Fuat Fegan – Polis Partiye Trotkism Sokmak İstiyor: Hikmet Kıvılcımlı’nın Trotkism ile İlgili Söyledikleri ve Bir Giriş

Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ndeki 340 numaralı dosyasında yer alan ve 1979 yılında kaleme alındığı not edilen bu makale, dönemin siyasi polemiklerinden biri olma özelliğini taşıyor. Polemiğin taraflarının bugün politik olarak karşılığı bulunmadığı söylenebilir. Bununla birlikte Kıvılcımlı ile Trotskism’i yan yana getirme, asıl olarak Kesintisiz Devrim ile Sürekli Devrim’i çorba etme çabaları devam etmekte. Makale, tartışmalara katkı sunan bir belge olarak değerlendirilebilir.
Yayınlama çalışmasında USTE’deki notlar kullanılmıştır. Fuat Fegan’ın makalesinde gösterilen kaynaklar korunmuştur, alıntı içerikleri ise son yapılan çalışmalara göre Derleniş Yayınları’nda yer alan şekliyle kullanılmıştır. Fegan’ın not aldığı ama tamamını aktarmadığı bölümler, düşülen notlara göre tamamlanmıştır.
GİRİŞ
“Marks’ın yazısını, Marks’ın işlediği elemanlar içinde sınırlı kaldıkça, Marks’tan daha iyi ele alabilecek kimse tasavvur edilemez.” (“Toplum Biçimlerinin Gelişimi”, s.20-21.. 1970 baskısı).
Hikmet Kıvılcımlı’nın Marks için koyduğu bu kural, aynen Kıvılcımlı için de geçerlidir. Görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’de henüz Hikmet Kıvılcımlı’nın “işlediği elemanlar” dışında dişe dokunur bir şey söyleyebilen yok. Ona küfreden yada onu yok sayanlar bir yana, “Doktorcu” geçinenlerin marifetleri toptan ya da perakende Hikmet Kıvılcımlı bezirgânlığı yaparak, onu tahrif ve küçük ihtirasların aracı haline getirmekten öteye geçemiyor.
Biz şu ânda kendimizi Hikmet Kıvılcımlı’nın “işlediği elemanlar” dışında bir şey söyleyebilecek durumda görmediğimiz için, yazımızda hemen tümüyle onun sözlerine yer verdik. Ana kaynak her zaman Hikmet Kıvılcımlı’nın eserleridir.
Hikmet Kıvılcımlı Trotski ve Trotskizm konusunda az konuştu, öz konuştu. Daha 1932’lerde YOL’u kaleme alırken: “Polis… Fırkaya Trotskizm sokmak istiyor” diyerek, Trotskizm’in sınıf savaşının hangi cephesinde yer aldığını en özlü bir şekilde ifade ediyordu.
Birkaç yıl sonra Marksizm Bibliyoteği serisinde çıkan “Emperyalizm Geberen Kapitalizm” kitabında ise, şu sözlere yer veriliyordu: “Sovyetlerde millî gelir – Trotskizm orostopoğluluğuna rağmen – senede vasatî % 24 artmıştır, ve artıyor.”
Genç kuşaklar bunun anlamını kavramakta güçlük çekebilirler. Trotskizm o sıralarda Nazi gizli servisleriyle doğrudan doğruya işbirliği içinde şu kararları alıyor ve uygulamasına geçiyordu:
1- Sovyet ekonomisini baltalamak (sabotaj),
2- Sovyet liderlerini öldürmek (terör),
3- Nazilere ve Japonlara istihbarat hizmeti (casusluk)..
Bu şekilde Sovyet rejimini yıpratabileceklerini ve Nazilerin Sovyetlere saldırısı üzerine rejimi yıkıp iktidarı ele geçirebileceklerini hesap etmekteydiler.
“Emperyalizm Geberen Kapitalizm” kitabı kaleme alındığı sıralarda Trotskizmin ihanetlerinin yalnızca bir cephesi açığa çıkarılmış bulunuyordu: “Endüstri Partisi” liderlerinin 1930 Kasım-Aralığındaki duruşmaları ekonomik sabotajların maskesini düşürmüştü. Öteki ihanetler daha sonra, 1936-38’lerde bir bir sergilenecekti. Bu bakımdan “Emperyalizm Geberen Kapitalizm” kitabında yalnızca Trotskizm’in bu “orostopoğluluğu”na yer verilmekteydi.
Aradan çok geçmedi. İspanya İç Savaşı üzerine Trotskizm’in karşı-devrimci rolü artık hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde pratikte de ortaya çıktı. Netekim 1936 yılı sonlarında yayınlanan “İspanya’da Neler Oluyor?” kitapçığı Trotskizmi açıkça Halkçı Cephe’nin karşısında, “Sağ Partiler” arasında sayıyor; bunları “en alçakça, en hainane hareket eden”, “Halkçı Cephe’nin dostu görünerek onu en fena zamanlarında arkadan vuran” grup olarak nitelendiriliyordu.
1936-38 duruşmaları Trotskizmin ipliğini tümden pazara çıkarmıştı. Hikmet Kıvılcımlı’nın bu konuda artık söz söylemesini gerektirecek bir durum kalmamıştı.
Yalnız ömrünün sonlarına doğru Stalinizm dolayısıyla Trotski birkaç kez daha Hikmet Kıvılcımlı’nın gündemine gelir. Birisi, 1970 yılı yayınlanan “Oportunizm Nedir?” kitapçığında, ötekisi de ömrünün son aylarında kaleme aldığı “Kim Suçlamış?”ta.. Bu son tartışmalarda Hikmet Kıvılcımlı’nın söz konusu ettiği, sonradan ihanet batağına batmış olan Trotski ve Trotskizm değil, Lenin’in ölümü üzerine ortaya çıkan sorunlar, dolayısıyla da Stalin ve Trotski’dir.
Hikmet Kıvılcımlı’nın vardığı sonuç ve yargısı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır:
“Marksizm bir “dehâ” eseri ise, dehâ: yılmaz tutkunlukta dağlar gibi yığılı “emek” demektir. Çocuk çağındanberi dağlar gibi emeğini hem pratik, hem teorik alana yığan, 15 yaşında araştırmaya Marks’ın Kapital’i ile (Diyalektik Maddecilikle) girişen ve Almanca, Fransızca, İngilizce dillerindeki bilim hazinelerini öz kaynaklarında tartarak izliyen kişi Lenin’dir.
“Rusça bile anadili olmıyan “bir köylü” Stalin, gözünü Leninizm’le açtı. Onu gördü, onu bildi. Lenin’i kimse (o zamanki Leninciler içinde kimse) Stalin kadar anlıyamadı ve anlatamadı. Eski: Plehanof’lar, Akselrod’lar, Martof’lar vb.; yeni: Trotski’ler, Buharin’ler, Zinovyef’ler vb.. Leninizm’in yolunu ikide bir kesmiye çalışırlarken: Stalin “Ustanın yanıbaşında” balta girmemiş ormanların nasıl caddeler açılarak geçildiğine, hep adsız bir “ilk saatin işçisi” olarak katıldı.
“Onun için, yolu, yordamı Stalin’den iyi bilen çıkmadı. Usta öldüğü gün, Stalin yolu yordamı güden biricik “işçi” oldu.” (Oportunizm Nedir?, s.51, 1970 baskısı).
Ne var ki:
“Ustaya sâdık kalma”: Marks-Engels önünde Lenin’in de birinci görevi oldu. Bu görevin başarı sağlaması: düşüncede hem anarşiyi, hem skolastiği önlemesine bağlıdır. Daha doğrusu ana prensipleri bozmadan, sistemi geliştirmek başarı sağlar. Yoksa, Ustaya sâdık kalmanın aşırı abartılması, çırağı skolâstiğe kaydırabilir. Lenin, orijinal bir savaşçı ve araştırıcı olduğu için, Marksizmde her türlü skolastiği temizlemiştir. Stalin için aynı şey her zaman söylenemez. O, zaman zaman Metnlerde sadâkati abartırken, skolastikten tam kurtulamamış, dolayısıyla metnleri zorlamıştır.” (a.y., s.55-56)
Oysa Trotski ve Trotskizm nedir?
“Trotskizm, aslında bir teori-ideoloji-bilgi-felsefe olmaktan çok, her gün bir dediğini ötekisiyle zedelyen, gel, sözde dünyanın en değişmez prensiplerini savunur görünmeğe bayılan tipik bir küçükburjuva aydın salıncağı idi. Şimdi bakarsın havalanmış, Lenin’in yanında eşsiz ihtilâlci; az sonra Parti’de yer ve yüz bulur bulmaz, en kritik ânda (örneğin Brest-Litovsk öncesi) Lenin’i arkadan hançerleyip, Alman Emperyalizmini Volga boyuna dek getirten bir tehlikeli Şövalye…
“Trotski’nin kendisinin bilmediği “Trotskizm” vs.” (Kim Suçlamış, s.60).
Gördüğümüz gibi, Hikmet Kıvılcımlı Trotski ve Trotskizm ile ilgili bir tek olumlu cümle kullanmıyor. Buna rağmen nasıl oluyor da, onun adına hareket ettiği iddiasını taşıyan bir Vatan Partisi [1], Hikmet Kıvılcımlı Kıvılcımlı’yı Trotski ve Trotskizm ile yanyana göstermeğe yeltenebiliyor?
Bu sorunun cevabını bugünkü V.P.’nin kendi çizgisinde aramak lâzımdır.
***
Vatan Partisi’nin bugün vardığı noktaya temel olan “Komisyon Raporu”na baktığımızda şöyle bir Strateji-Taktik anlayışı ile karşılaşırız:
“Strateji aynı zamanda taktiktir… Strateji ile taktik arasına ayrılmaz sınırlar (?!) çizmek; onları birbirinden ayrı şeyler gibi koymak ancak Skolastik, metafizik bir kafanın işi olabilir…
“… Strateji: “genel ve temel” ilişkileri belirler; ama bunlar başka hedeflere göre “özel ve geçici”dir.
“…Taktik: “özel ve geçici” ilişkileri belirler. Ama bu “özel ve geçici” ilişkiler, daha “özel ve geçici” ilişkilere göre de “genel ve temel”dir.
“Bunlardan çıkarılacak genel sonuç ise şu olabilir: Genel ve temel ilişkiler başka bakımlardan özel ve geçici ilişkilerdir; özel ve geçici ilişkiler ise genel ve temel ilişkilerdir. “Genel”lik ya da “Temel” (=değişmez)lik ya da “Özel”lik, “Geçici”lik aynı olgunun zıt görünümleridirler.
“Strateji ve Taktik hem birbirinin zıttıdır. Hem de birbirinin aynıdır. Strateji aynı zamanda taktiktir. Taktik aynı zamanda stratejidir. Ama yalnız bu kadar değil. Strateji taktiğe dönüşür, taktik stratejiye…” KIVILCIM, Sayı 3-4, s.157-159.
Hikmet Kıvılcımlı da vaktiyle Strateji-Taktik konularını işliyen uzun uzun makaleler yazmıştı. Fakat nedense V.P.’nin yeni ideolokları Hikmet Kıvılcımlı’nın bu eserlerini yok farzederek kalem oynatmayı tercih ediyorlar. Yukarıki ifadelere bakacak olursak, Hikmet Kıvılcımlı’nın “Klasik Anlamıyla Strateji ve Taktik Nedir?” makalesi ve genel olarak “Halk Savaşının Plânları” eserleri “skolastik, metafizik bir kafanın işi”dir, “metafizikle karakter”dedir.
Hikmet Kıvılcımlı “Klâsik Anlamıyla Strateji ve Taktik Nedir?” yazısına şöyle giriyor: “Biz burada özellikle sosyal mücadele alanında herkesin basitçe bilmesi gereken KLASİK anlamıyla strateji ve taktik deyimlerini özetliyelim.” (Halk Savaşının Plânları, s.37.. 1970 baskısı).
Demek Strateji ve Taktik, Hikmet Kıvılcımlı’ya göre, öyle kavram soyutlukları içinde birbirine tokuşturulacak deyimler değil, “herkesin basitçe bilmesi gereken KLASİK anlam”lı birer kavramdırlar.
Öte yandan: “Türkiye’de Sosyalizmin “Strateji”si 50 yıl önce konulmuş bulunan Minimum Program‘dır. Bu program, “Milli” yahut “Burjuva” başlığının konulmasına yer kalmaksızın “Demokratik Devrim” Stratejisi ve Taktiğini içine almıştır. 40 yıl önce aynı Demokratik Devrim Stratejisi ve Taktiği bütün ayrıntıları ile işlenilmiştir. 33 yıl önce “Demokratik İnkılâp” adıyla İşçi-Köylü açısından en somut biçimde yazılıp yayınlanmıştır. 20 yıl önce bir, 16 yıl önce bir daha: Demokratik Devrim Türkiye’de kurulan iki Sosyalist Partinin, Emekçi ve Vatan Partilerinin resmî Program ve Tüzüklerinde pratikçe uygulanmıştır.
“Demek, Demokratik Devrim Stratejisini ve Taktiğini yarım yüzyıl sonra yeniden keşif ve icat etmek diye bir problem ciddiye alınamaz. Olsa olsa: 50 yıldan beri işlenegelmiş, uygulanagelmiş bulunan Sosyal Strateji ve Taktiği, bugünkü Dünya ve Türkiye şartları için daha objektifçe ve daha somutça, bir yol daha eleştirici gözle değerlendirmek ve uygulamak problemi ile karşı karşıyayız. Değerlendirilecek ve uygulanacak şey: Taktikten ayrı bir Strateji değildir. Strateji ile sıkı sıkıya bağlı olan Strateji içinde Taktik birinci problemdir.” (Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama, s.109-110.. 1970 baskısı).
“Strateji içinde Taktik nedir?
“Strateji içinde taktik: belirli bir strateji aşaması içindeki MOMENTlere (Diyalektik ânlara) göre, iki zıt karakter taşır.
“Yukarıda dokunduk. Strateji aşaması: ya EVRİM-BİRİKİM basamağında olur; yahut DEVRİM-ATLAYIŞ basamağında olur. Strateji aşamasının evrim konağı ile devrim konağı içinde güdülecek taktikler: karşı karşıya gelen güçlerin belirli dengesine göre, birbirinin zıddı yönler gösterir. Genellikle üç türlü yöneliş taktiği, yahut taktik yönelişi göze çarpar.
“1. TAARRUZ (Saldırı), 2. RİCAT (Gerileme, 3. MÜDAFAA (Savunma)..
“Aslına bakılırsa, taarruz da, ricat ta birer müdafaa (savunma) biçimidir. Kimi olur, saldırı: savunmanın en iyi biçimi olur, kimi ise gerileme.. Onun için, genel olarak savunmanın iki zıt biçimli esas taktiği gözönünde tutulur: Taarruz yahut Ricat.. İkisi arası taktikler, bu iki davranışın genel çizilerinden yararlanabilir.
“A- TAARRUZ TAKTİĞİ: Gerek evrim gerekse devrim konaklarında taarruz taktiği kullanılabilir. Bu kullanımda temel ilişki: karşılıklı güçlerin orantısına bağlıdır. Kesin ânda karşıt güçlerin en YARALANABİLİR yanına yığılmış bulunan devrimci güçler “DÜŞMANİNKİNDEN ÇOK ÜSTÜN” iseler, güdülen taktik: hiç gözünü kırpmadan, var güçle, tutulan yönde bütün engelleri hiçe sayarak TAARRUZU gerçekleştirmektir…
B- RİCAT TAKTİĞİ: Karşıt güçler ağır basacak büyüklükte ise, sırf “Kabadayılık” uğruna “TAARRUZA” geçip erimek, ne askercil ne sivil taktik ustalığı sayılamaz. Gerek dvrim, gerekse devrim konağında: “DÜŞMAN GÜÇLER ÇOK ÜSTÜN” iseler, “MANEVRA” harekâtı, askercil deyimiyle “OYALAMA TAKTİĞİ” güdülür…” (Halk Savaşının Plânları, s.52-54).
“Komisyon Raporu”nun Strateji ve Taktik anlayışı nasıl bir sapıtmadır? Lenin’in deyimiyle: “Sofizm safsatası”dır:
“… Sübjektivizm (Septizm, Sofizm vs.) ile Diyalektik arasındaki fark, (objektif) diyalektik için rölâtif ile mutlak arasındaki farkın da gene rölâtif oluşundadır. Objektif diyalektik için, rölâtif içinde de bir mutlak vardır. Sübjektivizm ve sofizm safsatası için rölâtif rölâtiftir ve mutlağı tamamen dışlar.” (Lenin: “Diyalektik Sorunu Üzerine”; 1915.. Collected Works, C.38, s.360).
Strateji ile Taktiğin ilişkisi diyalektiktir; yâni bu deyimler genel olarak rölâtiftirler, fakat “verili bir aşamada” mutlaktırlar. Onun için Hikmet Kıvılcımlı’nın bu konuları işleme metodu “(objektif) diyalektik”tir, oysa “Komisyon Raporu”nun meseyi koyuşu: Strateji-Taktik ilişkisini sırf “rölâtiftir ve mutlağı tamamen dışlar” biçiminde olduğundan, “Sofizm safsatası”dır.
***
V.P.’nin yeni politikası böylesine bir kaygan zemin üzerine oturduğundan ele alınan en temelli meselelerde olmadık sapıklıklara düşmeleri kaçınılmazlaşıyor.
Komintern 7.ci Kongresi’ne yöneltilen eleştiriyi ele alalım. (Sosyalist, Sayı 83, 24 Temmuz 1979).
Bir yandan “Doktorcu olmadan Marksist-Leninist olunamaz” deniyor. Öte yandan Komintern’in 7. Kongrede belirlediği çizgiyi oportunist olarak nitelendiriliyor ve Hikmet Kıvılcımlı’nın da bu çizginin etkisinde kaldığı iddia ediliyor. Tut kelin perçeminden!.. 40 yıl en temelli bir konuda Oportunizmin etkisinde kalmış bir Hikmet Kıvılcımlı adına bağlı “Doktorcu olmadan Marksist-Leninist olunamaz”mış.. İnsan gülemiyor bile…
Komintern 7. Kongresi 25 Temmuz – 21 Ağustos 1935 tarihlerinde toplanmıştır. Hikmet Kıvılcımlı 1 Ağustos 1935 günü “Emperyalizm Geberen Kapitalizm” kitabını yazmaya başlamıştır. Yâni enternasyonal proletaryanın kalbi Moskova’da atarken, nabzı Türkiye’de atmaktadır.
Bir yıl geçmeden İspanya İç Savaşı üzerine “İspanya’da Neler Oluyor?” kitapçığı çıkarılmıştır. (1936 sonları). Sol üst köşedeki karmaşık el yazısı notlar ve ok işaretleri dikkate alınarak) hatta her bilinen açıkça tanımlı faşizm anlayışına dek uluslararası planda ve hatta tıpatıp faşizm tanımı ile birlikte
Gene aradan bir yıl geçmeden “Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında” broşürü çıkarılmıştır. (1937 sonları)..
Bütün bu yayınlar hep Komintern 7. Kongresinde benimsenen çizginin çeşitli ülke şartlarında uygulanması, uluslararası planda ve hattâ tıpatıp Faşizm tanımı ile birlikte geliştirilmesi, açıklanmasıdır. Şu cümleler “Demokrasi…” broşüründendir:
“Harp artık milletlerin değil, bir avuç Finans Kapitalistinin kanlı politikasıdır. Bugünkü cihan politikası basitleşiyor. Görmek istiyen her gözün farkettiği bir sulh ve bir de harp cephesi teşekkül ediyor. Sulh cephesinde Fransa, Amerika, Sovyetler ve muhafazakâr hükümetine rağmen İngiliz milleti gibi büyük Demokrasiler var. Harp cephesinde: Almanya, İtalya ve Japonya gibi büyük Faşizm devletleri var. Ve her millet bu iki rahmetten birini tercih zorunda kalıyor.”
“Faşizm cephesinin bütün yırtıcılıkları sulh ve demokrasi taraftarlarını korkutamaz. Bu saldırmalar can çekişen bir hayvanın son debelenişidir. Nazi Almanyası, asıl Almanya, asil Alman milleti değil, Alman silâh fabrikatör ve yunkerlerine kukla olan, en şoven, en mürteci, en suikastçı ve mütecaviz bir cihan âfeti olan Faşizmin baş kaldırma ve başını yeme alâmetidir.
“Dünyada medeniyet barbarlıktan üstün olduğu gibi demokrasi de faşizmden çok üstündür…”
Demek İkinci Emperyalist Evren Savaşında başta Sovyetler Birliği gelmek üzere uluslararası proletaryanın genel Devrim Stratejisi yeni bir aşamadadır. Bu aşama tıpkı Rusya’daki “Demokratik Devrim (1903–1917) aşamasındaki duruma benzemektedir. Yalnız mücadele alanı artık tek bir ülke değil, tüm dünyadır. Rus Çarının yerini Hitler faşizmi almıştır. Tecrit edilecek burjuvazi “Demokrat” emperyalistlerdir vs.. Komintern’in 7. Kongresi bunu tespit etmiştir.
1933 yılı Komintern’in 7. Kongresinde belirlenen bu yeni Strateji aşaması temelleri 1933 yılı sonlarında toplanan K.E. İcra Komitesi Plenumunda atılmıştır.
“Finans Kapitalin en şoven (koyu milliyetçi), en emperyalist, en mürteci elemanlarının açık ve terörcü diktatörlüğü” olan “Faşizm”in (Hikmet Kıvılcımlı: Emperyalizm Geberen Kapitalizm, s.151.. 1935 baskısı). Yâni Almanya’da Hitler’in iktidara gelişi bir dönüm noktası olmuştur.
Güçler dengesi bakımından, Finans Kapitalin bu saldırısı karşısında Proletarya ister istemez önce ric’at taktiğini benimsemek zorunda kalmıştır. Bu ricat sivil ve askercil biçimlerde Stalingrad zaferine dek sürmüş, o ândan itibaren ise saldırı taktiği ön plâna geçmiştir. Sonra da Kızıl Ordunun Avrupa ortasına dek ilerleyişi ve Halk Demokrasileri kuruluş biçimleride, gerek askercil gerek sivil savaş alanlarında bu saldırı sürmüştür sürüp gitmiştir.
Faşizmin yenilgisi ve İkinci Emperyalist Evren Savaşının bitimiyle birlikte Strateji gene yeni bir aşamaya girmiştir. Bu sefer, “Demokrat” emperyalistler karşı-devrimci cephenin özgücü olmuşlar ve savaş sonrası dönem başlamıştır. 35 yıldan beri içinde bulunulan bu yeni dönemde güçler dengesi herhangi bir global saldırı taktiğini imkânsız kılmaktadır. Bu bakımdan “Detant” zaruri savunma taktiği olmaktadır.
Bu global (evrensel) Strateji ve Taktik yanında lokal (mahalli: yerel) savaş strateji ve taktikleri elbet hiç durmaksızın sürüp gelmektedir. Ve yer yer başarılı olanları da vardır: Çin, Kore, Vietnam, Küba vs. gibi..
Ama bir yanda da, global stratejinin çerçevesinde “Detant” taktiğinin uygulanması, lokal plânda birçok ülkelerde çeşitli sorunlar yaratabilmektedir: Portekiz devrimi buna en güzel örnektir. Ama bunların tartışması ayrı bir konudur. Ve bu sorunlar, bizatihi global strateji ve taktiğin doğruluğunu değiştirmez. Bunlar güdüm sorunlarıdır, ya da birtakım kaçınılmazlıklardır.
Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimiyle: “Global strateji yapmak kolay değildir.”
***
V.P. yöneticilerinin yukarıki Strateji-Taktik sapıtmalarının bir başka yönü de Devrim-Reform konusunda kendini göstermektedir. Hastalık aynıdır. Hep “Rölâtif içinde mutlak” gözden yitirilmektedir.
Oysa biliyoruz: “Reformun sınırını tayin eden devrim gücüdür” (Devrim Nedir?).
Bu konuda, Hikmet Kıvılcımlı’dan aktaracağımız şu birkaç paragraf, konunun aydınlanması için yeterlidir:
“Teori Skolastiği
(…)
1) Somut Olamayış: Devrimci, Bilimcil Sosyalizmin şu veya bu düşünce ve davranışını bellemiştir. Yalnız bellediği soyut formülün nerede, ne zaman ve niçin geçerli olduğunu aramamıştır. O yüzden bildiğini gereği gibi değerlendiremez. Olayların akışında kasılır kalır.
Örneğin prensip üzerinde pazarlık olmaz.
Prensip nedir?
Devrimciliktir.
Öyleyse bir Devrimci devrimden başkasına bakamaz mı? Devrim sayılmayan her Reforma karşı gelmek mi gerekir?
Reform olanaklarından yararlanmak: yığınları eğitmeyi sağlıyorsa, sömürü tahakkümünü yıpratıyorsa, işçi hareketini devrim yönünde güçlendiriyorsa: gerekli hatta kaçınılmaz ve yararlı olur. Manevra kabiliyetine güvenen devrimci, yerinde atılış, bozgunsuz gerileyiş taktiğini güder. Lenin’in dediği gibi:
“Uzlaşma yok” parolası, “bir anarşist palavrası”dır; “Sarp bir dağa çıkarken, önceden zikzak yapmamaya, ara sıra gerilememeye, başka yönü denemek üzere saptanmış doğrultudan ayrılmamaya” yemin etmek “gülünçtür.” (Lenin, Çocuk Hastalığı) (Oportünizm Nedir? s.24-25..1970 baskısı)
Bu kadar ne dediğini bilmez bir yaygarayla ortaya atılanların bir parolası da “Komintern’in Reorganizasyonu”dur. Değil mi ya? Türkiye’de “Proletarya Partisi”ni reorganize etmişlerdir. Şimdi sıra “Dünya Partisi”nde!
Komintern’in, Strateji ve Taktik plânda genel hatları bakımından doğru bir çizgide olduğunu ve H. Kıvılcımlı’nın da bu çizgiyi sonuna kadar savunduğunu yukarıda gördük. Fakat bundan, Komintern konusunda hiçbir sorun yoktur ve tartışılmamalıdır sonucu çıkmaz tabiî. Sorunlar elbet vardır. Ve tartışılmalıdır. Yalnız bu sorunların yerli yerinde konuşup tartışılırsa işçi sınıfı devrimciliğine yaraşır.
Komintern’in lâğvedilmesini ele alalım. Resmî yayınlarda bunun için iki belli başlı gerekçe ileri sürülmektedir:
1- “Savaş şartları altında Komünist STRATEJİK ZARURET“
Enternasyonal’in varlığı gericiler tarafından Sovyetler Birliği ve çeşitli ülkelerin Komünist Partilerine iftira için araç olarak kullanılıyordu. Anti-faşist koalisyonu “komünizm tehlikesi” ile korkutarak bunu en çok istismar eden Nazi propagandasıydı.Anti-Hitler koalisyonunda ayrılık (nifak) yaratmak ve işgal altındaki ülkelerdeki Direniş cephelerini parçalamak girişimiydi bu… vs…”
2- ÖRGÜTSEL ZARURET: “Komünist partilerinin büyümesi, anti-faşist faaliyetin somut sorunlarını anında ele alıp çözme ve ulusal çıkarlar için savaşta komünist partilerinin artan rolü, bu partilerde eskisine nazaran daha büyük ölçüde bir bağımsızlık ve inisiyatif ve parti faaliyetlerinin aktifleştirilmesi için bir engel haline gelen tek merkezde liderlik biçimlerinin terkedilmesini talebediyordu… vs…”
“Bütün bu durumları gözönüne alan K.E.İ.K. Presidiumu 1943 baharında Komünist Enternasyonal’in lâğvedilmesi sorununu gündeme getirdiler.” (“Outline History of the C.I.”, Progress Publishers, Moskova, 1971. s. 511-513).
Ve nihayet birkaç ay içinde 8 Haziran 1943 te Komintern’in lâğvedildiği ilân edildi.
Yukarıki gerekçelerden ilki bakımından çok ilginç bir durum söz konusudur. 1933’ten 1943’e dek tam 10 yıl Naziler saldırıda, Sovyetler gerilemededir. 1942 yılının 19 Kasımında İkinci Emperyalist Evren Savaşının kaderi tüm gidişi tersine dönmeye başlamış ve 1942-1943 kışında bu durum perçinlenmiştir. Artık saldırıya geçen Kızıl Ordu’dur, Naziler ise ricattadırlar.
Tam da bu noktada (1943 baharında) Nazi propagandasını bu denli ciddiye almak ve Komintern gibi bir örgütü dağıtmak ne biçim iştir? Eğer bu gerekçeye dayanarak Komintern lâğvedilecek olsaydı, bunun yıllarca önce yapılması gerekmez miydi?
Demek bu nokta ikircikli.
Öteki gerekçeye gelince, başlıca gerekçenin olması gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Netekim H. Kıvılcımlı da bu bakıma hak verdirecek biçimde meseleyi koymuştur:
“… (Stalin’in) 26 Ocak 1924 günü okuduğu söylev”
“Parti mi Üçüncü Enternasyonel’in “Şubesi”dir, yoksa Üçüncü Enternasyonel mi Parti’nin “Seksiyonu”dur sorusu…” ne demektir? Alt organlarla üst organların çelişki ilişkisi demektir.
Bu ilişkiyi düzenleyen gelişkin ilke Demokratik Merkeziyetçiliktir.
III. ENTERNASYONAL
“… 26 Ocak 1924 günü “İkinci Bütün Rusya Sovyetler Kongresi“ne okuduğu söylev, Partili edebiyatın örneği idi. 1) “Parti üyeliği”, 2) “Parti Birliği”, 3) “Proletarya İktidarı”, 4) “İşçi Köylü İttifakı”, 5) “Cumhuriyetler Birliği”, 6) “Üçüncü Enternasyonal” mirasları üzerine “and içmişti” Stalin o nutukta.
“Stalin bu altı yeminini tutmak için olağanüstü çaba gösterdi. Sonuncu yemin şu idi: “Üçüncü Enternasyonalı güçlendirmek ve genişletmek için hayatımızı feda etmekte kusur etmiyeceğimize, önünde and içiyoruz Lenin yoldaş!” İkinci Emperyalist Evren Savaşı sonunda Üçüncü Enternasyonalı kaldıran, Stalin oldu.
“Gerekli miydi? Değil miydi? Onun tartışma yeri başkadır. Daha Çin problemi ile birlikte: Parti mi Üçüncü Enternasyonal’in “Şubesi”dir, yoksa Üçüncü Enternasyonal mi Parti’nin “Seksiyonu”dur? sorusuna karşılık bulmak düşünülmedi. Çünkü ortada Lenin yoktu. Yalnız Stalin, Üçüncü Enternasyonal’i fiilen ve adıyla sanıyla, “genişletmek” şöyle dursun, ortadan kaldırdığı gün: “Hayatımızı feda” etmediğimiz görüldü.” (Oportunizm Nedir, 1970 baskısı, s. 53-54).
Komintern’in “daha Çin problemi ile birlikte” ortaya çıkan açmazını nasıl formüle ediyor Doktor?
“Parti mi Üçüncü Enternasyonal’in “şubesi”dir, yoksa Üçüncü Enternasyonal mi Parti’nin “seksiyonu”dur? sorgusuna karşılık…”
Bu sorguya bir tek cevap verilebilir:
Diyalektik olarak “Demokratik Merkeziyetçilik” prensibini anlayıp uygulama.. Oysa Stalin ve dolayısıyla Üçüncü Enternasyonal tek taraflı bir Demokratik Merkeziyetçilik anlayışıyla (yâni katı bir Merkeziyetçilik anlayışıyla) her şeyi ele aldıkları için, işin içinden çıkamadı. Ve sonunda zıttına atlamak zarureti doğdu.
Şu hâlde,
“Demokratik Merkeziyetçilik” ilkesinin günün şartlarına uygun bir yorumu ile örgütsel Komintern’in sorunları ele alınacağına, ne yapılmıştır? Önce aşırı bir Merkeziyetçilikle uygulanan, sonra da işler çıkmaza girince örgütü büsbütün dağıtıp işin içinden sıyrılınmıştır. Yapılan budur. İfratla Tefrit..
Bütün bunları tartışmak ve değerlendirmek ayrıdır; günümüz şartlarında proletaryanın uluslararası koordinasyonu nasıl sağlanır ve bunun biçimi ne olmalıdır sorusu ayrıdır. Ve bu konuda birinci derecede sorumlu olanlar global stratejiyi ve taktiği yapıp uygulayanlardır. Lokal mücadelesini yürüten savaşçılara davranmak yaraşır.
Sözlerimizi Kıvılcımlı’nın şu sözleriyle bağlayalım:
“Emperyalizm çağında hiçbir ülke ötekilerden başka yıldızda değildir…” (Halk Savaşının Planları, s.60). (Gene bu konuyla ilgili, s. 65-66)
| Taktik Örgütlenme: | |
| Siyasi Örgütler: Tümüyle bir ülke ve dünya ölçüsünde amaçları ve araçları bulunan, üyeleri DARLIĞINA örgütlenmiş iyice SEÇKİN bulunan Siyasi kulüpler, Siyasi dernekler ve her tür Siyasi partiler vb…leridir. Bunların biçimleri ve parolaları elbet ekonomik, kültürel ve yığıncıl örgütlerdekinden başka olur. | “Komisyon Raporu”nun belirttiği gibi örgütlenme strateji konusu olamaz |
“Komisyon Raporu”na bir bakıma hak verdirecek bir nokta (a.y., s.64).
“…Modern çağda Askercil Savaş, gitgide yerini Sınıflar Güreşine bıraktı. Ordu Savaşları olumlaştığı ölçüde, Sınıf Savaşları olumlaştı. 20’nci Yüzyılın EMPERYALİST SAVAŞLARI: Kapitalizmin çelişkilerine en ufak bir sürekli çözüm sağlayamadığı ölçüde, insanlığa yakışmaz ve sığmaz boşuna yakıcı yıkıcılık biçimine girdi. Hele Atom çağı, Askercil savaşı düpedüz hayvanca bir intihar durumuna getirdi. Buna karşılık, her Evren EMPERYALİST SAVAŞI sonunda, boyuna genişleyen ve bilinçlenen sınıflar güreşi, en insancıl SOSYAL DEVRİMLER (Millî Kurtuluş Savaşları ve Sosyalist Devrimler) geliştirdi. (H.S.P. s. 79-80)
“Bu bakımdan, bugün, sırf Sosyal Sınıflar savaşını önlemek kastıyla, Askercil Savaşları kışkırtmak, bir ülkede vatan hainliği, millet düşmanlığı, dünyada İnsan hainliği, Medeniyet düşmanlığıdır.” (a.y. s. 82)
“Türkiye’de, Halkın örgütlenmesinin kendisinden çok, yönelişi üzerinde niçin durulduğu anlaşılmayacak şey değildir.” (a.y. s. 82).
“Cephe” konusu (a.y. s.85-88)
“Faşizmin, Emperyalist Savaşı bile, sırf savaş olduğu için, örneğin Millî Kurtuluş Savaşı kadar övmesi, bir yiğitlik yücelişi olarak göklere çıkarışı, hep Ordular Savaşı sayesinde Sınıflar Güreşini önleyebileceğini, yahut çıkmaza sokabileceğini ummasından ötürüdür.” (a.y. s.86)
“Lenin’de Strateji sözcüğüne dayalı bir konu yoktur. İç savaş yadigârı Stalin, askerlikte öğrendiği Strateji ve Taktik deyimlerini, Sınıflar Savaşını daha basitçe anlatabilmek için kullandı. Ne var ki Devrimi Stalin değil, Lenin güttü. Strateji diye askercil bilgiçliğe hiç kalkışmadı. Demek Strateji lâfı, bir Devrim Tabusu ve Muskası değildir.” (Oportunizm Nedir?, s. 42.. 1970 baskısı).
Yeni V.P. zıttına atladı.
“Her terminolojinin bir haysiyeti, yeri, yordamı vardır. Lenin “Taktik” terimini kullanırken askercil bilgiçlik taslamamıştı. Hele askerlik sanatı ile devrimcilik sanatını birbirine karıştırmayı aklından geçirmemişti. “Taktik” sözcüğü medenî dünyanın akar günlük politika deyimleri sırasına girmişti. Lenin sırf politika alanında geçerli anlamı ile Sınıflar Savaşının olaylarında Taktik deyimini kullanmıştı. Kullanırken, askercil bilimle sosyal bilim arasında kıyaslama yahut paralellik kurma gereğini önermemişti. Ne var ki, öyle bir öneri yapıldı mı, Taktiğin gerektiği yerde Strateji uygulamaya kalkmak, yahut Strateji derken Taktik ilişkileri ele almak, “Sosyalizmin Bilimi”ni yapmak sayılmaz. Ve Lenin de “İki Taktik” kitabında Sınıflar stratejisini taktiğinden ayırmadıydı, gibi sözde özürler, adamı kurtarmaz.” (a.y, s. 44.. 1970 baskısı)
“Taktikle stratejiyi ne birbirinden ayırmak, ne birbiriyle karıştırmak, BİLİM ve BİLİNÇ getirmez. Strateji plânının gerçekleşmesinde taktiğin oynadığı büyük rol değerlendirilmedikçe, strateji boş bir çuvala döndürülür. Stratejiyi lâkırdı olmaktan çıkarıp; kemiği, eti, organları ve tümüyle canlı gerçekliğine kavuşturan düşünce ve davranışlar, uzun, sabırlı, gösterişsiz, hattâ çoğu kez çok NANKÖR bir sıra TAKTİK’ler olur. Onun için, hangi strateji aşamasında bulunulduğunu bilmek kadar, o aşamanın ne türlü bir TAKTİK basamağında yaşandığını düşünüp, ona göre davranmak ta önemlidir.” (Halk Savaşının Planları, s.50-51)
“Savaşta olduğu gibi barıştada ricat: bozgun(a) (Özgücün ezilmesine, yedek güçlerin dağılmasına, kopmasına) varmadıkça, gerileme, taarruzu hazırlamak için hız alma olur. Gerek askerlik ve gerek devrim bilimi: Taarruz sanatı gibi, ricat sanatını da bilimle ve bilinçle uygulamak sanatıdır.” (a.y. , s.56)
SOSYAL ANLAMLI ASKERCİL TAKTİK ELEMANLARI
“Bu nankör görevin hiç değilse üzerinde en az durulan, ama günün en yakıcı konusuyla ilgili bulunan birkaç problemini azıcık ayrıntılarıyla ele almak gerekti. O yakıcı ve yanıcı problemlerden biri, görebildiğimiz kadarıyla: Taktiğin biçimleri, momentleri ile onlarla insanın, özellikle şef insanın ilişkileri çevresinde toplanıyor. Bir sürü eğilim, örneğin “Disiplin”, yahut “Demir disiplin”, Kömür disiplin gibi genç ruhları trans (vecd) halinde donduran “terminoloji”lerle ortalığı kasıp kavuruyorlar. (a.y.)
“Strateji diyalektiğin Tez ile Antitez’lerinin doğru konulması ise, Taktik diyalektiğin Sentez’ine varılmasıdır. Tez (dost) Antitez
(düşman) güçlerinin Stratejik-objektif gerçekliği ve statükoları ne olursa olsun, Savaşın zafere ulaşması Sentezini gerçekleştirecek olan Taktik tutumlardan zerrece ayrılması en büyük yanılgıları getirir. (Oportünizm Nedir?, s. 66-68).
“Strateji Nedir?
“Sosyal aşamalara göre sosyal stratejinin nasıl geliştiği üzerine genel sözlerdense, örnek vermek, daha öğretici olur. Sosyal stratejinin klasik örneği, bütün geriliğine rağmen, belki de geriliğinin kışkırttığı kompleksler yüzünden, Çarlık Rusya’sında denendi. Bunların doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde durmak “uzmanlarının” bileceği iştir. İlkokul kitaplarına geçmiş biçimleri şöyle bölümlendirilebilir: (Halk Savaşının Planları, s. 38-39).
Bu noktada Bolşevik devrimindeki strateji plânı üç aşamadaki örnekleri verilir ve daha sonra “Strateji Güdümü” bahsine geçilir.
“Taktik İçinde Taktik Nedir?
“En ufak ezberciliğe ve softalığa hiç gelmeyen yer, tekrar edelim: Taktik alanıdır. Strateji olarak strateji, belirli aşaması içinde (Dondurulmamak şartıyla) ne denli DEĞİŞMEZ kalırsa, taktik olarak taktik en az o denli DEĞİŞKEN olur.” (a.y. s. 56).
Burada H. Kıvılcımlı’nın koyduğu şekliyle meselenin en kaba hatlarını özet olarak vermeye çalıştık. Daha etraflı olarak meselelerin söz konusu eserlerde işlenmiş bulunmaktadır.
Açıkça görülüyor ki, “Komisyon Raporu” H. Kıvılcımlı Strateji ve Taktik deyimlerini “birbirinden ayrı şeyler gibi koymamazlık etmiyor”. Hattâ daha da ileri gidip: “Strateji içinde Taktik”, “Taktik içinde Taktik”, “Saldırı”, “Savunma”, “Gerileme” taktikleri, “Mücadele” ve Örgüt “parola” ve “biçimleri” gibi kategorilerle konuyu ayrıntılarına dek işliyor. “Komisyon Raporu”nun ne diyeceğine metelik vermiyor.
Ortada bir “skolastik, metafizik… iş” var ama, bu H. Kıvılcımlı’nın eserleri değil, “Komisyon Raporu”nun kendi sapıtmasıdır. [2]
[1] Yazıda konu edinilen Vatan Partisi, 21 Ocak 1975 tarihinde ikinci defa faaliyete geçen, 16 Ekim 1981’de kapatılan partidir.
[2] Fegan, dosyanın sonunda şu alıntılarla bitiriyor;
“Stalin’in boş iftiralarla Troçki’ye henüz saldırmağa başlamadığı yıllarda söylediği güzel bir söz vardır. Bu söz bu bölümün anahtarı sayılabilir. Troçki’nin gücü demiştir Stalin, ihtilâl hızını aldığı ve ilerlediği zaman kendisini gösterir; ihtilâl yenildiği ve geriye çekilmek gerektiğinde Troçki’nin güçsüzlüğü ortaya çıkar. Bu sözde elbet bir gerçek payı vardır. Troçki’nin aklı ve ruhu, fiili bir ayaklanmanın yarattığı gerilimlerden en güçlü itilimleri alacak ve kendi kaynaklarını en iyi böyle bir ayaklanma içinde seferber edecek şekilde yaratılmıştır. Başkalarını cüceleştiren dev bir sahnede devleşir o. Sesi savaşın gürültüleri arasında en yüksek noktasına çıkar; başkaldıran bir kalabalığın karşısına çıktığı zaman onların kaderlerini ve umutlarını da paylaşır; onlara kendi heyecanını ve inancını da aşılar; kişiliği insanlara ve birtakım sınırlar içinde, olaylara da hâkim olur. Ama ihtilâl ateşi sönmeye başlar başlamaz ne yapacağını şaşırıverir, gücünü hemen yitirir. Büyük işlere yatkındı eli, küçük işlere değil.” (I. Deutscher. “Troçki – Silâhlı Sosyalist“, Ağaoğlu Yay. 1969 İstanbul, s. 214-215)
“Troçkinin iki parti lideri karşısındaki tutumunda bir çeşit aydın kendini beğenmişliği vardı. Her ikisine de kendi sürekli devrim kuramının açısından bakıyordu.” (a.y., s. 216)
“Gözünü daha geniş ufuklara dikmiş olan Troçki önündeki bu büyük ayrılığı göremiyordu. Ortaya attığı kuram onu daha çok Bolşeviklere yaklaştırmaktadır; ama özel dostlukları ve Lenin ile olan eski çatışması onu Menşeviklere bağlamakta….” (a.y; s. 217)