Yaşamak Direnmektir! (Ankara Direniyor)

alismayacagizKatliamın ardından “bir şehir bütün gün yağdı, düşenlerin kanını temizlemek için”, lakin durakta otobüs bekleyen insanları katledenlerin “Elindeki kanı temizlemeye bütün okyanusların suyu yetmez” (Shakespeare-Macbeth)

Çaresizlikten umutsuzluğa, umutsuzluktan yaşamın rutinine, ordan da kanıksamaya giden bir seyir izliyor psikolojilerimiz. İnsanoğlunun en ontolojik savunma mekanizması da aslında bu “bastırma” yeteneğinden geçiyor sanırım; mekanizmanın faydası, bu travmatik toplumda yaşamaya devam etmeyi sağlıyor. Dolayısıyla bu ruh halinden çıkmayalım demeyeceğim, çıkalım elbet, günlük rutinler de anti depresan etkisinde cankurtaranlardır, ona da sözüm yok… Bireysel Psikoloji uzmanlık alanım da değil kaldı ki…

Ancak, kanıksamaya dair sözlerim var…
Eski kuşakların devrimcilerinde böyle subliminal sızlanmalar olmazdı, biliyorum. Onlar korkusuz savaşçıydılar. Biz ve sonraki kuşakların ise korkuları var…

Dieter Duhm’a göre korku “bireysel gereksinmelerle toplumsal istemler arasındaki çelişki”den doğar.

İşte 80 sonrasının sol arayışlı halisane kuşak bileşenleri, toplumsal istemleriyle bireysel gereksinimleri arasındaki çelişkinin göbeğinde yaşıyor. Toplumsal talepleri ve bu talepleri için mücadele edecek başlangıç momenti kadar olsun cesaretleri var. İlk argümanlar da önceki kuşaktan elde hazır: “barış, eşitlik, demokrasi, özgürlük..”

Ancak bu kuşakta, varlığıyla bir de eksi var: Standart erişimi.. ve her toplumsal yenilgiye denk düşen travma anında, buradan doğan bireysel edinim alanına dönüş…

Duhm’un “Kapitalizmde Korku” eserine Aziz Nesin’in 72’de yazdığı önsözün laboratuarı bugünkü Türkiye aydinlari alani olsa yeridir. Şöyle diyor:

“İnsan ilişkilerinin meta karakteri üzerinde duran Dieter Duhm, sosyal-psikolojik açıdan, içinde insanların birbirleriyle ilişki halinde olduğu kapitalizme özgü bir temel bağlantıdan bahsetmekte. Bu temel bağıntının, ekonomik alandan türeyen, farklı açıları bulunmaktadır ki bunlar; egemenlik açısı, meta açısı, yabancılaşma açısı, başarı kazanma açısı ve rekabet açısıdır. Kapitalist gelişme içinde, insan ilişkilerinin ekonomik belirtileri hayatın bütün alanlarına yayılmış ve toplumun bütün kuruluşlarıyla insanların psişik hayatlarında tam karşılığını bulmuştur”

Standart erişimi dediğimiz yer burasıdır: kapitalizmin olanakları içinde meta edinimi imkanı, zenginleşme imkanı, “başarı” kazanma imkanı, “statü” kazanma imkanı, ve dahi egemenlik açısı… solcuyken hem de… Haydi itiraf edelim, çoğumuzun Avrupa markalı bir arabası vardır, evi vardır ya da ev alabilecek imkanlara erişmesi çok uzak değildir, statü babında kapıkulundan hallice makamlar kazanabiliriz, kazanmışızdır hatta: Subay, şirket yöneticisi, patron avukat, bilmem ne ülkesi elçiliğinin Türkiyedeki İnsan hakları savunucusu, hakim, bankada şef, bir sermaye gazetesinde önemli sayılacak bir yazarlık, kamu kurumunda müdürlük… DKÖ’lerin makamlarında bulunmanın sunduğu bir “egemenlik açısı” da katalım buna, ayrı bir başlık altında analiz konusudur ki, kendi meslek odası, sendika vb. otonomlarımızın “iktidar” konforu kültürü geliştirme korelasyonu, mücadele geliştirme korelasyonuna negatif olarak artarak, bu otonomların sol araçsallığını giderek öldürüyor bence. Şimdilik statü sunma bağlamında yer verelim bu “makam”cıklara da… işte tüm bu statülerde solcuyuzdur…! Bu statüdekiler solcu olmasın mı? Haşa, her yerde solcular olsun, kadroculuk diye “sosyalist” bir akım bile oluşmuş memlekette bunun üzerine. Muradımız başka…

70’lerin devrimcilerinin örneğin, gerçekten yeşil parkadan başka bir şey yokmuş giyecekleri, ve gerçekten alabilecekleri en kaliteli sigara markası Bafra imiş. Bizim kuşakların edaları bunların, semplice ve kötü bir taklidiydi, genel itibariyle.

Demem o ki, kapitalizmin nimetlerinden faydalanma olanağıyla imtihan halinde bir kuşağın solcularıyız, biz ve ardıllarımız… ve Duhm’un “irrasyonel korku” dediği yerin ekonomik karşılığındayız: bireysel gereksinimlerimiz var, kapitalizmin bu bireysel gereksinimleri metalaştırma hızına ayak uydurabiliyoruz, kapitalist korporatizm kendisi sunuyor hatta bunu, ve önemli bir bölümünü karşılayabiliyoruz.

Marks baba’nın “kaybedecekleri var” dediği sınıfın solcularıyız…

12 Eylül öncesinin devrimcileri, yoksullar ve yoksunlarmış hasılı. Statü ve erişim avadanlıkları yokmuş, olmayınca bu türden “gereksinim”leri de olmazmış. Bu noktada materyalist maddi koşullar, algı ve bilinç halinin belirlenimi olmakla birlikte, psikolojik halin de belirleyicisidir demek yanlış olmaz. Maddi koşulların yokluğu = Duhm’un bahsettiği bireysel gereksinim X toplumsal istemler denkleminin yokluğu, yani “korku korkusu” yokluğudur.

Bu yokluk, devrimcileri kendiliğinden fabrikalarla, gecekondularla, varoşlarla buluşturmuş. Onlardan ayrı bir toplumsal talep düşünülemezmiş, düşünülürse “politik körlük” addedilirmiş.

(Dipnot: 70’lerin dönekleri meta edinmek uğruna buradan dönmüşler, oradaki meta biriktirme kıvamına gelenlerden hayır gelmez. Ben az daha “küçük” burjuvalığa sesleniyorum, zaten meta edinme imkanı içindeki solculuğa doğan sonraki kuşağa)

Statülerimizi, sertifikalarımızı bırakalım demiyorum, haydi az olsun öz olsun meta da edinelim; lakin buradan doğan iktidar açısını, yabancılaşma açısını ve rekabet açısını iradi olarak bırakabiliriz diyorum.

Üçüncü Ankara katliamının politik analizi üzerine ben ve yoldaşlarım sözlerimizi söyledik. Siyasal cepheleşme ve program çok sarih, yalındır: Antiemperyalist cephe kurulacak! Emperyalizm ve onun legal-illegal tüm taşeronları kovulacak!

Bu yazının mevzusu ise, “cepheyi kurma”nın pozitif ve politik psikolojisidir. Bu cephenin aydınlarının (adını koyalım küçükburjuva aydınlarının) yenilgi psikolojisinden kurtulmasının yolunun bireysel meta edinim rehabilitasyonundan koparılıp, toplumsal taleplerini kolektifleştirmesinden geçtiğinin tespitini yapmaktır.

Terminolojimizin amentüsü, rekabetin zıddının kolektifçilik olduğudur. Bunu inşa edebiliriz, etmeliyiz.

Kitle örgütlerimizi yeniden demokratikleştirebilir, yeniden kazanabiliriz örneğin. Onların “makamcık” otonomları değil, mücadele otonomları olmasını sağlayabiliriz.

Bu kolektif psikoloji, kolektif aksiyondan, yani eylemden geçer. Katliamlara ses çıkartacağız. Evlerimizde önce dövünüp, sonra bunalıp, ertesi gün yeniden kapitalist korporatizmdeki yerimize dönmeyi çare görmek, korkuyu besleyen yerin kendisidir.

Denklemi yapıbozuma uğratmanın yeri, birlikte ses yükseltmektir, her zamankinden daha güçlü şekilde.
Katliamlara dur demektir!
Kanıksarsak, bu katliamlar artarak devam edecektir. Kanıksarsak, kaybedecek statülerimiz mesleksel avantajlarımız da kalmayacak…

Bakın Suriye’ye, cebine para koyup IŞİD teröründen kaçabilenlerin büyük bölümü statü ve mülk sahipleriydi. Öylece bıraktılar mülklerini, yanlarındaki öteberi de gasp edildi.
Aylan bebeğin ailesinin durumu halliceydi, ama yangından kurtaramadı onları halleri…

Tam da, sahip olduklarımızı, kaybedeceklerimizi koruma korkusu, ses çıkarmaya götürsün bizi… biz avukatlık bürosundan çıkıp konforlu evine giden avukatları… sahip olduklarımızı eylemli koruma pratiği olmazsa, onların kendisi sonumuza giden denklemi işletiyor yoksa. Meramım tam olarak bu…

Edinme yeteneğimizin nesnesi olan mesleklerimizi bu yangından korumak için, ikamesiz eylemli kolektif aracımız olan meslek örgütlerimizi kazanalım yeniden, politikleştirelim onları; inadına, katliamın yapıldığı yere çıkaralım ertesi gün beşbin cübbeli avukatı, Gezi’deki gibi… Beşbin kırmızı karanfil bırakalım oraya…

Ankara sokaklarını boş bırakmayalım…
Avukatlık sertifikalarımızı göç yollarında yırtmadan önce…

Yaşayabilmek için direnelim…
Yaşamak Direnmektir…

Bu kez Umutsuzluğa direnelim…

Korkuyu yenemeyebiliriz, ama korkunun korkusunu yenebiliriz, bu kesin!
İktidarı yenemeyebiliriz, ama umutsuzluğu yenebiliriz, bu da kesin..!

‪#‎Alışmayacağız‬!

Ankara Direniyor’dan Doğan

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir