Yeni Üretici Güçler Teorisi ve Kıvılcımlı’nın Marksizme Katkısı Üzerine (Adana Direniyor)

Üretici Güçler-Üretim İlişkileri

Tarihin ve toplumun gelişimi rastgele olmaz. Belirli güçlerin toplumsal koşullar içinde gelişimi şeklinde tarih gelişir. Tarihi devindirici güçlere: Üretici güçler diyoruz. Üretici güçler, toplumsal gelişimi sağlayan ve tarihin diyalektik gidişte “çekirdek”tir. Bayağı Marksist yoruma göre “insan (anlamsız) ve teknik üretici güçler” esastır. Ancak hakiki Marksizm-Leninizm Üretici güçleri maddecil-manevi olarak açıklar. Bunlar şöyledir:
“Üretici Güçleri başlıca dört bölüme ayırabiliriz:
1- TEKNİK: Toplumun doğayla güreşinde kullandığı cansız araçlar ve kullanımları. Aygıtlar, avadanlıklar (Aletler, cihazlar) ve metotlar (usuller) [yöntemler].
2- COĞRAFYA: Toplumu doğrudan doğruya dışarıdan, daha doğrusu mekân içinde çevreleyen maddî ortam. İklim, Doğa, vb…
3- TARİH: Toplumu doğrudan doğruya içeriden, daha doğrusu zaman içinde çevreleyen manevî ortam. Gelenek-Görenek kalıntıları, vb…
4- İNSAN: Toplumun gerek dış-maddî ortamını, gerek iç-manevî ortamını teknik-araçla işleyen Kollektif Aksiyon (Topluca Eylem), Zor ve şiddet anlamlı “Güç”, vb…” [1]

Somut tarih seyrinde bu güçler, toplumsal gelişimleri ve toplumsal hareketleri son derecede belirleyici ve etkilidir.

Antika medeniyetler ve Modern Sosyal sınıflı toplumların tamamını kapsayacak şekilde üretici güçler teorisini geliştiren Hikmet Kıvılcımlı’dır. Hikmet Kıvılcımlı’nın katkısı: antika medeniyetlerdeki durgun “teknik”ten öte daha geniş bir üretici güçler teorisi geliştirmesidir. Kıvılcımlı’yı dinleyelim:

“Marksizm, özellikle en çok “Modern Toplum” konusuyla uğraştı. Kapitalizmle insanlık 7 yılda, bazan 7 ayda öyle şeyler yaratır ki, onları vaktiyle 7 bin yılda bulamamıştır. Bu yüzden Teknik Üretici Güçler zamanımızda bütün öteki Üretici Güçleri gölgede bırakır ve hatta hiç ağıza aldırtmayabilir.Tarihöncesinde iş bunun tersidir. Cilasız taşın cilalı taş olabilmesi için yüzbinlerce yıl geçmiştir. Böyle bir toplumda (kapitalizmde görülenin tersine) Teknik Üretici Güçler gölgede kalmış görünebilirlerNe var ki, Marksizm hiçbir zaman toplum gidişini bir tek üretici güçle yorumlamamıştır. Teknik ve Coğrafya Üretici Güçlerinin yanında hep, İnsan KOLEKTİF AKSİYONU ve Tarih GELENEK GÖRENEKLERİ gibi daha esnek ve canlı olan Üretici Güçlerin bulunduğunu belirtmiştir. Tarihöncesinde toplum alınyazısını çizmekte ağır basan Üretici Güçler, İnsan ve Tarih Üretici Güçleridir. Ekonomiyi ve üretimi ÜRETİCİ GÜÇLER belirttiğine göre, Ortak Mülkiyeti İnsan ve Tarih Gücü olarak Ailenin, Komün’ün yaratmasında ekonomik olmayan bir yan yoktur.İnsan ve Tarih Üretici Güçlerinin ağır bastığı Toplum Biçiminde (İlkel Komün’de) toplumun maddecil ilişkileri, üretim ve ekonomi temeli elbet yerinde sayamazdı. Göze görünmeyecek yavaşlıkla da olsa, karşılıklı olarak Teknik Üretici Güçleri geliştirecekti.” [2]

Bu yüzden klasik yorumla, sadece “tekniğe” indirgeyerek Mekanizme düşmemek gerekir. Tarih daima somut bir olay olarak kaldıkça bu üretici güçlerin teorik varlığı zaruriyettir. Çünkü tarihi anlatırken bu kategoriler somut mekanizmaları açıklayabilmekte çok yardımcı olmaktadır.
Bu noktada üretim ilişkileri ve üretici güçlerin diyalektiğini anlatmak gerekiyor. Üretim ilişkileri nedir? Sırayla gidersek üretim nedir? Üretim: İnsan ile doğa arasındaki ilişkidir. İnsan cansız nesneleri, belli geleneklerle ve yöntemlerle bir mal yaratmasıdır. İnsanlar üretim yaparken tek başına yapmazlar. Kendi ürettikleri malları mübadele ederken bile toplumla beraber yaparlar. Üretimi yapan insanlar arası ilişkiler, yaratılan maddi değerin üleşim biçimi, üretim araçları üzerindeki mülkiyet biçimi ve insanın onun karşısındaki konumu bütünü üretim ilişkilerini tayin eder. Üretici güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki diyalektik ilişki bize toplumsal gelişimi verir. Üretim ilişkilerinin değişmesi veya gelişimi temelde değişen üretici güçler çekirdeğinde meydana gelir.

Meseleyi Kısaca Ortaya Koyalım

Klasik Marksizm, üretici güçler olarak sadece teknik ve onun direkt kölesi olmuş insanları ortaya koyar.(robottan farksız) Politzer ve diğer Marksist eserlere göre konuşursak bu Üretici Güçler anlayışı Marksizmi ekonomizme ve mekanik determinizme sokar. Bazen gerçek üretici güçler kavramına yaklaşan açıklamalar olsa da kimse Kıvılcımlı gibi meseleyi ele almamıştır. 
Klasik Marksizme göre Tarihsel Devrim kanunu yoktur. Sanki antik tarih ve tarihöncesi devrimsiz geçişler olmuştur. Devrim sadece “sosyal devrim” anlamındaki başka bir şey değildir.

Bu “bayağı üretici güçler” tanımı Marks-Engels’in tanımıyla uyuşmakta mıdır? İlerde bakacağız. Şimdi Politzer’in eserinde ki üretici güçler tanımına bakalım.

Politzer’e göre üretici güçler:

“- üretim araçları – maddi değerler bunların yardımıyla üretilir;- insanlar – üretim aletlerini kullanan insanlar, onlar olmadan iş görmez;- üretim deneyimi – birbiri ardısıra gelen kuşakların kazanmış oldukları üretim deneyimi: meslek gelenekleri, teknik ve bilimsel bilgiler;- iş alışkanlıkları – her emekçiye özgü iş alışkanlıklar, onun yeteneği, ustalığı, mesleğe alışmış olma hali.” [3]

Ayrıca Politzer aynı yerde üretici güçleri belirleyen temel öğenin tek “teknik” yani “aletler” olduğunu söylemektedir. Bu önemli bir eksiklik. İnsan üretici gücü, yalnızca soyut bir insan olarak, çalışan olarak nitelenmekte, insanın kollektif aksiyonu, birlikte hareketinden söz edilmemekte.”

Nikitin’de ise Marks-Engels’e yaklaşan bir anlayış vardır. Genel olarak ikisinde hastalık şudur: Tekniği hala Allah yapmaktır! Ancak somut tarih tam tersine bu kadar mekanik değildir. Tarih son derece somut, diyakektik ve etki-tepki şeklinde bir determinizmle ilerler. Toplumun temel çekirdeği olan Üretici güçler bu yüzden tek teknik değildir. Modern medeniyetin yani Kapitalizmin tekniğini göze batırışı yüzünden “tekniği” bu kadar Allah yapmamız sağlar. Ancak bu anlayış Antika tarihte, tarihöncesi toplumlarda ve medeniyet-barbar diyalektiğini açıklamakta yetersiz kalıyor. Çünkü: 
“Childe’in 2 bin yıl saydığı medeniyetteki teknik gericiliği, Limet: Kapitalizm Çağına kadar bile değil, tâ 19’uncu Yüzyıla dek, yani İşçi Sınıfının canı pahasına insanlık haklarını savunmaya giriştiği güne dek, beş altı bin yıl sürdürür: ‘Tekniğin ilerleyişi öylesine yavaş oldu ki, XIX’uncu Yüzyıla dek, metalürjide (maden işlenimi sanayiinde) az bir gelişme kaydedildi.” [4]

Yani kısaca Buharlı makineye kadar neredeyse teknik yerinde saymış ve göze batmamıştır. Bu yüzden şu sorun çıkıyordu: Antik medeniyet ve tarihöncesi dönemlerinde medeniyete geçiş kanunları… Bu sorun doğrudan Devrimle alakalıydı. Çünkü Klasik Marksizmin tersine antika tarih, tarihsel devrim salgınıyla inlemekteydi. Bu somut tarih olgusu bize yeni üretici güçler teorisini zorunlu kılıyordu. Şimdi Marks’a geçelim:

Marks-Engels’in Meseleyi Ortaya Koyuşu

“Devrimler tarihin lokomotifidir.” der Marks. Bu gerçeğin çekirdeğini ise kısaca Üretici Güçler olarak adlandırmıştı. Bu çekirdeği saran zar ise üretim ilişkileri kavramıdır. Bu iki kavramın diyalektik çelişkisi bize devrimi verir:
“Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler, üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” [5]

Uyarmam gereken nokta var. Bazı yoldaşlar şu metafizikliğe düşmektedir: “Toplumların gelişimi ve devrimler üretim tarzlarının ve mülkiyetin el değiştirmesinden ibarettir.” Bu denilen şey de haklılık payı var ama meseleyi böyle koyarsak var olan durumu hem soyut hem somut olarak açıklamamış oluruz. Kıvılcımlı o yüzden şöyle uyarır: 
“Demek ‘mülkiyetin el değiştirmesi’ yahut ‘daha geri bir üretim tarzından, daha ileri bir üretim tarzına geçiş’ gibi Devrim tanımlamaları az çok yüzeyde kalır. Toplum olayı olarak Devrim deyince iki şeyin çelişmesi ortada bulunur:l – ÜRETİCİ GÜÇLER2 -ÜRETİM (MÜLKİYET) İLİŞKÎLERİ”[6]

Peki Üretici Güçler nasıl devrim yapar:

“Sınıflar zıtlaşması üzerine kurulu her Toplum için ezilen bir sınıf hayatî bir zorunluluktur. Ezilen sınıfın kurtuluşu için: daha önce edinilmiş üretici güçlerle, var olan sosyal ilişkilerin artık birlikte var olamaz bulunmaları gerektir. Bütün üretim aletleri içinde en büyük üretici iktidar, devrimci sınıfın tâ kendisidir. Devrimci elemanların sınıf olarak örgütlenmesi: eski Toplum içinde meydana gelebilecek olan bütün üretici güçlerin var olduğunu farz ve kabul ettirir.” [7]

Yani üretici güçlerle çelişen üretim ilişkileri sonucu devrim sentezi oluşur. Peki Devrimi kim yapar? Üretici güçler yani cansız teknik mi yapar? Tabii hayır. Bu yapısallığa uygun olarak özne gerekir. Marks’ın dediği gibi en büyük üretici güç devrimci sınıfın kendisidir. Bu bağlamda devrimi yapacak özne, toplum içinde sınıf olarak var olması gerekir. Kıvılcımlı şöyle der: “(…) üretici güçlerin beyinleri ve canları yoktu. Daha doğrusu Üretici Güçlerin ellerini, ayaklarını kımıldatan canları ve beyinleri küme küme insanlar: Sosyal Sınıflardı.” [8]

Marksizm açısından mesele özet olarak böyledir. Peki neden yeni Üretici Güçler teorisi gerekiyor? Çünkü yukarıda verilen pasajlarda ki üretici güçler tanımı daha çok Sosyal devrim bağlamına uygundur. Yani Antika tarihte var olan kanunları açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Doğu neden kapitalizme geçmekte geç kaldı? İngiltere neden İLK olarak Kapitalizm geçti? Bunların cevabı elbette üretici güçlerde saklıdır ancak yukarıda ki üretici güçler tanımı bunları açıklayamamaktadır. O yüzden bize Marksizm-Leninizme uyacak bir teori gerekiyor. Dikkat çekmek istediğim bir nokta daha var. Sanki Marksizmle ve yukarıda anlatılan üretici güçler kavramı arasında tezatlık yaratmışım gibi algılanacaktır. Böyle ayrıma yani metafiziliğe gitmemin nedeni meseleyi kavratabilmektir. O yüzden yanlış anlaşmasın ki: Marks-Engels’in metinleri ve Politzer’in tanımı genel anlamda doğrudur. Ancak eksiktir. Tarihsel Materyalizm biliminin bize emrettiği gibi var olan olgular üzerinden bir şeyler inşa etmeliyiz. O yüzden Antik tarihte ki devrimcil kanunları açıklamak için ve Kapitalizme geçişin neden ilk İngiltere’de olduğunu açıklamak için Yeni Üretici Güçler Teorisi gerekiyor. Peki can alıcı nokta şu: Marks-Engels Kıvılcımlı’yla çelişir mi bu noktada? Şimdi Görelim.

Marks-Engels ve Kıvılcımlı metinlerinde Üretici Güçler tanımı

Engels’in H. Starkenburg’a yazdığı 25 Ocak 1894 tarihli mektupta:
“Tarihin belirlendirici temeli olarak baktığımız ekonomik ilişkiler deyince bu ad altında şunu anlıyoruz: Belirli bir TOPLUM İNSANLARININ geçimlerini üretmelerini ve (iş bölümü bulunduğu ölçüde) ürünlerini aralarında değiştirmelerini anlıyoruz. Demek bütün üretim ve ulaşım TEKNİĞİ bunun içindedir. Kavrayışımıza göre, bu teknik,  aynı zamanda ürünlerin değişim yordamı gibi, ürün üleşimini de, ve dolayısıyla, kandaş toplum sona erdikten sonra, sınıflara bölünüşü de, dolayısıyla, Devleti, Siyaseti, Hukuk vs.’y i de belirlendirir. Ekonomik ilişkiler sırasına, ayrıca, o münasebetlerin üzerinde geçtikleri COĞRAFYA temeli de girer, ve çok kez GELENEKLE veya atalet hassasıyla alıkonularak daha önceki gelişim konaklarından beriye gerçekten aktarılmış KALINTILAR da, ve tabii gene bir sosyal biçimi dışardan çevreleyen ortam da girer.”

Engels’e göre Üretici güçler: Coğrafya, Teknik, Toplum insanların aksiyonları, Gelenek-görenekler… 

Kıvılcımlı için önemli olan “Kolektif Aksiyon” kavramını Marks “Alman İdeolojisi” kitabında şöyle bahseder: 

“Bir üretim yordamı, yahut betti bir sanayi seviyesi: kollektif aksiyon tarzı, veya belli bir sosyal seviye ile or­tak bulunur. KOLLEKTİF AKSİYON TARZININ KENDİSİ DE BİR ‘ÜRETİCİ GÜÇ’TÜR.” [9]

Demek ki bu kavramlar yani Kıvılcımlı’nın geliştirdiği Üretici Güçler’in manevi-maddecil olanları Marks-Engels’te vardır. Kıvılcımlı bunu keşfederek hem Marksizme somut tarihe uyacak bir üretici güçler teorisi sağladı, hem Antika tarihin kanunlarını açıklamakta temel çekirdeği  (üretici güçleri) kullanabildi.

Peki Kıvılcımlı’ya göre Üretici güçler neydi? Kıvılcımlı şöyle der:

“TARİH ve ÜRETİCİ GÜÇLERKlasik Tarih, metafizik metodu yüzünden: her çağın yalnız en mükemmel örnek yanını ele almıştır; doğuş ve ölüş anlarını yeterince önemsememiştir. Diyalektik metotlu Klasik Tarihsel Maddecilik: hangi çağda olursa olsun, insan Toplumunun, genel olarak ve son duruşmada, “ÜRETİCİ GÜÇLER”le hareket ettiğini göstermiştir. Ama özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine geçiş konağı içinde, o yere ve zamana göre somut olarak hangi “Üretici Güçler”in ayrı ayrı nasıl rol oynadıklarını araştırma ve bulma yetkisini, artık Felsefe yerine yalnız ve ancak olaylara dayanan sırf Bilim’e ısmarlamıştır. Üretici Güçleri başlıca dört bölüme ayırabiliriz:
1- TEKNİK: Toplumun doğayla güreşinde kullandığı cansız araçlar ve kullanımları. Aygıtlar, avadanlıklar (Aletler, cihazlar) ve metotlar (usuller) [yöntemler].
2- COĞRAFYA: Toplumu doğrudan doğruya dışarıdan, daha doğrusu mekân içinde çevreleyen maddî ortam. İklim, Doğa, vb…
3- TARİH: Toplumu doğrudan doğruya içeriden, daha doğrusu zaman içinde çevreleyen manevî ortam. Gelenek-Görenek kalıntıları, vb…
4- İNSAN: Toplumun gerek dış-maddî ortamını, gerek iç-manevî ortamını teknik-araçla işleyen Kollektif Aksiyon (Topluca Eylem), Zor ve şiddet anlamlı “Güç”, vb…Sosyoloji bakımından yukarıki dört ÜRETİCİ GÜÇLER dalından yalnız birisini, TEKNiK üretici gücü ele almak mümkündür; soyutlaştırılmış (tecrit edilmiş) sosyal olaylar hiç değilse bir kerteye dek teknikle aydınlatılabilir. Hele modern çağda Teknik olağanüstü gelişkin olduğundan, öteki üç grup üretici güçler belirli süre için değişmez sayılırsa, yalnız başına Teknik üretici güçler, sosyal olayların gidişinde jalon (yol gösterici sırık) rolünü oynayabilir. Tarih bakımından Teknikle birlikte, (Coğrafya-Tarih-İnsan) sözcükleriyle özetlediğimiz öteki üç Üretici güç de ele alınmadıkça yeterli aydınlığa kavuşulamaz. Çünkü Tarih son derece somut bir konudur. Robenson masalındaki gibi tek başına kalmış uyduruk insanın değil, gerçek insanın eylemidir. Gerçek insan: hem TOPLUM YARATIĞIdır, hem TOPLUM YARATICIdır. Tarih, o gerçek insanın: belirli geçmişinden kalma Gelenek-Göreneklerle, içinde yaşadığı belirli Coğrafya ve iklim şartlarına göre, belirli bir Tekniğe ve metoda dayanarak yaptığı yaşama güreşinde, gene belirli bir seviyeye ulaşmış Kollektif Aksiyonundan doğar ve gelişir. Tarihte her şeye can veren bu Kollektif Aksiyondur.Onun için, araştırmamız SOMUT TARİH olduğu ölçüde, insan aksiyonunu, manivela gücüyle on kat, yüz kat, vb. büyüten üretici tekniği elbet başta tutacaktır. Ama hele Antika Tarih Toplumunda, yalnız başına teknik, insanı umutsuzluğa düşürecek kadar yavaş gelişmiştir. Buna karşılık: her toplumun içinden çıktığı Tarih Gelenek-Görenekleri, içine girdiği Coğrafya etki-tepkileri altında gösterilmiş, insanca Kollektif Aksiyon Teknikten hızlı davranmıştır, denilebilir. Onun için, özellikle Antika Tarihte, dört küme üretici güçlerin: dördünü birden hesaba katmak gerekir. Yalnız teknik, olayların tümüyle aydınlanmasını değil, şemalaştırılmasını bile yapmaya yetemez.Modern Toplumda Teknik: Maddî Coğrafya ve Manevî Tarih üretici güçlerini öylesine kökten ve kolaylıkla havaya uçurabiliyor ki, Toplum hareketinde yalnız Teknikle Kollektif Aksiyon karşı karşıya kalmış gibidir. Gene de, hangi toplum biçiminde olursa olsun insan:
1- Kendinden önce gelmiş geçmiş kuşaklardan arta kalan Gelenek-Göreneklere göre,
2- İçinde bulunduğu coğrafya ortamına göre,
3- Elinde tuttuğu Tekniğe göre bir Kollektif Aksiyon başarır.Tümüyle insanlığa, dört başlı üretici güçler içinde Teknik: en son duruşmada ağır basmıştır. Ama Antika Tarihte her belirli Medeniyet için: Kollektif Aksiyon üretici gücü azaldığı zaman, Coğrafya üretici gücü durmuş, görenek ve geleneğin üretici gücü dağılmış, Teknik gerilemiştir. Böyle bir Medeniyet karşısında: tekniği daha güçlü olmasa bile, yeni bir coğrafya üretici gücünü temsil eden Gelenek-Görenek ve Kollektif Aksiyon güçleri daha üstün olan geri bir Barbar toplum, kolayca zafer kazanmıştır.” [10]

Peki Antik Tarihte bu üretici güçlerin durumu nasıl işlemiştir? Elbette tarih komplike ve bir çok faktörlü somutluk içinde var olur. O yüzden üretici güçlerin rolü Kıvılcımlı’nın dediği gibi zamana ve yere göre değişebilmektedir. Teknikçilik oynamadan önce şunu kavramak gerekiyor: Tarihsel devrim kanunun gerçekliğinden dolayı Antik tarihte insan ve tarih üretici güçlerinin rolü daha ön plandadır. Ne kadar üretim-teknik son celse de belirleyici olsa bile, kollektif aksiyon ve gelenek-görenek ön planda kendini göstererek çağlar açıp kapatır. Bu konuyu Kıvılcımlı “Osmanlı Tarihinin Maddesi” ve “İlkel Sosyalizmden Kapitalizm İlk Geçiş: İngiltere” kitaplarında somutça gösterir. Ayrıca “İngiltere”“Tarih-Devrim-Sosyalizm” kitaplarında gösterdiği gibi Medeniyetin egemen sınıfı Tefeci-bezirgan sınıfı, nerede toplumu yozlaştırmışsa, teknik üstünlükle “matahlar fetişizmini” dayattıysa, Kıvılcımlı’nın dediği gibi insan-tarih üretici güçleri nerede, ne zaman yozlaştırılıp yok ettiyse “medeniyet” ekonomik-toplumsal-politik olarak batmaya mahkum olur. O yüzden yeni üretim ilişkilerine, yeni medeniyete gebeyse toplum bunu ancak “üretici güçler olarak devrimci sınıf” değil, dışarıdan taze ilkel sosyalist gelenekli kollektif aksiyona davranan barbarlar başarabilir. Barbarların olumluluğu işte kısaca buradan gelmektedir. Çökmeye mahkum medeniyete bu üretici güçler aşısı sağlayarak ya orijinal bir medeniyet ya rönesanslar yaratıyorlardı. İlkel sosyalist Cermenlerin ve Osmanlılığın yozlaşmış Roma-Bizans medeniyetlerine yaptıkları bundan ibarettir. O yüzden hem medeniyeti diriltmişler hem toprak devrimi yaparak üretici güçleri boğan koşulları değiştirmişlerdir. Tabii birisi Kapitalizm erken geçiş, diğeri ise Kapitalizme ancak pre-kapitalist sentezli yarı-sömürge biçiminde geçebildi. Bahsettiğimiz Tarihsel Devrim Kanununu açıklamaya geçelim.

Tarihsel Devrim

Tarihsel devrim göründüğü gibi bir “Devrimdir” ve soyut olarak Tarihsel materyalizmin ortaya koyduğu kanunlar çerçevesinde işler. O yüzden Tarihsel devrim toplumdan ve Marksist devrim teorisinden gayri değil, Marksist devrim teorisine dayanan bir kanundur. Farklı olmasının nedeni ise yukarıda da değindiğimiz gibi Antika medeniyetlerin ve tarihöncesi toplumların diyalektik gelişiminde gerçekleşmesidir. Şimdi tekrar Marks’ın devrim tanımına dönelim: 

“Sınıflar zıtlaşması üzerine kurulu her Toplum için ezilen bir sınıf hayatî bir zorunluluktur. Ezilen sınıfın kurtuluşu için: daha önce edinilmiş üretici güçlerle, var olan sosyal ilişkilerin artık birlikte var olamaz bulunmaları gerektir. Bütün üretim aletleri içinde en büyük üretici iktidar, devrimci sınıfın tâ kendisidir. Devrimci elemanların sınıf olarak örgütlenmesi: eski Toplum içinde meydana gelebilecek olan bütün üretici güçlerin var olduğunu farz ve kabul ettirir.” [7]

Kıvılcımlı Tarih-Devrim-Sosyalizm eserinde bu paragrafa göre bir değerlendirme yapar:

“Şimdi burada genellikle deyimlendirilen Devrim şartlarını, Tarihsel Devrim problemi ile karşılaştıralım:
1- Antika Medeniyet “sınıflar zıtlaşması üzerine kurulu” bir Toplumdur. Orada ezilen sınıf: Kölelerdir.
2- Kölelerin kurtuluşu için Antika Üretici Güçlerle, Antika Üretim İlişkileri arasında “birlikte var olamaz”lık yetmiş midir?Hayır.Bu, moda deyimiyle “coeksiztans: birlikte var oluş” imkânsızlığı ne köleleri, ne Antika Medeniyetleri kurtarabilmiştir. Tersine bütünüyle Toplumu batırmıştır.Neden?Tarihsel Maddeciliğin üçüncü şartına geliyoruz:
3- Çünkü, Antika Medeniyetlerde “En büyük üretici güç olan devrimci sınıf” yoktur.O neden?4- Çünkü, Antika Medeniyetlerde “Devrimci elemanların sınıf olarak örgütlenmesi”ni gerektiren bütün üretici güçler “eski toplumun içinde meydana” gelememiştir. Ve o yüzden medeniyet batmıştır.Tek başına her kadîm medeniyet için doğru olan bu kural, bir Antika Medeniyet battıktan sonra, başka bir Antika Medeniyetin doğuşunu aydınlatmakta yetersiz kalır. Bir medeniyet batmıştır, ama “medeniyetler” hiçbir vakit yeryüzünde sona ermemişlerdir. Antika Tarihin hiçbir çağında insanlık bütünü ile medeniyetten uzaklaşıp, ebediyen Barbarlığa dönememiştir. Tersine, her batan medeniyetin yanı başında yeni bir medeniyet, (hattâ kendi üzerinde bir Rönesans) daima doğuvermiştir. Öyleyse, ortada: medeniyetin tümüyle ve kesince yok olması değil, bir biçimden başka biçime geçmesi vardır. Son arkeoloji belgeleri, Irak’tan başka hiçbir yerde, kendiliğinden yeni bir medeniyet doğmadığını, en bağımsız görünen Amerika “Yerli” kültürünün bile Uzakdoğu’dan sıçrama olduğunu, daha önceki mitoloji elemanlarıyla da desteklenince ispat etmiş gibidir.İlk Irak Medeniyeti’nden Modern çağa dek gelmiş medeniyetin özellikle geçit konaklarında “üretici güçler” bakımından durum ne olmuştur?Antika Medeniyetleri deviren güç, Toplumun kendi içinden doğma, amacı belirli bir sosyal sınıf olmamışsa da, Toplum dışından başka bir Toplumun vurucu gücü gelmiş, eski medeniyeti baskınla yıkıp yerle bir etmiştir. Bu dışarıdan gelen güce, Greklerin “Yabancı: Ecnebi” anlamına kullandıkları “BARBAR” adı veriliyor. (Osmanlı: atalarından dirlikçi olmayan bütün öteki yurttaşlara “ecnebi” derdi). Tarihsel Maddeciliğe göre:’Güç (zor, acı kuvvet): yeni bir Topluma gebe olan her eski Toplumun ebesidir. Gücün kendisi de bir ekonomik kudrettir.’ (Marks)Antika Tarihte “Güç”, Barbar kılığına girip medeniyet Toplumunu yıkıyordu. Bu en görmek istemeyecek bir göze batan olaydı. Yıkış sebebi: eski medeniyetin “Gebe” olmayışından ileri geliyordu. Eski medeniyet yıkıldıktan sonra, doğan Yeni medeniyetin hangi üretici güç, nasıl “ebesi” oluyordu. Problem bu idi. Yalnız bu noktanın aydınlatımı, Tarihsel Devrimlerin en kör düğümünü çözebilirdi. Ne çâre ki, Tarihsel Maddeciliğin keşfedildiği günden beri, resmî Tarihsel bilimler (Fransızcanın akar deyimiyle “c’en etait fait”: işi bitik) duruma girmişlerdi.” [11]

Görüldüğü gibi Medeniyetlerde var olan farklı toplum biçimlerinin gelişimini sağlayan kanun: “Tarihsel Devrimdir”. Tarihsel devrimlerin yıkıcı etkisi o kadar büyüktür ki mitolojilere ve halk hikayelerine konu olarak, nesilden nesle aktarılır. Medeniyet kurmuş halkların mitolojilerinde bu “tarihsel devrim” gerçekliğini görebiliriz. 

Tarihsel Devrim, Antika medeniyetlerin diyalektik gelişim konağında en önemli elemanlarından biridir. Antik Medeniyet tarihinde (toprak temeli) ekonomi düzeninde var olan çıkmazları ve yozlaşmışlığı çözecek barbar akınları sonucunda oluşur. Tarihsel devrim barbarlık açısından medeniyete yani sınıflı topluma geçiştir. Medeniyet açısından ise son değil, biçim degiştirerek Diriltime uğramasıdır. Kıvılcımlı Tarihsel Devrimi şöyle açıklar:

“(…) Antika Medeniyetin kendi içinde -Modern medeniyette görülene benzeyen- bir “SOSYAL DEVRİM”imkânsızdır. Yeni bir sosyal sınıf, eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti kurtaracak durumda Kollektif Aksiyon gücü sağlayamaz. O zaman eskimiş medeniyetin üretici güçlerini boğan üretim ilişkilerini kökünden kazıyacak Barbar yığınları akına başlar. Barbarlar, Tarihöncesinin en sağlam İlkel Sosyalist (Gelenek-Görenekve Kollektif Aksiyon) üretici güçlerini harekete geçirirler. Eskimiş medeniyette en az bulunan şeyse özellikle o güçlerdir. Onun için eski medeniyet dayanamayıp, inanılmaz çabuklukla yıkılır. Bu da bir Devrimdir, ama Sosyal Devrimin zıddına, eski medeniyeti kurtaracağı yerde yok ettiği için, ona: TARİHSEL DEVRİM adı verilebilir.Üretici güçlerden ikisi (Teknik-Coğrafya) MADDEye, ikisi (Tarih-Kollektif Aksiyon) İNSANa dayanır. Eskimiş medeniyetin insan üstüne çullandırdığı baskı onu, üretici güç niteliği bakımından olumlu Gelenek-Göreneklerle Kollektif Aksiyondan yoksun edince, Medeniyet taze insan gücünü dışarıdan, Barbarlardan sağlamaya kalkışır. Aylıklı Barbar asker, Medeniyet kalesini içinden yıkmaya başlar. O zaman Teknik üretici güçler, dolambaçlı yoldan, dışarıdan rol oynarlar. Çünkü daha önce Medeniyet: hammadde kaynaklarını işletir ve ticaret ilişkilerini geliştirirken, teknik üretici güçlerin bir kolunu Barbarlar içine atmıştır. Teknik üretici güçler şimdi, o dışarıdaki kolu ile, içinden düzelmesi imkânsız olan eski medeniyeti yıkarak, insanlık için yeni bir medeniyetin kuruluşunu sağlar. Onun için Tarihsel Devrim medeniyetlerin sonu değil, bir çökkün medeniyetin sonu, doğacak bir medeniyetin de başlangıcı olur. Böylece en son duruşmada kesin hükmü gene maddî üretici güçler (Teknik, elverişli Coğrafya) vermiş olur.Demek Tarihsel Devrimle insanlık durmaz, hız almak için gerileyip atlar. Bu atlayış, çöken medeniyetin, Barbarlık içine attığı maddî üretici güç kollarının çeşidine göre çeşitli sonuçlar verir.” [12]

İki tür Tarihsel devrim vardır: 
1- Kent aşamasına ulaşmış toplumun devrimi;
2- Göçebe-çoban toplum aşamasına ulaşmış toplumun devrimi. Birinci tipte devrim: toplum yeni teknik üretici güçler ve orijinal kent kuralları oluşturdukları için orijinal bir medeniyet oluştururlar. Yıktıkları medeniyetten daha ileri üretim verimliliği-ilişkileri kurarlar. Bkz: İslam ve Roma medeniyetleri gibi.. İkinci tipte devrim: Göçebe toplum Kent aşamasına ulaşamadıkları için yepyeni bir orijinal medeniyet kuramaz. Teknik üretici güçlerin geri olması, kent aşamasındaki üstyapısal kurumlara sahip olmamalarından dolayı yıktıkları medeniyet tarafından yutulurlar: “Kendi göçebe kurum ve kuralları da, yüksek teknikli ve işbölümlü medenî ekonomi temeli üzerinde gelişkin üstyapı ilişkilerine çekidüzen verebilecek yeterlikte değildirler.” [13] Bunlardan dolayı Yıktıkları medeniyete aşı yaparak o medeniyetin eski olumlu yanlarını diriltirler. Bu medeniyet içinde senteze uğrarlar. Bakınız: Osmanlı ve Cermen-Frank tarihsel devrimleri…

Tarihsel devrimi medeniyetin soysuzlaştırdığı insan üretici güçleri sağlayacak güç: Barbarlık yapar. İlkel sosyalizmden güç alan Barbar, Medeniyetin çökmüş sosyalitesine ve ekonomisine yeni biçim verecek olsa bile onu düzeltir. Sonuç olarak geri üretici güçlere sahip bir devrimci özne, ileri üretici güçlere sahip ve ileri konakta ki medeniyet toplumunu yener. Kıvılcımlı meseleyi şöyle ortaya koyar:“Barbarlık Çağı’nda ileri olan toplum, geri olan toplumu değil tersine, geri olan toplum ileri gibi duran toplumu yendi ve Üretici Güçleri ilerletti. Medeniyetler Çağında da durum değişmedi. Çünkü Komüncül Elemanlar, Orta Barbarlık’tan başlayarak iç işleyişlerinde içlerine yeni Elemanlar aldıkça bozulma gösteriyorlardı. Kent Komünü Göçebelerden daha fazla, Medeniyet hepsinden fazla Komün’ün çekirdekçil kanunlarını bozuyordu. Komün, en sağlam kaldığı yerde, başedebileceği daha ileri fakat Dejenerans’a uğramış toplumu alt ediyor, Komün Elemanlarını üste getiriyordu.Bunun başlıca sebebi: Komün Elemanlarının İnsan ve Tarih Üretici Gücüne göre örgütlenmiş oluşundan ileri gelir. Fakat insan da üreyim ve doğadan geliş kurallarına (diğer Üretici Güçlere de) sımsıkıca bağlıdır. ” [14]

Kısaca Komüncül niteliklerini kaybetmemiş toplumlar, medeniyet yozlaşmlığına bulaşmış toplumlara göre üretici güçler açısından daha ileri aşamaya sıçratabilir. Mesela yozlaşmış Bizans İmparatorluğunu yıkacak ve ondan daha ileri üretici güçler imkanı sağlayacak toplum neydi? Osmanlı ilkel komünal toplumu… O yüzden Hristiyanlara bile “adaletli” düzen getirecek “Dirlik düzenini” sağlayabildiler. Komünal atalarımız orta barbar-göçebe aşamasındaydı. Ancak Bizans medeniyet evresini geçmiş ve ticaret ağının üstünde kurulmuş bir devletti. Bizans ileri toplum olmasına rağmen Tefeci-bezirganlığın üretici güçleri boğmasından dolayı geriye dönüş yani çürümeye başlamıştı:

“Osmanlı Türkleri, Türkiye topraklarını o toprakta çalışmayana koklatmadılar. Yalnız toprakta fiilen çalışanların tasarrufuna BEDAVADAN geçirttiler.İşte Osmanlılığın gençlik çağı ve ilericiliği dediğimiz şey budur. Böyle köklü bir toprak devrimi yapan Osmanlı Türkiyesi ilk günlerinde Kadim çağların en çiçeklenmiş, en adaletli, en insancıl düzenlerinden birini yaşadı.” [15]

Peki bunu neden yaptılar? Yukarıda ortaya koyduk. Bunu yapmalarının nedeni herhangi bir kişicil istek veya insanüstü gidiş değildir. Kıvılcımlı aynen şöyle sorar: “Tarihte geri bir toplum olan Barbarlık, nasıl oldu da ileri bir toplum olan Medeniyeti, hem de o kadar sık sık, rakkas düzeniyle alt edebildi?”

Cevap verir:

“Barbarlığı Medeniyete üstün getiren güç, Tarihöncesi toplumu ile Tarihçil Toplum arasındaki sosyal yapı zıtlığından ileri gelir. İki düzenin binbir ve sonsuz ayırtları uzun sürer. Kısacası: Medeniyet Kişi çıkarcılığını (individüalizm), “Hürriyet” gibi güzel bir sözle giydirip kuşatmış bir düzen dir. Barbarlık, geri ve ilkel de olsa Toplum çıkarcılığını (kollektivizmi) savunmaya bile kalkışmaksızın yaşayıveren bir rejimdir. Nedense üzerinde hiç durulmak istenmeyen bu gerçek, bütün Tarih kilitlerini açacak biricik anahtardır. Barbarlık, yırtıcılığı ile, yahut insanüstü talihi ile değil, elinde bilmeyerek tuttuğu o “İlkel Sosyalizm” adlı altın anahtarladır ki, Tarihin, binbir ihtişamlı Medeniyet kapılarını açmıştır. O Barbar AÇIŞlarını, (FETİHlerini) bugün en basit ilkokul kitaplarında bile izlemek güç sayılamaz.” [16]

Devamında “Barbarlığın manevi gücü” ve “maddi gücü” diyerek üretici güçlerin tazeliği ve olumluluğundan dolayı ileri toplumu yani medeniyeti yendiğini söylemiştir. Evet yukarıda verdiğimiz Osmanlı gerçekliği bile bunun kanıtıdır. Antika tarihin gidişi bu tür örneklerle kaynamaktadır.
Medeniyet toplumunu güden: Tefeci-bezirgân sınıfıdır. Tefeci-bezirganlığın dayanağı üretim değildir. Tam tersine asalak bir sınıftır. Üretimle ilişkisi yoktur. Üretmenleri ve üreticileri haraca bağlayarak topluma bir nevi karabasan gibi bela olur. Bu sınıf üretim ve tüketim ağlarını yani ekonomiyi yozlaştırdıkça sınıflar güreşi daha da keskinleşir. Bu sınıfın kör düğüm yaptığı konu: Toprak problemidir. Toprak meselesi, Tarihin kadim uygarlıklarının içini boşaltan, tarihin yumak gibi karmaşık hale gelmesinde etken konudur. Bu konu tarihte ne medeniyetler ne toplumları çürütmüştür, ne kıyametlere neden olmuştur! Bu bin yılları aşan yumağın özünü bilmek, çözümünü bulmak ancak Tarihçil Maddeciliğin maddi kuvvetiyle olabilir. Bu öz nedir? Tabii Tarım! Yukarı Barbarlık konağı ile başlayan tarım, Toplum içerisinde bir çok yeniliklere sebep oldu. Tarımla birlikte ürünlerde büyük bir artış ve coğrafi üretici güçlerde etkinlik sağladı. Bu koşullarda toplum ileriye doğru yani medeniyet çağına doğru koşullandırıldı. Sanıldığı gibi medeniyetle “efsanevi” teknolojik-kültürel ilerlemeler olmamıştır. Irak-Sümer antropolojik-arkeolojik kazılarında elde ettiğimiz verilere göre medeniyetten önce ilkel sosyalist kankardeşi yukarı barbar kentlerinde, sanayi-ziraat ilerlemesi olağanüstü idi. Daha El-Obeid kentlerinde Orta barbarlık konağında ziraat işletimine başlanması, Yukarı barbarlık dönemlerinde teknolojik aletlerin kullanışı bize bu dönemin ilericiliğini ve dinamizmini gösterir. Avrupalı bilginlerin dediği gibi Kapitalizme kadar büyük teknik sıçrama olmamıştır. Ancak medeniyet, Irak kentlerin buluşlarını nicelik olarak artırabilmiştir. Buna “taklidin taklidi” demek yerinde olacaktır.

Bu koşullarda Kentlerin gittikçe Medeniyete evrilmesiyle Toprak problemi ortaya çıkmaya başladı. Bu problem: Antika medeniyetlerin içinden çıkamadığı, yüzlerce toplumu mahvettiği bir problemdir! Bu Antika Medeniyet zehiri yıllarca toplumları geriletmiş, kendi kendilerini yemelerine sebep olmuş, kendi Nemrutlarını başa geçirmelerine neden olmuştur. Bu zehirli kıpranış, medeniyet çağında barbarların tarihöncesi ilkel sosyalist üretici güçleri harekete geçirerek çözüyordu. Ancak Sosyal devrimler çağında barbarlar yoktur. Barbarlar gittikçe medenileşerek, Medeniyetlerin içten içe çürümesini yıkacak vurucu güçlerini yitirmiştir. Kapitalizme evrilemeyen medeniyetlerin başından geçenler kısaca böyle oldu, gittikçe çürüyerek uluslararası Finans-kapitalin elinde sömürge olmaya evrildi.

Antika medeniyet tarihinde Tefeci-bezirgân sınıfının köleleştirdiği üretmenleri hür kılacak güçler: Barbarlardı. Medeniyet yani sınıflı toplum içindeki sınıf çelişkilerini çözecek her hangi bir sosyal devrim olmadığında, barbarlar tarihsel devrimlerle sahneye çıkarlardı. Bu sahneye çıkışlar ezilen ve köleleştirilen üretmenleri hürlüğe kavuştururdu. Tefeci, feodal bey, köle sahibi, bezirgân tarafından ezilen halkın desteğini alarak, dolaylı yoldan teknik üretici güçlerle bağları olurdu. Barbarların tarihsel devrimi geriye dönüş değil, tam tersine yeni medeniyetin doğuşuna sebep olur. İngiltere’de aynı akınlar İLKEL SOSYALİZMDEN KAPİTALİZME geçişi sağlar (bkz: Kıvılcımlı’nın İSKİG İngiltere kitabı). Bunun nedenini ise Kıvılcımlı eserinde insan ve tarih üretici güçlerinin olumluluğunda bulur. Doğu medeniyetlerinin Avrupa’dan daha gelişkin olduğu gerçekken, insanları köleleştirenler yani Komüncül özü tasfiye edenler daima kendi içinde çökmeye mahkum olurlar. 

Kıvılcımlı’nın bulduğu antika medeniyetin diyalektik kanunları bizi tarihsel devrim elemanına götürür. Sosyal devrim çağı öncesi toplumların diyalektiği nasıldır? Kıvılcımlı eserinde şöyle açıklar:

“Marks-Engels “Manifesto”ya şu sözle başlar: “Tarih sınıfların güreşidir.” “Tarih” sözcüğünün “Tarihöncesi”nden sonraki “Yazılı Tarih” anlamına geldiğini biliyoruz. Tarih boyunca, 15’inci Yüzyıla gelinceye dek geçen “Antika Tarih” “Barbarların medeniyete geçişleri Tarihidir”, yahut: “Barbarlığın medeniyetle güreşi Tarihidir” de diyebiliriz.“Antika Tarih” denilen çağdaki Toplumsal Gidiş-Süreç (Sosyal Prose) iki birbirine zıt, ama birbirini kovalayan ana yayla işler:Birinci yay: Sosyal sınıfların güreşidir. Bir medeniyet yaşadığı sürece ağır basan gidiş yayı budur. Son kerteye dek toplumun olaylarını sınıfların güreşi aydınlatır, belirlendirir.İkinci yay: Barbarlığın medeniyetle güreşi olur. Bir medeniyetten öbürüne geçiş sırasında ağır basan gidiş yayı budur.Derin tarihsel ve sosyal şartlar, Antika sınıflar güreşinin bütün bir Sosyal Devrim sağlamasına elvermediği için, bir an gelir, eski medeniyet içindeki kadîm sınıflar güreşi kör dövüşüne döner. Toplum ne ileri, ne geri gidemez: içinde yaşayan insanların hemen hemen tümü için dayanılmaz bir cehennem haline gelir. En kabadayı Stoisyenlik-Dervişliği bile insanı o gidişe katlandıramaz. O zaman, Antika Tarihin ikinci yayı zembereğinden boşanır. Barbarlığın medeniyetle güreşi üst plana çıkar. İnsanlık bir adım geriye de atsa, çöken medeniyetin yıkıntıları Tarih yolu üstünden temizlenerek, yeni bir medeniyete doğru geçilmiş olur. Bu gidişin olaylarını ancak Barbarlığın medeniyetle güreşi yeterce aydınlatabilir.Bu Antika Tarih gidişi doğada geceyle gündüze benzetilirse daha iyi anlaşılmış olur: Sınıfların güreşi, gündüzün dünya olaylarını aydınlatan güneşe benzer; Barbarlıkla medeniyetin güreşi, gece dünyayı aydınlatan aya benzer. Aslında ayın ışığı da gene güneşten yansıtılmadır.” [17]

Demek ki tarihsel devrimler kanunu bir idealist kuruntu değil, sınıf çelişkilerinin yani üretici güçler ile üretim ilişkilerinin çelişkilerinden kaynaklanan realitedir. Kıvılcımlı’nın dediği gibi Komün’ün kendisini yeniden üretimi olan bu kanunu bilinçlere çıkarmak, güncel konular ve sorunlarımızı anlamak için gereklidir…

ÜRETİM İLİŞKİLERİNİN SİMBİYOZ İLİŞKİSİ

Tarihi incelediğimizde belirli üretim-toplumsal formasyonların gelişimi tarihi gibi görünür. Klasik Marksizmin “ilkel-köleci-feodal-kapitalizm” ilerlemesi sanki aralarında keskin bıçakla kesilmiş gibi görünür. Köleci toplum yıkılır, yerine feodal toplum geçer vs tarzında mekanik çıkarımlar yapılır. Ancak Tarih son derece diyalektik işler. Yani üretim biçimleri ve ilişkileri mekanik olarak değil, diyalektik olarak toplumda var olur. Bunun en yakın örneğini kendi ülkemizde yaşıyoruz.

Tarihsel materyalizm bazılarının iddia ettiği üzere üretim biçimlerinin gelişimini mekanik-keskin olarak ortaya koymaz. Bunu Marks-Engels’in metinlerinde de görebiliriz. Ancak burjuva bilginçliğinin getirdiği hastalık olan “idealist” tarih anlayışı sanki Marks-Engels’in tam tersi şekilde tarih yorumu olduğunu söyler. Bu iddianın tamamen komik ve saçma olduğunu göreceğiz. 

Avrupa’daki burjuva devrimleriyle kapitalist öncesi tüm toplum biçimleri neredeyse tamamen süpürlmüştür. Bunun direnci ve cesaretini burjuvazinin devrimci tarzda gerçekleştirmiştir. Ancak bildiğiniz gibi Doğulu toplumlarda bu gidiş “kendi iç dinamizmiyle” olmamıştır. Tam tersine sömürge ve yarı-sömürge biçimlerince kapitalizme gidilebilmiştir. Bunun nedeni nedir? Sadece merkez-çevre ekolünün dediği gibi midir? Yoksa sadece “iç dinamizmden” ötürü müdür? Marksizm bu iki kanıyı sentezleyerek açıklar. Doğulu toplumların “insanı” köleleştirecek Tefeci-bezirgan sermayenin azgın biçimde gelişmesi ve bu sermayenin “tencere kapak” misali Yabancı Finans-Kapital sınıfıyla birleşmesi “az gelişmenin gelişmişliğini” vermektedir. Kıvılcımlı aynen bu sonucu çıkarır. Avrupalı düşünürlerinden bağımsız ve önceleri bu sonuca varır. Türkiye’de pre-kapitalist sermayenin tasfiye olmayıp, Finans-kapital ilişkilerle simbiyotik yaşaması süreklilik kazanır. Kıvılcımlı şöyle der: 

“O zaman ne oldu? Geri ülkelerde Antika Tarihin sık sık yazdığı cilvelerden biri oldu. Bu bir çeşit “TERSİNE RÖNESANS” idi. Kapitalizm, Batı’da TEFECİ-BEZİRGAN sınıfı kökünden kazımadıkça, normal olarak doğmamıştı. Fakat geri ülkelerde, kapitalizmin son çağı olan Emperyalizm döneminde Tefeci-Bezirgan sınıfı kökünden kazınmak şöyle dursun, bütün dişleri ve tırnaklarıyla kapitalizme ortak olmaya ve kapitalist iktidarı ayakta tutmaya kendini verdi.  Bu bir Tarihin tersine akışı mıydı?  Evet. Böyle tersine akıntılar ölüm çağına gelmiş düzenlerin büyük anaforları içinde görülebilirdi. Kapitalizmin inkar edeceği Tefeci-Bezirgan sınıfı, 20nci yüzyılda sanki kapitalizmi inkara kalkışmış gibiydi. Ancak bu görünüştü. Dizginler görünmeyen örümcek ağları gibi uluslararası Finans-Kapital mekanizmasının ve en büyük emperyalist iktidarların elinde idi. Modern Finans-Kapital nasıl Tarihin çarklarını geri çevirmekte ve gericilik yapmakta eşsiz ise, tıpkı öyle, Antika Tefeci-Bezirgan sınıfı da insan kazançlarını inkar etmekte ve gericilik yapmakta Emperyalizmden aşağı kalmıyordu. Böylelikle tencere yuvarlandı kapağını buldu. Ortaçağlardan hatta ilk Antika çağlardan kaldığı bilinen Kadim Tefeci-Bezirgan sınıfı: Modern çağın dünya ihtilalleri ve sosyalizm döneminde Finans-Kapitale YEDEK UYDU ve İHTİYAT GÜCÜ olarak geri ülkelerde iktidar mevkiini paylaştı. Bu yüzden Tefeci-Bezirgan sınıfı, sanki bir modern sosyal sınıf imiş gibi geri ülkelerin ekonomisinde, toplum ilişkilerinde, politikasında, kültüründe, ahlakında ağır basan söz sahibi bir sınıf kesildi. Bugün geri ülkelerin SOSYAL YAPISI denince, yukarıda saydığımız SINIF İLİŞKİLERİ gözümüz önünden ayrılmamalıdır.” [18] Osmanlı’nın Dirlik Düzenini tasfiye eden ve kendine uygun “para rantı” biçimine yani Kesim Düzenini kuran Tefeci-bezirgan sermayenin, bir çok burjuva devrimlerine rağmen canlılığını korumuş ve iktidara gelen cılız burjuvaziyle ittifaka girebilmiştir. Bunun nedeni ise bizim burjuvazimizin kökünün hala antik sermayeden izler taşımasıdır.

Kıvılcımlı’nın “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” adlı kitabında detaylı olarak antik-modern sermayenin kaynaşmasını anlatır. Kısaca Üretim Nedir kitabında anlatır: 

“Batı kapitalizmi gençlik çağında iken Türkiye’nin yatalak Tefeci-Bezirgân düzeni Kapitalizme karşı hiç bir rezonans göstermedi. İlerici serbest rekabet kapitalizminin dalgası Türkiye’yi hiç ilgilendirmedi. 20. yüzyıla geldik. Kapitalizm: iratçı, monopolcu Finans-Kapital egemenliği biçimine girdi. Bu, kapitalizmin ölüm döşeğine yatış çağı oldu. 0 zaman bizim yatalak Tefeci-Bezirgân düzenimiz: Finans-Kapital adlı tekelci yatalak sermaye ile tam rezonans hâline girdi. Birbirlerine denk düştüler.Halkımızın bir deyimi vardır: “Hacı hacıyı Arafat’ta, it iti kalafatta bulur!” der. 20. ci yüzyılda kapitalizmin derebeğileşmesi demek olan Finans-Kapital ile Tefeci-Bezirgânlığın derebeğileşmesi demek olan Osmanlı toplumu hemen can cana, baş başa kuzu sarması oldular.” [19] Bizde Tefeci-bezirgan sınıfının Osmanlılıktan kalma hastalığı nedir? Vurgunculuktur. Kıvılcımlı’nın dediği gibi Türkiye Osmanlı’dan çıkmadır. Ve onun antika sermaye sınıfının üretim ilişkilerini biçimcil değişimlere rağmen korur. Bu korumanın nedeni kapitalizmin devrimci döneminde değil, gerici yani finans-kapital çağında ülkemizde iktidara gelmesidir. Bu iktidara gelişiyle antika sermayenin varlığı devam etmiş ve gördüğünüz gibi AKP biçimiyle iktidar partili durumuna bile yükseltilmiştir. Nurullah Ankut bu gerçekliği “Tayyipgiller Kökeni Ve Sınıf Yapısı” detaylıca anlatır. Doğulu toplumların “insan ve tarih üretici güçlerini” köleleştirmesi işte bu sosyal-iktisadi-politik nedene dayanır. Bundan dolayı Kapitalizme orijinal geçiş yapamamış ve gericilik batağından kurtulamamıştır. Şuan Orta-doğu’da meydana gelen savaşlar ve gericilik hortlamasının nedeni bu maddi-manevi nedenlerdir. 

Konumuza dönersek Türkiye toplumunda iki üretim ilişkilerinin melezi vardır. Kıvılcımlı’nın dediği gibi bu melezlik Türkiye’de demokratik devrimin zorunluluğunu vermektedir. Çünkü Türkiye’deki burjuva devriminin demokratik görevleri tamamlanmamış ve tam tersi bir geriye gidiş olmuştur. Bu durumda yapılması gereken Türkiye Proletarya partisi önderliğinde işçi sınıfının özgücüne dayanarak demokratik halk iktidarını kurmaktır. Kıvılcımlı bu tür melezliğin ötesinde bize üretim ilişkilerinin eski üretim ilişkileri tasfiye etmeyip, beraber yaşayacağını “Kadın: Sosyal Sınıfımız” eserinde de verir. Bu örneklere bakalım:
 

“Bizde sosyal ehram başlıca üç katlı bir Bâbil Kulesi’dir. Sosyal katlardan herbiri ötekilerini soysuzlaştırıp berbatlaştırır. O katmerli ve sonturlu üç kattaki sınıfların çelişki ve çatışkıları bütün azgınlıklarıyla ayakta durur. 3 katı şöyle sıralayabiliriz:1-  Üst kat:   Büyük Şehirler, ayrı  bir dünyadır. Ona Modern  Kapitalizm dünyası diyebiliriz.2-  Orta kat:   Kasabalar Türkiyesi’dir. Orta dünyamız Antika Tefeci – Be­zirgan dünyası olarak adlandırılabilir.3-  Alt kat:   Köyler Türkiyesi’dir. Orası artık ne Modern, ne Antika top­lum değil, söz yerinde ise Tarihöncesi dünyası sayılabilir.Tekrar edelim: bu üç ayrı dünya, üç ayrı Toplum Tarihi konağı birbirlerin­den hem binlerce yıl ayrıdırlar, hem birbirleriyle aynı yerde bulunurlar.Bu 3 sosyal katın üstüste yığılı lanetlenmiş yomsuz ehramı gözönünde tu­tulmadıkça ve ehram İçindeki her katın ötekilerle olan ilişkileri ve çelişkileri dup­duru kavranılmadıkça Türkiye’nin Sosyal Sınıflar problemi aydınlığa kavuşamaz.

SOSYAL 3 KATIN KARAKTERİSTİĞİ

Her katın ayrı ayrı:
1-  Özel Ekonomi temeli
2-  Özel Üst ve Alt sınıfları
3-  Özel birer Sömürge halkı vardır. Bu özellikleri, biraz soyutlaştırma pahasına da  olsa, ayrı ayrı  değerlen-dîrmedikçe, çevremizin somut kördövüşünü içyüzü ile anlayamayız.EN ALTTA: Köylülük katının ekonomi temeli, Barbarlık çağını bir türlü aşa­mamış toprak ekonomisidir. Bu ekonomi yapısı içinde, hiç şaşmaksızın gerçekli­ği kendi adıyla çağırmaktan çekinmeyelim. Köyün ilkel öntarih ekonomisinde egemen üst sınıf:Babahanlığın bütün olumlu yanlarını yitirmiş Köylü erkekleri’dir; alt sınıfı ne denli yumuşatılırsa yumuşatılsın, bir sosyal kast kadar donmuş ve sertleşmiş olduğu için “sınıf” adını alabilecek ayrılıkta Köy Kadınları Sınıfı’ dır.Bu bakımdan, köylülüğün, söz yerinde ise Sömürge halkı, bütünüyle Köy Kadını’dır. Türkiye’de azıcık yaşadığını düşünebilen hiçkimse, bu söylediğimiz ka­rakteristik özelliğin anlamına yabancı kalamaz.ORTADA: Taşramızın Kasabalık katında ekonomi temeli, tâ Bâbil çağından kalma Tefeci – Bezirgan ekonomidir.Bu ekonomi sistemi içinde, egemen sınıf karakterini bütün yamanlığı ile ya­şatan üst sınıf: Tefeci Hacıağalar ile Vurguncu Bezirganlar ve onların derebeğileşmiş “Ayan”, “Eşraf”, “Agavat”, “Hanedan” adlı elemanlarıdır. Kasabalığın en keskin anlamı ile içeride Sömürge Halkı: genellikle Türkiye’mizin bütün Taşra Halkı, özellikle tüm kadın – erkek Köylülüktür.EN ÜSTTE: Modern merkezleşmen Şehirlilik katında ekonomi temeli genel­likle “Modern” adı verilebilecek olan Kapitalizmdir. Ancak bu kapitalizm Meş­rutiyet çağında Komprador Kapitalizm, Cumhuriyet çağında Finans – kapitalizm biçimiyle ağır basar.” [20]

Kıvılcımlı’nın yukarıda verdiği yöntem şahanedir. Bize Komün, Bezirgan Medeniyeti ve Modern Kapitalizmin sadece birbirini izleyen toplumsal aşamalar olmadığını, onların bir arada aynı zaman ve mekanda bulunabileceğini gösterir. Bu toplum biçimlerinin birbirini tasfiye etmeden, tam tersine birbirini etkileyerek yani besleyerek var olduğunu ortaya koyar. Aynı şekilde gericiliğinin köklerini, konumlanışını ve kadınlar üzerinde ki etkisini de Marksistçe dile getirir.

Şimdi güncel konular açısından bu tür simbiyotik ilişkinin ve üretim biçimlerinin diyalektik geçiş aşamalarını değinelim.

Göbeklitepe Marksizmin İflası mıdır?

Göbeklitepe hakkında bazıları [21] “materyalizm çöktü” veya “tarihsel materyalist tarih yorumu çöktü” yorumu yapıyor. Biliyorsunuz Göbeklitepe dediğimiz yapılaşma inancın geliştiği-örgütlendiği, kentin değil ancak onun ilk örneklerinin göründüğü bir örnek. Yani bir geçiş sürecinin sonucu. Mesela daha tarım ve hayvancılığın tam keşfedilmediği koşullarda, buğdayın ekimini ve depolanmasını yapıldığını gösteriyormuş. Bu demektir ki insanlık kent toplumuna geçişi denemiş, bir çok toplumsal biçimlerle yani aşamalarla içe içe yaşayarak bunu deneyimlemiştir. Marksist tarihsel materyalizm toplumsal konaklar ve biçimler arasında keskin ayrılıklar-aşamalar koymaz. Tam tersine üretim ilişkileri arasında “simbiyotik” yani bir arada bulunabileceğinin yöntemini verir. Mesela Kıvılcımlı’nın “Kadın: Sosyal Sınıfımız”, “Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler” ve “Üretim Nedir” kitaplarında ortaya koyduğu gibi toplumsal konaklar-biçimler bir arada bulunarak yaşayabilirler. Yani keskin bir tasfiye süreci değil, bir arada yaşayan ve gelişen-eşitsiz diyalektik süreç vardır.

Ayrıca Dinlerin medeniyete geçişte başat rol oynadığını iddia edenler var. Onlara göre bu toplumun medeniyete geçişini “Allahımız” sağlamıştır. Bu gibi analizler, idealizmin en alası olduğu barizdir. Marksizmin ortaya koyduğu gibi Toplum Biçimlerinin Değişimleri üretici güçlere bağlıdır. Yani toplumsal kanunlar temelini açıp-kapatacak temel Üretici güçlerle mümkündür. Peki bu Üretici Güçler nedir? Coğrafya, teknik, gelenek-görenek, kollektif aksiyon üretici güçleri… Tarihin belirli zamanlarında başat rol oynayarak en önde gidenler olabilir, ancak en son celsede tekniğin determine ettiği gerçektir.

Şimdi Kıvılcımlı ile konuya devam edelim:

“Komün içinde gelişen ilk Cinsel Yasak da Kolektif Aksiyonu, kendi içinde evlilik grupları yaratarak biraz daha yükseltmiştir; toplumcul yöneliş ve yücelişler daha da artarak Kolektif Emeği yoğunlaştırmıştır. Toplayıcılıktan Avcılık aşamasına geçildikçe daha çok Kolektif Emek ve Komün’ün yüceltilmesi bir adım daha yer kazanmıştır.” [22]

Kıvılcımlı devam ederek bir çok coğrafi koşullardan ötürü Ortadoğu havzasında: “Bu Kolektif Emek yoğunlaşmasındaki katmerlenmiş Komün’ün (Kişi beyinlerinin) angajesini de katmerlendirir. Dolayısıyla Kutsallaştırma (Tanrısallaştırma) gücü de o zamana dek görülmemiş ölçülerde misli misli artar.” [22]

Devam eder: “İşte İlk Ana Irak Medeniyeti’nde insan Tanrıların kökü ve gücü, üretim zaruretlerinin Kolektif Emeği aşırılaştırmasından ileri gelir” [22]

Kısaca üretici güçler-üreyim aksiyonu temelinden gelişen kolektifleşme, kutsallaştırma sürecinin bir çok totem temelinden yükselmesi cinsel yasakların geliştiğini de gösterir. Bu nedenlerinin hepsi maddecildir. İnsanların maddi hayatının geçimleri sürecinde konsantrasyonun sonucu ve animist geleneğinin (ilk düşünce biçimin) “ruhlaşma” yani bilinç kabuğundan yansıyan Kutsal ruhunun gelişimi bizlere Göbeklitepeyi vermektedir. Yani maddecil bir prosedir. 

Aşağı barbar toplumunun örneği olan ve göçebe topluma-tarım toplumuna geçişini veren bu örnekte, animist gelenekten kalma: avladıkları ve konsantre oldukları hayvanları totemleştirme geleneğinin etkisinin var olduğunu göstermektedir. Çünkü kazılarda hayvan figürlerinin baskın olması bize bu çıkarımı yapmamızı sağlar.

Sonuç olarak ilk medeniyet örneklerinin oluşumunda Dinin önemli gibi görünmesinin nedeni toplumsal kanunlar ve üretici güçlerdir. Yani sanıldığı gibi bir idealist kuruntu değil, tamamen materyalist temellerde ki kanunların etkisi vardır. Göbeklitepe çevresinde ki halkların dini ihtiyaçlarını yani geçim ihtiyaçları doğrultusunda giderecek bir tapınak inşa etmesi ve artı-ürünleri oralarda muhafaza ettiğine dair kanıtların olması, kollektif emeğin katmerlenerek medeniyet yoluna yuvarlanacağı sinyalini vermesidir. Bu gerçeklik işbölümlerinin artmasını, sınıflı topluma çözülüş prosesini başlatacak-hızlandıracak gidişi vermektedir. O yüzden Göbeklitepe, cinsel yasakların gelişerek, kutsallaştırma sürecinin kollektif emeğe yoğunlaşarak yansıması sonucudur. Yukarı barbarlık dediğimiz yani tarım-kent toplumunun oluşumu belirli denemeler, geri dönüşler ve kalıntılar üzerinden olabileceğini Marksizm bize Sosyalizm-Komünizm toplumları açısından yöntem olarak göstermiştir. Avcı-toplayıcı olan bir toplumun göçebelik-tarım konaklarını hızlı ve aynı anda yaşaması Marksizmin çöktüğünü değil, toplumun gidiş diyalektiğinin karmaşık, çelişkili, yadsınmanın yadsınması temellerinde var olduğunu gösterir.

SONUÇ:Kıvılcımlı’nın Marksizme olan katkısı yukarıda özetlediğimiz biçimden daha çok detaylı ve uzundur. Ancak ben sadece sosyoloji yani toplumsal-tarihsel yöntemine olan katkılarından söz ettim. Bu makale hem kendisine olan ön yargıları ve düşmanlıkları düşüreceğini düşünüyorum. Çünkü hakiki Marksist ve namuslu sosyalist Usta’nın bu katkılarını göz ardı edemez. Eskiden ve şuan var olan “susuş kumkumasını” delecek ve onun fikirleri ışığında demokratik devrim yoluna kitlelere benimseteceğiz. Bunun ilk tohumu onu kavratmak için daha iyi kavrayabilmektir. Daha sonra onun katkılarını insanlarımıza sabırla ve bilimce anlatacağız. 
Kendisinin amacı: Morgan ve Marks-Engels’ten aldığı tarihsel materyalist yöntemiyle Sınıflandırma bilimine bile geçememiş Tarihi “Nükleer” biçimine sokabilmektir:

“Tarih biliminde olaylara karşı yağmur rasathaneciliği, yahut yağmur duacılığı sürüp gitmektedir.

Tarihi modern bilim durumuna getirmek için:

1 – Genel Olarak: Tarih simyasını, tarih kimyasına çevirmek,

2 – Özel Olarak: Tarih kimyasından “Nükleer” tarihe geçmek, artık zamansız sayılamaz.

Nükleer Tarih: MEDENİYETLERLE BARBARLIKLARIN GÜREŞİ bakımından Tarihi ele almak diyalektiğidir.”[23]

Hikmet Kıvılcımlı’nın geliştirdiği Marksist tarih yorumunu yeni bulgular ve kaynaklara göre tekrar canlandırmak gerekir. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Tarihsel Devrim” yani medeniyetin kuruluş ve yıkılış proselerini-kanunlarının tahlili önemlidir. Zira bu konu İbn-i Haldun ve Engels-Morgan tarafından geliştirilmişti. Hikmet Kıvılcımlı ise yeni bulunan bulgular ve Batı-Doğu toplumlarının farklı gelişim proselerini belirterek “TARİH TEZİNİ” geliştirmiştir. Onun Marksizm’e getirdiği en büyük yenilik: yeni üretici güçler teorisidir. Üretici güçlerin temeli, Marks tarafından Kapitalizmin gelişme tarihi-yorumu açısından ele alındığı için Antika medeniyet tarihi açısından yetersiz kalıyordu. Marks ve Engels’te üretici güçler teorisinin Kıvılcımlı’nın yorumuna yakın anlayışları vardır. Kolektif aksiyon ve gelenek-görenek üretici güçlerin temeli yine o üstatlardaydı. Ancak tam kavramlaştırılmasını Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından yapıldı. Bu tarih tezi geliştirimi, Doğu medeniyetlerine miras toplumları açıklamakta önemli bir araç oldu.  O yüzden Kıvılcımlı’nın dediğ gibi Sümerde, İslamdan, Selçukludan, Osmanlıdan bize miras kalan medeniyet mirasını bilince çıkarmadan bugünkü toplumumuzu ve Türkiyemizi anlayamyız. Zira: “Günümüze değin uzanmış bütün problemlerin: sebep-sonuç zincirlemesiyle nasıl tâ Protosümerlere dek dayanıp çıktığı dupduru anlaşılmadıkça, hiçbir somut (konkret) Tarih olayı gereği gibi aydınlanamıyordu.” [24]

Kıvılcımlı’yı anlamak Antika tarihinin kanunlarını bilince çıkarmak ve bugünkü Türkiye’de devrimi yapacak rehberi hazırlamak demektir.
Marksizm-Leninizm ile kalın…

Adana Direniyor’dan Berkan

[1] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm, Derleniş Yayınları, sy. 24

[2] Hikmet Kıvılcımlı, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, Derleniş Yayınları, sy. 39

[3] G.Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, sy. 311

[4] H. Lemit, Le travail du metal etc., s. 20’den aktatan: Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm, Derleniş Yayınları, sy. 183

[5] K.Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkının Önsözü

[6] Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşı’nın Planları, Derleniş Yayınları, sy. 220

[7] K.Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, sy. 172

[8] Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, sy. 226

[9] Karl Marx, Alman İdeolojisi, sy. 19

[10] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm, Derleniş Yayınları, sy. 14-15

[11] Hikmet Kıvılcımlı, agy, Derleniş Yayınları, sy. 55-56

[12] Hikmet Kıvılcımlı, agy, Derleniş Yayınları, sy. 26-27

[13] Hikmet Kıvılcımlı, agy, sy. 29

[14] Hikmet Kıvılcımlı, Komün Gücü, Derleniş Yayınları, sy. 340-341

[15] Hikmet Kıvılcımlı, Üretim Nedir, Derleniş Yayınları sy. 57

[16] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm, Derleniş Yayınları, sy. 323-324

[17] Hikmet Kıvılcımlı, agy, Derleniş Yayınları, sy. 199

[18] Hikmet Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar, AYDINLIK, Sayı: 2, Aralık 1968, sy. 119-133

[19] Hikmet Kıvılcımlı, Üretim Nedir?, Derleniş Yayınları, sy. 69

[20] Hikmet Kıvılcımlı, Kadın: Sosyal Sınıfımız, aktaran: Nurullah Ankut, Kadının Kurtuluşu İşçi Sınıfının Kurtuluşundan Bağımsız Değildir sy. 22

[21] Serpil Çevikcan – Göbeklitepe Marx’ı Mezarında Çevirirken, Milliyet

[22] HikmetKıvılcımlı, Komün Gücü, Derleniş Yayınları, sy. 145

[23] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm, Derleniş Yayınları, sy. 92

[24] Hikmet Kıvılcımlı, agy, Derleniş Yayınları, sy. 19)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir