
Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ndeki 170 numaralı dosyasında yer alan ve “Giriş” başlığını taşıyan bu makale, Tarih Devrim Sosyalizm kitabının yayınlanmayan bölümleriyle birlikte dosyalanmıştır.
İnsanlık her zaman tabiat anaya göbek bağıyla bağlıdır. Hele ilk insanlık, büsbütün çıplacık tabiat çocuğudur. Tabiatın insanlık üzerine yaptığı etki ilk toplumlarda büsbütün yücedir. Ona rağmen, insan topluluğu, cansız maddenin yanındaki canlılar gibi, tabiattan apayrı, bağımsız bir evrendir. Ana, canlı varlıklardan daha az tabiatın etkisine ve kanunlarına uymaz. Ana çizgilerinde toplum ile tabiatın karşılıklı bağıntılarına kısaca değmeden geçemeyiz. Bu konuda şu bağıntıları inceleyeceğiz:
1- Tabiatın ve Tarihin Denk gidişleri;
2- Tarih ve Coğrafya…
Buna göre, tabiat ve tarih bölümünde iki ayrım olacaktır.
I- TABİATIN VE TARİHİN DENK GİDİŞLERİ
Bu ayırımda, tabiattaki biçimleşme ve gidiş kanunlarıyla, toplum ve tarihteki biçimleşme ve gidiş kanunları arasında göze çarpan paralellikler anlatılacaktır.
| Tabiat tarihinde | Toplum Tarihinde |
| Dünyanın teşekkülü | Medeniyetin Doğuşu |
| Tektonik karakterler | Tarih gidişleri |
| Kıt’aların çıkışları ve batışları | Medeniyetlerin çıkışları ve batışları |
| Gliptojenetik konak | Medeniyet tekamül çağı |
| Tektonik konak | Tarihçil devrim |
| Kıt’a doğuruculuğu | Orijinal medeniyet |
| Dağ doğuruculuğu | Medeniyet rönesansı |
| Soğuma etkileri | Ekonomi münasebetleri |
| Orta çekirdek | Üretici güçler |
| Hayatta hücre | Toplumda Kent |
| Bitkiler | Bitkicil medeniyet |
| Hayvanlar | Hayvancıl medeniyet |
II- TOPLUM VE DÜNYANIN KARŞILIKLI ETKİLERİ
Bu ayırımda, coğrafyanın tarihte oynadığı rolle, toplumun coğrafyayı üretici güç olarak kullanışı anlatılacaktır.
KONULAR: Toplum Coğrafyası-Anatomik Değişme, Fizyolojik Değişme-Vahşet Çoktan Kapanmıştır-Irk, Barbar Toplumun Eseridir-Aktif Uyuş, Pasif Uyuş-Tabiatla Toplumun Karşılıklı Etkileri-Tarih öncesinde: Yenidünya Durdu-Tarihte: Eskidünya Yürüdü-Yakındoğu İnsanlığı-Afrika-Asya Coğrafyası (Afrazi)-Yenidünya, Eskidünya- Coğrafya ve Toplum Münasebetleri…
I. AYRIM
TARİHİN VE TABİATIN DENK GİDİŞLERİ
DÜNYANIN TEŞEKKÜLÜ – MEDENİYETİN DOĞUŞU
Tabiat ana ise, toplum (cemiyet) onun çocuğudur. İki alanın ayırdedici özellikleri vardır. Bununla beraber, genel gidişlerinde, eşit sayılmasa bile, paralel kanunlara uyarlar.
Tabiat içinde Güneş sistemi, hayat içinde insan toplumu ile atbaşı gider.
1- Güneş sistemi önce NEBÜLÖZ halindedir. “Öyle bir çağ oldu ki, orada güneş sistemi gaz halinde idi.”(2) İnsan toplumu için o nebülöz hali, medeniyetten önceki TARİHÖNCESİ (Prehistorique)tir. İnsan o çağda gelişigüzel dağınıktır.
2- Nebülöz içinde güneşleşme başlar. “İlkin hiçbir hendesi [geometrik] biçimi bulunmayan moleküller, sonraları (cazibe kanunu ile) küre biçimini alırlar.” (3) “Bu koyu nebülöz, bilinmez çağlarda kendi üzerinde yavaş yavaş dönerken, çevresi Neptün yıldızı değirmisinin (orbitinin) hayli ötesinde idi.” (4) İnsan toplumu tarihöncesinde yeryüzüne yaygın aşiretler halinde iken Fırat-Basra körfezi çevresinde kentleşmelerin başlaması, sınırlaşması, nebülözün bu koyulaşıp dönmesi gibidir.
3- Sonra güneşten yıldızlar kopar. “Güneş haline gelmesi gereken çekirdek, dönüş çabukluğunu arttırdıkça, etki alanı içinde bulunan moleküller yığınını kendisi ile birlikte sürükledi; bu etki alanı ötesinde bir gaz halkası kaldı, o halkanın dönüş çabukluğu daha azdı ve halka kendi üzerinde büzüldükçe ilk planeti (gezegeni) biçimleştirdi ve ilh.” (5)
İnsan toplumunun Irak kentleri içinde tezatların hızlanışı, çevre ülkelerde medeniyet etkileri ile yeni kentleşmeler, güneşten kopma yıldızlar gibi ilk ana kentlerden ayrılmış koloniler bağımsızlaştılar.
Bu kıyaslama, medeniyet doğuncaya kadar geçen Öntarih (protohistoire) içindir. Öntarih, vahşet (eskitaş) ve barbarlık (yenitaş) çağlarını içine alır. Tarih; yalnız medeniyet çağlarını içine alır. Tarih öncesi ile tarihi birbirine hiç karıştırmamalıdır.
Yıldızlar biçimleninceye dek, tabiatın geçirdiği değişiklikleri belirtecek yertabakaları elimizde yoktur. Medeniyetler kuruluncaya dek, Vahşet ve Barbarlık çağlarını anlatan yazılı belgeler de elimizde yoktur. Dünya yıldızımız soğudukça başından geçenleri sadakatle kaleme alan yerkabuğunun biçim ve tabakaları belirledi. Medeniyetler kuruldukça, erimiş lava benzeyen barbarlıklardan ayrı oturak kentlerde yazı icat edildi; insanlığın başından geçenler kaleme alındı. Yerkabuğunun kitap sayfalarını andıran tabakaları, yeryüzü tarihini okumamıza yaradı. Yer tabakalarını andıran yazılı sayfalar insanlık tarihinin belgeleri oldular.
TEKTONİK HAREKETLER-TARİH GİDİŞLERİ
Tarih’in tümüne, bugüne dek geçmiş bütün tarihe bakınca, iki büyük çağ görüyoruz. Bu iki ulu çağ, olduğu gibi insanlığın:
- geçirdiği altüstlükler,
- ulaştığı olgunluk
bakımından birbirinin zıddıdır. Biz ard arda gelen bu iki ulu çağdan birincisine “TARİHCİL DEVRİMLER”, ötekine “TOPLUMCUL DEVRİMLER” çağı adlarını veriyoruz. Sadece adlarını koyuyoruz. Gerçekte TARİH böyledir.
1- Tarihcil Devrimler Çağı: Tarih öncesinin ilk kamu çağından Batı Avrupa’da kapitalizm denilen modern çağa dek sıra dağlar gibi uzanan sıra uygarlıklar zinciridir. Bunların hepsinde maddi temel, “BEZİRGAN EKONOMİSİ“dir. Modern çağa dek bu medeniyetler, “Tarih bir tekerrürdür” sözüne kaynak olacak kertede “sil baştan yaz” biçimi, ana insan münasebetlerinde kökten yıkılış ve yeniden kuruluşlarla ilerlemiş, gelişmiştir. Bu ulu çağda yeryüzü insanlığının bir bölüğü uygar, öbür bölüğü barbar kalmıştır.
2- Toplumcul Devrimler Çağı: Modern kapitalizm çağıdır. Adından da anlaşılacağı gibi, bu çağda toplumun temeli: gene Bezirgan, yani arz ve talep kanunu ile işler olmakla birlikte, eski ekonominin temel taşları olan “TEFECİ-BEZİRGAN” ikiz kardeş sermayeleri köklerinden kazıyan, modern işgücünü gündelikle kullanan, ondan doğma tezatlar zembereğiyle teknik gelişimi görülmedik çabuklukta geliştiren, modern sanayi ile modern toplumu kuran MODERN KAPİTALİZM’dir. Bu çağda, uygarlık yeryüzüne baştan başa ve kesin olarak egemendir. Artık, medeniyete karşı tarihcil bir rol oynayabilecek barbarlık yeryüzünde yoktur. Bu yüzden, istense de Tarihcil Devrim olamaz. Onun yapıcıları Barbarlar, 14. yüzyılın gerilerinde kalmışlardır. Medeniyetin yıkılıp yerine yenisi kurulamayınca, iç zıtlıkların çözümü, modern sınıfların barbarlığa dönmeksizin başardıkları TOPLUMCUL DEVRİM’le yapılan kabuk değiştirme biçiminde olur.
17. yüzyıl İngiltere’sinde başlayıp, 18. yüzyıl Fransa’sında “ULU DEVRİM: İhtilali Kebir” adıyla kesin başarısına ulaşan, 1848’lerde Kara Avrupa’sını kaplayan, 1905 ile 1917 arası İran, Türkiye, Rusya adlı ülkelerde yerleşen ve her gün bir kıtaya doğru yayılan altüstlüklerdir.
Bugün yerkabuğunun gelişimini, tabii yeryüzünün tarihini inceleyen bir bilim doğmuştur. Ona “TEKTONİK” veya “Arz küresinin mimarisi” adı veriliyor. Tektonik bilimi de, insanlık tarihinde görülenin hemen hemen aynı olan yeryüzü tarihinin iki büyük uluçağını keşfetmiştir. Yalnız bu uluçağları henüz tarihcil anlamda kavramıyor: Zaman içinde olan birer gelişme çağı gibi değil de, aynı zamanda imişçe iki değişiklik biçimi sayıyor. (At. L. s. 8/2) (6)
Biz olayları metafizik soyutlaştırma ve duralatma dışında kendi gerçek gidişleri içinde ele alınca “Techtonique” iki tip gelişme seçiyoruz:
1- “Buruşma Mimarisi” Çağı (L’Architecture plissee): “Özellikle dağ silsilelerinin doğuş çağıdır.” Bu zamanlar yerkabuğumuz kimi yerinde medeniyetler gibi “sert kıtalar” halinde oturaklılaşmıştır; kimi yerinde barbar oymaklar gibi akıcı elastiki kalmıştır. Bu iki bölge yerkabuğu arasındaki zıt durum, medeniyetlerin zaman zaman batıp çıkmaları gibi, aralarda denizlerin batıp çıkmalarını gerektirir: Alpler, Apeninler, Roşöz dağları, ve ilh… tıpkı insanlık tarihinin Irak, Mısır, Yunan, Roma, Hint, Çin ve ilh… medeniyetleri gibi yükselirler. Böylelikle yerkabuğu tarihinin ardarda gelen dört çağı, birbirlerinden yüz milyonlarca yıllık ara ile değişe gelir.
Tarihcil devrimler çağı gibi, Buruşum Mimarisi çağı da sonsuz görünmüyor. Tarih nasıl İ.Ö. 5000 yıllarından, İsa’dan sonra 1400 yıllarına dek mutlak tarihcil devrimlerle yürürken, ondan sonra üstün karakteri toplumcul devrimler olan uluçağa girdiyse, tıpkı öyle:
“Yerkabuğu boyuna sağlamlaştığından ve her gün daha az elastiki olduğundan (yerkabuğunun kimi bölümlerinin nispeten plastik kalmasını isteyen) buruşumlar evriminde (tekamülünde) yerkabuğu gittikçe daha az büyük rol oynamaya eğgin bulunur. Öyle görünüyor ki, son jeolojik devirlerden beri, (yerkabuğu değişiminde Buruşum değil) çöküntüler üstün olsalar gerektirler.” (At. L.,10/1)(7)
İnsanlığı, bütün yeryüzünde medeniyet sarınca, tarihcil devrim imkansızlaşır. Yerkabuğunun her yanını elastiki olmayan sert kıtaların kabuğu sarınca Buruşum Mimarisi imkansızlaşır.
**
İnsanlığı, bütün yeryüzünde medeniyet sarınca, tarihcil devrim imkansızlaşır. Yerkabuğunun her yanını elastiki olmayan sert kıtaların kabuğu sarınca Buruşum Mimarisi imkansızlaşır.
2- “Tablo Mimarisi” (L’Architecture tabulaire):** “Çöküntülerle kesik yaylalar” (At. L.,10/1) (8) çağıdır. Burada, insanlık için barbar yığınlarının yok olduğu gibi, yerkabuğu için elastiki bölgeler kalmamıştır. Yeryüzünün tümünü medeniyet nasıl kapladıysa, yerkabuğunun her yanını sağlam, sert karakıtaları kaplamıştır. Bir alt-üstlük olacaksa, artık (medeniyetin içinde görülen sosyal devrim gibi) sertleşmiş yaylaların kendi kara yapıları içinde çatlamalar ve çatlaklar boyunca “BASKÜL HAREKETİ” gibi inme çıkmalar biçiminde olacaktır. Afrika, Dekkan, Avustralya, Brezilya, Kanada, Skandinavya, Rusya yaylaları, uygarlıkların kendi içlerinde görülen toplumcul devrimleri andıran (terazi kefelerinin inip çıkması gibi) altüstlükler geçirmişlerdir.
“Buruşum hareketini takip edememiş olan her sert yığını bir takım kırıklar herkleştirir (çift sürerce oyuklaştırır). Bu harkların en önemlileri boyunca çöküntüler olur. Katı blokun bir bölüğü yukarıdan aşağıya alçalırken, öteki bölüğü çıkıntılaşır.” (At. L., s. 10/1) (9)
Bu kısa karşılaştırma, yerkabuğu tarihi ile insanlık tarihinin ana çizgileri arasındaki ulu gidişlerin ne çok benzeştiğini, taslak biçiminde olsun göstermiştir, sanırız.
KITALARIN VE MEDENİYETLERİN ÇIKIŞ – BATIŞLARI
Bizim asıl konumuz, iki ULUÇAĞ’dan özellikle, “Tarihcil Devrimler” çağıdır. Şüphesiz, insanlık tarihinin en ilk “Tarihcil Devrim“leri çağında (“Toplumcul Devrim” adını almasa bile) toplumcul altüstlükler nasıl Tarihcil Devrimlerle birlikte olmuşsa tıpkı öyle, yer kabuğunun buruşma mimarisi çağındaki altüstlükler sırasında tablo mimarisini andırır karakıtalarının çatlamaları da vardır.
Bizim işaret ettiğimiz; bu iki tip altüstlüklerden birinin veya ötekisinin egemen, üstün bulunuşudur. Yoksa, elbet her iki devrim de, az çok birbirlerinden çıkarlar. Modern çağda bile, dış harplerin iç ihtilalleri kışkırttığı gibi, yerkabuğunun Buruşum altüstlükleri, tablolaşmış kara kıtalarının çatırdamalarını gerektirmiştir.
Özellikle yerkabuğunun “Buruşum Mimarisi” çağındaki gidişle, insanlık tarihinin Tarihcil Devrimler çağındaki gidişinin genel kanunları ve işleyişleri arasındaki iç benzerlik, yukarıda anlattığımız dış benzerlikten hiç aşağı kalmaz. İnsanlık tarihinde uygarlıklarla barbarlıklar arasındaki batıp çıkma münasebetleri, modern çağa dek uzanan bütün büyük eski uygarlıklar tarihinin GEÇİT yerlerini dolduran (UYGARLIK – BARBARLIK) çatışmaları biçiminde görülür.
Yerkabuğu tarihinde bu olaya “BURUŞUM MİMARİSİ” adı verilmiş bulunuyor. Buruşum mimarisinde yerkabuğunun gelişimi, birbirini kovalayan iki zıt konağın ardarda gelişi biçiminde gözükür. Bu iki zıt konağın mekanizması, tabiatüstü veya insanüstü güçlerden değil, o zamanki yerkabuğunun yapısından ileri gelir.
Her iki BURUŞUM konağında dahi yerkabuğu yeknesak, monolit bir tek kıvamda değildi, iki çeşit zıt bölgelerden derlenmedir. En eski medeniyetler tarihindeki insanlık gibi, ilk yerkabuğu da her yeri bir esneklikte veya bir sertlikte olmayan yapılışta idi. Yeryüzünün her yanı aynı derecede donmuş, katılaşmış değildi:
“Şurası kabul edilebilir ki, jeolojik zamanların başlangıçlarından beri, arz sathının başka başka noktalarında bazı katı ve masif (yığıncıl) blokların sağlamlaşması, jeologlar gibi söylersek: ‘İçlerinden metamorfizm (yani: Eriyik kayaların camlaşırca madenleşme değişikliği) ve erimiş kayaların şırınga edilmeleri ile çimentolanmış’, aralarında ‘mutavassıt füze halinde mıntıkalar’ bulunan bazı büyük kabartı (voussoire)lar meydana geldi.” (De Launay, Histoire de la Terre)
Demek, daha anlaşılırca konuşmak için, yerkabuğunu bir çeşit zırha benzetebiliriz. Bu zırh, bir tek parçadan değil, belki birbirlerine nispetle oynayabilen ve topu birden dikliğine (şakuliliğine) ve düzlüğüne (ufkiliğine) hareketler yaparak yer değiştirebilen bir takım plakalardan imal edilmiş sayılabilir. Bu plakaların, buruşmaya ve biçimsizleşmeye elverişli bir plastik maddeyle birleştiklerini farzedersek, o zaman yerkabuğu tarihi bizce bilinen hareketlerine başladığı zaman ne durumda idi, onun hakkında aşağı yukarı bir fikir edinmiş olabiliriz. (At. L., s. 8/1–2) (10)
Yerkabuğunun bu “durum“u, yeryüzünde insan topluluklarının medeniyet doğduktan modern çağa gelininceye dek sürmüş zamanlardaki durumunun aynıdır. Bir yanda ziraat üretimi yüzünden oturuklaşmış kentler ile, “katı, yığıncıl blokların sağlamlığına ermiş” büyük uygarlık “kabartı”ları; öte yanda, bu kabartıları çevrelerinde dört bucaktan sarmış “eriyik kayalar” gibi “buruşmaya elverişli plastik madde” halinde oynak barbarlar vardır. Bu iki zıt tabaka arasındaki münasebet, “BURUŞUM MİMARİSİ” gibi “TARİHCİL DEVRİM” çağının iki zıt konağındaki gidişleri belli eder.
İki zıt konak şöyle geçer:
GLİPTOJENETİK KONAK – MEDENİYETİN TEKAMÜLÜ
1. KONAK: GLYPTOGENETIQUE (mühür kazımını doğurucu) çağ: Çok uzun sürer. Yeryüzünde başlıca iki bölük zırh parçaları görülür:
a) Buruşum Çıkıntıları (anticlinal) bölümleri: İnsan tarihinin ilk kentleşmiş medeniyetleri nasıl, denizler gibi çevrelerini sarmış barbarlık ummanının içinden başvermiş yüksekliklerse, tıpkı öyle, bu anticlinal buruşum çıkıntıları da, yerkabuğunun sular, okyanuslar dışında kalıp sivrilen ilk karakesimleridir.
b) Buruşum Çukurları (synclinal) bölümleri: Medeniyetlerin çevrelerini sarmış oynak barbar yığınları gibi, buruşum çıkıntılarını çevreleyen ve içleri su ve denizlerle dolmuş, elastiki yerkabuğu bölgeleridir.
Bu konak süresince, çıkıntılı yeryüzü, bir çeşit mühür gibi kazınır durur. Hava, su, ısı, elektrik, yerçekimi, hayvan, bitki gibi canlılar, ve ilh., ve ilh… durmaksızın hareket eden tabiat güçleri, sular dışında yükselen buruşum çıkıntılarını, yeryüzünün ilk Karakesimlerini (kıtalarını) yavaş yavaş aşındırırlar. Karalardan kopup gelen döküntü ve aşıntılar yer, su, hava çekim ve itimler ile, yüksek karalardan aşağı deniz diplerine doğru taşınıp çökertilirler.
İnsanlık tarihinde bu “mühür kazıma” aşıntıları ve taşıntıları olayına karşılık düşen olay, bir yandan medeniyetin kendi iç tezatlarıyla aşınırken, öte yandan, medeniyet kırıntı ve etkilerinin çevre barbarlar içine gidip yığılmalarıdır. Medeniyet gelişip genişledikçe (hele ilk Irak gibi hemen bütün işlenecek endüstri maddelerini dışarıdan getirme gereği altında) ham madde tedariki ve ticaret münasebetleri, asırlarca süre, barbarların denizler gibi oynak toplumları içine ve derinliklerine doğru, ister istemez birçok maddi, manevi medeniyet nesne, etki ve olaylarını taşıyıp götürürler.
“Jeologlar bunun mekanizmasını şöyle izah ediyorlar: Çökertiler (rüsuplar) tabiatıyla yerkabuğunun çöküntüleri (çukurları) içine, ve özellikle yerkabuğunun iki sağlamlaşmış bölgesi arasında iki komşu kompartımanın biçimleştirdikleri iki sedef kabuğu (écaille) plakası arasında kazılmış bulunan deniz çukurları içine birikmeye eğgindirler. Dağ silsilelerinin biçimleşmesini izah için pek önemli olan bu çöküntülere bugün geocynclinal (yerburuşumu çukurları) adı veriliyor.” (At. L., s. 8/1) (11)
Medeniyetler genişledikçe barbarlar içine yeni ve ileri münasebetler yayılır. Medeniyetle barbarlığın karşılıklı etkileri organlaşır. Medeniyet aşındıkça, yerbilimindeki “metamorfizm“e benzer kayalaşmalar, tabakalaşmalar artar. Yerkabuğunun gliptojenetik konağı, insan toplumunda üstün bir uygarlık çağının tam karşılığıdır.
Burada DEVRİM yoktur; EVRİM (tekamül) vardır. Medeniyet yaşadığı sürece, gliptojenetik devir devam ettikçe göze batmayabilecek değişimler gelişir. Denizin dibine kara döküntülerinin, kaya kırıntılarının çöker-tilen, barbarların içine uygarlık nesne düşünce ve münasebetlerinin etkileri ancak “tedrici”, yavaş yavaş bir BİRİKİM yapar.
Fakat, nasıl medeniyetin aşınması bir sınıra dek varınca, orada artık daha çok birikime yer kalmayıp, ansızın kopan barbar akınlarıyla medeniyet çökerse, tıpkı öyle, ilk buruşum çıkıntılarının yarattığı karakesimlerinin aşınması da bir hadde kadar tedriçle ilerler.
Elastiki “buruşum çukurları”nın biçimlediği deniz diplerinde kara çökertilerinin gittikçe yığılıp artan birikişi, gün gelir öylesine ağır basar ki, o anda, gliptojenetik (mühür kazımlı) konak durur, onun yerine (tektonik) (yermimarisi) kımıltıları konağı başgösterir. Bu, uygarlıkların Tarihcil Devrim konaklarının ta kendisidir.
TEKTONİK KONAK – TARİHCİL DEVRİM
2. KONAK (TECTONIQUE (yer mimarisi) çağı): Bundan önceki uzun birikiş olayları yerine ansızın kopan bu atlayışlar konağında iki tip kımıltı görülür:
a) Düzlüğüne (ufki) hareketlerle BURUŞUKLAR (dağ silsileleri) doğar. b) Dikliğine (şakuli) hareketlerle KITALAR (Yerkesimleri) doğar.
(Yerkımıltıları Yerkabuğunda):
“İki başka biçimde görünürler: Birileri, iki katı kabarık (voussure) arasında, kabuğun esnek (flexible) bölümlerini sıkıştırmaya eğgin düzlüğüne (ufki) hareketlerdir; ötekileri, dikliğine hareketlerdir ki, etkiler ile yerkabuğunun büyük kompartımanlarından birisi ötekine nispete yer değiştirir; kompartımanlardan biri yükselir, ötekisi alçalır; yahut hareket her iki kompartımanı da kırıp, onları küre sathından kısmen veya tümüyle yitirmeye yol açar.
“Birinciler, dağ silsilelerini yaratan buruşumlar (plissements)dır; ötekiler, kıta yaratıcı (épirogénique) adını alan hareketlerdir. Bu kımıltılar, kıtaların yükselme veya alçalmalarıyla, buna uygun olarak deniz seviyelerinin değişmesiyle ve eski kıtaların yerleri üstünde deniz çukurlarının oyulmasına varan çöküntüler (effondrements) ile kendilerini gösterirler.” (At. L., s.10/1) (12)
“Épirogénique (kelime: Kıtalar doğurucu, demektir) hareketler, kendiliklerinden ve kendilerine yoldaşlık eden denizlerin gerileme (régression) ve ilerleme (transgression)larıyla büyük önem kazanırlar. Bir yandan, kabarıklıkları tadil ederler, ve ilkin buruşukken tablolaşmış bölgelere dağlık bir gidiş verirler. Ötede, suların yönlerini değiştirirler.” (At. L., s. 10/2) (13)
Fransa’nın Loire ırmağı vaktiyle Seine ırmağının bir kolu iken, Fransa’nın Batısı épirogénique bir hareketle alçalınca bağımsızlaşmıştır.
“Bazen (kıta doğuran kımıltıyla), Skandinavya ve Britanya’da olduğu gibi, nöbet nöbet yükselmeler ve alçalmalar görülmüştür.” (At. L., s.10/2) (14) Fransa’da Voges’lar, Masif Sentral, Kanada büyük gölleri, Balkan yarımadası gibi.
Daha anlatırken, kendiliğinden beliriverdiği gibi, tektonik kımıltılar eski tarihin “Tarihcil Devrim” adını verdiğimiz altüstlüklerinin tabiatta yürüyen tam karşılıklarıdır. Bu hareketler, neden olurlar?
“En geniş bölgeleri ilgilendiren hadiselerden sayılmasalar bile, en göze çarpar hadiseler demek olan buruşumlar, pek karışık bir mekanizmayla olurlar. Ama, o mekanizma üzerine şöyle bir fikir verilebilir; Yerkabuğunun iki istikrarlı kompartımanı arasında, az dayanıklı, daha çok plastik ve aslında çöküntü olan bir bölge vardır. Bu çöküntünün içine, önceden var olan topraklardan koparılmış çökertilerle deniz hayvanlarının artıkları birikir.” (İnsanlık tarihinde barbarlar içinde medeniyet etkilerinin katılmasıyla beliren biçimleşmelerin birikmesi gibi.)
Bu çöküntü, bu çukur jeosenklinaldir: Dağ buruşumunun ilk menşeidir, çünkü, bir yerbilginin göze çarpıcı tarzda deyimlendirdiği gibi:
“Bütün bayağı görünüşlerin zıddına olarak, çıkıntı bir delikle başlar.” (Diyalektiğin jeolojide açıklanması).
“Çökertilerin birikimi ile gittikçe daha çok ağırlaşan bir yük altında nispeten plastik kalmış olan jeosenklinal bölge gitgide derinleşir. O sırada jeosenklinal çukuru sınırlandıran yerkabuğunun iki istikrarlı, oturaklı kısmı birbirlerine gittikçe daha çok yaklaşarak, çukur dibine birikmiş toprakları bir mengene içindeymişçe sıkarlar. Hem yüklendiği o pek büyük basıncın ve hem de çukur dibinin içine battığı eriyik haldeki maddelerin, ve gördüğümüz gibi, çökertileri erime (füzyon) noktasına ulaştırmaya elverişli yüksek ısının etkisiyle çukurların zeminleri plastikleşir.” (Barbarların medeniyetlere saldıracak duruma gelmeleri gibi).
“İşte kritik an buradadır; çöküntü ortadan kalkıp kabarık halka (bourrelet) durumuna girer: Bunun üzerine en derin tabakaların uğradığı buruşukluk biçiminde bir dağ bilkuvve vardır artık. O buruşuk ilkin yüzeyde, ancak birkaç kanbur veya vadileşmelerle gözükür, bunlar ilkin iç tabakalardaki kıvrımların kat kat yığılışını hiç belli etmezler.
“Derken jeosenklinal çukurun dibi (ansızın) yükseliverince, deniz ortadan kalkar ve buruşuğun tepesi yan kabartı (voussoire)lar üzerinde sivrileşiverir.” “Himalaya dağlarının yeraltında bir tiyatro dekoru gibi baştan başa kotarılmış bulunduğunu kabul etmek az cesaret isteyecektir.” (Launay: “Histoire de la Terre”) (At. L., s. 8/2, 9/1) (15)
Barbarların, yıktıkları bir medeniyet üzerinde veya yanı başında, kendi yabanlıklarını bırakıp yeni bir medeniyet yahut başka devlet kurmaları gibi, jeosenklinal çukur, ortadan kaldırdığı karakesiminin yanı başında, denizi yitirip yeni bir karakesimi kurar.
Jeosenklinal çukuru, barbarlara denk gördük. Çukurun iki yanındaki karakıtaları eski medeniyetlerdir. Irak medeniyeti ile Mısır medeniyeti arasında Semit barbarlar, Hiksoslar (Çobanlar), Asurlar, Etiler, Traslar (Frijiya, Lidya), Fenike Giritliler, nihayet Grekler ve Romalılar; Yunan medeniyeti ile Pers medeniyeti arasında Makedonyalılar; Hint ve Çin medeniyetleri ile Roma medeniyeti arasında kuzeyde Hünler, Cermenler, güneyde Araplar; İslam medeniyeti ile Çin-Hint medeniyetleri arasında Moğollar, Türkler ve ilh… gibi. Uygarlık – barbarlık münasebetleri, jeolojinin tektonik altüstlüklerine denk tarih gidişleridir.
KITA DOĞURUCU: DAĞ DOĞURUCU – YENİ MEDENİYET: MEDENİYET RÖNESANSI
Buruşum mimarisindeki: DAĞ DOĞURUCU düzlüğüne (ufki) kımıltılarla; KITA DOĞURUCU dikliğine (şakuli) kımıltıların, insanlık tarihindeki tam karşılıkları, büyük TEKTONİK hareketlerin tam karşılığı olan BARBAR AKINLARI’ndan sonra beliren iki bambaşka tip gelişmelerde gözükür. Bu gelişmeler, ya eski medeniyetin çok defa az ötesinde yepyeni bir medeniyet doğurur, yahut eski medeniyetin hemen üzerinde yıkılanı dirilişe (rönesansa) uğratır.
1 – MEDENİYET DOĞURUCU BARBAR AKINI: Barbar akını, Yukarı barbarlığın KENTLEŞME çağından geliyorsa, dikliğine tektonik hareketler gibi, eski medeniyet kıtasını batırıp, az ötede yeni bir medeniyet kıtası doğurur. Sümer uygarlığı yerine Akkad medeniyetinin, Babil medeniyeti yerine Asur medeniyetinin, Asur medeniyeti yerine Pers medeniyetinin gelişi gibi. Eski orijinal medeniyeti yıkıp, yeni orijinal medeniyet kuran Yukarı barbar kentlerinden doğma hareketler arasında: Sümerlerden sonra Mısır – Hint medeniyetleri, Eti – Finike, Girit – Ege, Yunan – Roma, Çin – İslam medeniyetleri de girer.
2 – MEDENİYET DİRİLTİCİ BARBAR AKINI: Barbar akını, Orta barbarlığın henüz kentleşememiş GÖÇEBE–ÇOBANLIK çağından geliyorsa, — düzlüğüne tektonik hareketler gibi, eski medeniyet kıtasını çatlatmakla birlikte, yıktığı yerde yeniden yaparak bir çeşit rönesansa uğratır. Onun eskiyi tüm göçürüp ortadan kaldıracak kendi KENT seviyesinde müesseseli gelenekleri bulunmadığı için, başka türlü davranamaz. Zaptettiği medeniyetin bir dalı, şubesi ve devam ettiricisi olur. Eski medeniyet çizgisi üstünde sıradağlar gibi ard arda benzer devletler kurar. Babil medeniyetinden sonra Anadolu’ya akın eden Cimmerler, Skitler, Traslardan sonra görülen irili, ufaklı (Truva, Frijya, Lidya, Karya, Mizya, Bitinya) gibi sıra devletçikler; Yunan medeniyetinden sonra daha öncekileri de yer yer dirilten İskender arkası devletçikleri; Roma medeniyetinden sonra Hün–Cermen akınlarından doğma Ortaçağ devletçikleri; İslam medeniyetinden sonra Moğol–Türk akınlarının ürünü “Tavaifülmülük” adlı ömürleri 100 yılları güç aşan devletçikler gibi.
Batı Avrupa’daki Bezirgan temelli (antika yapılı) Ortaçağ sıradağ-devlet tipi “Tavaifülmülük”leri temizleyen veya çökerten tarihin en son barbar akınları NORMANLAR’dan sonra artık “Buruşma Mimarisi (Tarihcil Devrimler)” çağı bitti; “Tablo Tektoniği: Toplumcul Devrimler” çağı başladı.
SOĞUMA: ORTAÇEKİRDEK – EKONOMİ: ÜRETİCİ GÜÇLER
Bütün bu çok yanlı değişikliklerin ve altüstlüklerin, en son duruşmada varıp birleştikleri tek sebep nedir?
Tektonik bilimi yeryüzü altüstlüklerini tabiatta tek sebebe bağlar:
“Bu hareketlerin hepsinin menşei, soğuma tesiriyle eriyik (füzyon) halinde kalmış malzemelerin gittikçe büzülmesi, arz küresi hacminin ufalması ve aynı yüzeyi örten yerkabuğunun, merkez nüve (orta çekirdek) üzerine uymaya devam etme zaruretidir.” (At. L., s. 8/2) (16)
İnsanlık tarihinde aynı monizmi (birinciliği) buluyoruz. Yukarıdaki yerkabuğu olayında “soğuma” sözcüğünün yerine “ekonomi” karşılığı geçirildi mi, bütün öteki gelişimler ister istemez birbiri ardından birbirine uyarak yürürler. Tarih, eriyik yerkabuğunun donması gibi, Bezirgan medeniyetinin toplum yüzeyine eşitçe dağınık zenginlikleri yer yer biriktirip istikrarlı Kentleşmeler yapması ile başlar. Medeniyet kabuğu, yerkabuğu gibi ilkin pek cılızdır. Bir süre insan gelişimine elverir: Bir avuç insan elinde birikmiş zenginlikler, üretimin az çok belli bir sınıra dek gelişimini sağlarken, “soğuma” başlar. Bütün zenginlikleri tekellerinde tutanlar Karunlaştıkça azınlığa düşerler; büyük çoğunluk, medeniyetin ister istemez yaratıp arttırdığı boyuna daha çeşitli ve daha geniş ihtiyaçların baskısı ve kendisi gibi insandan başka bir şey olmayan azınlığın madde ve manaca insanüstüleşmesi altında gah “büzülür”, gah “fışkırır”.
Uygar toplum içinde sayıları azaldıkça bu azalışın sakıncalarından kurtuluşu dışarıdaki barbarlardan köle ve aylıklı asker, insan, ham madde alışverişinde bulan üst katlar, kendi elleriyle kendi “mezar kazıcıları“nı, medeniyet eşiğinde sıra bekleyen barbarları yetiştirirler.
Barbarların “jeosenklinal” birikişi arttıkça, toplum kabuğu “insan münasebetleri” ile merkez nüve (orta çekirdek) olan “üretici güçler” arasındaki dengelilik bozulur. Tefeci–Bezirgan bağıntıların yer yer katılaşması, yığınların geçimindeki soğuyup büzülmeyi, o soğuyup büzülme, katılaşmış bağıntıların uygunsuzluğunu (intibaksızlığını) arttırır. Yeryüzünün cılız kesimlerinde birikmiş jeosenklinal barbarlar yığını, hiç göze batmadığı halde (gerekince yanardağ lavlarıyla kaynamaya elverişli ekonomi “merkez nüve”si ile eski kabuk arasındaki dengesizliğin itişi yüzünden) bir gün bentleri yıkar. Tarihcil Devrimin “tufan”ı başlamıştır.
Bu çok yanlı tek sebep, varlığın genel gidiş kanununa uygun kavranmadıkça, tarihi (tabiatta ve toplumda) kavramaya yer kalır mı?
“Ya uygarlık çeşitlerinin birbirlerinden o kerte ayırtlı çokluğu?” denecek. Bu soru, canlı tabiatın göz karartıcı zenginliklerini, tıpkı saniyede 30 bin kilometre çabuklukla yol alan dünyamızı yerinden kımıldamaz sanışımız gibi, görememekten, görmeye “dayanamamaktan” ileri gelse gerektir.
Gerçekte, medeniyetlerin çeşitlilikleriyle, tabiatınkiler arasındaki paralel ve denk gidiş, hiçbir yerde bilgisizliğimizden başka engele uğramaz.
BİTKİ – HAYVAN HÜCRESİ – BİTKİCİL – HAYVANCIL KENTLEŞME
Ayrı toplum bağıntıları altında 7 bin yıllık “medeniyet” basamaklarının gösterdiği tipleri, “cansız” dediğimiz tabiat içindeki “canlı” adını verdiğimiz tabiatın gösterdiği tiplerde bulabiliriz.
Hayatın birikimi “hücre”dir: Sınırı belli bir varlıktır. Medeniyetin her yanlı tüm anlamıyla hücresi, “Kent”tir. Buna Frenkçede “Cité” (site) denir. Arapça’da oturukluk anlamına gelen “medine” ile daha çok insan emeğinin etkisi, eseri sayılan “emin, gaaret olunmaz” (çapul edilmez) “belde” vardır. “Uygarlık”tan çok, “MEDENİYET” (KENTLEŞME) yerinde bir sözdür. Çünkü hayat nasıl hücre ile başladıysa, medeniyet de tıpkı öyle KENT ile başlamıştır.
Hücre bilurlaşmalardan farklıysa, kent de öylece Orta Barbarlıktan beri görülen köyleşme ve insan kümeleşmelerinden bambaşkadır. Gene hücre nasıl “doku” (nesic: tissue)den farklı ise, tıpkı öyle kent de ondan sonraki Ortaçağ ve Modern çağ şehirlerinden büsbütün farklıdır. Yalnız bu “terim” yerleştirmesi bile, hayat “HÜCRE”si ile toplum “KENT” arasındaki organik, içten benzerliği belirtmeye yetebilir. Hücrenin zarı → kentin “Sur“u, Hücrenin “nüvesi” → kentin ortasında kutsal tapınağı, ve ilh. …
Kıyaslamalarımızı herkes az çok yapabilir.
Bir yol “hücre” doğunca, hayatın nasıl alabildiğine geliştiği ve bu gelişimdeki kanunları Darwinizm 100’ü aşkın yıllardan beri belirtmiş bulunuyor. Hemen hemen ayrı “Yaşama için savaşma” ve “Tabii eleşim” (Sélection Naturelle) kanunları, hiç değilse modern çağa dek (insan şuurunu insan toplumuna düzen vereceği çağa dek, demek daha doğru olur) medeniyetin gidişini yöneltti. Burada ırkçı sapıklığın insanlığı ortaçağa ısmarlayan kalp mistifikasyonundan (insanı budala yerine koyuşundan) çekinecek yer yok. Modern çağla birlikte, insan şuuru, hiç değilse verim ve etki bakımından, tarihin “kör” denilen genel gidiş kanunları ile paralleleşmiştir. Çünkü o gidiş artık insanların çözümleyebilecekleri problemler durumuna girmiştir. Ölüm pahasına da olsa, geri tepmeye hiç kimsenin gücü yetemez. Binlerce yıldan beri ahlatı armut yapabilmiş insan toplumu, insanı maymunlaşmaya doğru götürmemenin yolunu çoktan bulmuştur.
İlk hücrede başlayan hayatın gelişmesi, başlıca iki bölümde özelleşti:
- Hayvanlar
- Bitkiler
Modern çağdan önceki medeniyetleri de yakından izleyince iki büyük tipe ayırabiliriz:
- Hayvancıl Medeniyetler
- Bitkicil Medeniyetler
Bu terimlerin alışılmış mantıkları için ne çok aykırı yorumlara kaldırılabileceği besbellidir. Ama, toplumcul gerçeği tabiat gerçekleriyle kıyaslamadıkça elle tutulur kılamamak durumu, sözden korkmamayı gerektirir.
Bildiğimiz gibi BİTKİ olduğu yerde büyüme, HAYVAN yer değiştirerek büyümedir. Kadim medeniyetlerde bu iki tip gelişme kaçınılmaz olmuştur. Medeniyet aynı kara kesiminin içinde kaldıkça, bitkicil medeniyet tipini vermiştir.
Irak medeniyeti, Basra körfezi kıyısından, Fırat-Dicle ırmakları boyunca aynı kara kesimi üzerinde genişledikçe, güneyden kuzeye, bir bitkinin aynı kökten filiz, gövde, dal, budak salması gibi uzamış ve yayılmıştır. Tek başlarına alınınca bütün orijinal karakesimi medeniyetleri böyle bitkicil gelişim göstermişlerdir. Mısır, Hint, Çin medeniyetleri gibi…
Mısır medeniyeti, Irak’ın tersine kuzeyden güneye (Aşağı Mısır’dan Orta ve Yukarı Mısır’a) doğru ağaçlaştı. Hint medeniyeti batıdan doğuya, Çin medeniyeti doğudan batıya doğru bitkicilleşmiştir. Bu ilk göze çarpan özelliktir. Hayatın bitki kolu gibi, bitkicil medeniyetler kökten gövdeye, dala, budağa, yaprağa, meyvaya doğru büyümüşlerdir.
Medeniyetin önüne kendi zamanı için “aşılmaz” gibi gelen denizler çıkınca, medeniyet oracıkta kalmamıştır. Hayvancıl tip gelişim başlamıştır. Barbar akınları değil, medeniyetin kendisi, uzun mesafeler içinde daha geniş aralıklı hareketler, sıçramalar yapmıştır. Klasik kadim tarihte buna KOLONİLEŞTİRME adı verilir. Modern tarihin “sömürge” adıyla daha iyi anlatılan kolonileştirmeleri ile kadim koloniler birbirlerine taban tabana zıddır. Elbet modern kolonileşmeler gibi kadim koloniler de iç tezatların sonucuydu. Ama, kadim koloniler tıpkı canlı bir hücrenin skizogeni (bölünümle üreyim) tipinde, eşit kromozomlara iki “Santros” çevresinde kutuplaşarak ayrılması gibi, kentin eşit hak ve görevli kişilerinin birer “Eponim” (kahraman) (yeni kente adını verecek yiğit) çevresinde tüm teşkilatlanarak başka ülkelerde, ana kentin hayatını sürelendirip geliştirmek üzere bütün müessese ve teşkilatlarıyla yola çıkması idi.
Bu gidişte ilk bitkicil medeniyet ana olmuş, yeni hücreler doğurunca “koloni”ler koparıp uzaklara göndermiştir. Ayrılan kolonların gittikleri yer şartlarına göre, başka bitkicil medeniyetler yaratmaları mümkündü. En ilk ana Irak medeniyeti, güneye doğru Acem körfezi ile karşılaşınca, Umman denizinden atlayarak, süptropikal Sind ırmağı boyunca, Hint medeniyetinin tohumlarını attı. Aynı Irak medeniyeti, kuzeybatıda Akdeniz kıyılarına varınca, oradan Fırat-Dicle’ye eşit Nil ırmağı boyuna sıçrayıp Mısır medeniyetini doğurdu. Sind ve Nil süptropikal medeniyetleri, kendi kara kesimleri içinde kaldıkça, tıpkı tohum aldıkları ana Irak medeniyeti gibi bitkicil tipte gelişimlere daldılar.
Basamaklı gelişimlerini en iyi izleyebildiğimiz hayvancıl tip medeniyet biçimleri Akdeniz coğrafyası için biçilmiş kaftan oldu. Burada Irak’ın yetiştirdiği üç koldan: Kuzeyi güney Anadolu, güneyi kuzey Afrika, doğusu Suriye kıyılarını kaplamış Anadolu–Finike–Mısır medeniyetlerinin çapraz ateşi altında Akdeniz, yeryüzünün hayvancıl tipte en hareketli, dolayısıyla da en bereketli medeniyetlerini vermekte gecikmedi.
Anadolu–Finike–Mısır, önce Girit medeniyetini doğurdular. Girit medeniyeti, Avrupa karakesiminde Yunan yarımadasının doğu kıyı körfezlerinde Nisenya medeniyetini, Asya karakesiminde, Anadolu yarımadasının boğazlara bekçi batı girinti çıkıntılarında Truva medeniyetini fışkırttı. Böylece gelişen EGE medeniyeti, tarih sahnesine sıçrayan Greklerce tasfiye edilirken, Grek karşı saldırısı bütün Anadolu kıyılarını kolonileriyle kesti.
Hayvancıl tip medeniyetleri kışkırtmakta en köklü olan Finike, Batı Akdeniz’e doğru Tyr (Sûr) prensesi Didon yönetiminde Kartaca kolonisini kurdu. Sicilya’dan İspanya’ya dek Batı Akdeniz kıyı ülkelerini medeniyet çerçevesine soktu.
Greklerin yıktıkları Truva medeniyeti, İtalyan yarımadasının kolonileştirilme çağını olgunlaştırdı. Girit medeniyetlerinde tramplen bulmuş Anadolu medeniyetinin, daha Misen medeniyeti sırasında, İtalyan yarımadasına sıçrattığı Etrüsk medeniyeti, Truva bozgunu üzerine İtalya’ya gelen ikinci büyük Anadolu medeniyeti kolonizasyon için kotarılmış bir zemindi.
Acemcenin yanıltması ile “Yunan” dediğimiz Grek medeniyeti, çağdaşı Kartaca gibi sırf Bezirgan imtiyazlılığı zırhına bürünmüş yerinde yadırgı kent gibi kalmadı. Erişebildiği Ege, Marmara, Akdeniz, Karadeniz kıyılarını bol bol koloniledi. Makedonyalı İskender, çökkün Asya ve Afrika medeniyetlerini Hint sınırına dek tasfiye eden Yukarı Barbar akını ile Grek medeniyetine son verdiği zaman, Grek ve Kartaca mirasına konacak hayvancıl tip Roma medeniyeti nöbet yerine geçti.
Demek insan toplumu, kopuşuksuz kara kesimleri üstünde bitkicil medeniyet çeşitleri yaratarak, aralıklı denizaşırı ülkelerde koloniler yoluyla hayvancıl medeniyet çeşitleri doğurarak, tabiat ananın bitki ve hayvan nevileri gidişine de uymuştur.
Tabiatta hayatın bitki ve hayvan tipinde gelişimi “nev’i: Espèce” basamaklarını üretti. Toplum tarihi de, gerek hayvancıl gerek bitkicil medeniyet tiplerinde, tarihcil gelişim basamaklarına uygun çok çeşitli “medeniyet nev’ileri” gösterdi. Hayvan ve bitki nevileri nasıl Darwinizmin bulduğu kanunlara göre gittikçe daha gelişkin (mütekamil: Evrimli) nev’iler türettiyse, tıpkı öyle, bitkicil ve hayvancıl medeniyet tipleri içinde gittikçe daha gelişkin medeniyet nev’ileri doğdu. “Tekerrür” gibi görünen ardarda gelişler, toplumcul devrimler çağına doğru yükselen kemiyet birikişi konakları oldu.
Hayat, bütün bitki ve hayvan nev’ileri içinde, arasında ve zincirlenişinde az çok gelişmelerden sonra, kopuşmalar, yitmeler, yeniden bitmelerle süregeldi. Toplum da, bütün o her tip “medeniyet“ler ve “devlet“ler dediğimiz birbirini doğurup deviren tip ve nev’ilerin kopuşmalı (yitme–bitme)ler zincirlenişi ile yürüdü. Hayatta bir nev’in ölümü ötekinin doğumu oldu. Medeniyetler için de aynı kural egemendi. Hayat ölümle düşekalktı. Medeniyet barbarlıkla düşekalktı. Bütün ortasında hayat nasıl durmadıysa, toplum da, bütün medeniyet yıkılışları ve barbarlığa dönüşler ortasında yok olmadı. Bitmiş sanıldığı yer ve zamanda yeni atılışlar için dinlendiği görüldü.
“Bildiğimiz biricik tek bilim tarih bilimidir. Tarih iki yönden ele alınınca, tabiat tarihi ile insan tarihi diye ikiye ayrılabilir. Bununla birlikte, o iki bölüm birbirlerinden ayrılabilir değiller. Yeryüzünde insan bulundukça tabiat tarihi ile insanların tarihi karşılıklı olarak birbirlerini şartlandırırlar. Burada konumuz tabiat tarihi, özellikle tabiat bilimi değildir; ama insanların tarihi içine girmemiz gerekir. Çünkü her ideoloji en sonunda ya o tarihin kalp yorumuna, yahut bu tarihin tüm soyutlaştırılmasına varır: İdeolojinin kendisi o tarihin bir yanında başka bir şey değildir.” (K. Marks, “Die Deutsche Ideologie”, s.10) (17)
II. AYRIM
TOPLUM VE COĞRAFYANIN KARŞILIKLI ETKİLERİ
TOPLUM COĞRAFYASI
Toplumun tabiatla sıkı bağlılığı ve hemen hemen denk kanunlarla genel gidişi herşeyi yapan coğrafyadır anlamına mı gelir? Bu gibi sorular hep olayların gerçek gidişini (prosesini) metafizikçe kavramaktan ileri gelir. İki zıttı bir arada gördük mü, sentezin gerçekliğini yok sayabiliyoruz.
Maddenin atomu müsbet elektrik yükü olan protonla menfi elektrik yükü olan elektron zıtlarının bir
arada bulunmasıdır. Proton da, elektron da (klasik ve metafizik deyimiyle) “madde” değil “kuvvef’tirler. Öyle ise, madde denilen elle tutulur nesne yok mu, atom yok mudur? Gerçekte vardır. Bu var
olan müsbet elektrik proton mudur yoksa menfi elektrik elektron mudur?
İkisi de değil, onların sentezi olan atomdur. Tıpkı bunun gibi, canlı insanın cansız tabiatla, hatta öteki canlılarla çatışmasından toplum adlı sentez doğmuştur. Toplumda canlı cansız tabiatın da, insanın da etkisi bir arada bulunan zıtlar durumundadır. Bunlardan biri ötekisiz olmaz diye, toplumu sırf tabiat etkisine bağlamak olur mu?
Bugün artık insanı saran tabiat olarak coğrafyayı yapan kimdir, sorusu ile karşı karşıyayız. Yani insanın coğrafyası da, kendi toplumunun etkisi ile doğmuş bulunuyor. Tabiat içinde insana yarar coğrafya, toplum aracılığı ile tabiattan koparılmış, insan eliyle değiştirilerek benimsenmiş bir tabiat parçasıdır. Düne dek çekişme konusu olan bu gerçeği, toplum bilimi (sosyoloji) artık doktrin ürküntüleri dışında bir olay gibi pekiştirmiştir. İnsan coğrafyası da, toplumun her şeyi gibi, insan emeğinin ürünü durumundadır:
“İnsanın tabiat üzerine tepkisini burda özellikle kaydetmelidir. Monteskiyö, “Esprit des Lois” (Kanunların Ruhu) kitabında, “insanların uğraşmaları”na bir fasıl ayırıyordu. Buffon da yazısında şunu belirtiyordu,
“Arzın tüm yüzü bugün insan güreşinin damgasını taşıyor.”
“Bölge monografları aynı fikri çok daha açıklıkla ışığa çıkardılar.
M. Demangeon bize diyor ki, ‘yalnız Seine departmanı değil, hemen bütün şimdiki peysaj insanların eseridir.’ Aynı coğrafyacı, La Piordie etüdünde yazıyor, ‘Sömürgelerimizin toprakları uzun bir intensive (koyulgun) tarım devresinden sonra girecekleri kılığa ne kadar az benzerlerse, ekincilerimizin terkettikleri toprakta ilk hasat vermiş toprağa o kadar benzer. ‘Böylece bizim tabii saydığımız birçok peysajlar, tabiatın vermiş olduğundan çok daha fazlası ile insanın eseridir. Bugün bize bir çayırlar ve çimenler ülkesi gibi görünen Normandiya, söylendiğine göre tarla açılmış bir ormandır. Daha geniş olarak, Fransız kırlarında rastladığımız başlıca iki peysaj var: Birisi koca köyler olarak kümeleşmiş meskenleriyle açık peysajlar, ötekisi dağınık meskenli, bocager (koruluk) köyleridir; bunların ikisi de tarımcıl medeniyetin pek farklı iki tipine karşılık düşerler.
Bunları, M. Marc Bloch o güzel “Les Caracteres Originaux de l, Histoire Rurale Française” (1931) (Fransız Kır Tarihinin Orijinal vasıfları) kitabında tarif etmiş ve Henry Hubert “Les Celtes” (Keltler) üzerine yazdığı eserinde bunların menşelerini açıklamıştır.
Kısacası, saf coğrafya bulacağımızı sandığımız yerde, bütün bir insancıl geçmiş, bütün bir tarih temeli keşfediyoruz. “Frederic Rauh, “Etudes de Morale”inde kaydediyordu: “Önemli olan toprak değil, toprağı kullanan insan tekniğidir.” M. Lucien Febvre daha başka türlü sonuç çıkaramıyor, şöyle yazıyor:
“İnsan emeği, insan hesabı, insan hareketi, insanlığın durmak dinmeksizin med ve ceziri; ilk plânda toprak ve iklim değil, daima insan, “Geographie Humaine” (İnsancıl Coğrafya)nın, hele sosyoloji için, iyice ilgi çeker kavranışı bundandır.”
“İnsan, hiç de azımsanamayacak bir coğrafya yapısı (ajanı)dır.” İnsancıl coğrafyanın başlıca konusu özellikle “bu, insanın tabiat üzerine yaptığı aksiyonu, etkiyi” etüd etmek olacaktır. Coğrafyanın bölgelerden isteyeceği şey, “şu (insan kümeleşmelerinin) evrimi içinde yerin payına düşeni öğrenmek değildir. Coğrafya şartlarının zamanlar akımınca ulusların kaderleri ve bizzat tarihleri üzerine yapabildiği etkiyi, tesiri öğrenmekte değildir. Ulusların, insan kümeleşmelerinin ve toplumlarının ortam üzerine yapabildikleri ve yapmış bulundukları aksiyonu belirlendirmekte kendisine yardım edilmesidir.”(Febvre). Daha ötede şöyle denir: Toplum grupları, “ekonomik ihtiyaçlarıyla geniş ölçüde determine (belirlenmiş)dirler; … bizzat o ihtiyaçlar yoluyladır ki, insanın bu ihtiyaçlarını gidermek için insanların çabaları yoluyladır ki, önce gözümüz önünde insan toplumları üzerine coğrafyanın yaptığı derin tesir izahını bulur.” (C.İ.S., s.178-179)
ANATOMİK DEĞİŞME – FİZYOLOJİK DEĞİŞME
Tabiat bütün canlılar üzerine etki yapar. Ama, tabiatın aynı etkisi hayvana doğrudan doğruya, insana toplum dolayısıyla tepki yaratır. Doğrudan doğruya etkiyi fizyoloji (görevbilimi) içindeki veraset olayı ile açıklayabiliriz.
“Edinme (acquis) karakterler iki düzende olabilirler: Birileri bir arızadan ileri gelmedirler, bunlar intikal etmezler; ötekileri bir görevcil (fonetionelle) değişiklikten ileri gelirler, bunlar ırsîdirler. Bu bizi şu sonucu çıkarmaya götürür; İrsiyet, anatomik (teşrihi) değişikliklerin değil, görevcil (fonksiyonel) değişikliklerin intikaalidir.
“Edinme karakterlerin intikaalini inkâr edenler, daima Yahudi ırkı örneğini öne sürerler. İşte 3000 yıldan aşırı zamandır ki sünnet yapılır da, gene bakarsınız çocuklar bir prepüsle (kabuklu olarak) dünyaya gelirler. Tıpkı onun gibi, bazı köpeklerin kuyrukları ve kulakları kesildiği halde, yavrularının bu ekleri daima aynı derecede gelişkin olur.
“Tersine, bir görevcil bozukluğu göz önüne getirelim. Bu yönde Brown-Sequard’ın tecrübesinden daha öğreticisi olamaz. Kobayın siyatiği kesilir, hayvan sar’alı olurlar. Çiftleştirilir, doğan yavruları da sar’alı olur. Öyleyse bu vak’ada intikaal eden nedir? Sakatlanma mı? Hiç değil; yavruların siyatiği tamamıyla normaldir; ırsiyetçe pekiştirilen şey yalnız görevcil bozukluktur.
“Bir organın gelişimini görevi düzenlediğinden, intikaal eden görevcil değişikliklerin sonucunda anatomik değişiklikler yapabilmesi anlaşılır şeydir. Mesela insanın, irsiyet yoluyla üstün bir zekalı olabileceği anlaşılır; bu insan özel istidatlarla dünyaya gelecektir ve bu istidatlar onun beyin hücrelerinde daha belirgin bir gelişme kışkırtacaktır. Başka deyimle, beyin çok gelişkin olduğu için zeka göze çarpıcı değildir; kişi üstün bir beyin görevlenişi mirasına konduğu için, o göreve zemin (substratum) hizmetini gören merkezler ölçü aşırı gelişmişlerdir.”
“Özet olarak, tohumcul (germinatif) plasma değişme eğginliği göstermeksizin çağları aşıp geçer; nev’in kişiliğini sağlar. Bedencil hücreler ise, tersine evrimin etkisine uğrarlar; dış amillerin (etkisiyle) izlenimlenerek, kendi yanlarından tohumcul hücreler üzerine tepki gösterirler ve onları yeni bir yönde izlenimlendirirler. Bu sefer tohumcul hücreler ilkel tipi değişikliğe uğratırlar.”
“Atacıl tipin muhafazası kanunu tohumcul hücre plasmasının bekası ile izah edilir;
“Evrim (tekâmül) kanunu, bedencil hücrelerin değişikliklere uğramaları ile izah edilir.” (R.İ.M., s. 291-292)
Tabiat biliminin belirttiği diyalektik veraset kanununu buraya alışımız, aşırıca unutulmasındandır. İki zıt yönde işleyen kanuna göre, bütün canlılar için: Çevre şartlarının edindirdiği görev değişiklikleri, sonraki kuşaklara organ değişikliği şeklinde geçiş sentezini verir. Bir organ değişikliği, bir hayvanın nev’ini değiştirir. Tabiatın doğrudan doğruya etkisi altında pasifçe değişikliğe uğramak dediğimiz olay budur. Bütün hayvanlar ve bitkiler gibi insan da bu pasif değişiklikten payını almaz mı? Alır. Öyle ise, insanı öteki hayvanlardan ayırt eden AKTİF uyuş nedir? İnsanın, kendi bedeninde organ değişikliğine gitmeksizin tabiata karşı gösterebildiği tepkidir. Sosyolojinin belirttiği insancıl coğrafya, insanın çevresine aktif uyuş (etkili intibak) gösterdiğini ispat eder.
VAHŞET ÇOKTAN KALKMIŞTIR
İnsanın da öteki hayvanlar gibi pasif intibakla nev’i değiştirdiği bir çağ olmuştur, denilebilir. Bu çağ, bugünün değil, tarihöncesinin VAHŞET çağı veya PALEOLİTİK çağı olabilir. Fakat o insanlık devri çoktan geçmiştir.
Frazer şöyle yazar:
“Bugün vahşi, mutlak anlamda değil, ancak izafi anlamda ilkeldir. Menşeideki (orijinal) insana, yani sırf hayvancıl var oluş seviyesinin ilk defa üstüne çıkmak üzere yükseldiği zamanki insana nispetle o ilkel değildir. Olaya bakınca, ilk halindeki insana kıyaslanınca, bugünün en geri vahşisi büyük gelişimli ve yüksek kültürlü bir varlıktır.” (C.İ.S., s.148)
M. Mauss şöyle yazar:
“İlkel (iptidai)lerden konuşuluyor. Bence yalnız paleolitik çağın tek kalıntıları olan Avusturalyalılar bu adı almaya lâyıktırlar. Bütün Amerika ve Polinezya toplumları Neolitik çağdadırlar ve tarımcıldırlar, evcil hayvanları vardır. Onun için bunları vahşilerle bir tek ve aynı plân üzerine dizelemek imkânsızdır.” (C.İ.S., s. 149)
Vahşet çağı yüzbinlerce yıl öncelere çıkar. Aşağı Vahşet konağı sayılacak tip: Cavalı Dik-pitekantrop, Çinli Sinantrop, Avrupalı Heidelberg insanı ile Piltdown insanını içine alan Eoantrap (şafakinsan) yeryüzünden öylesine silinmiştir ki, bugünkü insan onu insan bile saymıyor. (Metafizik bilginler insanı, bugünkü tipiyle sanki gökten inmiş sayıyor, tarihliği yadırgıyor!). Avrupa’da Orta Vahşet konağı sayılacak Nesnderthal insanla, gene Avrupa’da Yukarı Vahşet konağı sayılacak iki zıt tipli Sapiens-insan da dölü tükenmiş “fosil insan” durumundadırlar. İnsanın geçirdiği bu nevi değişiklikleri, bugün yeryüzünden örneği silinmiş tipler olduklarına göre, pasif intibak hissini verebilir.
IRK: BARBAR TOPLUMUN ESERİDİR
Gerçekte insan, insan olalı aktif intibak göstermiş olmalıdır. Yarım ila bir milyon yıl içinde en aktif intibak bile büyük nev’i değişmeleriyle sonuçlanmamazlık edememiş görünüyor. Modern istatistikler birkaç on yıl içinde harp veya barış gibi sebeplerle, insan boylarının birkaç santim uzayıp kısaldığını buluyor. İlk Vahşet çağının 500 bin yıllık uzunluğu düşünülürse, Pitekantroptan Homo-Sapiens’e dek görülen tip değişmesi aktif insan, intibaklı bir varlık için bile kaçınılmaz sayılmalıdır.
Bu çekimserliklerden sonra, insanın neden aktif uyarlıkla pasif uyarlıklı hayvanlardan ayrıldığı kısaca göz önüne getirilebilir. Tabiat, hayvanların üstüne doğrudan doğruya etki yapar. Canlıların önce fizyolojilerinde bir değişme yaratır. İlk ataların bu fizyoloji değişiklikleri, sonraki döllere anatomi değişiklikleri biçiminde geçer. Yani, yeni uzuvlar (organlar) doğurtur. Uzvu değişen hayvan, başka nev’i bir canlıya döner… Hiç değilse Homo-Sapiens (Us insanı) zamanından beri demek 40-50 bin yıldan beri, insan için böyle bir organ (uzuv) dolayısıyla nev’i değişmesi yok gibidir. Bugünkü olumlu bilim delilleri ile ispat etmiştir ki, ırk değişiklikleri diye o kadar çok demagojiye kapı açan farklar, hatta ham coğrafya etkisi bile olmayabilir. Ortaçağ başlangıcında Avrupa Cermen ve hele Latinlerine o denli korkunç gelen Hünlerin yüzleri, bugünkü zenci yüzleri gibi, Totem inancı ve teşkilatı için yapılmış çentiklerle izah edilebilir. Demek, ırk ayırdında dahi, toplumun en az maddi sayılan etkileri, insana alıştırdığı görevler ve şartlarla, bambaşka ırk vasıfları verir.
Jean Bruhnes şöyle yazar:
“Şimdiki Besarabya, Ukrayna ve Polonya Yahudileri (gerçi hemen hemen bilmeksizin, çengel burunları, Levit denilen uzun kara redingotları, yüzün iki yanına düşen kıvrımlı kâhkülleriyle sahici Filistinli Semit İsraillilerin bedencil ve toplumcul çehrelerini, kıyafetlerini ve özel davranışlarını benimsemişlerse de) çoğunluklarıyla İslâvlardan ve Turanlılardan başka birşey değildirler. Bin yıl oluyor, kendileri Turanlı iken Yahudi olan, ve çağımızın dördüncü yüzyılından onuncu yüzyılına dek büyük Dnyeper İmparatorluğuna egemenlik etmiş bulunan Hazarların askeri ve siyasi etkisi altında Yudaizm dinine dönmüşlerdi! Şurası, insanı ne kadar şaşkına çevirirse de, gene itiraz götürmez olaydır: Krakova ve Varşova Yahudileri bize, Kudüslü Yahudilerin kendilerinden daha çok Yahudi görünürler!” “Bundan çıkarılan sonuç dupdurudur: ‘Irk’ denilen şey bize aradığımız ‘toplumcul öz substrat sociale’i vermek şöyle dursun, tersine, genel olarak tasavvur edildiğinden çok daha geniş payı ile, bizzat ırkın kendisi toplumla yaşamının bir ürünüdür.” (C.İ.S., s. 169)
AKTİF UYUŞ – PASİF UYUŞ
İnsanın aktif uyması, bütün etkilere karşı tek kişi olarak değil, tek başına olduğu zaman dahi, toplum aracılığı ve araçları ile tepki göstermesi anlamına gelir. Hayvan sürüyle yaşadığı zaman bile, tabiate ve herşeye karşı tek başına kalır, organları, uzuvları ile çarpışır. İnsan tabiata karşı öteki insanlarla işbirliği durumundadır, ve toplumun kendisine sağladığı aygıt ve metod’larla davranır. Yaşama savaşında, hayvanın bir nesil sonravücudu değişir; insanın kuşaklar boyu vücudu aynı kalırken, tekniği (aletleri ve usulleri) değişir. Teknik değiştikçe, toplumun biçimi, canlı hayvanların nevileri gibi, kalıptan kalıba girer. Ama, nasıl bitki ve hayvan nevilerinin çokluğuna rağmen HAYAT bir tekse, tıpkı öyle doğmuş batmış medeniyet çeşitlerinin çokluğuna rağmen TOPLUM bir tektir.
Pasif bir uyuşta çevre ŞARTI da, görev değişimi SEBEBİ de tabîdir.
Tarihin gidişinde, tabiat ŞART, cemiyet (toplum) SEBEP rolünü oynar. Tekniğin gelişiminde tabiat şartları, ancak toplum sebepleri ile bir araya gelirse yeni bir senteze varıp, insanlığı ilerletir. Tabiata hayvanın pasifçe, insanın aktifçe uyması bu anlamdadır. Gerçekte aktif olan tek ikisi değil, o kişiyi aygıt, metod, gelenek, görenek, dil, düşünceyle cihazlandırmış olan toplumdur. İnsan, tabiatı toplum sayesinde değiştirerek ona uyar. Canlılar, ancak yüz milyonlarca yıl yığılan leşleri ile tabiatta değişim yaparlar. Yalnız insandır ki, bir veya birkaç kuşakta, toplum manivelasına dayanarak dünyayı kaldırır ve kendisine yararlı biçime sokar. Onun için peysaj, tabiatın değil insan toplumunun yaratığıdır. Toplum yaşamasında rol oynayan tabiat, ancak toplumun aygıt ve metodları için erişilebilir olan tabiattır. İnsana doğrudan doğruya etki yapan coğrafya: İşlenmiş, değiştirilmiş, topluma mal edilmiş tabiat parçasıdır.
Irak’ta ilk uygarlığı Sümerler kurdu. Sümer oymakları Fırat- Dicle balçıkları üzerine geldikleri vakit, tarım işini başarabilecek bir toplum düzeyine erişmemiş olsalardı, kendilerinden önce gelmiş geçmiş nice göçebeler gibi geçer giderlerdi. İlk Sümerlerin yerleşik yaşadıkları yerler ise, tabiatın verdiği hazır toprak değil, Sümerlerin kendi elleri ve emekleri ile yarattıkları yer oldu. “(Sümer ülkesi) ilk tarihcil zamanlarda yaratıcı merkez oldu, tarih öncesi devrinin sonunda yazının beşiği oldu. Bu yaratıcılar ve icatçılar Sümerler idiyseler, kendilerinden önce gelmiş olupta, el-Obeyd çağında bizzat Sümer ülkesini “yaratmış” olanlara önsümerler adı verilebilir.
“İbrani Genese (Tekevvün: Oluş efsanesi)nin yankıladığı Sümer geleneğinde; yaradış toprağı sudan ayırmaktan ibaretti. Başka deyimle, biçimleşme durumunda bulunan Fırat ve Dicle deltasının kurutulması demekti. Bu yaratış emeği el-Obeyd devrinde başlamış olmak gerekir. Zira ön-sümerler daha önceden hububat ekiyorlardı bile: Hububat ise, ne bir sazlı bataklıkta, ne de sulama yapılmamış bir çölde bitemezdi. İnsanlar Erech’te, üzerinde yaşadıkları yeri yarattılar. Mesken arsası ile bataklığın dibi orasına hakiki platformlar sıralanmıştı: Bunlar, muntazam tabakalar halinde haçvâri dizilmiş ve ayak ile çiğnenmiş kamışlardan yapılmaydılar. Erech, IV. Bericht, Abhand, Preuss. Akad Wissen. phil. Hist., (Kl,1932, 2) Sümerler belki ekime elverişli adaları kulubeleri ile doldurmamak için, bu yapma yeri kendilerine çamurlu bataklığın üstüne kurmuşlardı.” (Ch. OP., s.129)
Demek insanın tabiat etkisi altına girebilmek için bile, önce toplumun tabiat üzerine aktif etki yapabilecek araç ve yol (vasıta ve usul)ları bulmuş bulunması gerektir. Bulamamışsa ne insan tabiata etki yapabilir, ne de dolayısı ile tabiatın toplumu değiştirip geliştirecek bir etki yapması elverir. Bunun tersini düşünmek (Tarihi sırf coğrafya ile nitelendirmeye kalkışmak), insanı pasif hayvan yerine koymak olur.
İnsanın işlediği ve faydalanabildiği tabiat, toplum tekniği ile teşkilatının seviyesine göre değişir. İnsanlar ancak toplumcul teknik ve metodik seviyelerinin elverdiği tabiat parçası üzerinde sürekli münasebetler kurabilirler. Avcı oymaklar için orman yaşanılacak uçmak yerdir. Van gölü çevrelerini bırakıp Irak çöllerinde medenileşmiye inen Semitler, kutsal kitaplarında Van gölü çevresinin ağaçlıklarını ve orada geçen kardeşçe eşit kandaşlık yaşayışlarını yakıcı hasretle CENNET’leştirdiler. Tarım çağında ise, demir baltayla ormanın kökü kazınmadıkça tarla açılamadı.
TABİATLA TOPLUMUN KARŞILIKLI ETKİLERİ
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, tabiatla toplum arasındaki etki tepki ancak bir arada ele alınırsa anlaşılabilir. Ancak o zaman tabiatla toplum arasındaki olağanüstü diyalektik karşılıklı sebep-netice münasebeti açıkça görülebilir. Tabiat, insana engel çıkardığı zaman da, kolaylık gösterdiği zaman da aynı tabiattır. Toplumun ondan faydalanması, tabiatı (moda deyimi ile) “değerlendirme“si, kendi gelişim basamağına bağlıdır. Neanderthal insan, buzulların saldırısına uğramasa, ılık açık havayı bırakıp, ayıları çıkardığı inlerde yaşamaya başlamazdı. Ama, toplum daha önce ateşi iyice kullanmayı öğrenmemiş olsaydı, Neanderthal insan da buzullar Avrupa’sında tutunamaz, Eeontropus (şafak-insan) gibi yeryüzünden silinip gidebilirdi. Gerçekten vahşet çağı böyle oldu.
Barbarlık (Neolitik) çağda, çobanlıkla geçinen oymaklar için toprak mülkiyeti gibi, toprak vatanı da yoktu. Öz Türkçe’de: “Yurt” sözcüğü “Çadır” demekti. Savaşlar ülkeler ele geçirmek için değil, çok defa talan için yapılırdı. Çobanlık başlıca geçim yordamı kaldıkça, en ufak bir sıkışma, en büyük ulus yığınlarını bir ülkeyi bırakıp ötekine kolayca geçmeye götürüyordu. Anadolu’da Pelaj’ları Tras’lar, Tras’ları Grek’ler kovaladı durdu. Cimmeryen’lerle Skit’ler, yeri yurdu bilinmez ecinni taifeleri kadar oynakça “yurt” değiştirebiliyorlardı. Roma medeniyeti göçerken Hünler önünde Gotlar ve bütün öteki göçmen uluslar kısa zamanda dünyayı bir uçtan ötekine arşınlayıveriyorlardı. Kayıhan Türkleri çobanlıkla geçindikleri sıra, Moğol baskısı altında Orta Asya’dan Anadolu’ya dek, bir daha geri dönmemecesine kaçıştılar. “Yurt”ları taşıdıkları çadır ve otağları idi. Bütün bu göçebeler, geçimlerini tarımla sağlamaya başladıkları zaman, yerleştiler. Yurtları çadır yerine toprak oldu. Savaş, toprağı savunmak, arazi fethetmek için yapıldı. Toprak mülk ve yurt oldu.
Medeniyet binlerce yıl Yakındoğu topraklarında bocaladı. Okyanuslar yeryüzünün bitimi aşılmaz öteki dünya engini sayıldı. Uzakdoğu’dan ilk Neolitik insanlar, Uzak Batı’dan Norman barbarlar boyuna Amerika’ya gittikleri halde, Eski Dünya, Yeni Dünya’nın var olduğunu dahi bilemedi. Kolomb’un gemisi San Salvador’a ulaştığı gün, Amerika Hint sayıldı. Engine açılan araçlar okyanusları kesin olarak yenince, Amerika “keşfedildi. Batı Avrupa’da sermayenin birikişi kapitalizme, modern Avrupa medeniyetine geçişi hızlandırdı. Amerika diye bir coğrafya parçası var oldu.
Tabiatla insan toplumu, birbirlerinin hem sebebi, hem neticesi olan, gâh dostça (olumlu yönde), gâh düşmanca (olumsuz yönde) karşılıklı etki-tepki gösterdiler. Bu gerçeğin en göze çarpan gösterileri, insanlığın bir tarihöncesinde (Yeni Dünyada) ve bir de tarihte (Eski Dünyada) yaptığı iki büyük geçiş sırasında bulunur.
TARİHÖNCESİNDE: YENİ-DÜNYA DURDU
Amerika karakesimi, Eski Dünya’dan (Asya-Avrupa- Afrika’dan) ayrı, uzak, habersiz, kendi başına kaldığı sürece, Orta Barbarlık konağından öteye geçemedi. Eski Dünya’da insanlık Yukarı Barbarlığa, oradan medeniyete, medeniyetin antika tarihi kaplayan basit Bezirgan ekonomisi temeli üzerinde uzun ve nöbet nöbet Tarihcil Devrimler çağından sonra, modern kapitalizm çağına yükseldi. Amerika bu tekâmül basamaklarından hiçbirisini atlayamadı.
İnkalar, Aztekler gibi yerli Amerika toplumları, bir çeşit Hiyeroğlifi andıran yazıya doğru gelişmiş görülüyorlar. Yalnız bu gelişmelerde dikkati çekmesi gereken bir yan var: O gelişmeler YeniDünya’nın hep Pasifik kıyılarına bakan yüksek yaylalarda belirirler. Sonraları daha doğudaki kara içlerine doğru yayılıp işlemiş olsalar bile, hep batı kıyılarından gelmedirler. O toplumların bu durumları, kendileri ile Pasifik Okyanusu öteleri arasında bir münasebet bulunabileceğini hatıra getirir. Bu yüzden onlar, yerli ve başlıbaşına gelişmiş kültürler sayılamaz. Eldeki son belgeler, (“tarihin başlayışı” sırasında göreceğiz.) Uzakdoğu’dan Batı Amerika kıyılarına gelinmiş bulunduğunu sezdirmişlerdir. Ancak dışarıdan sızma uygarlık unsurları bile, geldikleri Amerikan coğrafyasından destek bulamamış görünürler. Onun için, Amerika’da gelişeceklerine, söz yerinde ise dumurlaştılar kütleştiler denilebilir. Geniş Amerika karakesimlerinin insanlığı, uygarlık şöyle dursun, Yukarı Barbarlık konağına bile çıkamadılar. Neden?
Çünkü, Orta Barbarlıktan Yukarı Barbarlığa yükseliş ancak SÜRÜ manivelâsı ile elverdi. Amerika’da ise sürü hayvanları yoktu. Koyun, keçi, sığır, beygir cinsleri “Eski-Dünya’nın varlıklarıydılar. Sürüye yer vermeyen coğrafya içinde kalan Amerikalı insan, Avcılıktan ileri bir üretim şartını bulamadı. Dolayısıyla da, Amerika’nın yerli toplumları, belki Uzakdoğu’dan sıçramış medeniyet elemanlarını bile, Akdeniz kolonileri gibi geliştiremedi, tersine Orta Barbarlık seviyesi çevresinde dondurabildi. Yukarı Barbarlık manivelasını Amerika ŞART’ları içinde bulamayan insanlık, Orta Barbarlık SEBEP’leriyle uygarlığa sıçrayamadı.
TARİHTE ESKİ-DÜNYA YÜRÜDÜ
“Eski-Dünya” dediğimiz Asya-Afrika kara kesiminde evcilleştirilebilir sürü hayvanları boldu. Sürünün getirdiği toplum zenginliği ve kişiliğin gelişimi, elverişli bölgelerde Yukarı Barbarlık Tarım üretimini, medeniyetin canlı hücreleri durumuna girecek Kentleri ve bir çeşit KENTLEŞME demek olan uygarlığı ardarda gerektirdi. Ama, bütün Kadim uygarlıklar, Asya-Afrika bölgeleri içinde kaldıkları sürece, belli bir üretim yordamından ileriye geçemediler. Bu üretim yordamı tek sözle BEZİRGAN EKONOMİ’nin ilkel biçimi idi. Bu ekonomi bir sınıra dek gelişince, üretim temeli olan toprak ekonomisini içinden çıkılmaz bir kargaşalığa sokup geriletmeye kadar varıyordu. Bu çıkmaza girilince, çevre barbarların akınları, çürüyen ve insanlığın ileri gidişini engelleyen eski uygarlığı yıkıyorlardı. Fakat, yeniden doğan medeniyetler, gene aynı Bezirgan temeller üzerine dayanıyordu. Aynı çıkmaz, tekrar gelip çatıyordu. O yüzden, üstünkörü bakanlar için “tarih bir tekerrürdür” düşüncesi, neredeyse, tarihin ilerleyişini yok saymaya dek vardı.
Asya-Afrika uygarlıkları Avrupa’ya geçti. Yunan-Roma Akdeniz uygarlıkları tarihi “tekerrür” ettirmekten kurtaramadılar. Ancak medeniyet Avrupa’nın batı ucuna değdiği zaman, insanlık Ortaçağ’dan modern KAPİTALİZME atlayabildi. O yüzden kapitalist uygarlığa, dar anlamıyla “AVRUPA medeniyeti” adı takıldı.
Burada Bezirgan uygarlığını, geniş yeniden üretim düzeni olan kapitalist uygarlığına atlatan coğrafya ŞART’ları nelerdir? İnsanlık Çin ülkesinden Atlas kıyılarına dek bütün yeryüzünü uygarlık bağlantılarına açmıştı. Bu büyük KEMMİYET BİRİKİŞİ, Batı Avrupa’da ansızın, kimseye sezdirmeden yeni bir KEYFİYET’e sıçradı. Modern anlamda “Doğu Hint Kumpanyası” biçimiyle, o çağa dek görülmemiş bir büyük sermaye birikişini, başka birçok (Avrupa’da Norman akınları, Akdeniz’de Osmanlı akınları gibi) sosyal, tarihcil, siyasal ve ilh. sebeplerle, kaçınılmaz kıldı. Ayrıca, Batı Avrupa ucunun coğrafya ŞART’ları da böyle modern sermaye birikimi için ideal elverişlilikte bir KEYFİYET taşıyordu. Bu keyfiyetin başında; “Estuaire” denilen deltasız ırmak ağızları gelir. Bu ırmak ağızları, en büyük deniz taşıtlarının ırmak yolu ile karaların en derin içlerine dek ticareti sokabildi ve sermayeyi büyük emniyet altına aldı. Atlas Okyanusu, çok aşırı med ve cezirleriyle, kendisine dökülen ırmakların ağızlarında delta biçimlerini silip süpürüyordu. Modern sermaye birikişini ilk temsil eden Doğu Hin Kumpanyaları, Ren ve Taymiz estüerlerinde belirdiler.
Elbet, yalnız başına Çin ile Atlas kıyıları arasında gidip gelmeler, hele Atlas Okyanusunun estüerleri, hiçbir toplumu kendiliğinden kapitalist uygarlığa geçirmeye yetemezdi. Avrupa’ya evvel ezel ilk insanlar Orta Asya ve Çin’den gelmiş görünürler. 250 bin yıl öncelerine çıkan Sinantrop’ların Pekin’den kalkıp Avrupa’ya Heidelberg insanı biçiminde geldiği olmayacak şey değildir. 100 bin yıl önceki Avrupalı Orta Vahşi Neanderthal insanla, Yukarı Vahşi Grimaldi insanın ise, Asya’dan Avrupa’ya geldikleri, artık bilimce belgelenmiş sayılabilir. Hepsi bir yana, tarih içinde Hunlar, Çin ile Fransa arasında mekik dokumuş akıncılar oldular. Bütün bu münasebetler, hiçbir zaman Orta Barbarların bir sıçrayışta kapitalizme varmalarına elvermedi. Batıda kapitalizmin doğması için, toplumun önce orada prekapitalist (sermayedar-öncesi) basamağa varması, Yakındoğu ve Akdeniz’de 6 bin yıllık bir medeniyet fonunun yığılmış bulunması gibi toplumcul ve tarihcil başka pek çok maddi manevi SEBEP’lerin gelişmesi gerekmiştir. Batı uygarlığından önce Batı-uc ile Doğu-uc arasında tarihin en ulu ve geniş medeniyet köprüsünü önce İslamlık kurmuştur. İslam uygarlığının “BURUŞUM” (plissement) dağ silsilelerinden en sonuncusu Osmanlılık, ansızın Avrupa’da gelişmiş Ortaçağ bezirganı prekapitalist ve taze insan malzemeli topluma, buzulların saldırması gibi yaman ve kesinlikle Akdeniz ve Yakındoğu’nun gelenekcil ticaret yollarını tıkamıştır. O zaman, ateşi bulmuş Neanderthal insanın son dördüncü buzullar baskınında yok olacağına mağaralarda yeni bir yaşayış çağı açabilmesi için zaruretlerle, Batı Avrupa ön sermayecileri, UZAK-DIŞ TİCARET için Hint yollarını aramaya çıkmış ve Amerika’yı Hindistan niyetine keşfedip, ön-kapitalist karakterde sırf bezirgan sermayeyi modern ilerici kapitalizm münasebetlerine yöneltip geliştirebilmiştir.
YAKIN-DOĞU İNSANLIĞI
Toplumun sırf coğrafya kanunları ile güdüldüğü sanısı ne kadar metafizik ve asosyal bir kuruntu ise, coğrafyayı toplumcul ekonominin ŞARTI gibi ele almamakta en az o kadar skolastik bir yanılma olur.
Coğrafya üretici güçlerin dışarısından çevreleyip şartlandırdığı toplum üzerine nasıl kesin etki yaptığı “Eski dünya” gelişimi ile “Yeni dünya” gelişimi arasındaki farktan belli olur.
Klasik tarih, Yakındoğu’daki toplum gelişimini basit bir yayla olayına bağlar: “Katerner (dördüncü) yeryüzü çağının başlangıcından beri, yalnız kuzey Afrika ile güney Ön-Asya’da fizik şartları insanın çabuk ilerlemesine elveriyordu. Paleolitik (Eskitaş çağı) sanayi izlerine bilhassa Lübnan ve Suriye’de rastlanıyor. Bu bölgelere yerleşen insan yavaş yavaş ateş, süs, elbise kullanmayı becerdi, taş yontmayı, sonra cilalamayı, en sonunda da toprak vazolar ve madeni silahlar yapmayı öğrendi.
“Bununla birlikte Suriye kültür ocağı olma bakımından, Mısır’ın aşağısında kalır.
“Fakat iklim şartları değişti. Yükseklikler kurudu. Büyük ırmak vadileri şekillendi. İnsan daha çeşitli, daha bol zenginlik kaynakları buldu. O zaman Libya’da oturanlar Nil’e doğru indiler. Suriyedekilerden kimileri daha barınabilir kısımlarda oturdular, kimileri ise, Fırat vadisini takip ederek, Acem körfezi zararına teşekkül eden milli ova içinde yerleşmeye gittiler. Ve orada başka ırktan kimselere, İran yaylasının batı sathımâilleri yoluyla kimbilir nereden gelmiş bulunan Sümerlilere rastladılar. Onların işbirliğinden, dördüncü bin yılda daha sonra Babil adını alacak olan Sümer-Akkad medeniyeti doğdu.” (M.P., H.G. des P., C.1 s,13)
Kırk yıl önce tarihin başlangıcı böyle görülüyordu. 20 yıl sonra o iklim değişikliği Avrupa buzulları kalkınca, Atlantikten Afrika kuzeyini aşarak tâ İndüs ırmağına dek giden yağmur dolu siklonların, buzullar çekilince, yolunu değiştirerek Avrupa üzerine geçmesiyle izah olundu.
AFRİKA-ASYA COĞRAFYASI
Edinbourgh Üniversitesi Öntarih ve Arkeoloji profesörü V. Gordan Childe, hangisinin daha önce geldiğini kestirmekten çekine çekine başlıca 3 “hakiki medeniyet” merkezi seçer: Mısır, Irak, Hint.
“Bunlar 25. ile 35 derece paraleller arasına yerleştirilir. Bu bölgeler, şimdiki dünyada, en sıcak ve en kuru iklim mıntıkasını teşkil eder.” “Mısır, Sümer ve Pencap, az çok sürekli ve tabiatça belirli arızalarla (engellerle) aralanmış (fasılalanmış) bir çöl yaylasını yarıp geçen büyük ırmakların vadileri içinde yayılırlar.” (Ch. O.P., s. 33). “Hint okyanusu bu mıntıkanın güney sınırını teşkil eder. Bu bölge İndus ötesinde yeniden (güney Arabistan ve Habeşiştan’da olduğu gibi) Mossunlar (Mevsim yelleri) ormanı ile temasa geçer” (age) Kuzey yönünde “fizyografice (Balkanlar) silsilesi bir iç denizden (Akdenizden) daha net sınır çizisi verir. Böyle Anadolu masifi (yığındağları), Kafkas, Elburuz, sonra Hindikuş ve Himalâyalar içindeki aynı buruşum çizileri (Yerburuşumları) mıntıkamızın kuzey sınırını teşkil ederler.” “Bu bölgenin, hiç değilse Atlantik ile Dicle arasında yerleşmiş birliğini, topyekün belirtmek için genel olarak AFRAZİ termini kullanmayı hakla çıkarmaya elverişlidir.” (age, s. 34)
“Şimdiki durumda bütün bu bölge yaman bir yağmur yetersizliğinden muztariptir. Bu hal, büyük ırmakları tefcir eden sulama kanalları şebekesi dışında kalan o yerleri pratikte oturulamaz kılar. Kuzey ve merkez Avrupa’yı sulayan Atlantik siklonları Akdenize yazın ulaşır. Sahara’ya (Afrika çölüne) asla varamazlar. Aynı kış yağmurları Irak’a, İran yaylasına ve hatta İndus vadisine erişir. Ama, yüksek Filistin ve Suriye yaylalarından geçerken öylesine seyrekleşirler ki, daracık bir kuzey Suriye şeridi dışında, yağışları yetersiz olur. Bizzat İran’ın merkezinde yükselen yayla, bilfarz çöllerden ibarettir.
“Bundan başka, bir sıra karışık sebepler, Mossun yağmurlarının İndus havzasına yağışına engel olur, bu yüzden orası da batının siklonlu yağmurlarıyla yetinmek zorunda kalır.” (Antiquity, IV, s. 327 vs.)
Fakat, Afrazi kesimi “şimdi” böyledir. Medeniyet yeryüzünde doğmadan önceleri durum tam tersineydi:
“Tarihimizin başladığı çağda Kuzey Avrupa Harz’a dek buzlarla kaplı, Alpler ile Prineler büyük buzullarla taçlı bulunurken, büyük kuzey kutbunun (Arktiğin) basıncı Atlantik boralarını güneye yöneltiyordu. (Q. I. Met. Soc., Londra, XLVII de Brooks), tarih öncesinin çeşitli safhalarında boraların farazi yolunu gösteren levhalar verir. (age, bakıla: The Evolution of Climate, 2. Baskı,1934, s. 278). Bugün merkez Avrupa’yı yarıp geçen kasırgalar (siklonlar), o zaman Akdeniz ve Kuzey Sahara üzerinden aşarak ve Lübnan geçidinde züğürtleşmeksizin Irak ve Arabistan’ı aşıyor, İran’a ve Hind’e dek varıyordu. Çorak Sahara düzenli yağmurlar alıyordu. Ve ne kadar çok doğuya gidilirse o kadar daha ziyade, sağanaklar yalnız bugünkünden bol olmakla kalmıyorlar, yıl boyunca da üleşik bulunuyorlardı. İran yaylası üzerinde geniş buzulları beslemeye yetersiz olan yağışlar, bugün tuz çölü olan büyük çöküntüleri dolduruyor, iklimin çetinliğini mutedileştirmeye yetecek az derin, küçük iç denizler meydana getiriyordu.”
“Demek, Kuzey Afrika’da, Arabistan’da, İran’da ve İndüs vadisinde, otlaklara, savan (ağaçsız bol otlaklara) rastladığımız zaman, Avrupa’nın en büyük kısmı üzerlerinde loess (tabakasız ve fosilsiz mil) teşkil edecek tozun yığıldığı, yellerin süpürdüğü tundra (yosunlu kutup çayırları) ve steplerden ibaretti.”
“Hiç değilse Sahara’nın kuzeyi Akdeniz yağmurlarından faydalanıyordu… Bu bölgenin bereketli çayırları ve gene güney Asya çayırları elbet Avrupa’nın buzlu stepleri kadar sık bir nüfusu barındırıyordu. Ve bu elverişli, kamçılayıcı ortamda insanın buzlu kuzeyde olduğundan daha çabuklukla ilerlemeye doğru tekâmül edeceğini farzetmek akla yakın gelir.” (Ch. O.P., s. 35-36)
YENİ DÜNYA: ESKİ DÜNYA
Bu izah, Çin bir yana bırakılırsa, Mısır, Irak, İndüs medeniyetlerinden her üçünün de bu Afrazi bölgesinde doğduklarıyla doğrulanır. Yalnız, medeniyetlerin ilk beşikleri göz önünde tutulunca, şu olay ortaya çıkar; Medeniyetler Afrazi bölgesinin gelişi güzel herhangi semtlerinde değil, bilhassa ve doğrudan doğruya büyük ırmak boylarında doğmuşlardır. Siklonlar mekanizması, Afrazi bölgesinin insanlarını cilalı taş (neolotik) çağına dek getirmiştir. Fakat ondan yukarıya, medeniyete geçiş için ırmakların coğrafya üretici
güçleri kesin rol oynamıştır. Bu ırmaklar asıl medeniyetlere kaynak oldukları yerlerde, büyük Sübtropikal (Tropikalimsi, Yakıcımsı iklim) ulu ırmaklarıdır. Eski dünyada Sübtropikal ulu ırmakların hepsi de, kendilerine göre birer orijinal medeniyet doğurmuşlardır. Doğurdukları medeniyetler o kadar birbirlerine benzerler ki, onları, daha sonraki orijinal medeniyetlerden ayırmak için Bitkicil yahut Irmakcıl medeniyetler diye adlandırmak gerekir. Yeni dünyadan Avustralya ırmaksız gibidir. Amerika’da iki ulu ırmak var: Güneyde yeryüzünün en geniş ırmağı Amazon, Kuzeyde dünyanın en uzun ırmağı Missisipi. Fakat bu iki ırmakta, Eski dünyadaki eşleri gibi bitkicil büyük ziraat medeniyetlerine beşik olmadılar. Neden?
Çünkü Amazon Sübtropikal değil, hatta sadece tropikal bile değil, sanki düpedüz Ekvator (hattıüstüva) [hatt-ı istiva, T.D.] üzerine çizilmiş akan bir ırmaktır. Bu ırmak boyunda sıcak her mevsim 25 derecenin altına düşmez. Mevsimin ne demek olduğu bilinmez. Yağmur boldur. Yılda ortalama bir buçuk metre, çok defa 3 ila 4 metre yağar. Yağdığı yerde kalsa adam boğar. Bu sıcak ve su banyosu içinde bitkiler bereketten çıldırır. Tarla açmak için temizlenmesi gereken ormanlara “balta girmez”. Eski dünyada da Tropikal iklim medeniyet yaratamamıştır. Mısır’la o kadar kapı komşu olan Habeşistan, Mısır olamamıştır.
Nitekim Kristof Kolomb’un ilk vardığı Antil adaları, 23 ile 27 paraleller arasındaki Tropikal iklimli Cennet gibi yerlerdi. Fakat orada yaşayan Arvaklar, pek geri teşkilatlıydılar. Cilalı taş işinde bile baltadan çok güzel işlenmiş mücevher ve gerdanlık yapıyorlardı. Teknik seviyeleri düşük, ilkel, züğürt sakin balıkçılardı.
Amerika yerlilerinin en ileri toplulukları; Meksika’da Aztekler, Bolivya ve Arjantin’de Liyagitler, Peru ve Bolivya’da İnkalar, Guatemala’da Maya Kişelerdir. Bunlar da Tropikal paraleller arasındadırlar. Ama, hepsi yayla insanlarıdır. Tropikal yaylalar ise yakıcı değildirler.
Amerika’nın Missisipi ulu ırmağı sübtropikal topraklarda akar. 300 kilometre tutan deltasıyla denizden her yıl 100 metre yer kazanan ve dünyanın en geniş vadisini yaratmış bulunan “Irmakların babası” Misisipi, ana Nil arkadaşı kadar medeniyet geliştirici olamadı. Çömlekçilik ile birlikte insanlık bütün dünyada Yukarı
Vahşet konağından (Paleolitik: Eskitaş çağından), Aşağı Barbarlık konağına (Neolitik: Yenitaş çağı başlangıcına) geçti. Fakat bu Morgan’ın Aşağı Barbarlık konağı, Amerika yerlileri için aşılamaz bir sınır olarak kaldı.
Bunun sebebi de gene coğrafya üretici güçlerinin determinizmidir.
Amerika’nın en ileri yerli ulusu İnkalar idaresindeki Kişualardır. Kişuaların üstünlükleri, Güney Amerika’nın Peru ve Bolivya dağlarında az çok evcilleştirilebilecek Lama adlı hayvancağızın bulunmasından ileri gelir. Amerika’da Kişualardan sonra gelen ikinci derece ileri ulus Meksikalı Azteklerdir. Onlar dokuma için ancak kuş tüyünden faydalanabildiler. Tüyden pek ince, süslü, mozayikler yaptılar. Ama, dokuma sanayii sayılabilecek bir üretim dalı yaratamadılar.
İşte Amerika’nın kendi başına kaldıkça Aşağı Barbarlık konağından yukarı çıkamayışının tezatlı engeli bu coğrafya özelliğine dayanır. Güney Amerika’nın İnkalarında, sürü teşekkülüne elverişli olmamakla birlikte, hiç değilse Lama gibi evcilleştirilecek bir yük hayvanı vardır. Ama Güney Amerika’da Amazon tropikalimsi ırmak değildir. Kuzey Amerika’da dev gibi Tropikalimsi Misisipi ırmağı vardır; ama Meksikalı Azteklerde sürü olacak koyun, sığır değil yük taşıyan bir Lamacık bile yoktur.
Asya’da, Koyun, keçi, domuz gibi sürü olacak hayvanlar boldu. O sayede insanlık sürüyü keşfederek göçebe çobanlık ekonomisiyle önce Orta Barbarlık konağına, sonra davar yemi tedarik ederken ziraati keşfederek kentler kurma yoluyla Yukarı Barbarlık konağına, en sonunda da, ziraatla sanayinin işbölümleri geliştikçe ortaya çıkan aracı, alışverişçi bezirgan sınıfla medeniyet çağına basamak basamak yükseldi. Amerika’da sürü hayvanları bulunmayınca, Göçebe Çobanlığın Orta Barbarlık konağı basamağına çıkılamadı. Dolayısıyla Ziraatın geliştiği Kentli Yukarı Barbarlık konağı basamağı hiç gerçekleşemezdi. Bu iki sosyal gelişim basamağı bulunmadıkça ise, medeniyete erişilemedi.
COĞRAFYA – TOPLUM MÜNASEBETLERİ
“Tarihin ve toplumun tayin edici temeli diye baktığımız ekonomi münasebetleri adıyla demek istediğimiz şey, belirli (muayyen) bir toplumda insanların geçimlerini üretiş tarzları, ürünlerini (işbölümü bulunduğu ölçüde) mübadele ediş tarzlarıdır. Demek bu münasebet içine bütün üretim tekniği ile taşıt tekniği girer. Bizim kavrayışımıza göre, bu teknik ürünlerin mübadele ve tevzi tarzını da, dolayısıyla, Kandaş toplumun eriyişinden sonraları, sınıf bölümünü de, gene dolayısı ile Devleti, siyaseti, hukuku ve ilh.’ı da tayin eder, belirlendirir. Ondan başka, ekonomi münasebetleri içine, o münasebetlerin üzerinde aktıkları coğrafya temeli de girer; çok defa yalnız gelenek gereğiyle veya vis inertiae (atalet hassasiyle) korunulan daha önceki gelişim basamaklarının gerçekten kalagelmiş izleri de girer, ve elbet o toplum biçimini dışarıdan
çevreleyen ortam, çevre de girer. Bütün idrostatik (akıcıların dengeleşmesi kanunları) (Toriçelli vs.) 16. ve 17. asırlar İtalyasında dağ sellerinin düzenlendirilmesi ihtiyacından çıktı.” (F.E.: Heinz Starkenburg’a Londra’dan yazılmış 25 Ocak 1894 günlü mektup).
Toptan insanlığın başından geçmiş olayların bütününü tabiatla münasebetine göre göz önüne getirirsek, iki büyük bölüme ayırırız:
1- Tarihöncesinde insan toplumu tabiatta İKLİM‘e uymuştur.
2- Tarihte insan toplumu tabiatta TOPRAK‘a uymuştur. Bu uyuş (intibak)ları şöyle özetleyebiliriz:
ÖN-TARİHTE: Toplumun gelişimi tabiatın iklim değişikliklerine uyarak değişti. Başlıca iki büyük çağ geçirdi: 1) Vahşet (Paleolitik) Çağı, 2) Barbarlık (Neolitik) Çağı.
1- Vahşet Çağı: Deyince, bugün “vahşiler” diye adlandırılmış insan kümeleri aklımıza gelmemeli. Onun için o ilk insanlık çağına İlk Vahşet ve Gerçek Vahşet çağı adını vermek daha doğru olur. İlk vahşet çağında iklimin insan üzerine etkisi doğrudan doğruya denecek yamanlıkta ve kesinliktedir. Onun için iklim değişmeleri insanın NEVİ’lerini değiştirir; Cavalı Dik-Pitekantrop, Pekinli-Sinantrop, Heidelberg-insanı, Piltdown-insanı, (Şafakinsan = Eoantropus), Neanderthal insan, Us-insanı (Home sapiens; Grimaldi, Kromanyon tipleri) gibi. İlk vahşet çağı çok uzun, en az 500 bin yıl sürer. İnsanlık bu çağda tabiata pasif uyuştan kurtulup aktif uyuşa doğru geçer.
2- Barbarlık Çağı: Vahşet çağına nispetle çok kısa, ancak 50 bin yıl kadar sürer. Burada insan tabiata karşı büsbütün aktif uyuş gösterir. İklime karşı bağlılık daha kıvraklaşır. Neolitik Barbarlar, yeryüzünü oynak atılışlarla yeniden fethederler. Öylesine ki, barbarlıktan üstün bir düzen olan medeniyet bile onu bütün en büyük çağı boyunca düzen olarak bile hiç yenememiş, insan bakımından ise, tersine medeniyet ancak barbar aşısı ile yok olmaktan kurtulabilmiştir.
Barbarlık çağında iklimin insan üzerine etkisi pek dolayısıyla olmuştur. Onun için iklim değişiklikleri ancak toplum kanalından IRK denilen tipleri yaratabilmiştir.
TARİHTE: Toplum gelişimi YER veya TOPRAK değişikliklerine uyarak değişir. Başlıca iki büyük çağ geçirir: 1) Tarihcil Devrimler Çağı (Bezirganlık Çağı), 2) Toplumcul Devrimler Çağı (Kapitalizm Çağı).
1- Tarihcil Devrimler Çağı: Öntarihin vahşet çağı gibi nispeten çok uzun: (5-6 bin yıl) sürer. Bu çağda toprağın insan üzerine etkisi doğrudan doğruya denecek kadar yaman ve kesindir. Medeniyetin üretim temeli TARIM’dır; hemen bütün ekonomi ve politika Toprak-Yer çevresinde döner. Medeniyet, filiz verdiği yerden bir bitki gibi ayrılamaz, ancak dal budak salar ve oracıkta ölür. Toprak ekonomisi ve toplumcul münasebetleri yüzünden (vahşet çağındaki insan nevi’leri gibi) bir sıra, birbirinden ayrı, hatta birbirlerini yokeden medeniyet NEVİ’leri türer: (Irak, Mısır, Hint, Çin, Yunan, Roma ve ilh. uygarlıkları gibi…) Adlarına uygun olarak her bir YER’in, hatta bir KENT’in tipinde olurlar. Her uygarlığın kendi özel bir coğrafyası bulunur.
2- Sosyal Devrimler Çağı: Tarihcil devrimler çağına nispetle pek çok kısa: 5-6 yüz yıl sürer. İnsanın toprağa bağlılığı çok daha kıvraktır. O yüzden artık bir yere saplanmış, başka hayvan ve bitki nevileri gibi ayrı ve zıt medeniyet NEVİ’lerine yer kalmaz. Yeryüzüne tek tip medeniyet yayılır. Medeniyet nevileri yok, REJİM
(düzen)leri vardır. Uygarlığın özel bir coğrafyası kalmaz.
Gerçi sanayi belirli bölgelerde toplaşır. Köyler ıssızlaşıp şehirler Babil kuleleri gibi yükselirler. Ama bu “Tabii” değil, Tarihcil devrim çağından kalıntıların yeni sömürümle eşleştirilmesinden doğma bir ucubedir. Gerçi kutuplara ve tropik çizgiye yaklaşıldıkça modern uygarlık azalmış görünüyor. Ama, bu da, tabiat ve coğrafya gereği olmaktan çok, gene Tarihcil devrim çağının geleneğiyle yaşatılmak istenen bir bölge tekelinin sonucudur. Yoksa, tabiatın etkisi medeniyetin KEYFİYET’ine değil, kemmiyetine dokunur. İklim, olsa olsa nüfus azlığına, çokluğuna, şehrin büyüklüğüne, küçüklüğüne tesir eder.


