahlı mücadeleyi de uygulardemek, acil görevi gözardı eden kitlelerin devrimci atılımı yerine terörü ister istemez geçiren anti-Leninist bir tezdir.

KURTULUŞ LENİN’İ ŞAHİT GÖSTERİYOR

İlke olarak terörü reddetmeyen Lenin, terörün şartları doğunca tüm pasifistlere karşı 1906 yılında terörü (gerilla savaşını) savunur. Ama onun savunduğu terör hiçbir zaman ne THKP-C’nin ne de Kurtuluş’un savunduğu terör değildir. Onun savunduğu terör, 1905 devriminin getirdiği bizzat halkın hiç kimseye danışmadan uyguladığı Gerilla (Partizan) savaşıdır. Kurtuluş Lenin’in Gerilla Savaşı üzerine söylediklerini hiç anlamadan onları, THKP-C hareketini savunurken kullanmak ister. Geçen sayımızda görmüştük THKP-C —Dr. H. Kıvılcımlı’nın da uyardığı gibi— bir savunma döneminde saldırıya geçmişti. Yine orada söylenen şu gerçek aynen yaşandı: «Böyle bir sınıfı biz ihmal edersek, onun dışında kaldığımızda (zaten azınlıktayız) kolayca ezilebiliriz, evvelâ. Yani kendi emniyetimiz açısından yanıltı içine düşeriz… Büyük yığınlar dışında sosyal devrim düşünmek hayal olur. Ayrıca da, biz düşündük mü, kendimize de yazık olur.» (Dr. H. Kıvılcımlı, Durum Yargılaması).

Kurtuluş ise bizi THKP-C hareketi karşısında şu ikilemle karşı karşıya getirir: THKP-C hareketine ya burjuvaziden de geç kalarak anarşizm diyeceğiz ya da benimseyeceğiz. Üçüncü şık hakkı tanımamakta. Lenin’i de şahit göstererek 1971 hareketinin hiç değilse özce (silahlı mücadeleyi seçmekte) doğru olduğunu ispatlamaya çalışır: «Bu üç hareketin (THKO-THKP-C-TİKKO) ortak ve belirleyici karakteri, geçmişin kendi gücüne güvenmeme anlayışına karşılık, proletaryanın kendi silahlı gücünü yaratma (a.ç. Kurtuluş) doğrultusunda mücadele oldu. Bu doğru temel öncül üzerinde bir takım başka yanlışlara düşmelerine rağmen doğru çıkış noktasını yakalamışlar ve yapılarını onun üzerine inşa ediyorlardı.» (Kurtuluş, Yol Ayrımı, sayı: 1, s. 41).

Bu cümleler gerçeği dile getiren cümleler mi? Lenin’den Leninist partinin nasıl örgütleneceği, terörün ne zaman, nasıl kullanılacağını aktarmıştık. Ve gördük ki, Lenin hiç de Kurtuluş gibi koymuyor meseleyi. Lenin’in yakaladığı temel öncül partinin kurulması ve kitlelerin parti etrafında ordulaştırılmasıyla (askerî anlamda ordu değil, çünkü o kesin isyan döneminin işidir.) otokrasinin (çarlığın) kuşatılmasıdır: «Değişik koşulları ve zaman farkını gerekçe olarak göstermek gülünçtür; bir savaş örgütünün (terörü yerden yere vururken bile Lenin, partinin bir savaş örgütü olduğunu söylüyor. Çünkü yine Lenin’in deyişiyle «bir içsavaş döneminde, proletaryanın ideal partisi savaşan partidir.» (Gerilla Savaşı. Marks-Engels Marksizm, s. 200) yani Kurtuluş’un sandığı gibi bir ikilem —ya pasifizm, ya da terörizm— önünde değildir. Devrimci ve politik ajitasyonun sürdürülmesi «devrimci ruhun zayıflaması» hiç gözönüne alınmaksızın sakin ve barışçıl her koşulda ve her dönemde esastır. Ayrıca, esas olarak böyle dönemlerde ve böyle koşullarda bu tür bir çalışma özellikle gereklidir; çünkü patlama ve ayaklanma zamanlarında örgütün kurulması çok geç olacaktır. Parti, böyle anlarda eylemi sürdürebilmek için hazır durumda olmalıdır.» (Lenin, Nereden Başlamalı, s. 19).

Lenin’in fikri buydu, ve Bolşevikler aynen böyle davrandılar, daha da doğrusu dünyadaki tüm başarılı partiler aynen böyle davrandılar. Kurtuluş’un dediği gibi davrananlar ise kaçınılmaz yenilgiye gittiler. Kurtuluş söze şöyle devam eder: «… Burada 1971 pratiği sağlam bir ölçüt olarak karşımıza çıktı. Bir kısım devrimci silaha sarılırken, diğer bir kısmı da burjuvazi ile birlikte, bu harekete karşı «Anarşizm» diye ad koydu. Burjuvazi için düzen açısından zararlı olan her davranışın anarşi olarak adlandırılması çok doğadır. Ancak bu davranışa kendilerine devrimci diyen kişilerin Burjuvaziden de geç kalarak aynı adı koyması kimin ne tarafa yol aldığının ölçütü olur; evet silahlı hareket, düzenin olduğu kadar düzen örgütleri için de bir anarşidir. Ama devrimciler açısından bu böyle değildir. Lenin bunu şöyle açıklıyor: «Maneviyat bozan gerilla savaşları değildir. Örgütlenmemiş, düzensiz, parti dışı gerilla hareketleridir. Gerilla savaşlarını suçlayarak ve lanetleyerek kendimizi birazcık bile olsun bu en keskin maneviyat bozukluğundan kurtaramayız. Çünkü suçlama, lanetleme, derin iktisadî ve siyasal nedenlerin doğurduğu bir fenomeni hiç bir zaman durduramaz.» (Marksizm ve Gerilla Savaşı, s. 99) (Kurtuluş, a.g.y. s. 42).

Kurtuluş 1971’de devrimcileri yukarıda sözünü ettiğimiz ikilemle karşı karşıya getiriyor: «ya silaha sarılmak, ya da silaha sarılanlara anarşist demek», pasifizme, oportünizme düşmek. Kendisi 1971 hareketinin savunucusu görünür ve Lenin’i şahit gösterir. Şimdi Lenin o sözleri hangi hareket için, ne zaman, nasıl söyledi onu görelim.

1971 TÜRKİYESİ 1906 RUSYASI MI?

Lenin ilkin 2 Marksist önerme koyar:

   1. «… İlkönce, marksizm, öteki tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden tek bir özel mücadele biçimine bağlı kalmamakla ayrılır. En değişik mücadele biçimlerini kabul eder, ve onları «uydurmaz», ama devrimci sınıfların, hareketin gelişimi içinde kendisini gösteren mücadele biçimlerini sadece genelleştirir, örgütler ve bunlara bilinçli bir ifade verir.

   … marksizm, kitle pratiğinden, eğer öyle ifade edebilirse, öğrenir, ve «sistem yapanların» tek başına çalışmalarıyla keşfedilen mücadele biçimlerini yığınlara öğretmek yolunda hiç bir iddiada bulunmaz.» (Lenin, Gerilla Savaşı, Marks-Engels-Marksizm, s. 192-193).

Yani bir mücadele biçimi uydurup bunu kitlelere kabul ettirmek Marksist bir metod değildir. Zaten böyle bir şey mümkün de değildir. Tam tersine Proletarya Partisi yığınlardan öğrendiği mücadele biçimlerini genelleştirerek yığınlara öğretir. Marksizmin görevi hiç bir kitlenin katılmadığı 1971 hareketine ille de katılmak değildir. Yanlışı göre göre alkış tutmak olsa olsa küçük burjuvaların işi olur. Proletarya devrimcilerine düşen görev ise yanlışa düşmekte olan devrimcileri uyarmak onlara yakalanması gereken ana halkayı (Proletarya Partisinin Reorganizasyonu ve onun çevresinde halkın ordulaştırılması, yani Halk Kurtuluş Cephesinin Kurulmasını) göstermektir. Ve öyle yapılmıştır. O harekete girenlere, yiğitliklerine saygı duyulmuştur. Ama yanlışlarına alkış tutulmamıştır.

Lenin’in koyduğu ikinci önerme şudur: «İkinci olarak, marksizm, mücadele biçimleri sorununun kesinkes tarihsel bir incelemesini ister. Bu sorunla, somut tarihsel durumdan uzak olarak uğraşmak, diyalektik materyalizmin esas ilkelerinin anlaşılmadığını gösterir… Belirli bir hareketin, belirli bir aşamasındaki somut durumunun, ayrıntılı bir incelemesini yapmaksızın, herhangi bir özel mücadele aracının kullanılıp kullanılmayacağı sorununa evet ya da hayır biçiminde verilecek bir yanıt, marksist tutumu tümden bırakmak anlamına gelir.» (Lenin, a.g.e., s. 193-194).

Kurtuluş ise 1971 hareketinin «tarihsel bir incelemesini» hakkını elimizden alarak ona «evet» dememizi, ya da geçmişte evet denilmesini ister. Aksi takdirde «burjuvaziden geç kalarak harekete anarşizm demek» zorunda kalan Marksizm dışı pasifist, oportünist olunur.

Lenin sözüne şöyle devam eder: «Marksist önermeleri koyduktan sonra, Rus devrimine dönelim. (Gerilla savaşının tartışılmasını gerektiren, ülke çapında, dünya çapında bir 1905 devrimi var her şeyden önce. Kitleleri kucaklamış hattâ Bolşevik partisini bile aşmış bir devrim var.) Onun ortamı ve konuşulduğu mücadele biçimlerinin tarihsel gelişimini anımsayalım. Önce işçilerin ekonomik grevleri (1896-1900) vardı, daha sonra işçilerin ve öğrencilerin siyasal gösterileri (1901-1902), köylü ayaklanmaları (1902), çeşitli gösterilerle birleşen kitle siyasal grevlerinin başlangıcı (Rostov 1902, 1903 yazı grevleri, 9 Ocak 1905 grevleri), tüm Rusya’yı kapsayan siyasal grev, yer yer yerel barikat savaşlarının eşlik etmesi (Ekim 1905), kitle barikat savaşı ve silahlı ayaklanma (1905 Aralık), barışçı parlamenter mücadele (Nisan-Haziran 1906), kısmi askeri ayaklanmalar (Haziran 1905 – Temmuz 1906) ve kısmi köylü ayaklanmaları (1905 sonbaharı – 1906 sonbaharı).»

«Genel olarak mücadele biçimleri ile ilgili olarak, 1906 sonbaharında durum şöyledir: Otokrasinin «misilleme» olarak seçtiği mücadele biçimi karayüzlerin (Yüzkaralarının) 1905 baharından, Sedlet’te 1906 sonbaharına kadar yapmış olduğu katliamdır. Bütün bu dönem boyunca kara-yüzlerin katliam örgütlemesi ve Yahudilerin, öğrencilerin, devrimcilerin ve sınıf bilincine ulaşmış işçilerin dövülmesi, sürekli olarak gelişti ve yetkinleşti, kara-yüzler birliklerinin şiddeti, parayla tutulmuş zorbaların şiddeti ile birlikte, kasaba ve köylerde toplar kullanılmasına, herkesin önünde işkence gösterilerine, işkence trenlerine vb. kadar vardırıldı.»

«Görünümün esas dekoru böyledir. Bu dekorun önünde bu makalede incelenecek ve değerlendirilecek olan —kısmi, ikincil ve yedek olduğu tartışma götürmeyen— olgu durmaktadır.» (Lenin, a.g.e., s. 195).

Demek ki bir isyan ortamında, onunla birlikte görülüyor Gerilla Savaşı: «Mücadelenin bu biçimi, kuşku yok ki, ancak 1906’da yani Aralık ayaklanmasından sonra gelişti ve yaygınlaştı…» (s. 196) diyor Lenin. Ve Lenin onu «kısmi, ikincil ve yedek» olarak görüyor.

Gerilla Savaşının sınıf özü ise şudur: «Aralıktan sonra «gerilla» savaşlarının belirgin bir biçimde yaygınlaşması gerçeği ve onun yalnızca iktisadi bunalımın değil, aynı zamanda da siyasal bunalımın şiddetlenmesi ile bağıntısı tartışma götürmez. Eski Rus terörizmi, aydın komplocunun işiydi; bugün, genel bir kural olarak, gerilla savaşı, işçi savaşçılarca, ya da doğrudan doğruya işsiz işçilerce verilmektedir.» (Lenin, a.g.e., s. 197). Buna karşılık 1971 hareketi, Kurtuluş’un da eleştirdiği gibi, evrim döneminde (ortada hiç bir ayaklanma ya da isyan yok iken) silahlı mücadeleyi başlattı. Hem de, yine Kurtuluş’un da belirttiği gibi, hareket aydınlar çevresinin dışına taşamadı. Yani Lenin’in anlattığı; «işçilerin, işsiz işçilerin hareketi değildi, olamadı.

Bakın Kurtuluş’un Lenin’den aktardığı sözler, hangi siyasal bunalım döneminin, hangi sınıf kavgası ortamı içinde söyleniyor: «Ülkenin her yerinde karayüzler hükümeti ile halk arasında silahlı çatışmalar ve çarpışmalar oluyor. Devrimin gelişmesinin bugünkü aşamasında, bu kesinkes kaçınılmaz bir olgudur. Halk da, kendiliğinden ve örgütsüz bir biçimde —işte tam da bu nedenden ötürü, çoğunca talihsiz ve istenilmeyen biçimlerde— bu olguya silahlı çatışma ve saldırı yoluyla tepki gösteriyor.» (a.b.ç.) (Lenin, a.g.e., s. 201).

İşte Lenin bu harekete «anarşizm», «blankicilik», «eski terörizm» vs. diyenlere Kurtuluş’un yaptığı alıntıdaki cevabı veriyor. Ve halkın kendiliğinden, kaçınılmaz bir şekilde bulduğu bu mücadele biçimini suçlamak elbette «derin iktisadi ve siyasi nedenlerin doğurduğu bir fenomeni hiçbir zaman durduramaz.»

Proletarya Partisine (en önemli nokta da budur. Herşeyden önce ülke çapında devrim mücadelesi veren bir parti var. Tartışılan bu Partinin (Bolşevik) bir isyan döneminde mücadele biçimleri konusunda nasıl davranacağıdır.) düşen görev, hareketi suçlayıp geçiştirmek değil; tam tersine onun eksiklerini, yanlışlarını gidererek, daha da önemlisi; örgüt disiplinine, proletarya hareketine tâbi kılarak, «bilinçli ifadeler vererek» genelleştirmektir. Bu mücadele biçimi (Gerilla Savaşı) de hiçbir zaman esas mücadele biçimi olarak kabul edilmez: «…Proletaryanın Partisi, gerilla savaşına, biricik, ya da hatta baş mücadele yöntemi olarak hiç bir zaman bakamaz; bu demektir ki, bu yöntem öteki yöntemlere bağlı kılınmalıdır, yani savaşın baş yöntemleriyle uygun hale getirilmelidir ve sosyalizmin aydınlatıcı ve örgütleyici etkisiyle yüceltilmelidir.» (Lenin, a.g.e., s. 201).

LENİNİZMİN MEDRESE MANTIĞINDAN FARKI

Görüldüğü gibi Lenin, «ilke olarak terörü hiçbir zaman reddetme»diği halde, «uluorta, hareketin her aşamasında, terör uygulanır» tezine karşı amansız mücadele vermiştir. Ama terörün kesinlikle gerekli ve yararlı olduğu bir zamanda ve şartta ise terörü reddedenlere karşı, yine kıyasıya savaş vermiştir. İşte Lenin’i Lenin yapan, Leninizm’i dev bir teorik hazine yapan bu diyalektik dehadır. O, ne S-D’ler gibi uçkunluğa, ne de Ekonomistler ve Menşevikler gibi pasifizme düşmeden; kendini bir ikilem ile sınırlamak yerine Marksizmin ruhu olan diyalektik metodu şaşmaz bir şekilde olaylara uygulamıştır. Daha doğrusu o, olayları olaylar olarak ele alıp inceleme ve değiştirme ustalığını göstermiştir.

Aynı diyalektik ustalık Büyük Ekim Devriminde de tayin edici oldu. Başlangıçta Lenin, Parti Merkez Komitesinde iktidarın sovyetlere geçmesini savunan tek kişiydi. Bu tezini kabul ettirebilmek için kan-teri dökmek zorunda kalmıştı. Hattâ Lenin’in tezi çoğunlukça kabul edildikten sonra bile, bu kararı bir türlü benimseyemeyen Merkez Komitesinin iki üyesi, gerçekleşemeyeceğine inandıkları bu kararı engelleyebilmek için, Kerenski hükümetine ihbar etmek gereğini bile duyabildiler. İsyan başladı ve Lenin haklı çıktı: «Tarih, bugün kazanabilecek (ve bugün kesin olarak kazanacak) olan ama yarın çok şeyi, her şeyi kaybetme tehlikesinde olan devrimcilerin oyalanmasını gecikmesini bağışlamayacaktır.» (Lenin – Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s. 234) demişti. Ve iktidar tam Lenin’in dediği gün işçilerin, köylülerin ve askerlerin eline geçti.

Aynı Lenin devrimden sonra, devrimi emperyalistlere boğdurmamak için Alman emperyalizmi ile Brest-Litovsk anlaşmasının yapılmasını savunur. Almanların şartları alabildiğine ağırdır: «Ya savaş sürer ya da ilhakçı bir barış olur, yani işgal ettiğimiz toprakları geri vermemiz koşuluyla barış olacak, fakat Almanlar işgal ettikleri toprakları saklı tutacak ve bize (tutsak değişimi için tazminat kisvesi altında) 3 milyar ruble dolayında, birkaç taksitte ödenebilir bir meblağla katlanmamızı önereceklerdir.» (Lenin – Devrimci Lafazanlık, s. 10). Lenin bu şartlarla bir barışın kabulünü savunur. Lenin’in tezine karşı «Sol komünistlerin» tezi: «devrimci savaşı sürdürmek»tir. Trocki’nin tezi ise: «savaşın bittiğini ilân etmek, orduyu terhis etmek, fakat barış imzalamamak»tır. Resmi olmayan «Partinin küçük bir militan grubunun birleşiminde» Lenin’in tezi 15 oy alır. «Sol komünistlerin» tezi 32, Trocki’nin tezi ise 16 oy alır. «Sol komünistlere» göre Lenin devrime ihanet etmektedir. Sonunda parti Lenin’in tezini kabul etti; devrimi doğar doğmaz emperyalistlere ve beyaz ordulara yeyim etmekten kurtardı. Lenin’in «Sol komünistlerle» girdiği polemiklerden de «Devrimci Lafazanlık» eseri doğdu. Lenin 1907’de III. Duma’ya katılmayı savunduğunda da, çoğunluk tarafından oportünistlikle suçlanmıştı.

Yani Lenin şartlar değişince; (herkesin gözünde) «sol sapma» ya da «sağ sapma» olarak görüldüğüne bakmaksızın, olaylara bakmış, somut gerçekliğin diyalektik gidişini görüp, yorumlayıp, çözebilmiştir. Hiç bir zaman «ya bu ya şu; başka şık yok» medrese mantığına düşmemiştir.

Demek ki kendimizi Leninist kabul ediyorsak, medrese mantığını bırakıp, olaylara bakmalıyız. Olayları kendi tarihsel süreçleri içinde ele alıp sebep, sonuç ilişkileri içinde incelemeliyiz. Kurtuluş bunu yapacak yerde, Lenin’in bambaşka şartlar ve zamanlar için söylediklerini, 1971 hareketi için söyleyip, 1971’i doğruladıktan sonra, bu görüşü savunmayanlara «anarşizm», «revizyonistler» demekle Leninizm yaptığını sanarak aldanıyor. Yaptığı bal gibi ya da zehir gibi Sosyalist-Devrimciliktir. Kurtuluş, 60 yıl (Türkiye Cumhuriyetinden de) önce, Osmanlıdan beri, kendini devrim cephesinin ateşi içine atmış olan; Eneski Sosyalizmden kaçayım derken, çırak olmadan üstad olma hatasına düşüyor. Sosyalist-Devrimcilerin tezini Leninizm sanabiliyor. 57 yıllık partili bir geçmişe sahip olan Eneski Sosyalizmin, parti konusunda, sapmalar, mücadele biçimleri, Türkiye’nin sınıf orijinalitesi vb. gibi konularda söylediklerini anlamamak ya da anlamak istememek, onu eleştirip değerlendirmek yerine, düz mantıkla: «geçmiş hareketin tümüne revizyonizm hakimdi» demek, Kurtuluş’u (Lenin’den ne kadar çok söz ederse etsin) Lenin’in karşıtları safına itiyor. «Türkiye soluna Marksizmi hakim kılma»sı bir yana, Türkiye soluna değilse de, kendi gruplarına Sosyalist-Devrimciliği hakim kılmaları kaçınılmazlaşıyor. Kurtuluş, bir kere daha kendine yazık etmiş oluyor.

Herhangi bir yanlış anlamaya yer vermemek için şunu da belirtmeden geçmeyelim: bizim eleştirdiğimiz; «evrim döneminde terör uygulanabilir» tarzındaki tezdir. Yoksa faşist saldırılar karşısında nefsini müdafaa etmek zorunda kalmış kimselerin yaşama savaşına leke sürmek bizden uzak olsun. Burjuva yasalarının bile vazgeçilmez insanlık hakkı olarak tanıdığı yaşama hakkını (ki mahkemeler bile nefis müdafaası amacıyla silâh taşımak zorunda kalan devrimciler için beraat kararı vermiştir.) esirgemek kimin haddine! Ama şu da açıktır ki, insanın yaşamak için kendini savunması (nefis müdafaası) adı üstünde savunmadır, terörle, «silâhlı propaganda»yla bir ilişkisi yoktur, olamaz. Eğer, nefis müdafaası «silâhlı mücadele» sanılıyorsa o zaman «silâhlı mücadeleye» isim bulmak gerekir.

(IV)

Kurtuluş’a göre Türkiye’de sosyalizmin tarihi 1967’lerden sonra başlar. Çünkü onlara göre «1920’lerde Türkiye’de başlayan hareket revizyonist bir hareketti». Onun tarihi de olsa olsa revizyonizmin tarihi olabilirdi. Aslında önemli olan o hareketin ne olduğu da değildi. Önemli olan o hareketin tarihinin Kurtuluş kalemşorları ile başlamamasıydı. Şark, medeniyetler (sınıflı toplumlar) diyarıdır. Hele Orta Şark ilk medeniyetin (sınıflı toplumun) doğduğu beşikti. Bu yüzden Orta Şark insanı binlerce yıllık sınıflı toplum insanının eğilimlerini taşır: Bir yanda kölece ezilmişliğin binlerce yıllık ruhlara sinmiş ezikliği sönüklüğü, silikliği, bezginliğini; diğer yanda tanrı değilse bile, tanrı eşiti Nemrutlar, Firavunlar eğilimini yan yana taşır. Ve doğuda her zuhur (açığa çıkma) eden kişi tarihi kendisi ile başlatır.

Bu binlerce yıllık eğilim, bir kaç on yıllık Türkiye Sosyalizmi ile yıkılamaz. Çünkü kapitalizmimiz de aynı zehiri yiyerek doğar ve gelişir. Binlerce yıllık Tefeci Bezirgan toplum alt-yapı, üst-yapı ilişkileri kapitalizmin de ancak kendisi gibi asalak biçimini (tekelci kapitalizmi, emperyalizmi) beslemiştir. Vurgun vurmakta Emperyalizme bile yeni ufuklar açar. Ama, hiçbir zaman yaratıcı (rekabetçi) kapitalizmi benimseyemez. Böylece kapitalizmimiz de antika-modern kırması olmaktan kurtulamaz. Bu ekonomik alt yapının belirlediği sosyal eğilimler de antika-modern karması olur. Sosyalizmimiz bile bu konuda payına düşeni almamazlık edemez. Ortadoğuda ve Balkanlarda ilk ve birincik olma sevdalısı nice sosyalizm üstadı azamlarımız da bu antika-modern çorbası kafalarıyla tarihi belki milyonuncu kere tekerrür ettirerek sahneye çıkarlar : zuhur ederler. Tarih artık nihayet başlamış olur. Takvimler sıfır yılını gösterir. Ondan sonrası mı? Üstadı azam kaç yıllık sosyalist ise takvimler de o kadar yıl gösterir : 1-2-3-4 v.s.

TÜRKİYE SOSYALİZMİ TARİHİ NE ZAMAN BAŞLAR?

27 Mayıs 1960 politik devriminden sonra sosyalizm legalite kazanınca nice zuhuratlar görüldü. Bir kaç örnek vermeden geçmiyelim :

TİP : «Tarihimizde doğrudan doğruya emekçi halkın kurduğu ilk parti, Türkiye İşçi Partisidir.» (Tip Programı s : 13 Aktaran Dr. H. Kıvılcımlı Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı.) Bu zuhurat şöyle eleştirilir.

«Tarihimiz deyince, Türkiye Tarihi anlaşılır. Türkiye Tarihi Antika Osmanlı Tarihi ile başlar. Modern Cumhuriyet Tarihi ile biter. «Emekçi Halk» : Osmanlıda da, Cumhuriyette de vardır. Antika çağın partileri Tarikatlardı. Hacıbektaş’ın da, Ahî’lerin de o zamanlar Politika örgütleri o zamanın köy ve şehir «Emekçi Halkı» tarafından kuruldu. Hepsi bir yana, Bizim Şeyh Bedrettin’in Partisi Sosyal Devrime girişmişti. Bu girişimi yapanlar tüm «Emekçi Halk»tan başka kimdi?

«TİP ülemâsı, belki o şahane dekadan pozlarıyla: «Biz modern Siyasi Partilerden söz ediyoruz!» diyecekler. Sizin tarihten kopuk Real politiker’ler olduğunuzu biliyoruz. Daha Paris Komünası yıllarında kurulan «Amelperver Cemiyeti», 1889 yılı kurulan «Osmanlı Amele Cemiyeti» Modern Türkiye’de «Emekçi Halk»tan başkası tarafından mı kuruldu? Daha sonrakiler üzerinde durmayalım».

«Amelecilik» (Ouvrierisme)

«Bir de : «doğrudan doğruya emekçi halkın kurduğu» veya kurmadığı Parti neyi ispatlar? Hiç bir şeyi. TİP Program ülemâsı İşçi Sınıfı hareketi içinde en sinsi sapıtma çeşidi olan «Ouvrierisme» (sırf amelecilik : yalnız işçilerden ibaret örgüt) demagojisine mi çanak açıyorlar? O marifeti icat etmek için TİP’i çıkmaza sokmuş ulema ve ukela beklenmemiştir. Çar’ın polis şefi Albay Zubatof çok daha ustaca «işçilik» demagojisini kullanmıştır. Tutmamıştır. «Doğrudan doğruya» aydınlarca kurulan parti, yeryüzünün ilk Proletarya Devletini yarattı.

«Bunları TİP aydınlarının birkaçı olsun bilmezler mi? Bilmeleri gerek. Ama, heyamola ile parti tepesine çıkardıkları : ne oldum delileri için, Kadrocu kalpazanlar gibi : «Eşsiz örneksiz» olmak mânisinden başka eğilim yoktur. Hiç değilse «Program» yapılıp basıldığı günler TİP Genel Başkanlığı yapan Devlet düşünürü avukat : 1958-59 yılları «Vatan Partisi» davasının ağır-cezada beraatle sonuçlanan bütün oturumlarına muntazaman «devam» etmişti. Elbet o kertede «İlgilendiği» Vatan Partisi’nin 40 sayfalık «Tüzük ve Programı»nı görmezlikten gelememiştir. Tüzüğün 8. (son sayfasında) : 10 kişiden 9’u «doğrudan doğruya emekçi halk» daha doğrusu işçi’dir. Hem öyle gizli servislerin hafiften «İşçi Partisi kur!» emri üzerine, Saylav olma fulyası açıldı sanan «Sendikacı»lar değildirler; hepsi fabrika Cehenneminde kan kusan gerçek üretmen işçidirler.

«Öyleyse niçin o bile bile yalan? 27 Mayıs kuşkularının gençliklerinden, deneyimsizliklerinden, daha eski kuşakların dejeneresansından yararlanmak, ortalıkta en azından tavus kuşu gibi kabarmak için… Sonra ilk fırsatta, kerametine inandırdığı içtenlikli TİP üye yığını «Güleryüzlü Sosyalizm» makyajlı aldatıp bir cicik Proletarya yolundan sapıttırmak için… Yalancının mumu yatsıdan sonraya dek yandı mı? Demek Proletarya siyasetinde Makyavelizm yahut Bizantizm uzun ömürlü olamıyor. Yalan ve böbürlenme silahı tepki; atıcı mikrosefali vurdu.» (Dr. H. Kıvılcımlı, Uyarmak İçin Uyanmalı – Uyanmak İçin Uyanmalı s : 10-12)

Yine 27 Mayıs’ın legal sosyalizme icazet veren havasından yararlanarak 20 Aralık 1961’de küçük burjuva eğilimli, Sosyalist geçinen YÖN dergisi çıkar. Onun da zuhur edebiyatı şudur : «Bugün sosyalistlerin, Türk kamu oyuna mal ettikleri ne fikir varsa, ilk kez Yön’de ciddi araştırmalara dayanarak ortaya atılmıştır. Sosyalizmin en büyük milliyetçilik olduğu görüşü ve ikinci Millî Kurtuluş Savaşı sloganı YÖN’ün ortaya attığı bir fikirdir.» (Yön, 29 Temmuz 1966, İlhan Selçuk, Aktaran H. Kıvılcımlı 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi s. 155) Hastalık aynı: Zuhurat, tarihi kendisiyle başlatmak.

Bu zuhurat da şöyle eleştirilir :

«Sosyalizm Züğürttüğü ve Ödeklik»

«Bizde bugün «Sosyalist Düşünce» uğruna yapılan bütün savaşların «zengin değil» züğürt kalışı, «memleketin gerçeklerine oturmayışı» şundan ileri geliyor. Yazarlarımız, sırf yazmak ve okumakla doğru yolun bulunabileceğini sanıyorlar. Pratiği, işi yığınlar içinde çalışmayı hiçe sayıyorlar.

«İlk sapıtma oradan başlıyor. İkinci sapıtma : kendilerinden önce bu ülkede sosyalizm uğruna savaşmış olanları hiçe sayıyorlar. Burjuvazi kendi çıkarına güzel bir yol tutmuş : Dün sosyal konu üzerine ağzını açanı engizisyon cenderesinde mahkûm etmiş, lanetlemiş. Şimdi, bütün sosyalistçe düşüncelere o lanetliler, parmakla gösteriyor;

«Bu mel’unlara sakın yaklaşmayın. Yoksa!»

«Taze sosyalistlerimiz bu öğüdü «akılcı düşünce» lerine uygun buluyorlar. Burjuvazinin lanetlediklerini bu yolda sosyalistler lanetliyorlar. Dilleriyle değilse, davranışlarıyla.

«Sosyalistçe adam lanetlemenin özel biçimi vardır. Lanetlilere : «Sizi burjuvazi lanetlediği için biz de lanetlemeye mecburuz» diyemezler. Bu onların «sosyalistliklerine» dokunur. Öyleyse ne diyecekler? İçlerindeki komplekslerine göre: «Siz yanılmışsınızdır» «Siz düşüncesizsiniz», «Siz yetersizsiniz», «Siz vakti geçmiş molozsunuz», «Siz şüpheli adamlarsınız.» ve bunların özeti «Siz yenilmişsiniz»dir.

«Hiçbir vakit «Biz korkuyoruz» diyemezler. Çünkü hepsi yeni bir cesaretle oraya anıldıklarına inanmıştırlar. Bu inançlarında samimidirler.

«Emperyalizme Yarar Yozlaşma

«O zaman ne olur? Bugünkü «Sosyalist düşünce ortamı» ortaya çıkar.

«1 — Sosyalizm içinde az çok denemesi ve düşüncesi bulunanlar, gizli polisin gösteremediği bir «başarı» ile tecrit edilir.

«2 — Yeni bir sosyalizm kurmaya çıkan «Allah yaratıcıları» gibi bir çok «Sosyalizm yaratıcıları», Türkiye’nin her türlü pratiğinden kendi kendilerini tecrit ederler.

«Hareketin tarihinden, tecrübesinden, pratiğinden kopmuş olan yeni «sosyalizm yaratıcıları» eskilere dönüp : «Gördünüz mü?» derler, lisanı halleriyle «Biz sizin gibi enayi değiliz, beceriksiz yetersiz, düşüncesiz, moloz, müstehase fosil değiliz» derler. Teşkilâtta, yayınlarda yalnız pratikten kopmuş olmanın sosyalizmi ne derece yozlaştıracağını bilen günün egemen güdücüleri, yeni «sosyalizm yaratıcıları»na hattı sayılır kolaylıklar sağladığı için, her şey yolunda gibi görünür.

«Dört yıllık TİP ve YÖN faaliyeti ile sosyalist yazarlıklar sonunda artık iyice duyulan boşluk ve eksiklik bundan ileri gelir.

«Türkiye’de yeni bir sosyalizm yaratıcılarını ne yadırgıyoruz, ne kınıyoruz. Lanetlemelere çok alışığız. Onar lanetlenmeyi kolayca göze alarak, yaptıklarımızı değil, hiç değilse düşündüklerimizi açıklamaktan kendimizi alıkoyamayacağız.» (Dr. H. Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi s. 158-160)

Zuhuratlar bu iki örnekle bitse ne iyi. Ama şarkta her kişi bir tarihtir. Devrimci ortamımız Modern sınıf proletaryaya dayanan, modern örgütle (Proletarya Partisi) savaşmayı becerinceye dek de zuhuratlar sürecektir. TİP ve YÖN’den sonra; ileride 2 Aydınlık’a bölünen MDD zuhur eder. Takvimler bir kere daha sıfır yılını göstermektedir. Örneğin; «Aydınlık Komitesi» olarak şöyle denir :

«Yaşadığımız dönem-de, «Proleter Devrimci hareket, ayağı Türkiye toprağına basan bir hareket olmuştur.» (Aktaran H. Kıvılcımlı Anarşi Yok! Büyük Derleniş!)

Bu zuhuratın kaçınılmaz yanılgıları «Oportünizm Nedir?», «Halk Savaşının Planları» ve özellikle «Devrim Zorlaması-Demokratik Zorlama» kitaplarında deşilirler. Hortlamanın girişinde zuhuratlar hakkında şunlar denir :

«Türkiye’de Bilimsel Sosyalizmin 50 yıllık Tarihçesine toptan kuşbakışı göz atınca ne görüyoruz? Düz mantığa (yani : Skolastik ve Metafizik düşünce yollarına) epey aykırı gelecek sapmaz bir genel kanun buluyoruz :

«Ardarda yetişmiş Sosyalist kuşaklar arasında; her sonradan gelen kuşak, bıyık altında saklayamadığı bir «anıt-tez» yaratma sevdasına kapılmıştır.

«Her önceki Kuşağın Tez’ine karşı, sonraki Kuşak’ın Antitez yaratması, diyalektik canlılığın kaçınılmaz sonucudur. Olacaktır. Olmuştur. Her ülkenin yetişmiş, yetişecek, kuşakları arasında bu diyalektiğin benzerleri gelişir. Yalnız bu oluş sırf eski teze yeni antitez çıkarmış olmak gibi eski bir çelişki basamağında kalmaz. Mutlaka daha yüksek bir sentez uğruna gelişir.

«Plehanof’un Marksizmi eleştirilirken iki şart yerine getirilmiştir :

«1 — Plehanof Kuşağının Marksizm’e tahrif ve işkence yapması önlenmiştir. En eski uşağın (Marks-Engels’in) getirdiği bütün kazançlar birer birer ve bütünü ile ele alınarak değerlendirilmiş, hemen ondan sonraki kuşağın (Kautsky-Plehanof’larm) «anittez» yaratacağız diye giriştikleri düzeltmeci, gözden geçirici, uyuşturucu ve ilh. fare tırtıklaması Oportünizm’leri çürütülmüştür.

«2 — Olduğu gibi ele alınan en eski doktrin, papağan’ca ezberlenerek toptan ve perakende satışa çıkarılmakla kalınmamıştır. Marks-Engels çağındakilerden bambaşka olan yeni şartlara doğrulukla nasıl, eneski doktrine sadık kalınarak işlendiği hem teorice, hem pratikçe, hem (gizli kapaklı değil) apaçıkça ortaya konmuştur. Yani, örneğin Leninizm denen yeni Senteze varılmıştır.

«Dünya çapında Sosyalist metot, Sosyalist ahlâk budur. Kuşaklar, normal savaşçılar olarak, dengelerini böyle kurarlar, görevlerini böyle yerine getirirler.

«Türkiye’ye gelince, iş anormalleşir. Çünkü Türkiye, yığını bakımından, Babil artığı Tefeci-Bezirgan Antikalığının batağında soğulcanlaşmış küçükburjuva ortamıdır Bu dejenere düzende geniş yeniden üretim yapan kapitalizmin serbest rekabet kuralı gibi otomatikçe olsun gelişime elverişli bir ilişki bile mumla aranır. Günü gününe kıt kömür geçinen basit dar yeniden üretimli küçük-burjuva ortamımız, ister istemez sosyalist kuşaklar içine de uğursuzluğunu çöktürmüştür.

«Her kuşak, yaratıcı çaba gösterecek yerde, ya teoride ya pratikte beliren eksiğini ve yanlışını kendinden önceki kuşağın değerine ve kazancına en azından susuş kumkuması kesilip örtmeye çabaladı. Küçük dükkancı rekabeti içinde öldürücü düşünce ve davranışlarla mirasını örtbas etmiye çalıştı, çalışıyor. Bunu niçin yapıyor ? Aklınca sevilmek, «eşsiz örneksiz» geçinmek ve tarihte her şeyin kendisiyle başladığını ispatlamak için! Bütün bu amaçların sonucu ise ; çevresindeki üç, beş müridi esrarkeşleştirmesine, üç beş provokatörün daha yılanca hareketi zehirlemesine yarıyor. Hareketi birbirinden kopuk, ilkel çetecilik yolundan, her gün «bir adım ileri, iki adım geri» gitmeye zorluyor.

«Yanıltı, küçük-burjuva yapıntılarını ve pozlarını bir kahramanlık sanan kişi’lerin herkesten önce kendi kendilerini aldatmalarıyla kalsa pek bir şey denemez. Yahut, «İlâ cehennem’üz zümer !» (Cehenneme dek yolu var) denir. Ancak Sosyalizmin trajedisi sürüp gidiyor ve memleket gibi, halkımız ve İşçi sınıfımız da bir yol daha hayal kırıklığına, umutsuzluğa, kötümserliğe düşürülüyor. Kuşaklar-arası, aşamalar-arası eleştirinin iki şartı yok ediliyor.

«1 – Eneski kurucu Kuşağın mirasını, korumak şöyle dursun, en sinsice alçaklıkla kökünden kazıyıp yok etmek hırsı tarikatlaşıyor.
«2 – O pis küçük-burjuva lonca düşünce ve davranışı soysuzlaşmasından en ufak bir teorik ve pratik sentez doğmuyor.» (Dr. H. Kıvılcımlı. Devrim Zorlaması Demokratik Zorlama. Derleniş Yayınları s. 291-293)

KURTULUŞ’UN ZUHURATI

Kurtuluş THKP hareketine gelinceye dek tüm sosyalist hareketi bir bütün kabul eder. Ve şöyle der:

«Böylece 40 yıllık illegal Sosyalist Hareket legale çıkar. Ve ülkemizde legal sosyalist hareket dönemi başlar. (Tüm revizyonist ve reformist ilişki ve pislikleriyle) Fakat, legal Sosyalizm, kısa zamanda 40 yıllık «gizli sosyalizm» revizyonizminin de su yüzüne çıkmasını ve onun deşifre olmasını sağlar.» (Kurtuluş, Yakın Geçmişin Tarihsel Önemi sayı : 2 s. 64-65)

Kısacık sözde kaç demagoji! Bir kere 1960 sonrası kurulan TİP’in ve çıkan dergilerin 40 yıllık sosyalist hareketin devamı olmak şöyle dursun, onun görüldüğü yerden kovulması, susuşa getirilmesi çabası olduğu açıktır. Kurtuluş kalemşorlarının bunu bilmemesi mümkün değildir. Öyleyse niye bile bile yalan… Sonra hareketi 40 yıl hep illegal koymak ne derecede doğru. Kurtuluş 1946’da kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’ni, 1954’de kurulan Vatan Partisi’ni hiç duymamış mıdır acaba? Daha da eskiden TKP’nin legal faaliyetleri olan 1935 yılı Dr. Hikmet Kıvılcımlı yönetimindeki «Marksizm Bibliyoteği», 1936-37 yılı «Emekçi Kütüphanesi» 1937-53 yılları «Günün Meseleleri» çabalarını yine bilmezler mi acaba? Bilmeleri gerekir. Ama onların mücadeleye saygıları Finans-Kapital’in saygısına benzeyince sonuç bu oluyor. Finans-Kapital bir düşünce davranıştan korkuyorsa onun halk yığınlarına ulaşmasını önlemek için ismini anmaz, olmamışa çevirir, gömmeye çalışır. Kurtuluş yazarları da Eneski Sosyalizmin düşünce-davranışını sırf tarihin kendileriyle başlamayacağı endişesiyle aynı şekilde susuşa getirmeye, gömmeye çabalarlar.

Bir de «Tüm revizyonist ve reformist ilişki ve pislikleriyle» «40 yıllık illegal sosyalist Hareket»in «legale çık»ması demekle yine isim vermeden Eneski Sosyalizme çamur atılır. Geçmiş hareket tümden sağlıklıydı demek istemiyoruz. Ama onun sağlıksız yönleri atılırken 50 yıl bir saniye bile nöbet yerini bırakmamış düşman ve devrimci erlerine pislik atmak Sosyalistlere yaraşan bir miras reddediş şekli olmuyor. Bilerek, bilmeyerek, Finans-Kapital metodu benimsenmiş oluyor.

«Fakat legal Sosyalizm, kısa zamanda 40 yıllık «gizli sosyalizm» revizyonizminin de su yüzüne çıkmasını ve deşifre olmasını sağlar.» deniyor. Yine aynı psikoloji : Geçmiş yenilmiş, öyleyse küfretmek gerek. Sırf yenilmiş olmasından dolayı lanetleme hakkını bulmak. Düz mantık : «yenilmiş öyleyse revizyonisttir.» kanısını vermiyor mu? «Demek ki revizyonistmiş» denilip geçiliyor. Hem de ilk olarak eneski sosyalizmin Burjuva Sosyalizmi olarak deşifre ettiği TİP’i v.s.’yi Eneski Sosyalizme mal ederek söymek ne sosyalistçe davranış… Böylece Eneski Sosyalizm olumlu olumsuz bütün yönleriyle tarihin çöplüğüne (!) atılmış olur. Zuhuratın zemini kurulmuştur.

KURTULUŞ 1976 TÜRKİYE’SİNDE AMERİKAYI (YA DA KEMALİZMİN BURJUVA İDEOLOJİSİ OLDUĞUNU) KEŞFEDİYOR

Kurtuluş’a göre :

«Şimdiye değin olan incelemeler Türkiye solunda egemen olan çizginin «kendi sağındaki güçlerden medet umma» olduğunu göstermiştir.» (a.ç. Kurtuluş) (Kurtuluş Yol Ayrımı Sayı : 1 s. 23)

«Bu durumda kafaları sağa döndürüp en devrimci gördüğü güçten medet ummak mukadder olur. Gerçekten de böyle olmuştur. «Eneski»ler, «eski»ler, sağa baktıklarında da hemen Kemalistleri yakalamışlar ve Türkiye devrimci hareketinin elli yılık değişmez geleneğinin temellerini atmışlardır.» (Kurtuluş, A.g.y. s. 32)

Kısaca Kurtuluş’a göre «Kemalizmin ne olduğunu» En eskiler, eskiler, anlayanlar, proletaryaya da inanmıyorlardı. Kemalizmin kuyruğuna takıldılar» «Hatta 1971 hareketi de bu görüşün etkisinden kurtulamadı.» «Geçmiş hareketlerin etkinliği altında Kemalizm sorununa getirilmiş olan bakış pratikte devrimin müttefiklerine karşı yanlış tutum ve müttefiklerin doğru olarak ayırt edilemeyişini getirmiştir. Ancak geçmişe özgün olan sağındaki güçlerden devrim bekleme anlayışı kesinlikli yenilmiştir.»

«Kemalizmin, küçük burjuvazinin en sol kanadının milliyetçilik tabanında anti-emperyalist tavır alışı olarak görüldü.» (Kurtuluş a.g.y. s. 45)

Yani THKP hareketi de geçmişin etkisinde kalarak Kemalizm’i yanlış anladı. Nihayet 1976 Haziran’ında Kurtuluş çıkarak (zuhur ederek) Kemalizm meselesini hallediverir : «Bu konunun (Kemalizm) soldaki etkinliğinin ne şekilde işlediğine geçmeden önce kurtuluş savının ve Kemalizmin ne olduğu konusunu kısaca açıklıyalım» (Kurtuluş a.g.y. s. 24) denerek «Kurtuluş savaşı ve Kemalizm»in ne olduğu» «Türkiye soluna hakim kılınır. Kurtuluş «bu meseleyi ilk ben açıkladım» demez. Ama yazının kuruluşu ve satır araları hep bu temayı işler. Dünyada Kemalizmi anlayanlar Lenin, Stalin ve onlardan sonra da Kurtuluş’tur, söylemek istenir budur. Kuyrukçuluk yapmayan tek hareket THKP bile yanılmıştır, lakin Kurtuluş yanılmamıştır. Yazının içeriğini bir tarafa bırakalım; ama Kurtuluş Savaşının «burjuvazinin güdümünde ve Kemalizmin burjuva ideolojisi olduğunu keşif şerefi Türkiye’de Kurtuluş’a mı aittir ? TKP’nin 1926 tarihli Çalışma Programı’nın 2. maddesi şöyle der :

«Türkiye Komünist Partisi, İktidardaki Kemalist Halk Partisine karşı uzlaşmaz ve kararlı bir mücadele verir. Millî kurtuluş inkılâbının ilk dönemlerinde burjuva önderliğinin rehberi olarak ortaya çıkan bu parti, daha sonra inkılâp zaferlerini, emperyalizme bağımlı eski iş burjuvazisinin ve azınlık milletler burjuvasinin yerini alan yeni Türk iş burjuvazisinin hakimiyeti ve zenginleşmesi için bir temel olarak kullanmaya başladı. Kemalist partiye karşı mücadelenin başlıca amacı, bu partinin halk düşmanı yüzünü yabancı emperyalizmle uzlaşma yönünde gelişmesini ve burjuva diktatörlüğünün çıkarına olarak amele ve köylü kitlelerinin sınıf mücadelesini baskıyla önleyen güden, ancak sınıf çatışmalarının büyümesini önlemekten aciz kalan gerici girişimlerini açığa çıkartmaktır.»

1. maddenin ilk cümlesi ise şudur :

«Kemalist Halk Partisine karşı verilen bu mücadele, emperyalizme karşı inkılapçı mücadele sayesinde kazanılmış olan Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını yok etmeye çalışan, Türkiye’yi SSCB’ye karşı mücadelede bir alet durumuna getirmeye uğraşan emperyalizme karşı mücadeleden ayrılamaz.» (TKP Çalışma Programı 1926. Aydınlık sayı : 69 Kasım 1976)

Demek ki 1971 Hareketinin Kemalizmi yanlış değerlendirmesi (Kemalizmin küçük burjuvazinin en sol kanadının milliyetçilik tabanında anti-emperyalist tavır alışı) ona Eneski Sosyalizmden kalmış «kötü bir gelecek» değildir. O hata geçmişe kulak vermeden tarihi yeniden yazma çabasından gelme bir yanılgıdır. Denebilir ki «İyi ama TKP’nin çalışma programını o zamanlar bulmak mümkün değildi.» Haklı bir itiraz denebilir. Ama 1965’den yayınlanan «Devrim Zorlaması-Demokratik Zorlama» için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bakın Eneski Sosyalizm (Dr. H. Kıvılcımlı) MDD’ciliği eleştirirken meseleyi nasıl koyar.

«BİRİNCİ KURTULUŞTA BURJUVA EGEMENLİĞİ UNUTULUR

«MDD’ciler düştükleri teorik yanlışlar yüzünden ABA’cı (Aybar-Boran-Aren’ci) Oportünizmi «ideolojik yenilgiye» uğratamadılar. Kemalizm «Milli Burjuva» devrimi iken onun Küçük burjuva devrimi imiş gibi göstermek zorunda kaldılar.

«Gerçeklikten kopuşun asıl tehlikesi daha sonra belirir. Bir örnek verelim.

«MDD borşürü, büyük iyimserlik içindedir. Şunmuştular :

«Oportünizm (hiç değilse Aybar-Aren Oportünizmi) kesin bir ideolojik yenilgiye uğratılmıştır.» (MDD, s. 4)

«Oysa Aybar-Aren Oportünizmi, Boran Oportünizminin «şalla örttüğü» Sendika gangsterliği temelinin üst yapısıdır. Ona A.A. değil ABA denir. TİP’i eli kolu Parlamanterizm ve Sendikalizm ipleriyie kıskıvrak bağlayan ABA’cı Kebeci Oportünizmin tezi nedir ? Onlarca «Kemalist Devrim» Türkiye’de Millî Burjuva Demokratik Devrimi olmuştur. Olmuş bir Devrimi MDD’ciler gibi tekrarlıyacak değiliz ; önümüzde Sosyalist Devrim aşaması vardır derler.

«MDD’cilerin buna karşılıkları ne oldu ? O tezi sözde red ve inkâr etmekle yetindiler. Neyi reddettiler ? Açık olmamakla birlikte, Kemalist Devrimlerin bir «Burjuva» devrimi olduğunu kabul etmediler. Broşürün tekrarlamalardan korkmayan üslubu şöyle konuşuyor :

«Kemalist Türkiye’yi gerçekleştiren Devrim, küçükburjuva radikalizminin o dönemdeki anlayış sınırları içinde millî bağımsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir devrimdir.» (MDD, 25)

«Bu ne demektir ?» Kemalist… Devrim = Küçükburjuva devrimi» demekmiş. Bu herşeyden önce Birinci Kurtuluş Savaşının egemen sınıf karakteri‘nde yanılmaktır. Gerçi Küçükburjuvazi de bir «burjuva» dır, ama, asıl Büyük Burjuvazi ile taban tabana zıt bir sosyal kategoridir. Demokratik Devrim’de genel olarak her iki kümede katılabilir. Mesele Millî Mücadele’ye «katılanlar» değil egemen ve güdücü olan sınıftır. O sınıf, Türkiye Burjuvazisidir.

«Birinci Millî Kurtuluş Savaşı’nda Burjuvazinin egemenliğini unutmak Tarih ötesi bir tezdir. Bu teze MDD’ciler neden baştan kara daldılar ? Asker-Sivil-Aydınların çok aktif rollerini, Türkiye’de Küçükburjuvazi’yi «Beri bir sınıf» sayacak kertede abartmak için gerekçe yaptıklarından buna muhtaçtılar. Oysa MDD’ci üstadların ihtiyaçları başka, gerçeklik başka şeydir.» (Dr. H. Kıvılcımlı Devrim Zorlaması – Demokratik Zorlama. Derleniş Yayınları 2. baskı s. 370-372)

Aynı kitabın 378. sayfasında «DAĞ TEORİSİNİN AYAKLARIN KAYIŞI» başlığının hemen altında bölümün özeti mahiyetinde, küçük punto dizilmiş şu cümleler yer alır :

«MDD’ci Dağ teorisi : madem Kemalizmle daha yakındık, neden o zaman Sosyalizme geçemedik ? Sorusuna : Sosyalizm bir tepedir, Tırmanırken «ayağımız kaydı» da ondan ! karşılığını veriyor. Ekonomik ve Sosyal sınıf determinizmi bulunmayan «felsefenin sefaleti» bu. Ayak neden kaydı ? «Rota» çizmemekten… Oysa Finans-Kapital «rota»sını, MDD’cilerin kutsal 1930 yılında çizmişti !»

Kemalizm üzerine Dr. H. Kıvılcımlı’dan buraya aktardığımız bir kaç eşantiyon Kurtuluş’un Eneski Sosyalizmi nasıl susuşa getirildiğini anlatmaya yeter sanıyoruz : Artık 1935 (M. Kemal sağ iken) yılı yazılmış «Emperyalizm, Geberen Kapitalizm» 1937 yılı yazılmış «Demokrasi: Türkiye Ekonomi Politikası Hakkında», 1965 yılı yayınlanan «Türkiye’de Kapitalizm» v.s., v.s. eserlerini saymayalım.

Demek ki Stalin’den «Kemalizm Üzerine» yazısını aktarmak yetmiyor. Bir de kendi tarihimize ön yargısız, boş yargısız, bilimcil ve proleter dürüstlüğü ile bakmak da gerekiyor. Bu yapılmaz da : «Burada Kıvılcımlı’nın «vurucu güç» diye bulduğu «proletarya aydınları», «dört yüz aslan gelenekli» Kurtuluş Savaşı önderi Kemalizmden başkası değil elbet.» denirse, en azından mücadeleye saygısızlık gösterilmiş olur. Niye? Bu laf oyunlarıyla 1925’ten 1950’ye dek tam 19 yıl Kemalizmin zindanlarında yatmış ve bu 19 yıl hapisihaneleri Üniversiteye çevirmiş, tüm tarihimizi araştırmış olan Dr. H. Kıvılcımlıya iftira etmek sahibine kısa sürede bazı kazançlar getirse de, uzun sürede Proletarya dürüstlüğü, kadir bilirliği ve bilim karşısında tuz buz olmaktan kurtaramaz. Netekim Eneski Sosyalizmden ne yapıp edip tüm bağımsız olmak kara sevdasıyla davranan tüm 1960 sonrası zuhuratların (sahte TKP de dahil) akibetleri bu konuda ders vericidir.

İŞÇİ SINIFINA VE ONUN PARTİSİNE GÜVENMEYENLER KİMLERDİR ?

Kurtuluş’un bir de şu sözü var !

«İşte 1960’lara kadar sosyalist hareket bu çizgi öz itibariyle İşçi sınıfının gücüne güvenmeme ve onun bağımsız öz gücünü yaratma konusunu hep kulak arkası etme anlayışı içinde sürüp geldi.» Kurtuluş a.g.y. s. 36) Bu eleştiri Kıvılcımlı’yı eleştiren yukardaki satırlardan hemen sonra yapılıyor. Doğrusu demagojinin bu kadarına pes…

Birinci iddiayı ele alalım : «İşçi sınıfının gücüne güvenmeme» Türkiye’de kimlerin eğilimi olmuştur ? Tarihle pek alışverişleri olmadığı için belki bilemezler o yüzden biz kısaca vermeye çalışalım.

1926’da proletarya’ya güvenmeyen eğilim partiden atılır. Parti içinde Kemalizm kuyrukçuluğu yapanlar «Eski KADROCU»lar nami ile Kemalizme resmî ideoloji olur. Ağzında çiğnediği sakız «Türkiye’de sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle» olduğumuzdur. Yani «Türkiye’de sınıflar yoktur. Proletaryadan da söz edilemez» denir. Dr. H. Kıvılcımlı «Oportünizm nedir?» kitabında bu «Açık Oportünizm»i şöyle teşhir eder :

«Açık Oportünizm: Doğrudan doğruya İşçi sınıfını, yahut onun Özgüç olduğunu red veya inkâr yolunda demagoji yapar. Oportünizm adını alışı da ondan ileri gelir: açıkça sömürücü sınıfı veya sistemi savunduğunu maskeler. Gene de, Proletarya’ya karşı düşmanlığını, «güvensizlik» kılıfı içinde saklasa bile, kolay seçilir apaçık Oportünizmi belirtir. Türkiye’de hala hortlatılmak istenen Kadrizm ile onun «ateşine yanmış» «Yön»izm, o Açık Oportünizmlerin Mahmutpaşa kaldırım satıcılarına düşmüş eski, yeni örnekleridir.

«Çerez olsun diye, çoktan unutulmuş bir Kadrizm «felsefesi»nden üç beş satır okuyalım:

«Grev nihayet bizde de baş gösterdi… Sebepler bizzat muasır (çağdaş) cemiyetlerin bünyesindedir. Sa’yin (emeğin) bir türlü lâzım geldiği gibi «organize» edilememesi, daha doğrusu sa’yin ifrat (aşırı) dereceye vardırılması, amele hayatında arada bir böyle buhranların patlak vermesine sebep olur.

«FAKAT acaba, bizde (İşçinin 12-14 saat çalıştırıldığı 1932’ler Türkiye’sinde! H. K.) herhangi bir sâyi ifratından bahsetmek neceye kerses gelirdi? Hatta acaba bu memlekette Avrupalı manasiyle büyük sermayeler lehine çalışan sınıfi gayri insanî bir tarzda kullanmak, yani, maruf tabiri üzere amele sınıfını ekspluate (exploite) etmek adeti başlamış mıdır? Buna evet diyebilmek için, Türkiye’de büyük sanayi hayatının mevcut olduğunu kabul etmek lâzımdır. Bizde Avrupalıların anladığı şekilde bir AMELE TABAKASI OLMADIĞI gibi, Patron sınıfı namını verebileceğimiz SERMAYE ERBABINDA mürekkep belli başlı bir zümre dahi YOKTUR Tramvay kumpanyası da dahil olmak üzere İstanbul’da mevcut bazı monopol ve sanayi müesseselerinden çalışanlara, Müdür’i Umumilerinden (genel müdürlerinden) kapıcılarına kadar, ancak bir isim verilebilir: MEMUR…» (Y. K. (Yakup Kadri) : «Grev Münasebetiyle» (Majüskülleyen: H.K.)

«Gazetenin günü kopmuş. Yalnız bir yazı hala Arapça harfleriyle basıldığına ve Tramvay «Kumpanya» elinde bulunduğuna göre, «Harf İnkılabı» günlerindeiz. Yazarın kendisi gibi, satırlarını da ana tez de, «Kadroculuk» denilen cılk  «ideolog»luğun protitipi olacaktır. Üzerinde durmayalım.» (Dr. H. Kıvılcımlı, Oportünizm Nedir? s. 12-13 Derleniş Yayınları 2. baskı)

Ve bu cılk ideolojiye karşı eller bağlanarak suskun kalınmamıştır. 1935 yılı «Marksizm Bibliyoteği»nde beşinci kitap olarak «Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı» (Birinci kitap, sayı Topografya, Kadın ve Çocuk) eseri yayınlanmıştır. Ne yazık ki Birinci kitaptan sonrası Kemalizmin zindanlarında olunduğu için yayınlanamamıştır. O kitabın istatistiklerini, diğer tırmalamarını uzun uzun aktaramıyacağımıza göre; hiç değilse sonundan kısa bir aktarma yapalım:

«Türkiye’de, bütün dünyadaki adile Proletarya denilen, bir işçi sınıfı var mı?

«Eğer, geçenleri iyice unutmadıysak, hatırlayabiliriz ki, 1928-29 yıllarına gelinceye dek Türkiye’de işçi sınıfı diye bir sınıfın varlığı bayağı «aklı salim zümreleri, yani burjuva ve küçük burjuva yazganları tarafından bir türlü «Kabul» edilemiyordu. Bu kabul edemeyiş proletaryanın yokluğundan mı ileri geliyordu? Hayır. O «haleti ruhiye»nin anlamı şu idi: Türkiye’de elbette bir işçi sınıfı vardı; fakat, bu sınıf henüz henüz «kendi kendisi için» olarak konuluyor; ve sırf bir «ekonomi faktörü» farz ediliyordu. Başka deyimi ile, cihan buhranından evvelki konaklar unutulmuştu. Bu yüzden, 1928-29 yıllarına değin Türkiye proletaryası «sınıf kendisi için» çağına ermiş bir «politika faktörü» sayılmıyordu… Ve tabii «aklı selim» matbuatı da bu temayı temcit pilavı gibi her fırsatta öne sürmekten usanmak bilmiyordu.» (Dr. Hikmet Kıvılcımlı TİSSV 5. 69)

Gördünüz mü Eneski Sosyalizmin işçi sınıfına nasıl güvendiğini? 1935’lerde böyle diyen Eneski Sosyalizm 1960 sonrasında farklı konuşmadı. Her türlü küçük burjuva eğilimlerine karşı «Başta işçi sınıfı» gelmek üzere» şiarının bilince çıkarılmasını sağlamak için uğraştı; kanteri döktü.

«Oportünizm Nedir?» in sunuşu şu sözle başlar: «Türkiye işçi sınıfı hepimizden er davrandı: Kılıcını ortaya attı. Her türlü «Devrimci» aydın gevezeliğine en kestirmeden keskin karşılığını bir vuruşta verdi. Artık sözün yeri kaldı mı?»

«Durum yargılaması»nda da işçi sınıfına yönelmenin önemini nasıl göze batırdığını aktarmıştık. 1965 yılı yayınlanan «Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi» 1967 ve 1970 yıllarında yayınlanan «Sosyalist» Gazeteleri ve daha ne yayını ise tümü, işçi sınıfı olmadan hiç bir şeyin olamayacağını Küçük-burjuva ortamımıza anlatabilme çabasıdır. Bilimsel dürüstlüğü olan her kişinin kolayca edinip okuyabileceği yığınla kaynak bırakmıştır bu konuda.

İkinci iddia ise : «1960’lara kadar sosyalist hareket» «Onun (işçi sınıfının) bağımsız öz gücünü yaratma konusunu hep kulak arkası etme anlayışı» içinde sürüp geldi» iddiasıdır. Bundan daha büyük demagoji olamaz. Bunun ne kadar büyük bir kara çalma olduğu daha önce «Durum Yargılaması»ndan yaptığımız aktarma hatırlanırsa yeterince anlaşılır.

Önce şu «işçi sınıfının öz gücü» meselesini aydınlatalım. Marksist literatürde, Stalin’den beri, askerlik terimleri de kullanılır. Sosyal Devrim, askerci savaşa benzetilerek, tıpkı askerlikte olduğu gibi cephe ve karşı-cephenin hangi güçlerden oluştuğu şemalaştırılmaya çalışılır. Her iki cephede de savaşı (sınıflar savaşını) asıl güdecek güçler ile onun dolaysız ve dolaylı yedek güçleri incelenir. İşte bir cephenin asıl güdücüsü, yönlendiricisi olan sınıfa o cephenin öz gücü denir. 19. yüzyılda Burjuva Devrimlerini, burjuvazi (öz güç olarak) işçileri ve köylüleri yedeğine alarak başardı. 20. yüzyılda, birlikte, demokratik Devrimin de, Sosyalist Devrimin de öz gücü artık Proletarya oldu.

Öyleyse Kurtuluş, «işçi sınıfının bağımsız öz gücünü yaratma» dılar derken, geçmiş hareket, «proletaryayı yaratmadı» mı demek istiyor? Çünkü Sosyalistler kapitalist mi ki proletaryayı yaratsınlar? Denmek istenen o değil. Daha önce de gördüğümüz gibi kastedilen Proletaryanın Öncü Örgütü, Kurmayı, Proletarya Partisidir. Yani Kurtuluş, bu denli alfabe (terminoloji) yoksuludur. Ama yine de «Türkiye soluna Marksizmi hakim kıla» caktır.

Neyse meseleye dönelim. Eneski sosyalizm proletarya partisini «yaratma konusunu kulak arkası etmiş midir? Eneski sosyalizmin tarihi, parti tarihiyle başlar. Yani daha ilk adımını parti ile atmıştır. 1919’da kurulmuş 1924’e dek legalitesini sürdürmüş olan «Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası», 1946 yılı kurulan «Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi» ve 1954 yılı kurulmuş «Vatan Partisi» hep legal çıkışlar oldu. «Vatan Partisi» 1957 yılı kapatıldı ve yöneticileri tutuklandı. 1960 yılı dava beraatle sonuçlandı. Ne var ki Dr. Hikmet KIVILCIMLI’nın deyimi ile «40 yılın kazancı partiyi kaybetmek» olmuştu. 1960’dan sonra zuhur eden her eğilimin nasıl tarihi kendisiyle başlattığını kısa da olsa belirtmiştik. Durum bu diye kadere küsülüp çekilinecek miydi? Böylesi anlayış küçükburjuva sosyalistlerine yaraşırdı. Dr. Hikmet KIVILCIMLI’nın 1960 sonrası tüm çabası, her sosyalist eğilime partinin önemini, partisiz devrimciliğin yenilgi şövalyeliği olduğunu kavratma, Proletarya Partisi’nin reorganizasyonunu sağlama savaşıdır.

1967’de çıkan «Sosyalist Gazetesi» bunu baş görev bildi. 1970’de çıkan «Aydınlık Sosyalist Dergi»nin 1. sayısının, birinci sözü «Sosyalistlerin Birinci Görevi» baş yazısında şu oldu : «SOSYALİST gazetesi yeniden söz alıyor. Konuşacak. Neyi?

«Esaslı Nokta : Örgüt Problemi» (Dr. H. KIVILCIMLI, Sosyalist sayı : 18.12.1970)

Bu söz bugün önemsiz gibi görünebilir. Ama o zaman TİP dışına düşmüş tüm sosyalistlerin «Filipin demokrasiciliği» düzeninde ulusal güçlerin hiç birinin, ne proletaryanın ne küçükburjuvazinin kendi öz siyasi örgütüyle politika alanında yer almasının imkansızı olduğunu ispatladıkları ve proleter devrimcilerin kitleler uydurduğu bir ortamda bu sözlerden daha önemli söz olamazdı. «Partinin şartları yok. Öyleyse ilkin demokratik devrim olmalı, sonra parti kurulmalı» diyen MDD teorisi «Devrim Zorlaması – Demokratik Zorlama» kitabının «MDD’ciliğin Örgüt Anlayışı» ayrıntısında eleştirilir Partiyi ertelemenin burjuva uyduluğu ebedileştirmek olduğu uzun uzun anlatılır. Bu bölümün hiç değilse kısa girişini buraya aktaralım :

Ayağı yerden (sosyal ekonomi ver gerçek sınıflardan) kesilenin yapacağı ne olabilir? Sosyalizmi ipe serip, üzerinde «cambazlık» yapmak!.. Her şey gibi «Proletarya Partisi» şartlara, «şartlar»; MDD’nin «bütün» «mevzileri zapt» etmesine, mevzi zabıtları da sırf Propagandaya bırakılır. Böylece günümüzün en yakıcı problemi Parti : masaldaki su ya düşmüş baltaya «dönüştürülür» (Dr. H. KIVILCIMLI A.g.e. Derleniş Yayınları s : 405)

Sosyalist’in 18. sayısından «İşçi Sınıfının Tarihicil Görevi» yazısının son paragrafını da aktaralım :

«Tarihin yörüngesi, en ufak ikirciliğe yer bırakmayacak ölçüde, İşçi Sınıfının yörüngesine girmiştir. Ne denli parlak göktaşı görünmek tutkunluğu içinde bulunurlarsa bulunsunlar, eğer uzayın sağır boşluklarında yitmek istemiyorlarsa, bütün Devrimci Yıldızlar, Tarihinin ve İşçi Sınıfının yörüngesi içine akmalıdırlar. Bu yörünge Proletarya Partisidir.» (2.3.1971)

Artık Proletarya Partisinin yeniden örgütlenmesi yolunda verilen diğer teorik ve pratik önerilerinde, yalnızca «Sosyalist Kurultay» ve «Anarşi Yok! Büyük Derleniş» çağrılarını anmakla yetinelim.

MARSİZMİN ALFABESİ İLE MARSİZMİN YÜKSEK MATEMATİĞİ MAHKUM EDİLEBİLİR Mİ?

Kurtuluş’un Mart 1977 tarihli 10. sayısında «12 Mart’ta Kim Ne Yaptı?» adlı bir yazı vardır. O yazıda 12 Mart’a Sosyalistlerin bakışları sözüm ona sergilenir. Yine tümü sözüm ona mahkum edilir. Ve yazı «1971 Silahlı Direnişini» yapanları 12 Mart’ı en doğru değerlendiren eğilim olarak koyan paragrafla biter :

«Yol ayrımı nitelememize neden olan hareketler için söylenecek pek bir şey yok. Onlar faşizme karşı silahlı mücadele edileceğini gösterdiler…» (A. g. y. s : 22)

Bu yazının geniş bir kısmı Dr. Hikmet KIVILCIMLI eleştirisidir. Yazıda Mihri BELLİ eleştirildikten hemen sonra şu paragrafla Dr. H. KIVILCIMLI eleştirisine girilir :

«Bir bu anlayışı (Mihri BELLİ’nin «Evet, 12 Mart muhtırası sonucu meydana gelen durum eskisinden kötü sayılamaz» görüşü kastediliyor D. Derleniş) «kendi sağındaki güçlerden medet umma» olarak nitelenişti. Bu anlayışın en iyi temsilcisi oldukça kapsamlı çalışmaların ve «yeni» bir tarih anlayışının yaratıcısı Hikmet Kıvılcımlı’dır. Bu tarih anlayışının en bariz ve veciz ifadesi Türkiye ordusuna ilişkin tespitidir.» (Kurtuluş A. g. y. s : 19)

Bu oldukça kapsamlı çalışmalar» yapmayı, hele «yeni bir tarih anlayışı» getirmeyi adeta suç sayan üslup neyi anlatıyor? Yeni sözcüğü tırnak içine alınarak ne denmek isteniyor? Denmek istenen, şu körolası şark sinikliğidir : Araştırma dediğin de, yeni dediğin de batıda olur. Biz neyiz ki araştırma yapalım, yeni tez getirelim. Bizim görevimiz batıda ne yazılmış, yeni ne bulunmuş ise onu taklit etmek. Bir adımı çıkmış araştırmadan, yeni tarih anlayışından, hele hele «Türkiye somutuna ilişkin tespit»ten sözediyor. İşte bu olacak iş değildir. Bu adamın söyledikleri mutlaka yanlıştır. Üzerinde düşünmeye gerek yok. Yalnızca kara çalmak yeterlidir. Kurtuluş, en az iki yüzyıldır batılılaşma» diye yutturulan kapitalistleşme edebiyatının ruhlara sindirdiği «her doğru batıdan gelir» şeklindeki aşağılık kompleksine kapılmaktan kurtulamıyor.

Bu kompleksle sözümona Dr. H. KIVILCIMLI’yı eleştiren (!) Kurtuluş, tümünü bu sayımızda verdiğimiz «Ordu Kılıcını Attı» yazısını ele alır. Yapılan iş ise yazının özetlenmesidir. Araya bir-kaç tane de alaya kaçan cümle konunca eleştiri tamamlanmış olur. Örneğimize devam edelim :

«Arkasından da «Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin büyük çoğunluk kadrosu subay olun:aya dek yamasız pabuç giymemiş «HALK ÇOCUKLARI’dır» saptaması yapılıyor.» (Kurtuluş A. g. y. s : 20) denir. Ama burada söylenenlere katılıyor mu, katılmıyor mu orası belli değil, kaypak. Ama eleştirinin daha doğrusu özetlemenin tümü bu minval üzere gittiğine göre… Yani deniyor ki: «Bakın Dr. H. KIVILCIMLI’yı övmek değil, yermek olduğuna göre herhalde bu görüşü yanlış bulunuyor. Ama aynı Kurtuluş aynı sayıda «12 Mart 1971 Faşist Muhtıra Darbesi» Üzerine» adlı yazısında şunu söylemekte sakınca görmez : «Ayrıca subayların geldikleri ilerici düşüncelerin gelişmesine imkan veren sınıf yapısını düşündüğümüzde yüksek rütbeli subayları kapitalist sınıfa dahil etmek için tedbirler getirildi.» (Kurtuluş – 12 Mart 1971 Faşist Muhtıra Darbesi» üzerine sayı : 10 s : 32) Dr. H. KIVILCIMLI da «subay oluncaya dek yamasız pabuç giymemiş «HALK ÇOCUKLARI’ dır.» sözündeki akıcı Türkçe yerine getirilen ağdalı aydın anlatımının dışında söylenenler arasındaki fark nedir? Hiç! Ama bakalım Kurtuluş arka arkaya gelen iki yazısında biribiriyle çeliştiğini fark edebilmiş mi? Türkiye orijinalitesini kavrayabilmiş midir? İşte Kurtuluş’un çıkmazı buradadır. Türkiye’yi nasıl anladığına dair somut bir fikri, teorisi, (Çünkü teori her şeyden önce kendi ülkesinin orijinalitesini kavramaktır.) olmadığına, aklına nasıl eserse öyle yazar. Bir önceki söylediğinin 180 derece aksini söylediğinin farkına bile varamaz.

1971 öncesinden beri Dr. H. Kıvılcımlı’ya sürtülmek istenen bir leke vardır : cuntacılık… Bu çamuru atmaya çalışan ilk akım PDA (şimdi ki Aydınlık, Halkın Sesi, TİKP) oldu. Sonra heveslisi çoğaldı. Kurtuluş «sağındaki güçlerden medet umma» edebiyatıyla bu kervana katıldı. Cuntacılık suçlamasına da Kıvılcımlı’nın ordu tezi malzeme- yapılmıştır. Kurtuluş, bu eleştirisinin (!) en başına Kıvılcımlı’nın «Ordu Kılıcını Attı» yazısıdır. Hatta çoğu kere yazısının kendisi de değil; sadece başlığıdır. Kurtuluş da aynı edebiyatı işler. Başlığı aktardıktan sonra bir parantez açarak; «Bu başlık bile orduyu neredeyse bağımsızmışca ele aldığını gösteriyor.» der. Bu sözün hiç bir şey anlatmadığını düşünmez bile. Ordu bir muhtıra vermiş, aynı gün hükümet istifa etmekten başka kelleyi kurtaracak yol bulamamış. Niçin? Muhtıra denen üç maddelik bir yazı taşıyan kağıttan korktuğu için mi? Elbette değil. O kağıdın ardında yatan silah gücünden korktuğu için. Bunu bir yazıya «Ordu Kılıcını Attı» şeklinde başlık yapmanın yanlışı nerede? Canım yanlışın ne önemi var! Herkes o yazıyı diline dolamamış mı? Sen de vur abalıya…

Kurtuluş, yukarıda sözünü ettiğimiz «12 Mart’ta kim ne yaptı?» yazısında «Vurucu güç» üzerine yine ne olduğu anlaşılmaz sözler eder. Ama biz o sözleri yine eleştiri olarak kabul edip, karşı eleştiri koyalım:

«Aslında vurucu güçten ne anlaşılması gerektiği daha da berrak ifade ediliyor.

«Niçin olan eylerin adlarını koymayalım. En son Birinci Milli Kurtuluş Savaşında olduğu gibi 27 Mayıs İhtilalinde de sosyal sınıfların yönünde, neredeyse bağımsızmışça görüntüler olan bir vurucu güç vardır.» (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları s. 193)

«Bildiğimiz ve anlayabildiğimiz Türkçe ile yazılan bu satırlardan (Doktorun keramet sahibi biri olduğuna da inanmadığımızdan) açıkça anlaşılan, öyle bir güç varki:

«Cengaver gaziler, savaş fırtınalarıdan gelen gelenekleriyle, «neredeyse bağımsızmışça görüntüler» alıyor ve «gerici iktidarı, sırası gelince bir gecede vurup düşürebiliyor.» (Kurtuluş, A.g.y. S. 19-20)

Burada neyin eleştirildiğini anlamak güç. Ama Kurtuluşun şu amacını sezmemek de mümkün değil: Marksizme göre her sosyal olay bir sınıf temeline dayanır. Sınıflar meselesinden bağımsız ne sosyal, ne de politik olay düşünülemez. Öyleyse Doktor «neredeyse bağımsızmışça» demekle vurucu gücün sınıflardan bağımsız olduğunu söylemiş olmuyor mu? Böylece Marksizm dışına düşmüyor mu? Söylenmek istenen bu alfabetik doğrudur. Bununla tek yok edilmiş sayılıyor.

Bu demagojinin birinci çürük noktası alıntının kendinde mevcut: «Sosyal sınıfların yönünde, neredeyse bağımsızmışça görüntüler alan» deniyor. Yani sosyal sınıflardan bağımsız değil; «sosyal sınıfların yönünde görüntü» alıyor. Sonra bağımsız da değil «neredeyse bağımsızmışça» görüntü alıyor. «Bildiğimiz ve anlayabildiğimiz türkçede» neredeyse sözünün anlamı ve bağımsızmışça’daki mış eki hiç de bağımsız olmadığını, kaba görünümün bağımsızmış izlenimini verdiği, oysa aslında bağımlı olduğu anlamını gelir.

İkinci nokta; kitaptan yapılan alıntı 193. sayfadadır. (2. baskı 258. sayfa) Oysa Kıvılcımlı aynı kitabın 186. (2. baskı 251) sayfasında bu meseleyi bütün açıklığı ile şöyle koyar :

«Ancak «Devlet Sınıfları»nın sözde sahipsizce bağımsızlıkları yüzeyde kalırdı. Onların girişimleri: Türkiye’nin sosyal yapısı yönünde belirleniyordu. Türkiye Ortaçağ yapısında ise, Devlet sınıflarının vuruşları olarak getirdikleri çözüm, Ortaçağvari oluyordu Türkiye, az çok modern ekonomi ve toplum ilişkileri içine girmişse, devlet sınıflarının vurucu güç olarak getirdikleri çözüm az çok modernleşme yönüne gidiyordu. Böylece son duruşmada kesin sonuç, Türkiye’nin ekonomik ve sınıfsal yapısına göre alınıyordu.» (Dr. Hikmet Kıvılcımlı A.g.e. s : 186-187)

Kurtuluş kalemşorları kitabın 193. sayfasını okuduklarına göre 186. sayfasını da okumuş olmalıdırlar. O zaman ya okuduklarını anlamıyorlar, ya da bile bile kara çalıyorlar. Her iki durumda da bilimcil metottan ve çabadan uzak kalıyorlar.

TÜRKİYE ORİJİNALİTESİ : VURUCU GÜÇ

Kurtuluş, sözünü ettiğimiz yazıda Kıvılcımlı’nın (Ordu Kılıcını Attı) yazısını özetledikten sonra şu sonucu çıkarır :

«Bu alıntılarımızdan da Marksist devlet anlayışının tahribinden başka bir anlam çıkarmak imkanı olmasa gerek.» (Kurtuluş a.g.y. s. 22)

Değindiğimiz gibi yazının tamamı bir eleştiriden ziyade bir özetleme, ama anlamı sapıttıracak bir özetlemedir. Kıvılcımlı’nın söylediklerinden hangileri «Marksist devlet anlayışını tahribi»dir. O söylenmiyor. Fakat yukarda yukarda aktardığımız kesin yargıya kolayca varılıverir. Biz Kurtuluş’un ne demek istediğine bir kere daha tercüman olmak zorundayız. Ancak o zaman eleştirisi anlaşılır olacak. Bizim de cevap verebilmemiz mümkün olacak.

Kurtuluş’un burada önümüze sürmeye çalıştığı alfabetik gerçek devletin ne olduğudur. Biliyoruz Marksizme göre devlet : «Bir sınıf egemenliği örgütü, bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde ki baskı örgütüdür. Sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı meşrulaştırıp teminata bağlayan bir «düzen»in icadıdır» (Lenin, Devlet ve İhtilal s. 14) «…devlet denilen bu «güç», başlıca neye dayanır? Elleri altında hapishaneler v.b. bulunan özel silahlı adam müfrezelerine» (Lenin, a.g.e. s. 16) Bu «silahlı adam müfrezeleri» kimlerdir: «Sürekli ordu ve polis, devlet gücünün başlıca cebir aletleridir; ama başka türlü nasıl olabilir?» (Lenin, a.g.e. s. 17)

Kurtuluş’un demek istediği; «Marksist devlet anlayışı» bu olduğuna göre ordunun vurucu güç olmasından söz etmek revizyonizmin ta kendisidir. O yüzden tartışmaya bile artık gerek yoktur.

İşte bu düşünce Marksizme karşı çocukça metafiziği savunma hastalığıdır. Bir doğru konmuşsa, tamam… Artık o bir doğrudur, değişmez; demeye gelen medrese mantığıdır. Basit bir örnek verisek : su adi şartlarda sıvıdır. Bu bilimce doğrudur. Ama bundan «su katı dır, gaz da olabilir» önermesine karşı çıkmak gerektiği sonucu çıkmaz. Çünkü hep biliriz ki şartlar değişirse suyun fizik özelliği de değişir. 100°C’ de gaz, 0°C’de katı olur. Marksizmi metafizikten ayıran özellik işte, tabiatta ve toplumda her olayı, onu belirleyen şartları ve süreci gözden kaçırmadan izlemesinde yatar.

Bakın devleti böyle tanımlayan Marks ordu için neler diyebiliyor :

«Ordunun kendisine de devrimci heyecan bulaşmıştı.» (K. Marks, Fransa’da Sınıf Mücadelesi s : 108)

«Bu, ordunun bir kısmına devrimci gösteriler fırsatını ve Milli Meclis’e Kabineye karşı az çok kılık değiştirmiş güvensizlik oyu fırsatını verdi.» (K. Marks a.g.e. s : 147)

«Bütün gayretlere rağmen sosyalist adaylar başarıya ulaştılar. Ordu bile, kendi Bakanları Lahitte’e karşı, bir Haziran asisine oy verdi. Düzen partisi yıldırımla çarpılmışa döndü. Taşra illerinin seçim sonuçları da onu teselli etmedi.» (K. Marks, a.g.e. s : 148-149)

Peki Marks bunları söylüyor diye «Marksist devlet anlayışını tahrip» mi ediyor? Elbette değil. «Çünkü ordu burjuvazisinin elinde bir alettir, ama aletin kendisi «burjuva» değildir. Fabrikada çalışanlar gibi, orduda hizmet edenler de halk çocuklarıdır. Ordunun kitlesi, halk kitlesinin bir parçasıdır. Yalnız, İliç’in dediği gibi, ordu halkın içine en güç işlenilebilen parçasıdır. Ordu, propagandaya karşı en çok kapalı ve korunaklı tutulan halk parçasıdır. Bununla birlikte, en sonunda yine de halkın parçasıdır. (Dr. H. Kıvılcımlı, Devrim Nedir? s. 93)

Lenin’in bu konuda söyledikleri ise Marks’tan daha da açıktır : «Şüphesiz devrim bir kitle karakteri kazanmadıkça ve askeri birlikleri etkilemedikçe ciddi bir mücadeleden söz edilemez. Askeri birlikler arasında çalışmamız gerektiğini söylemeye bile gerek yoktur… Bizzat Dubasov, Moskova garnizonunu teşkil eden onbeş bin kişi içerisinde sadece beşbin kişinin güvenilir olduğunu beyan etmiştir.» (Lenin, «Moskova Ayaklanmasının Dersleri» Kitle İçinde Parti Çalışması s. 36)

Devrim, kitle karakteri kazanınca askeri birlikleri de etkiler. Proletaryanın görevi askerleri karşıya almak değil, devrim safına kazanmaktır. Ordu içinde her dönemde çalışmak Proletarya Partisinin ihmal etmemesi gereken bir görevdir. Ama devrim anında sadece ideolojik çalışma da yetmez; «Maddi bir mücadele» de gerekir.

«Biz kararsız askeri birlikler için hükümetin giriştiği ve kazandığı böyle saldırgan, verimli cesur ve aktif bir çarpışmada emrimize amade güçlerden faydalanmayı başaramadık. Ordu içinde çalışmalar yaptık ve gelecekte bu çalışmaları, askeri birlikleri ideolojik olarak «tarafımıza kazanmak» için iki misline çıkartacağız. Fakat ayaklanma sırasında, askeri birlikler için maddi bir mücadelenin zorunluluğunu unutacak olursak sefil bilgiçler durumuna düşeriz.» (Lenin, a.g.e. s. 37)

Lenin bu sözleri Çarlık ordusu için söylüyor hem de. Çarlık ordusu ki, Avrupa gericiliğinin kırbacı olmuş, Avrupa’daki her devrim onunla ezilmiş. Ama yine de burjuva ordusu olmasına karşın burjuvanın kendisi olmadığından hiç değilse bir bölüğü devrim safına geçebilir. Zaten bu şart gerçekleşmezse «ciddi bir mücadeleden söz edilemez.»

Şimdi gelelim bizim Orduya. Bizim ordu Çarlık ordusu gibi gericiliğin kırbacı olmak bir yana, her devri hamlenin vurucu gücü olmuştur. Bakın Lenin 1908 Hürriyet İhtilali için ne diyor :

«Türkiye’de Genç Türklerin başını çektiği ordudaki devrimci hareket başarı sağlamıştır. Gerçi bu sadece bir yarım zaferdir, hatta o bile değildir. Çünkü Türkiye’nin ikinci Nikola’sı (Abdülhamit kastediliyor. D. Derleniş) Ünlü Türk anayasasını yürürlüğe koyma vaadiyle şimdilik durumu kurtarmıştır.» (a.b.ç.) (Lenin, Doğuda Ulusal Kurtuluş Savaşları s. 32)

5 Mart 1971 günü sosyalist gazetesinin Ankara bürosunda yapılan tartışmalı toplantıda bu konuda Kıvılcımlı’nın kısa açıklamasını vererek devam edelim :

«Alalım meşrutiyeti : 1908 İhtilali.. kim yaptı / Hepimiz biliyoruz. Yani, Enver’ler, Niyazi’ler falan dediğimiz, dağa çıkanlar ve hürriyet kahramanı olanlar büyük çoğunluğuyla ordu mensuplarıdır.

«1919 dan sonra, Anadolu emperyalist salgınına uğradığı zaman öncü vurucu güç kim oldu. Sınıfı bırakıyoruz. Sınıfı, elbette küçük burjuva değil. Yani, Anadolu hareketinin sosyal sınıfı : Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nde örgütlenmiş olan Türk burjuvazisidir. Ama Türk burjuvazisi o kadar pısırık, o kadar beceriksiz, o kadar ufuksuz bir sınıf ki, onun kendi sınıfsal eğilimi ile bir savunma yapması akla bile gelmezdi.

«Onun için, Mustafa Kemal daha Samsun’dan Havza’ya gelip te, orada bazı konuları bazı insanlarla hemen 30 gün konuştuktan sonra, verdiği telgrafları okuyun. O telgraflarda iki şey var. Birisi, diyor ki : Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri orda varsa, koruyun. Kime diyor bunu? Askerlere diyor, oranın askeri kumandanlarına. Yoksa, siz kurun o cemiyetleri, diyor. Yani açıkça, şifreli.. Nutkunda da vardır, Nutkun dönüm kısmında da vardır. Bunları söyler.

«Bir taraftan sınıfı, —ki o zamanki öncü durumunda gördüğü sınıf Anadolu burjuvazisidir — onu örgütlüyor. Fakat onun pek ciddiye alınamayacağını da deneyleriyle biliyordu. Kendisi, asker olarak, bütün öteki ordu, tümen, kolordu, kumandanlarına (kendisi ordu kumandanı durumunda) sıkı sıkı talimat veriyor : Memleket vatan elden gidiyor, devlet mahvolacak. Bunu korumak için elbirliği edelim ve davanın başına geçelim.

«Netekim bu tutuyor. Ve o zamanki ordu gençliği, Mustafa Kemal’de o gençlerden biridir, —bildiğimiz gibi Anadolu Milli Kurtuluş harekatınla teşkilatçıları oldular, örgütleyicileri oldular. Ve önde giden vurucu gücü oldular.

«En son 27 Mayıs : gene bildiğimiz gibi, bir Ordu vurucu gücünün, bir gece yarısı baskın ve süpriz davranışıyla bir değişiklik, bir siyasi devrim yapması biçiminde oldu.

«Yani, bu olayların hangisi geridir? 1908, iyi kötü bir müstebitliği yıkmak anlamında, bir Meşrutiyete gitmiştir. Hiç bir zaman bizim anladığımız Sosyal Devrim değil, ama politik devrimdir. Bunun öncü vurucu gücü Ordu olmuştur. Şimdi biz bunu inkar mı edelim? Bu bir olay. Bunu görmemek elimizden gelir mi?

«Tıpkı bunun gibi, 1919-23 olaylarında, Milli Mücadelede gene Ordu önde vurucu güçtür. Ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptığı : siyasi Cumhuriyet devrimi bir devrimdir. Ama, bizim anladığımız manada Sosyal Devrim değil, siyasi devrimdir. Onu biz tanımıyacak mıyız? Yani, böyle bir şey yoktur, nasıl diyebiliriz ?

«27 Mayıs. Gene öyle. Kediye göre budu. Küçük belki beğenmediğimiz falan tarafları var, ama bir siyasi devrim oldu. Ve o zamana kadar işçi meseleleri, sosyalizm meseleleri Türkiye’de ağıza alınamaz, tabu konularken; şimdi, gördüğümüz gibi, her yerde tartışılabilen konular haline geldi. Belki onların, 27 Mayıs’ı yaparken akıllarından böyle bir şey geçmemiş de olabilir. Ama, bir devrim hareketi yaptıkları için, o devrimin mantıki sonuçları; onların dahi düşünmediği biçimde, Türkiye’de bir gelişim yapmıştır.

«Şimdi bundan çıkaracağımız sonuç : elbette siyasi devrimler, bir Sosyal Devrim değildir. Ama bizim sizim anlayışına göre, her siyasi devrim; Sosyal Devrime doğru giden, işte o yokuş, yol diyelim, o yolun içinde belli basamaklardır.

«1908’de bir basamağı atlamıştır. 23’te Cumhuriyet’e ikinci basamağı atlamıştır. 1960 27 Mayıs’ında üçüncü basamağı atlamıştır. Ve bu basamaklarda, hiç değişmeyen bir kural olarak, hep ordu vurucu gücünün önde gittiğini görüyoruz.

«Asker siyasetle uğraşmaz. Ama bütün siyasi devrimleri asker yapar. Bu bir çelişki. Bu çelişkinin anlamı, bizde ordunun, -Sosyal Devrim değilse bile- politik anlamdaki devrimlerin önde gelen vurucu gücü olduğunu- ispatlıyor.

«Bu bir olay, bir realite, bir gerçeklik. Şimdi bunu bizim ele alıp bir aydınlatma yapmamız. Yani Marksistçe korsak bu olayı, önce aydınlatacağız. Ordunun bu vurucu gücünün açıp tarihsel bir kökü ve anlamı var mıdır? Bir de, bugün için bu anlam varsa, bu anlamdan ne biçimde yararlanabiliriz / Ve bugünkü Sosyal Devrime gidişte, ne ölçüde o istidadi yahut bu eğilimi kullanabiliriz ? Değiştirerek tabi.»

Çünkü şimdiye kadar ordu; bilinçsiz, ne siyasetten, ne de sosyal problemlerden haberi olmaksızın, sırf içinden gelen bir atılışla, belirli formüllerinde etkisi altında, öncü ve ilerici roller oynamış.

Türkiye ordusunun durumu olaylarşa özetçe böyle konur. O zamanlar da Marksizmin alfabetik gerçekleriyle Kıvılcımlı’ya saldırılar olur (PDA’nın saldırıları) şu cevap verilir.

«Ondan sonra, böyle bir geleneği nereden geliyor diye arıyoruz. Bunun da, o dirlik düzeni dediğimiz çağdan kaldığını görüyoruz. Ve bu çağ beribenzer geleneklerini hemen yitirmiş çağ değildir.

«Onu da anlamıyor o, sosyalist beycikler diyorum ben onlara. Anlamıyorlar. Gelenek yüzlerce yıl yaşar. O diyor ki, madem ki devlet kurulmuş.. Şimdi bize devleti tarif ediyor. Devlet, işte hakim sınıfın aletidir. Ordu da devletin parçası mı? Evet. Öyleyse, o da hakim sınıfın.. anladık kardeşim. Bu alfabesidir, Marksizmin alfabesi. Bunu bilmeyen adam, zaten Marksist adıyla bir harf dahi ağzına alamaz. Ama politika, alfabe tekerlemeleri değildir. Politika : Cebr-i alâdır. Yani, Cebr-i alâ! deriz biz, şimdi ne diyorlar? Yüksek matematiktir ve cebir matematiğidir Her an değişen momentlerin izlenimi ve onun içinde kafa kaybetmemek kavgasıdır, savaşıdır.

«Biliyoruz, yani o metamatikte, cebirde mesela (3 + 5 + falan = Şu) dendiği zaman, burada artı olan, eşit olan öbür tarafına geçti mi ne olur? Eksi olur.. Tersine döner. Aynı şey, bütün sosyal, politik olaylarda da var. Diyalektik laf değildir. Boş bir formül değildir. Varlığın ve toplumun en yüksek hareket kanunudur. Bunu bilmeye mecburuz.

«İşte ordu meselesi de, bu diyalektik yüksek cebir problemi gibi konulacak bir konudur. Klasik anlamıyla evet : Devlet odur, ordu budur.. Ama, bu ordu hakkında, mesela çar ordusu hakkında, bakın Lenin ne der?

«Halkın öfkesi ne kadar derin olursa, Çar ordusuna o kadar az güvenebilir. Ve memurlarda duraksama o ölçüde artar» diyor.

«Bunun anlamı? Çar ordusu nedir? Dünyanın en müstebit, en gerici rejiminin ordusu demektir. En gerici devletin bir parçası demektir. Ama bu parça bile, ne oluyor? Eğer halkın öfkesi derinleşirse, Çar ordusuna bile güvenemez diyor. Bunu Lenin söylüyor. E, hani bu Çar ordusuydu? Değil mi?

«Bizim ordu Çar ordusu da değil. Bizim Ordu Çar devirmiş.. Değil mi? Meşrutiyette müstebit Abdülhamid’i devirmiş. Cumhuriyet’te doğrudan doğruya padişahlığı, Çarlığı kaldırmış. Böyle bir ordu. Yani kaldırmakta öncü olmuş. Böyle bir geleneği olan, Ordu. Çar ordusu da değil.

«O halde biz bugün böyle bir Ordu vurucu gücü bulunan ülkede, gerçek, Marksist devrimci olarak, bu Ordunun devrimci eğilimini değerlendirmeyecek miyiz? Değerlendirdik mi, hemen; devleti bilmiyoruz, Ordunun devlet olduğunu anlamıyoruz, falan diye, iki tane çocuk kalkacak, bizi haşlayacak ve biz de: peki, diyeceğiz, haklıdır bunlar, çünkü Marksizm konuşuyor.

«Bu Marksizm değil; bu Marksizm softalığı.. Bizim en çok korktuğumuz şey de budur. Bizim değil yalnız tabii. Marks’ın, Engels’in, Lenin’in «Allah bizi bu Marksistlerden kurtarsın» dediği adamlar bunlar. Şimdi de bizim karşımıza çıkıyorlar.» (Dr. H. KIVILCIMLI, 5 Mart 1971 Tartışmalı Toplantı)

Denebilir ki, bu konuşma 5 Mart’ta yapılmış, 12 Martta muhtıra verilmiş, 26 Nisanda sıkıyönetim ilan edilmiş, yani KIVILCIMLI Ordunun faşizme de hizmet edeceğini görememiş. Düz mantığa göre haklı bir itiraz gibi görülebilir. Fakat 12 Mart sonrası «Sosyalist» te yayınlanan yazılar meseleye yeterince açıklık getirmektedir. Bir de yukarıda sözünü ettiğimiz toplantıda söylediklerinden bir pasaj daha aktaralım :

«Şimdi Ordunun bu yapısı, küçükburjuva yapısı gözününde tutulursa : devrime de gider, faşizme de gider. Biz onun devrime giden yanını değerlendirmek, tutmak, ve elimizden gelirse kazanmak zorundayız. Ve bunun için; ona, sadece küfretmekle, yani Orduya karşı çıkıp aramızı bozmakla hiçbirşey kazanılamayacağını, tam tersine onu kazanmak için ayrıca bir savaş vermek gerektiğini unutmayacağız. Yani bizim bilincimiz bunu emreder.

«Ordudan bu bilinci bekleyemeyiz. Ordu küçük-burjuvadır. Binaenaleyh o zamanın, ağır basan eğilimi hangi tarafa ise, o yönde silahını çeker, bir savaş yapar. Bunun sonucu, sosyal sonuçları onun için o kadar önceden planlaştırılacak sonuç olmaz. Çünkü Ordumuzun yetiştirilmesi, demin de söyledik : Lasiyasi‘dir, yani siyasetle uğraşmaz ordu. Niçin? Onu biliyoruz. Bir avuç soyguncu Finans-Kapitalist, Tefeci-Bezirgan; Ordunun içinde belirli teperlerdeki bir avuç insanı eline geçirdi mi, onu istediği gibi kullanabilir, onun için..» (Dr. H. Kıvılcımlı, Tartışmalı Toplantı)

Söylenmek, anlatılmak istenen tez bu. Milletin anlamak istemediği de bu..

Gelelim Kurtuluş’a.. Lenin Ustamızın çok sevdiği ve kullandığı bir Rus atasözü vardır : «Kuyuya tükürme, gün gelir suyunu içersin.» diye. «Kuyu», Marksizm-Leninizm ve onun Türkiye orijinalitesine uygulanmasıdır. Bu uygulamanın bir sonucu olan, yukarda aktardığımız; «ordu gençliğinin devrimci bir geleneğinin varlığı» dır. Görev, Proletarya Devrimi için bu gelenekten yararlanabilmektir. İşte Kurtuluş bu teze «Marksist devlet anlayışının tahribi» v.s. v.s. şeklinde sövüp sayarak, değil kuyuya tükürmek, bil cümle pisliği dökmeye çalışır. Ama yine Lenin’in çok sevdiği bir İngiliz atasözünün dediği gibi : «Olaylar inatçıdır.» Kurtuluş da olayları olaylar olarak ele alınca hiç farkına varmadan (belki de farkında olduğu için böyle sövüp saymaktadır.. Hırsızlığını gizlemek telaşıyla saldırganlaşmaktadır.) o kuyudan bakın nasıl kana kana su içer :

«Fakat Yahya Han formülü de oligarşi için cazip geliyordu. Bu formülün başını çeken Batur – Gürler ikilisi, ordu içindeki kıpırdanmaları öne sürüyorlar, ordunun yıpranan Demirel hükümetine sıkıyönetimle destek olamayacağını, böyle bir tutumun tabandaki kıpırdanmaların patlamasına neden olacağını öne sürüyorlardı. Bu formül öyle bir uygulanmalıydı ki, hem ordunun prestiji kurtarılsın, hem genç subayların atılımları provoke edilsin, hem de «reformist» görünümle toplumsal muhalefet yönlendirilerek pasifize edilsin ve tekelci sermayenin atılımları daha hızlı biçimde gerçekleşebilsin.» (a.b.ç.) (Kurtuluş, 12 Mart Faşist Muhtıra Darbesi Üzerine sayı : 10 s. 37-38)

Sadece altını çizdiğimiz kelimeleri bile incelersek; Kurtuluş ne diyor? «ordu içindeki kıpırdanmalar» varmış. Bu kıpırdanmalar öyle bir nitelik taşıyormuş ki, «Demirel hükümetine sıkıyönetimle destek olamazmış, «tabandaki kıpırdanmaların patlamasına neden olunabilirmiş. Bu tabandaki kaynaşma da «genç subaylardan» geliyor ve oligarşiyi korkutuyormuş. Bu yüzden «provoke edil» meliymiş. İyi de sayın Kurtuluş kalemşorları, bu yarı bilinçle, uyuş-gezer bir şekilde söylediklerinizin Kıvılcımlı’nın tezlerinden farkı ne? Sizler de «Marksist devlet anlayışını tahrip» etmiş olmuyor musunuz?

Kıvılcımlı, «Ordu Devrime de gider, Faşizme de gider. Biz onun devrime giden yanını değerlendirmeli, tutmak ve elimizden gelirse kazanmak zorundayız.» demişti. Ve yine «Ondan sonrası, öne geçen Özgüç’ün niteliğine kalır.» dı. Bu nitelik karşı devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise Sosyal Devrim yörüngesine oturabilir.» diyordu. Bu sözlerin anlamı : ordu bir sınıf olmadığından Sosyal Devrim yapamaz. Ancak o hareket bir sınıf temeline dayanırsa Sosyal Devrime yönlendirilebilir. Tabii ki o sınıf karşı-devrimci ise faşizme yönelecektir.

12 Mart’ta da aynı şey olmuştur. Tüm küçükburjuvalar proletaryanın partisi olur mu, olmaz mı derken, finans-oligarşisince «genç subayların atılımları provoke edil»erek, ordu ve sivil gençlik ezildi, toplumsal muhalefet yok edilmeye çalışıldı. Böylece KIVILCIMLI’nın teorisi bir kez daha hayat tarafından doğrulanmış oldu.

12 Mart gerçek bir vuruş olamadı. Kurtuluş’un deyimiyle «Taban yine kıpırdamış, tepedeki karga «pabuçu» etmişti» (Kurtuluş a.g.y. s : 43) Yani ordu gençliğinin «atılımı» ordu fosillerince «amortize edilmişti, karşı devrim yörüngesine çekilmişti. «Fakat ayaklanma sırasında, askeri birlikler için maddi bir mücadelenin zorunluluğunu unutacak olursak sefil bilgiçler durumuna düşeriz» diyen Lenin’in öğrencisi olmak durumunda olan devrimciler, «içine en zor işlenilebilen toplum kesimi olan» orduda çalışmayı becermek şöyle dursun, henüz grup anarşisi içinde «pirimitivizm» batağında bocalıyordu. Bu yüzden proletarya içinde bile sağlıklı bir çalışma yapamıyordu. Kendiliğinden devrimden yana saf tutmaya hazırlanan genç subayların atılımı ister istemez bir muhtıra ile karşı-devrime doğru amortize olup gidiyordu. Bu gerçeği görebilen tek kişiye, Dr. H. KIVILCIMLI’ya, «Batur-Gürler ikilisinin provokasyon girişimlerine sempati duydu» demek, söylenebilecek en büyük yalandır. Onun sempati duyduğu ordu gençliğindeki devrimci gelenekten kaynaklanan devrimci atılımdı. Zaten sempati duymaması beklenemezdi.

Kurtuluş’un kirletmeye çalıştığı «kuyudan su içişine bir örnek daha :

«Özellikle Hava ve Deniz Kuvvetlerinde genç subayların başlattıkları muhalefet, (Demirel hükümetine muhalefet kastediliyor. D. Derleniş) bu dönemde yükselmeye başlayan öğrenci, işçi, köylü hareketlerinin etkileriyle olmuştu.» (ab.ç.) (Kurtuluş.. a.g.y. s : 38)

Bir örnek daha :

«Artık sorun ordu içindeki gelişen sol muhalefetin nasıl savuşturulacağıydı. Sıkıyönetim belki sosyalist muhalefeti ezerdi, fakat ordunun tabanındaki muhalefeti daha da güçlendirebilirdi. Ordu içindeki muhalefet tasfiye olmadan, emir-komuta zinciri sağlanması dâmadan ipleri ordunun eline vermek o gün için çok tehlikeli idi. Artık tek çıkar yol, 12 Mart, iki kanadın uzlaştığı özel bir biçim «faşist muhtıra darbesi» ydi.» (Kurtuluş.. a.g.y. s : 50)

Evet sayın kurtuluş kalemşorları «bu satırları», «biz bilmediğimiz ve anlayamadığımız» Türkçe ile yazdığınızı sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. Ve anlattığınız bu olaylar sizi değil, Dr. H. KIVILCIMLI’yı destekliyor.

Bir örnek daha :

«Bu arada ise «9 Mart Darbesi» denilen ve yukarıdaki birinci önerinin taban hareketi olarak bilinen atılım savuşturuldu… Özellikle Hava Kuvvetlerinde harekete geçen subaylar, Ankara’dan gelen ikinci bir emirle «büyük bir pardon» la yerlerine oturmuşlardı. Ancak o gecenin heyecanı, umutları, bir-iki saat içinde duman gibi dağıldı. Hareket iyice deşifre olmuş, oligarşi için tehlike atlatılmıştı. Genç subaylar ise işin daha farkında değillerdi.» (Kurtuluş a.g.y. s : 51-52)

Bir örnek daha :

Ama artık bu kadarı yeter…

Evet, Kurtuluş bize ne anlatıyor : oligarşinin ordusundaki «genç subayların atılımı, oligarşi için tehlike» oluyor. Kurtuluş bir kere daha «Marksist devlet anlayışını tahrip (!) etmiş oluyor. İşte Kurtuluş bu kadar Marksistir. Olayı görür. Ama yorumlayıp, değiştiremez. Yani teorileştirip, pratiğe aktaramaz. İyi bir işçi yapar ise de, sıra çamur atmayı da görev beller. Hareketin teori projektöründen mahrum kalmasına, bu yüzden pratiğin tökezlemesine hizmet eder.

(V)

KURTULUŞ’UN TEORİSİZLİĞİ

Bir kişi ya da siyasi eğilim kendi ülkesinin gerçekliğini kavrayamamış ise, Marksizmin doğrularını Lapolis’in hakikatleri derecesinde tekrarlayıp durmakla teori kurmuş olur mu? Hiç şüphesiz ki hayır. Ne TSİP, ilerleme vs. gibi bugünkü Sovyet Marksoloğlarından uzun uzun aktarmalar ve özetlemeler yaparak yemin billah etmek, ne «Aydınlık» gibi ÇKP ne demiş ise onu papağanca tekrarlamak, ne de Kurtuluş gibi Marks-Engels-Lenin’den aktarmalar, özetlemeler yaparak «Türkiye soluna Marksizmi hakim kılmak» iddiası teori kabul edilemez. Şüphesiz, Lenin’in dediği gibi «…genç bir ülkede yeni başlayan hareketin, ancak öteki ülkelerin tecrübelerinden yararlanabildiği taktirde başarılı olabileceği» muhakkaktır. Her ülke Marksizmin doğrularını sil baştan kendi keşfedecek değildir. Uluslararası proletarya hareketinin tüm deneylerinden yararlanacaktır. «Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz» sözünün anlamı budur.

Ama bu işin sadece bir yönüdür. Yine Lenin’in hemen yukardaki satırlardan sonra dediği gibi : «Bu tecrübelerden yararlanabilmek için bunları sadece bilmek, ya da en son kararları kopya edivermek yetmez. Gereken şey bu tecrübeleri eleştirici bir gözle inceleyebilmek ve bunları bağımsız olarak deneyden geçirebilmektir.» (Lenin – Ne Yapmalı s : 53) Yani bir ülkede kendine Marksist mi demek istiyorsun, değiştirmek istediğin kendi ülkenin gerçekliğini bilmelisin herşeyden önce. Kendi ülke gerçekliğini bilmedikten, bilemedikten sonra kendine ne denli keskin Marksist apoleti takarsan tak bir Marksizm softasından öte hiç bir şey olamazsın. Ve teori adına öne sürdüğün her şey ister istemez hafızların kur’an ezberlemesine döner. Bu tür ezberleme ise ne ezberleyenin zihnini aydınlatır ne de okunduğu zaman onu dinleyen halkın zihnini aydınlatır. Yüzyıllardır Kur’an’ın Arapçasına köylümüzün amin çekmesi, bu kez aydınlarımızın Marksist klasiklere amin çekmesine dönüşür.

Marksizmi böyle medrese mollalığına çevirmemenin yolu ondan öğrenilen her doğruyu kendi ülke gerçeğinde dişe vurarak, kendi ülke gerçekliğini kavramak, teorileştirmek, pratiğe yansıtmak, pratiğin verdiği sonuçları hem uluslararası teori, hem de kendi ülkenin teorisi ışığında değerlendirmek, teori-pratik-teori-pratik… zincirlemesiyle ülkenin devriminin yolunu teori projektörüyle aydınlatmaktan geçer.

Yüksek teori aleminden Türkiye toprağına inince Kurtuluş’un teorisizliği sırıtırverir. Türkiye’de hangi sınıflar vardır? İlişkileri Çelişkileri nelerdir? Bu konularda açık bir tahlil bulunamaz. Fakat Türkiye’nin sınıf yapısı hakkında yazılara kırık dökük serpiştirilmiş düşünce kırıntıları, tahliller var. Bunlardan en önemlisi ise «Türkiye’de Oligarşi» meselesidir.

Örneğin şöyle denir :

«Metropol ülkelerin dışında kalan geri bıraktırılmış ülkelerde, metropol ülkelerde görülen finans-kapital?, finans-oligarşi yoktur. Onun yerine ülkenin somutuna paralel, farklı bir oligarşik yapı vardır. Bu oligarşi genellikle emperyalist tekellerin işbirlikçisi büyük burjuvalarla (işbirlikçi tekelci burjuvalar) yarı-feodal toprak ağalarından oluşur.» (Kurtuluş-Kapitalizmin Emperyalizm Aşamasında Demokrasi Meselesi Oligarşik Devlet ve Faşizm. sayı : 8 s : 34)

Yani Kurtuluş’a göre geri bıraktırılmış tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de hakim sınıf «emperyalist tekellerin işbirlikçisi büyük burjuvalarla (işbirlikçi tekelci burjuvalar) yarı feodal toprak ağalarından oluşur» Bu konuda bir tarihçe vermek yararlı olacaktır.

KOMPRADOR BURJUVAZİ Mİ? FİNANS – KAPİTAL Mİ?

1961 sonrası zuhur eden küçükburjuva sosyalist akımı olan YÖN.cülüğe göre Türkiye’de komprador burjuvazi hakimdi. Komprador burjuvazinin ne anlama geldiği ise şairin karnında saklıydı. Ama «Komprador» demekle, sövmüş, lanetlemiş olunuyor ki bu da yeterli bulunuyordu. O akımın temsilcilerinden İlhan SELÇUK, İlhami SOYSAL, Doğan AVCIOĞLU vs. gibilerinin halen aynı yanlış terimi kullandıkları malumdur.

Aynı terimi Marksizm adına MDD teorisinin baş mimarı Mihri BELLİ de alır, kullanır meşhur eder. Eneski sosyalizmin bütün uyarılarına rağmen bu yanlışta ısrar edilir. Nihayet 1967’de çıkarılan Sosyalist gazetesinde kompradorun ne olduğu şöyle kondu :

«19. yüzyılda değin, Avrupalı kapitalist, kendi yurttaşlarını aşırı sömürdüğü için, sanayi mallarını yurdunda satamaz, yabancı ülkelerde satıcı acentalar, kompradorlar bulurdu. Kompradorlar, yabancı malını satarken, (tıpkı bizim Beyoğlu levantenleri gibi) yabancı modalarını ve yabancı düşüncelerini de reklam ederlerler.

«Türkiye’de bugün milleti yabancılara sömürtüp satanlar, Beyoğlu vitrinlerini süsleyen levantenler değildirler. 20. yüzyıldan beri her ülke az çok gümrük tarifelerini yükseltebildiği için, mal yerine kapital, sermaye ihraç edilir. Türkiye’de daha 19. yüzyıldan beri «İSTİKRAZLAR» yoluyla, 20. yüzyılda «YARDIM» ve «HİBE» biçiminde Batı kapitalizminin sermaye ihracı yapılıyor. Türkiye’nin bütün ekonomi, politika ve kültür hayatına egemen olan yabancı güç o sermaye ihracı yoluyla veliniymet kesilen Finans-Kapitaldir.

«19 ncu yüzyılın komprador burjuvası, milletini sömürtme ve satma bakımından, 20 nci yüzyılın Finans-Kapitalisti yanında zemzemle yıkanmış sayılır. Komprador Batı mallarını ve fikirlerini reklam ederken görev sahibidir. Ve bizim Beyoğlu Levantenleri kadar fuhuş caddesine sıkışmış, kimsenin değer vermediği yabancı ajanı olarak göze batar. Finans-Kapital öyle mi ya?.. Bütün suların başını kesmiş, iliklerimize işlemiştir. Türkiye’yi Amerikan mandasına çevirdiği halde, senden benden «Milliyetçi» «Mukaddesatçı» geçinir.

«Yeni» sosyalistlerimize bu «eski» hakikati anarız.» (Dr. H. KIVILCIMLI – Komprador mu, Finans-Kapitalist mi? Sosyalist sayı 3. 4.3.1967)

İŞBİRLİKÇİ BURJUVAZİ Mİ, FİNANS – KAPİTAL Mİ?

Bu eleştiri üzerine MDD Broşüründe şöyle, («kendisini değil de başkalarını düzeltiş üslubu») ile bir düzeltme yapılır:

«Burada «komprador» terimini kullanmıyoruz, çünkü sömürgecilere bağlı liman burjuvazisi anlamına gelen bu terim… yeteri kadar kapsamlı değildir.» (M.B. – MDD 3. Versiyon s. 14 aktaran Dr. H. KIVILCIMLI – Devrim Zorlaması s. 396)

Bu düzeltmenin (!) de doğru bir düzeltme olmadığı malum. Çünkü Finans-Kapital ile komprador burjuvazi arasında sadece nicelik (kapsam) farkı değil, nitelik farkı vardır. O anlaşılamamıştı.

Böylece «komprador terimi kullanma»yı bırakan MDD, «işbirlikçi burjuvazi», «işbirlikçi sınıf terimine sarıldı. Ve o gün bugün, kuru ajitasyondan başka hiçbir bilimsel anlamı olmayan bu terim, sosyalistlerimizce en büyük hakikat olarak benimsendi. Artık kimse Türkiye’deki hakim sermayeye bilimsel olarak ne ad vermek gerektiğini düşünmeye gerek görmedi.

MDD’nin Türkiye sosyalizmine soktuğu ikinci bir yanılgı karşı-devrimi 1945’lerden sonra başlatmak oldu. Ondan öncesinde küçük burjuva iktidarı var sandı.

Bu hastalıklar MDD’den ayrılarak Kurtuluş dergisini çıkaran Mahir’lerde de sürdü:

«Oligarşik yönetim içinde, işbirlikçi tekelci burjuvazi, emperyalizmin temel dayanağı olmasına rağmen, emperyalist üretim ilişkilerini muhafaza eden tek yerli sınıf değildir.

«…Ancak bu gelişen tekelci-burjuvazi tek başına emperyalizmle ittifakını sürdürerek emperyalist üretim ilişkilerini muhafaza edecek güçte değildir. Dolayısıyla, yabancı ve yerli tekellere zorunlu olarak bağlı olan toprak burjuvazisi ve feodal kalıntılarla yönetimi paylaşmaktadır.» (M. ÇAYAN – Bütün Yazılar s. 335) Ve M. Çayan bu yönetime «Oligarşik dikta» demektedir.

Yine Mahir de Mihri Belli gibi Kurtuluş Savaşının burjuvazi önderliğinde yapıldığı ve Cumhuriyetin burjuva iktidarı olduğunu göremez. Küçükburjuva diktatörlüğü olarak görür.

«Kısaca özetlersek, feodal-komprador devlet mekanizması parçalanmış, yerine, tek parti yönetimi altında küçükburjuvazinin diktatörlüğü egemen kılınmıştır.» (a.c.M.C.) (M. ÇAYAN-a.g.e. s. 354)

1950-71 dönemi için ise şöyle denir:

«Bu yıllar ülkeye, Amerikan emperyalizminin ekonomisinden, politikasına, kültüründen sanatına kadar damgasını vurduğu ve bizzat oligarşi içinde yer aldığı yıllardır (Emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesi).» (M. ÇAYAN – a.g.e. s. 357)

«Ülkenin Sömürgeleşme Sürecinin Başlaması… 1942-50 Dönemi»nde kabul edilir. (M. ÇAYAN a.g.e. s. 356-357)

Yani emperyalizm Türkiye’ye 1942’den sonra girmeye başlar. 1950-71 döneminde ise «içsel bir olgu» olur M. ÇAYAN’a göre.

Aynı düşünceyi Kurtuluş şöyle sürdürür:

«Fakat 1946’lara gelindiğinde, Dünyanın ve Türkiye’nin değişen koşullarında ülkemizde yeni bir dönem başladı. Özgürlükçü burjuvazimizin (!) tekrarlamaktan çok hoşlandıkları «çok partili parlamenter cumhuriyet», «özgürlükçü parlamenter demokrasi» ye geçiş değildi. Bu değişiklik kemalist dönem boyunca toplumun çarpık kapitalist dönüşümünün siyasal üst yapıdaki yansısı olan yeni bir devlet biçimine geçişti. Başlıca koşulları tüm yarı-sömürgelerde aynı olan oligarşik devlet biçimi dediğimiz bu yapı içte tekelci sermayenin oluşumu, dışta ise yeni-sömürgecilik döneminin karmaşık ilişkileri içerisinde oluşuyordu.» (a. c. K.) (Kurtuluş – Türkiye’de Devlet sayı: 9 s. 35)

Demek ki Kurtuluş’a göre de «oligarşik devlet» 1946’lardan sonra Türkiye’de gerçekleşti. Oligarşi egemenliğini kurdu. Peki ondan önce iktidar kimindi?

«Kemalist dönemde burjuvazi (ama burjuvazinin tümü olarak) ve toprak ağalığı ekonomik temel ittifakı» varmış. Bu ittifak 1946’dan sonra «tekelci sermayedar (burjuvazinin en üst kesimi) ve büyük toprak sahipleri arasındaki hakim gerici ittifak haline dönüşüyordu.» imiş. (Kurtuluş – a.g.y. s. 37)

Şu Kurtuluş’tan aldığımız kısa bir kaç alıntıda kaç çabalama var tek tek görelim.

TEKELCİ SERMAYE BAŞKA FİNANS-KAPİTAL BAŞKA MI?

Birinci çabalama Finans-Kapital konusudur. Kurtuluş’a göre «Metropol ülkelerin dışında kalan geri bıraktırılmış ülkelerde, metropol ülkelerde görülen finans-kapital, finans oligarşisi yoktur.» Ya ne vardır? «Onun yerine… farklı bir oligarşik yapı vardır. Bu oligarşi genellikle emperyalist tekellerin işbirlikçisi büyük burjuvalar (işbirlikçi tekelci burjuvalar) yarı – feodal toprak ağalarından oluşur.»

Uzun söze ne hacet: Türkiye’de finans-kapital yok ama yerli tekelci burjuvazi (aynı zamanda işbirlikçi) vardır. Bu «işbirlikçi» sözünün kaynağını görmüştük. Ona bilimsel bakımdan bir kalem geçelim. Çünkü uluslararası finans-kapital denince tüm ulusların finans-kapitalleri arasında «işbirliğinden» söz etmiş oluruz. Yani bu sıfatla Türkiye’deki sermayenin yapısı konusunda hiçbir şey açıklamış olmayız.

Gelelim tekelci – burjuvazi sözüne. Baylar ağzınızdan çıkanı kulağınız duymuyor mu? Tekelci-burjuvazi = Finans-kapital alfabetik gerçeğini niçin göremiyorsunuz?

Bir ülkede tekelci burjuvazinin varlığından sözetmek o ülkede tekellerin yani tekelci kapitalizmin, yani emperyalizmin (hepsi aynı anma gelir) varlığını kabul etmektir. Çünkü «Emperyalizm, tekelci kapitalizmdir» (Lenin) Emperyalizmin, yani tekelci kapitalizmin ekonomik temeli finans-kapital (mali sermaye ya da tekelci sermaye), sosyal üst yapısı ise Mali Oligarşi ya da finans oligarşisidir. Ve bir ülkenin geri kalmış olması bu özelliklerin olmaması anlamına gelmez.

Ne var ki batıda kapitalizm toplumun iç dinamiği ile doğup geliştiği için, ilkin rekabetçi kapitalizm olarak var olmuştur. Sonra rekabetin kaçınılmaz gidişiyle ayakta kalan büyük sanayicilerin, bankerlerin, ticaret burjuvazisinin ve büyük toprak ve emlak sahiplerinin bankalarda kaynaşmasıyla Finans-Kapital oluşmuş, emperyalizm çağına geçilmiştir.

Bizim gibi geri kalmış ülkelerde ise toplumun kendi iç dinamiği ile kapitalizm doğamamıştır. O yüzden bizim gibi ülkeler serbest rekabetçi çağı yaşayamamışlardır. Bize kapitalizm ölüm çağındaki şekliyle (tekelci şekliyle) gelmiştir. O yüzden uluslararası Finans-Kapitale vatanı-milleti kayıtsız şartsız teslim eden eden Yerli Finans-Kapital eliyle kapitalizm kurulmuştur. Yaratıcı serbest rekabet çağını yaşamadığı için kapitalizm normal gelişip tüm Türkiyeyi kucaklıyamamış prekapitalist unsurları tasfiye edememiş, aksine onlarla ittifak ederek kendini gözlerden gizlemiş, Türkiyenin anormal kapitalizmi doğmuştur.

Bizde Finans-Kapital yok değil; vatanını, milletini uluslararası sermayeye satmış, cılız, uydu, efendisiz düşünüp davranamayan Finans-Kapital vardır. Ve özellikleri bakımından batıdakinden farkı yoktur. Banka + Sanayi + Ticaret burjuvazisinin en kodamanlarının, toprak ve emlak sahiplerinin en kodamanlarıyla bankalar kubbesinde birleşmesinden oluşmuştur. Biricik Finans-Kapitaldir. Türkiyede sanayiden inşaata, bankadan çiftliğe dek her taşın altından aynı banka ya da holdingin çıkması bu nedendendir. Somutlayabilmek için bir örneği kısaca verelim.

Akbank + Hacı Ömer Sabancı Holdingi detaya hiç girmeden sadece iştiraklerini koymakla yetinelim:

BANKALAR: T. Sınai Kalkınma Bankası A. Ş., Sınai Yatırım ve Kredi Bankası A. O., Türk Ticaret Bankası A. Ş., T. Maden Bankası Bankası A. Ş., T. Halk Bankası A. Ş.

SİGORTA ŞİRKETLERİ: Aksigorta A. Ş., Tam Hayat Sigorta A.Ş.

SANAYİİ ŞİRKETLERİ: Akçimento Ticaret A. Ş., Çukurova Çimento San. T. A. Ş., Çimsa Çimento San. ve Tic. A. Ş., Plsa Plastik San. A. Ş., Bossa Tic. ve San. İşl. T. A. Ş., Sasa Sun’i ve Sen. El. San. A. Ş., Yünsa Yünlü San. ve Tic. A. Ş., Temsa Termo-Mek. San. ve Tic. A. Ş., Teksa Termo-Mek. San. ve Tic. A. Ş., Temsa Termo – Mek. San ve Tic A. Ş., Teksa Tekstil Tic. ve San A. Ş., Plassa, Toroslar Tic. T. A. Ş. Ayeks Yağ San. ve Tic. A. Ş., Türk Nebati Yağ Fab. A. Ş., Kordsa Donatsa, Oto-Yol San. A.Ş. Ak-Kordan San. ve Tic. A. Ş., İslon Sentetik İp. San. A. Ş., Lassa Lastik Sanayii ve Tic. A. Ş. Marsa Margarin San. A. Ş. Olmuk Mukavva San. ve Tic. A. Ş., Ak Vasıflı Çel. San. A. Ş., Çelik Halat ve Tel San. A. Ş., Ereğli Demir ve Çelik Fab. T. A. Ş., Karadeniz Bakır İşl. A. Ş., Nasas Alüminyum San. ve Tic. A. Ş., Güney Cam Fab. A. Ş., İstanbul Turizm ve Otel. A. Ş. Eryayış Otelcilik

ENERJİ ŞİRKETLERİ: Çukurova Elektrik A. Ş.

TİCARET ŞİRKETLERİ: Akova Tic. T. A. Ş., İnşaat Malz. Ltd. Şti., Ak Yayınları Ltd. Şti., Tekstil Tic. Ltd. Şti., İstanbul Oto A. Ş., Exsa Export San. Mamulleri Sat. ve Araş. A. Ş., Uygun Gıda ve İht. Mad. Pazarlama, Sapek

ZİRAİ: Çirlik Çiftliği, Mısırlı Çiftliği, Sabancı Kardeşler Ziraî İşletmeleri vs.

Evet baylar, bu tür sermayeye dünyanın her yerinde Finans-Kapital denir. Türkiyede bu olaya niçin hep yeni isimler aranır? Bilim niçin her gurupça bir kere daha çarpıtılır? Şu basit nedenden: Bu geri kalmış Türkiyede 58 yıl önce bir olmaz eseri Eneski Sosyalizm çıkmış, bu gerçekliği görmüş, göstermiş, yazılı çizili belge haline getirmiş. Aynı terminolojiyi kabul etmek Eneski Sosyalizme ister istemez sahip çıkmak, Türkiyede sosyalizmin tarihini 1920lerden başlatmak zorunda olacak; zuhurat imkânı kalmayacak. İşte küçükburjuvalık buna izin veremez. Acemin deyimiyle illa «menem, diğer nist» (Benim, benden başkası hiçtir) denilecek ki nam ve şan sahibi olunsun. Sonra Marksizmi azbuçuk bilen herkes de biliyor ki sınıf tahlili aynı olan guruplar arasındaki diğer farklılıklar, hele partileşmeden önce, detay farklılıklardır. Oysa Eneski Sosyalizmden ne yapılıp edilip ayrı görünmek, malum zuhurat bakımından şarttı. Öyleyse benzer tahlilden özce olmasa bile, hiç değilse biçimce örneğin isim takmada (terminolojide) ne yapılıp edilip ayrı söz söylenmelidir.

Şimdi bu kavranamayınca neler kavranamıyor onu görelim:

BİZDE «OLİGARŞİ» 1946’DAN SONRA MI HAKİM?

Gördük ki Kurtuluş’a göre «1946’lara gelindiğinde… oligarşik devlet… oluşuyordu» 1946’dan öncesinde ise «Kemalist dönemde burjuvazi (ama burjuvazinin tümü olarak) ve toprak ağalığı ekonomik temel ittifakı» vardı. Biliyoruz Marksizmin alfabesidir: kapitalizmin rekabetçi döneminde iktidar, devlet tüm kapitalistlerindir. Kapitalizme ısındırılmış büyük toprak sahipleriyle ittifak da sağlanmıştır. Bunun üst yapıdaki yansıması ise o ülkede demokrasinin var olması idi. 20. yy.la birlikte artık burjuvazinin tümü de değil, burjuvazinin en kodamanlarının birleşmesinden oluşan Finans-Kapital zümresi ekonomiyi ele geçirir. Devlet de bu bir avuç finans-kapitalin eline geçer, siyasette ise bu gericiliğe denk düşer. Lenin bu gerçeği şu kısa cümlesiyle dile getirir: «Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasî gericilik tekele tekabül eder.» (Lenin-Marksizmin Bir Karikatürü s. 47) Bu gerçeği Kurtuluş da bilir. Hatta sözünü ettiğimiz 9. sayısındaki yazıda altını da çizerek aynı alıntıyı yapar. Ama dedik ya, ha hafızın Kur’andan ayet aktarması ha Kurtuluş’un Lenin’den metin aktarması.

Şimdi Kurtuluş’a şunu sormak gerekir. Madem ki, «Kemalist dönemde burjuvazi (ama burjuvazinin tümü olarak) iktidarda idi, serbest rekabetçi kapitalizm mi vardı? Hadi canım sen de.. Türkiye’de Cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra, 1924’te kurulan İş Bankası ile birlikte şirketleşme, tekelleşme başlamıştır. Ekonomik tabanda «devletçiliğimiz» tekellere yağlı ballı vurgunlar sağlarken, üst yapıda da (hukuken) rekabet «gayri kanunî» ilan edilerek serbest rekabetçi kapitalizm ülke dışı edilmiştir. Bu yüzden Eneski Sosyalizmin 1935’lerde «Emperyalizm, Geberen Kapitalizm» eserinde gösterdiği gibi daha 1925’lerde Türkiye finans-kapital tahakkümüne girmeye başlamış, 1930’lardan itibaren giderek hakimiyetini pekiştirmiştir. Ve bu yüzden Türkiye serbest rekabetçi kapitalizmin üst yapısı demek olan demokrasiyi yaşayamamıştır. Yani senin anlayacağın «burjuvazi (ama burjuvazinin tümü olarak)» Türkiye’de hiçbir zaman iktidar olamamıştır.

Kurtuluş el yordamıyla bu iki gerçekliği de tam bilincine varamadan şöyle görür:

«Kısa süren kurtuluş savaşı sonrasında 1923’de Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla burjuvazi ilk kez, kendi sınıf egemenliğinin bir biçimi olarak devleti ele geçirdi. Artık devlet tipi kapitalistti. Devlet biçimi olarak ise cumhuriyetti, fakat kesinlikle demokratik bir cumhuriyet değildi.» (a.c.K.) (Kurtuluş – Türkiye’de Devlet sayı: 9 s. 32) Yani ekonomik terimle konuşursak rekabetçi kapitalizm yoktu; «burjuvazi (ama burjuvazinin tümü olarak)» iktidarda değildi.

Yine Kemalizm, «Bir yandan devlet tekelciliğine yönelip, kapitalist gelişmeyi hızlandırırken, yerli «burjuvazi yaratmaya» ve bunun üst kesimlerini de devlet desteğinde tekelleştirmeye çalışacaktır.» (Kurtuluş – a.g.y. s. 34) deniyor. Burada iki şey söyleniyor:

1. Kemalizm «burjuvazi yaratmaya… çalışmışmış.
2. Kemalizm bu burjuvazinin «üst kesimlerini de… tekelleştirmeye çalışmışmış.

İkinci şıkka bir diyeceğimiz yok. Ama birinci şık MDD’nin bir zamanlarki savunduğu «Kemalistler bir millî burjuvazi yaratma çabasında idiler. Bu çaba pek başarılı olmadı.» (M. B. aktaran Dr. H. Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması s. 386) tezinin aynıdır. O tez şöyle eleştirilmişti: «Bizim aklıevvel MDD ulemamız, eğer ciddi ciddi şu 19’uncu yüzyıl Serbest Rekabetçi Kapitalizmini Kemalistlerin «Yaratma çabasında» olduklarına sahiden inanıyorlarsa, develeri güldürürler. Çünkü birincisi: Kemalizmin burjuvazi «yaratma»sından önce, Burjuvazinin Kemalizmi yaratması konu olabilirdi.

«İkincisi asıl develeri at gibi kişnetecek olan kuruntu, 20’nci yüzyılda Kemalizmin bir Serbest Rekabetçi «Burjuvazi yaratma çabası» olabileceğini akla getirmek olurdu. Egemen bir sınıf bütünlüğü olarak Serbest Rekabetçi Millî Burjuvazi egemenliği çoktan 19’uncu yüzyılla birlikte «tarihe karışmış», insanlığın iyi kötü anacağı bir Sosyal sınıf egemenliği idi. Onu Allahı bile bir daha diriltemezdi. Değil ki kıyıcığından köşeciğinden kimi Vatan-Millet-Sakarya-Hürriyet-Adalet gibi sade suya ithal malı üstyapı tekerlemelerini kekelemeye çalışan kapıkulları yaratabilsin.

«Demek MDD ulemamızın tekerledikleri «Millî Burjuvazi», ne Türkiye için, ne de Dünya için masal olmaktan başka anlam taşıyamazdı. Onu sayı ile bir kalem geçelim.» (Dr. H. KIVILCIMLI Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, Derleniş Yayınları s. 386-387)

Demek ki Kurtuluş, Eneski Sosyalizmin doğru tezinden Amerikayı yeniden keşfetme sevdasıyla kaçarken, MDD’nin yanlış tezine düşmek durumunda kalmıştır.

Kurtuluş, yine Kemalizm üzerine şunları der:

«Kısaca kompradorluk ilişkilerinin yerine, yabancı şirketlerle millî burjuvazinin ortaklıklar kurarak (bu, Eneski Sosyalizmin yerli – yabancı Finans – Kapital kaynaşması (emperyalizmin «içsel olgu» olması) dediği şey olmasın? D. Derleniş) halkın birlikte soyulmasını sağlayacak yeni sömürgecilik yöntemleri ikame edildi. Bu tutum da zaten emperyalizmin ulusal kurtuluş savaşları karşısında baş vurmak zorunda olduğu yöntemin ilk uygulamalarından biri olmuştur. Fiili işgali kaldırıp yerine yeni sömürgecilik yöntemleriyle gizli işgal olgusunu geliştirmek (bundan emperyalizm 1946’dan çok önce «içsel olgu» idi sonucu çıkmıyor mu? D. Derleniş) Daha sonraları Kemalistlerin işçi sınıfı mücadelelerinde yabancı sermaye yanında, onun savunucusu olarak tavır takınmasına sık sık rastlanılacaktır. (7)» (Kurtuluş, Yol Ayrımı, sayı: 1, s. 30) Paragrafın sonundaki (7) rakamı dipnot numarasıdır. Dipnotta şöyle denmektedir: «Bu konuda bakınız: Türkiye Proletaryası, A. Şunurov.» İyi bir istek. Ama gönül isterdi ki, Eneski Sosyalizmin bundan çok daha zengin olan literatürü de önerilsin. Ne gezer..

Sonuç olarak gördük ki Kurtuluş’un kendisi de, adını tam koyamasa bile Finans-Kapital diktasını (Finans Oligarşisinin) 1946’lardan çok öncelerde (hayal-meyal de olsa) görebiliyor. Peki o zaman nedir 1946 yılındaki keramet? O kerameti de şudur: Eneski Sosyalizm yine MDD’yi eleştirirken «Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama»da «FİNANS-KAPİTAL DEREBEYLİĞİ» bölümünün özetinde şöyle der:

«Türkiye Ekonomi ve Politikası 1925’ten beri Şirketlerin (Finans-Kapitalin) tekeline teslim edildi. Kırk bin Traktör, yüz bin oto, benzin istasyonları Türkiye’nin Amerikan Mandasına geçiş merasimi oldu. Karşıdevrim daha 1930’larda Cemiyet’i Akvam’a girişle başarı kazandı. 1945-50 Demirkırat’ı Finans-Kapitalin daralmış temellerini Kırlara yaydı. Tefeci-Bezirganlıkla kesin ittifakını yaptı.» (A.g.e. s. 392)

İşte Kurtuluş bu ve benzeri satırları okumuştur, haberdardır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin olayları da bu gerçeğe işaretlerle doludur. Kurtuluş da bunu sezinlemiş ama algılayamamış, sonuçta yukarıdaki tuhaf, tutarsız sözleri etmiştir. Eneski Sosyalizm tezlerini karikatürize ederek «gök kubbenin altında yeni söz» haline getirdiğini sanarak sunmuştur. Bir kere daha Kurtuluş sırf Eneski Sosyalizmden kaçayım derken tutarlılığını da yitirerek, aynı şeye, aynı anda hem ak, hem de kara diyebilmiş, diyalektiği zırvaya dönüştürmüştür. Bilimcil, Proletarya dürüstlüğü bir kere terkedildi mi bu tür sonuçlar kaçınılmazlaşır, kaçınılmazlaşıyor.

(VI)

TÜRKİYE GERİ KALMIŞ BİR ÜLKE Mİ, GERİ BIRAKTIRILMIŞ BİR ÜLKE Mİ?

Kurtuluş iki kavramı kullanmayı pek sever: Geri bıraktırılmış ülke; çarpık kapitalizm.

Şu geri bıraktırılmış Türkiye kavramı üzerinde durmak ilginç olacak. 12 Mart öncesi sosyalist literatürümüz çok sevdiği bu terimle şunu anlatmak ister. Türkiye emperyalistler tarafından geri bıraktırılarak, gelişmesi önlenerek sömürüldü, sömürülüyor. Yani geri kalmışlık Türkiye’ye dışarıdan, emperyalist ülkelerce zorla kabul ettirilmiş bir olgudur.

Burada iki hata hiç farkına varılmadan sosyalizm adına sunulur.

Birincisi: Biliyoruz doğada ve toplumda iç dinamikler asıl tayin edicidir. Dış dinamikler sadece gelişimin hızlı ya da yavaş olmasına etki eder. Yani bir ülkede kapitalizmin gelişmesi için gerekli şartları varsa onu önlemek artık dış güçlerin elinden gelmez. Tıpkı bir ülkede sosyalizm için şartlar var olunca tüm emperyalist alemin sosyalizme geçişi önleyememesi gibi.

Örneğin, kapitalizm ilk olarak İngiltere’de doğdu. Ve İngiliz İmparatorluğu, üzerinde güneş batmayan bir sömürge imparatorluğu oldu. Fakat bu güç Fransa’da, Amerika’da, Almanya’da ve tüm Avrupa ülkelerinde kapitalizmin gelişmesini önleyemedi. Sonra Avrupa’nın gelişkin kapitalist – emperyalist ülkeleri Rusya’da kapitalizmin ondan da öte sosyalizmin gelişmesine engel olamadılar. Tıpkı dünyanın jandarması ABD’nin Vietnam’da bütün teknik üstünlüğüne rağmen sosyalizmi önleyemediği gibi.

Peki Türkiye ve benzeri ülkelerdeki geri kalmışlık neden?

İkinci hata: Birinci hatanın kaçınılmaz sonucu Türkiye gerçekliğine önem verilmez. Yani Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine engel olan Tarihsel ve sosyal gerçeklikler kavranamaz. Daha doğrusu kolaycı yoldan «Türkiye niçin geri kalmıştır?» sorusuna «geri bıraktırılmıştır da ondan» cevabı verildiği için Türkiye gerçekliğine, orijinalitesine kafa yormaya gerek kalmamaktadır.

Oysa bilimsel metod tersini gösterir. İlkin ülkenin iç dinamiklerine bakılır. Sonra bu iç dinamikler üzerine dış dinamiklerin rolü araştırılır. O zaman Türkiye’nin geri kalmasına neden olan sosyal gerçekliği kavrarız. Bu kavranınca Türkiye’nin sınıflar ilişkisi doğru kavranır. Türkiye’nin sınıf ilişki – çelişkileri doğru kavranınca Türkiye devriminin stratejisi doğru kavranabilir.

Peki nedir öyleyse Türkiye’nin «geri bıraktırılması»na değil de geri kalmasına neden olan sosyal gerçeklik?

TÜRKİYE’NİN ORİJİNALİTESİ

Herkesçe bilinen bir ‘kanun var kapitalizmin eşitsiz gelişim kanunu. Bu kanun kapitalizm için geçerli olduğu gibi tüm toplum biçimleri için de geçerlidir. Bütün toplumlar ilkel komünal sistem evrelerini hep aynı zamanda yaşayıp bitirmemişlerdir. Sınıflı topluma (medeniyete) tüm toplumlar aynı zamanda geçmemiştir. Medeniyetler hep yanyana ezelden ebede yaşamamışlardır. Biri doğmuş, biri batmıştır. İşte bir ülkenin orijinalitesini bu tarihsel süreç içindeki yeri belirler. Marksizmin bir adının da Tarihsel Materyalizm olmasının nedeni de budur. Meseleye bu metodla (Marksist metodla) bakınca Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın belirttiği şu gerçeklik ortaya çıkar:

«Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı Tarihine inmek gerekti. Osmanlı Tarihinin maddesine girince, onun İslam medeniyetinde bir «Rönesans» olduğu belirdi. İslam Medeniyeti; tıpkı Grek ve Roma Medeniyetleri gibi, Kent’ten (Cite’den) çıkmış Antika (kadim) Medeniyetlerden biriydi. İlk Sümer öncesinden (Protosümerlerden) İslam Medeniyetine gelinceye değin sıralanan antika medeniyetlerin hepsi de: hem birbirlerinin aynı, hem birbirlerinin gayri olarak birbirlerinden cilalanırlarken, hep aynı gidişi (proseyi) gösteriyorlar ve bir tek kanuna uyuyorlardı.» (Dr. H. Kıvılcımlı Tarih – Devrim-Sosyalizm s. 5)

Demek ki Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi bir beyin cimnastiği yapma amacına dayanmıyor. Bir kitap da biz yazalım telaşından doğmuyor. 50 yıl bu ülkede sosyalist bir mücadele vermiş bir militanın kendi ülkesinin sosyal gerçekliğini kavrama çabasıdır. Onu susuşa getirmek, ya da uluorta sövmek Türkiye Sosyalist hareketine hiçbir gerilim getirmemekte getirememektedir. Getirmeyecektir.

Kıvılcımlı tarih incelemesinin sonucu olarak Kapitalizmin ilk olarak İngiltere’de doğuşunu, son olarak Japonya’nın kapitalist yoldan gelişebilmesinin nedenlerini ve bu yolun (kapitalist yoldan kalkınmanın) tıkandığını açıklamıştır. Ayrıca çıkış noktası gereği bugünkü Türkiye’nin içinden çıkageldiği Osmanlı Tarihini ve Türkiye Cumhuriyeti tarihini aydınlatmıştır.

Bakın Kurtuluş’un TSİP jargonundan aktarıp bol bol kullandığı çarpık kapitalizm kof sözü yerine Türkiye kapitalizminin orijinalitesini nasıl koyar:

«Kesim Düzenindeki antika dolapçılar, hiç değilse «Muaccele» ve «Müeccele» paralarını kira biçiminde ödedikleri için, Devlete verdikten sonra, bir daha geri alamıyor, hele faiz falan istemiyorlardı. Modern Batı Kapitalizminin Devleti ve Milleti sömürme sistemini «Hayırlı Tanzimat» reformuyla koku alırca irkilip benimseyen eski «dolapçı» yerli mali sermaye, hemen omuzdaşı batı sermayedarlığının finans kapital okuluna yazıldı. Batakçı Devlet ondan «ödünç» (istikraz) almaya görsün, önünde sonunda yakayı ele verip haraca bağlanacaktı. İkiyüzelli yıldır tepreşen «Modernleşme» (çağdaş uygarlık) hareketlerinin öz temeli bu davranıştır. Eskiden küçük derebeylerle küçük üretmen ve mülkiyet sahiplerine karşı oynanan TEFECİLİK, şimdi bir milletin bütün zenginlik kaynaklarından pay alabilen Beylerbeyi Devlete karşı: Şirket, banka, kasa vs. gibi adlarla MODERN İRATÇILIK kılığına girdi. Bizi bize benzeten ilk gerçek budur.»

«… Özel Sermaye, Türkiye halkının istibdat soygunundan hoşnutsuzluğunu Devlete karşı kullanarak az parayla çok faiz kopartmayı savunurken bir gerçeğimizi açıklamış oluyordu. Türkiye’de yalnız bezirgan ve tefeci sermaye gelişkindir. Sanayi, yani ticaretin de, bankacılığın da kâr ve iradını garantileyecek modern üretim temeli «Avrupa tekelinde» idi. «Bizi bize benzeten ikinci gerçeğimiz budur.»

«… 1877 yılı «Atiyye», «İhsan» (bahşiş ve sadaka) diye selamladığı siyasi iktidarı elinden kaçıran Özel Sermayemiz, ekonomi iktidarını çoktan ele geçirmiş, Devleti, ister istemez haraca bağlamıştı. Üçte bir yüzyıl sonra aynı Abdülhamit müstebidine ikinci defa «Hürriyet» i ve «Anayasa» yı ilan ettirene dek yabancı sermaye ile yerli sermayemiz yapmadığını bırakmadı. Yabancı sermaye ile işbirliği nicedir alınmış yürümüştü. Yerli sermaye üretim rotasını tekelinde tutan yabancı sermayenin dümen suyundan gitti. «Con Türk»lük ister istemez «Kökü dışarıda» kaldı. Bizi bize benzeten üçüncü gerçeğimiz bu oldu.»

«O zaman derebeyilerimiz de, özel sermayemiz de bir noktada birleştiler: Güç, kuvvet Avrupa’dadır. Abdülhamit: «Saltanatı saniyemizi Avrupa devletleri cemiyetine rapteden münasebat-ı dost-i vü hüsn-i muaşereti bir kat daha teyit» eyliyeceği umudundaydı. Özel sermayemiz ise kendisini «Avrupa toplumuna bağlayan dostluk münasebetleri ile iyi niyet seçimini» pratikte KUMPANYA – ŞİRKET biçiminde «bir kat daha» ilmikledi. 1850 den 1950 ye dek en az yüzyıldır sürüp giden her şeyimiz gibi, ŞİRKET serüvenimizde de yalnız yabancı parmağını bulmak, yabancılara Türkiye’de sağlam yataklık eden asıl yerli kapitalist sınıfımızı hiçe saymak gibi tek yanlılık olur. Sömürge ile yarı-sömürge arasındaki fark burada gizlenir. Sömürgede: Yabancı kapitalizmin doğrudan doğruya kendisi bir ülkeye zorla girip yerleşir. Yarı-Sömürgede: Yabancı sermaye yerli antika sermayeyi kendisine aracı (ajan, komisyoncu) yaparak bir ülkeyi kolayca sömürür. Türkiye’nin yarım sömürgeleşmesi, Osmanlı İmparatorluğunda yabancı sermayeye yataklık (yahut ortaklık) edecek bir yerli sermayeci sosyal sınıfın daha önceden varoluşunu belirtir. Anadolu’da her «cahil köylü» nün bildiği gibi: Kendisine yataklık edecek kimsesi bulunmayan eşkıya, soygunculuğunu sürdüremez. Boyuna yabancı sermayenin «günahına» gireriz; ona Türkiye’de yataklık ve işbirliği biçiminde suç ortaklığı yapan yerli sermaye bulunmasaydı, haddine mi düşmüştü yabancı sermayenin, Türkiye’yi o denli elini kolunu sallayarak haraca bağlayabilsin? Bizi bize benzeten dördüncü gerçek budur. (Dr. H. Kıvılcımlı Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi s. 27-31)

Kıvılcımlı Usta’dan aktardığımız özetin özeti bu tahliller yanında TSİP’le başlayıp Kurtuluş’ta devam eden «çarpık kapitalizm» sözünün cüceliği nasıl da sırıtıyor? Çünkü ne TSİP ne de Kurtuluş adına «çarpık kapitalizm» dedikleri şeyin ne menem bir şey olduğunu anlatmış değillerdir. Sanki bizim kapitalizmimiz cin çarpmış, ya da şeytan çarpmış o yüzden de «çarpık kapitalizm» oluvermiştir. Şükür TSİP ve Kurtuluş’un pabucu büyük tekke şeyhleri artık kapitalizmimiz üzerine okumaya değilse de yazmaya başlamışlardır. İnşallah artık kapitalizmimiz çarpıklıktan kurtulacaktır.

Evet Kıvılcımlı’da gördüğümüz gibi Türkiye, kapitalizmin normal gelişimini yaşamamıştır, yani serbest rekabetçi, yaratıcı kapitalizmi yaşayamadan tekelci kapitalizmin tahakkümüne girmiş yarı-sömürgeleşmiştir. Böylece Türkiye’de kapitalizm anormal bir şekilde gelişmiştir. Bu yüzden Türkiye’de kapitalizm, hiç bir zaman yaratıcı, gelişici olmadı. Tam aksine Vatan + Millet satıcılığı ile vurgun vurmaktan başka hiç bir şey düşünmedi.

Bu gerçekliğimize karşılık bakın Kurtuluş’un «çarpık kapitalizm»i neler yapar :

«Bütün bunlardan sonra şunu da hemen eklemek gerekir ki, kapitalizm girdiği ülkeyi süratle baştan aşağı kapitalist ilişkilere açmaya çalışır. Ve kapitalizm büyük bir süratle gelişir. Ancak bu gelişimin sonucu ülkenin ekonomik yapısı; çarpık kapitalist bir üretim tarzı (bu da Marksizme bir katkı olsa gerek: yeni bir üretim tarzıyla karşı karşıyayız (!) D. Derleniş) dahi olsa bu ülkenin burjuva demokratik devrimini tamamladığı anlamına gelmez. (İyi ya bu gerçeklik «çarpık kapitalizm»in kapitalizmi süratle geliştirmediği anlamına gelmez mi? D. Derleniş) Üst yapıda feodal, yarı feodal ilişkiler sürer gider. Emperyalist çağda çarpık kapitalizme uygun üst yapı ancak sosyal bir devrimle değişir (Emperyalist çağda çarpık olmayan kapitalizme «uygun üst yapı» neyle değişir acaba? D. Derleniş) ve bu sosyal devrim proletaryanın önderliğindeki demokratik halk devrimidir, kesintisiz bir sürecin sonunda sosyalizme ulaşır.» (Kurtuluş sayı 8. s. 36 a.g.y.)

«Ülkemizde … kapitalizmin çarpık ve hızlı gelişimi…» (Kurtuluş. Yakın Geçmişin Tarihsel Önemi sayı 2. s. 83) Kapitalizmimiz hem «çarpık» hem de «hızlı gelişiyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

«Oligarşi ile anlatmak istediğimiz herşeyden önce emperyalizme bağımlı kapitalizmin çarpık gelişiminin ürünü tekelci burjuvazi ile, büyük toprak sahiplerinin ittifakıdır.» (Kurtuluş. Demokratik Devrim sayı 7. s. 13) Uzun lafın kısası içeriğinin ne olduğu bilinmeyen bir «çarpık kapitalizm» vardır. Bu «çarpık» lık hem «hızlı gelişim» in, hem de gericiliğin (oligarşinin) ta kendisidir. Bir çorbalama örneğidir. Hatta öyle ki bu «oligarşi» bazan demokratik devrim bile yapabilir. Nasıl mı? Şöyle :

«1967’lerden itibaren derinleşen bunalım, ve bunalımdan çıkış yolları oligarşi içindeki iki eğilimi yaratmıştır. Aslında esas çelişki tekelci sermayenin 1960 – 1970 dönemlerinde yaptığı hızlı atılımlarla, kapitalizm öncesi kalıntıları tasfiye etmeye çalışması ve bunların temsilcilerini ittifaktan adım adım uzaklaştırmasından doğdu.» (Kurtuluş 12 Mart 1971 Faşist «Muhtıra Darbesi» Üzerine sayı 10. s. 45) Şu tekelci sermayemiz birazcık daha gayret etse 1970 ler Türkiye’sinde Demokratik Devrimi tamamlayıp halkımıza hediye ediverecek neredeyse. Kurtuluş’un kafası böyle «çarpık» olunca, elbette «kapitalizm» de, demokratik devrim de ister istemez «çarpık» olacaktır.

Oysa şu «işbirlikçi sermaye» teriminde olduğu gibi «çarpık kapitalizm» teriminde de sloganla yetinme kolaylığına kaçılmayıp, kapitalizmimiz kendi tarihsel gelişim süreci içinde incelense böyle hatalara düşülmeyecektir.

TÜRKİYE ANTİKA – MODERN KARMASI BİR YAPI GÖSTERİR

Bütün bu çarpıklık edebiyatı Türkiye’nin başbelası Tefeci – Bezirgan sermayeyi gözardı etme amacıyla döktürülür. TSİP «tefeci – tüccar» diyerek, Kurtuluş «pre – kapitalist unsurlar» diyerek (herhalde tefeci — bezirganları da bu kategoriye sokuyorlardır.) Tefeci – Bezirganlığı sureti haktan gösterirler, zemzemle yıkayıp temize çıkarırlar, gözden kaçırırlar. Oysa dünkü Türkiye’nin de, bugünkü Türkiye’nin de başını yiyen sosyal gerçeklik Tefeci — Bezirganlıktır. O., ne kapitalizmin ürününü (metayı) alıp satan saf tüccar, ne de sayica bir avuç kalmış pre – kapitalist toprak ağasıdır. O Türkiye’nin tüm kasabalarına ve uzantısıyla şehirlerine çöreklenmiş küçük üreticiyi faiz ve bezirganlık çapuluyla soyup soğana çeviren bir antika (pre – kapitalist) sınıftır.

O, Türkiye’nin yarı sömürgeleşmesinde yabancı sermayeyle şöyle sarmaş dolaş olmuştu :

«Finans – Kapital 19 uncu yüzyılda henüz serbest rekabetçi bankalar ve şirketler halinde iken de iratçı (rentier) idi. Onun için, Türkiye’nin antika tefeci – bezirgan sermayesinin inatçılığı ile çabuk, neredeyse kendiliğinden koklaşıp kaynaştı. «Hacı hacıyı Arafatta, it iti kalafatta» dediğimiz oluşla, iki hazır yeyici Yerli Yabancı sermaye daha ilk adımda Türkiye’yi haraca kesmekte kolayca elele verdiler. Bu «Menfaat evlenmesi» idi. Evlenmede iki yan nasıl gerekliyse, bu gelin, güvey oluşta da hem yerli hem yabancı sermayenin bulunması kendiliğinden anlaşılır. Ecnebi sermaye Türkiye’yi «iğfal» etmemiştir. Yerli sermayemiz adlı yosmamız cana çılgınca gönül verdiği için, yabancı sermaye aralık bırakılmış kapıdan Türkiye’de «hovardalığa» girmiştir.» (D. H. Kıvılcımlı a. g.e. s. 25-26)

Evet tıpkı Finans – Kapital teriminden kaçılırken düşülen yanılgılar bu kez Tefeci – Bezirgan teriminden kaçılırken yenilenir. Eneski Sosyalizmin tezlerinden kaçma telaşıyla yanlışlan yanlışla, belirsizlikten belirsizliğe düşülür. Örneğin Kurtuluş Tefeci – Bezirganlık olgusunu görmemek için genel kavramlara başvurur: ya «feodal kalıntılar» ya da «pre – kapitalist unsurlar» deyimleriyle meseleyi geçiştirir. Bunlar kimlerdir sorusuna açık hiç bir cevabı yoktur. Böylece demokratik devrimi kimlerle kime karşı yapacağını bilemez. Köylünün tefeci – bezirgan elinde nasıl sağmal edildiğini bilemediği için demokratik devrimin özünde köylü devrimi, toprak devrimi, köye modern alet kısacası köye demokrasi demek olduğunu göremez. Çünkü O, Finans Kapital + Tefeci — Bezirgan ittifakını görememiştir.

TÜRKİYE’DE DEMOKRATİK DEVRİM STRATEJİSİ :
ANTİEMPERYALİZM + ANTİFEODALİZM

Oysa 1937 yılı Eneski Sosyalizmce yayınlanan «Demokrasi : Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında (Antiemperyalizm + Antifeodalizm – Endüstri, Toprak, Sulh)» eserinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı, eserin adından da anlaşılabileceği gibi demokratik devrimin stratejisini Antiemperyalizm + Antifeodalizm olarak saptamıştır. Antiemperyalizmden amaç yerli – yabancı finans – kapital tahakkümünü yıkmaktır. Antifeodalizmden amaç ise köyde derebeyi kalıntısı toprak ağalığını ve tefeci – bezirgan sermaye tahakkümünü yıkmak, yani köye demokrasidir.

1970’ler Türkiye’sinde bu gerçekleri kavrayamaz isen, geriye devrimcilik adına keskinlikten öteye ne kalır. Herkese revizyonist, oportünist vs. demek kolaydır. Ama Ortodoks Marksist olmak zordur. Hele önceki kuşağın Ortodoksça yarattığı teoriyi elinin tersiyle itmiş isen artık teorisizlik, pusulasızlık kaderin olur.

Örneğin Kurtuluş’un Oligarşi tanımı şöyle bir açık verir :

«Oligarşinin bel kemiğini oluşturan ve gücünü emperyalizmden alan tekelci burjuvazi, artık emperyalizme tek başına dayanak olma ve ülkeye tek başına damgasını vurmayı düşünmektedir.

«… Aslında esas çelişki tekelci sermayenin 1960 – 1970 dönemlerinde yaptığı hızlı atılımlarla, kapitalizm öncesi kalıntıları tasfiye etmeye çalışması ve bunların temsilcilerini ittifaktan adım adım uzaklaştırmasından doğdu» (Kurtuluş 12 Mart 1971 Faşist «Muhtıra Darbesi» Üzerine sayı 10. s. 45)

Kimdir bu «tekelci sermayenin adım adım ittifaktan uzaklaştırdığı kapitalizm öncesi kalıntıları»? Kurtuluş’un oligarşi içinde saydığı «büyük toprak sahipleri» dir. Oysa aynı Kurtuluş «geri kalmış ülkelerin işbirlikçi burjuvazisinin toprak ağalığını sonuna kadar tasfiye edememesi başlıca iki nedene dayanır. Birincisi feodal artıkların emperyalizmin siyasi müttefiki olmasıdır. İkincisi ise antik burjuvazinin, emperyalist çağla birlikte devrimci barutunun bitmesidir.» (Kurtuluş. Kapitalizmin Emperyalizm… sayı 8. s. 34) der. Peki nasıl oluyor da emperyalizm çağının 1970 yılında bizim tekelci burjuvazi devrimci barut bularak feodal kalıntıları (ki emperyalizmin siyasi müttefikidirler) ittifaktan tasfiye ederek «emperyalizme tek başına dayanak olma» sevdasına kapıldı. Bu Kurtuluş kalemşorları ne sanıyorlar tekelci burjuvaları? Türkiye’de sayıları milyonlara varan bir kitle mi? Zaten oligarşi (azınlık yönetimi) diyerek bir avuç olduğunu belirttikleri oligarşi nasıl olur da bir bölüğünü daha tasfiye ederek, toplum ölçüsünde çırılçıplak kalır, en kör göze batar? Zaten Finans – Kapital + Tefeci – Bezirgan ittifakını görememektedirler, Bir avuç olan Finans – Kapitalin, en ücra köye kadar camiler, kuran kursları, Benzin istasyonları ağı kurmuş Tefeci – Bezirgan çetesi sayesinde kendini halkın gözünden gizleyebilmesinin de ötesinde, nasıl halk gibi göründüğünü anlayamamaktadırlar. Bu yetmezmiş gibi tekelci burjuvazinin kendini feodal kalıntılardan da tecrit ederek zıpzırlak ortaya çıkmak isteyeceğine inanabiliyorlar. Kendileri kimlerle, nasıl ittifak edilir bilmediklerinden tekelci burjuvazi (Finans – Kapital) de bilemez sanıyorlar herhalde. Onun Modern bir zümre olduğunu anlamıyorlar.

Türkiye gerçekliğinin Eneski Sosyalizmce açıklanmış olması hiç kimsede kompleks yaratmamalı, aksine Türkiye Sosyalizmi adına kıvanç duyulmalı, bırakılan teorik ve pratik silahlar farelerin kemirmesine terkedilecek yerde alınıp, kullanılıp, geliştirilirse Kurtuluş’un bu teorik keşmekeşi kendiliğinden sona erer.

SONUÇ

Bunca eleştiriden sonra tekrar ilk sorumuza dönelim : Kurtuluş Sosyalist Dergi Nasıl Kurtulur? :

1. Burjuva akademisyen metod yerine Marksist metodu (diyalektik materyalizmi) benimser.
2. «1971’in prestijini istismar etmek» yerine Onu Lenin’ce eleştirebilir, böylece ekonomizme de Sosyalist Devrimciliğe de düşmekten kurtulabilir.
3. Eneski Sosyalizme uluorta, rastgele sövmek yerine, Onu gerçekten Marksistçe eleştiriden geçirir, kuşaklar arası bağı Marksist Leninistçe kavrayabilir. Eneski Sosyalizmin bıraktığı teorik ve pratik silahları, kullanmayı öğrenebilir.
4. Türkiye orijinalitesini kendi hayalhanesine uydurmaya çalışmak yerine, Eneski Sosyalizmin 50 yıldır sonuca bağladığı gerçekleri kabul ederek kafasını Türkiye gerçeğine uydurabilir; hem kendi teorik ve pratik keşmekeşlikten kurtulur, hem de Türkiye halkının kurtuluşu için mutlaka başarması gereken Proletarya Partisinin Reorganizasyonu ve Halk Kurtuluş Cephesinin Kurulması daha olasılaşılır, daha hızlanır, kendimizin ve halkımızın her gün kan – revan içinde çektiğimiz acıların sonunun gelmesi çabuklaştırılır.

Hayasızca saldıran Finans – Kapital + Tefeci – Bezirgan Cephesine karşı Halk Kurtuluş Cephesini, Proletarya Partisi öncülüğünde örgütlemek acil görevini başarmak daha kolaylaşır. Aksi Türkiye Sosyalist hareketini bir süre daha kıkırdatmaya yarar.

BİTTİ

image_pdfPDF İzle & Kaydetimage_printYazdır
,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir