Türkiye’de Karşıdevrim Cephesi-Devrim Cephesi – BTDK Konuşmaları (5d)

Birlik Tartışmalarını Düzenleme Kurulu (BTDK), sosya­listler arası birliğin teorik ve tarihsel arka planını, imkân ve şartlarını tartışmak üzere 12, 13 ve 19 Ağustos 1989 günlerinde toplanan 172 sosyalistin son toplantısında kuruldu. Toplantı ‘Temmuz ayı içersinde, çeşitli sosyalist dergilerde Sosyalistlere, başlığıyla yayınlanan deklarasyonu imzalamış olan 18 kişinin çağrısı üzerine yapılmıştı.  Tarihsel Maddecilik Portalı olarak, “Türkiye’de Karşıdevrim Cephesi-Devrim Cephesi başlıklı Devrimci Mücadele Dergisi tebliğini sizlerle paylaşıyoruz.


Birlik Tartışmaları – 5, Tebliğler-Tezler, sayfa 130-154

Türkiye’de Karşıdevrim Cephesi-Devrim Cephesi

Devrimci Mücadele Dergisi Tebliği

Bir ülkenin sosyal sınıf ilişki-çelişkileri bilinmeden, o ülkede sosyal devrim başarmayı ummak, bir kuruntudan başka anlam taşıyamaz. Devrim bir hâkim sınıfın ya da zümrenin iktidarının yıkılması, yerine ezilen bir sınıfın ya da sınıfların iktidarının kurulması olduğuna göre; bir ülkede devrim yapılmak istendi mi, daha doğrusu olacak devrimin sancıları ılımlandırılmak istendi mi, o ülkenin sınıf ilişki-çelişkileri mutlaka alfabesinden yüksek matematiğine dek kavranmalıdır. Yoksa falan ya da filan başarı kazanmış ülkenin devrim pratiğini Türkiye’de taklit etmek, taklit edebilmek için de (Türkiye’nin sınıf orijinalitesini araştırmak yerine), o ülkenin sınıf ilişkilerini hazırca alıp ezberleyivermek, Türkiye’nin devrim ya da doğum sancılarını ve kanamalarını azaltmak bir yana; ölümcül kılar. Olan iyi niyetli devrimcilere, ondan da önemlisi çilekeş halkımıza olur.

Türkiye’de sosyalizm, 1920’lerden beri Marksist platforma oturmuştur. O günden beri, Türkiye sınıf ilişki-çelişkilerinden doğan minima program belirlenmiş, geliştirilmiştir. Fakat 1960 sonrasının devrimci patlaması bu kahırla, acıyla elde edilmiş sonuçlara dönüp bakma, inceleme, geliştirme alçak gönüllülüğünü gösteremedi, Latin Amerika tipi devrimcilik, MAO tipi Halk Savaşı, Sovyetik ayaklanma vs. strateji tartışmalarından, kimse üstünde yaşadığı Türkiye toprağının sınıf ilişkilerini göremez oldu. Eneski sosyalizmin 1920’lerden beri sürdüre geldiği teorik, pratik veriler değerlendirilecek yerde, susuş kumkumasına getirilip gömülmek istendi.

Yerli-yabancı Parababalarının gizli açık ajanlarının ustaca tahriki ve devrimcilerin geçmişe sünger çekip tarihi kendileriyle başlatmak eğilimi, yanlış sınıf tahlillerine yol açtı. Öylesine ki, Türkiye’de proletarya yok sayıldı. “Temel güç” köylü kabul ediliyor, “Emperyalizmin yumuşak karnı” olan kırlardan şehirler kuşatılacak deniyordu. “Evrim, devrim içice” bu yüzden “Öncü Savaşı”, ki özünde bir avuç gencin düzene kafa tutma savaşı, öneriliyordu, vs, v.s…

Sonuç: 12 Mart, 12 Eylül yenilgileri ve bezginlik oldu.

Sosyalist Blokta yaşanan olumsuz, moral bozucu gelişmeler bu bezginliği, bozgun düzeyine çıkardı, kimi gruplar için. Marksizimle ilgisi olmayan geri tezler üretme, Trotski’de, Kautski’de çözüm arama moda oldu. Bütün bu sapıtmaların temelinde ise Türkiye’nin sınıfsal yapısını ve bu yapının getirdiği uzlaşmaz zıtlıkları görememe hastalığı yatmaktadır. Bu zıtlıkların nasıl devrimci çözümleri gerekli ve zorunlu kıldığını görmek zorundayız.

Kendi yaşadığımız toprağın insanı olmak, kendi ülkemizde -“Turist Devrimci” olmaktan kurtulmak, en önemlisi Türkiye devrimini yakınlaştırmak ve doğum sancılarını hafifletmek istiyorsak, Türkiye’yi tanımak zorundayız. Türkiye’yi tanımak deyince: Türkiye sınıflarını ve mevzilenişlerini, tarihi gelişimi içinde iyice kavrayıp, ona göre davranmak zorundayız.

TÜRKİYE’DE 2 CEPHE SAVAŞIYOR:

I) Gerici emperyalizm cephesi

II) İlerici Halk Cephesi

Bugün gerici Emperyalizm cephesi sayısı 55 milyonda birkaç bini geçmemesine rağmen tüm Türkiye Halkını sömürebiliyor.

Neden?

Çünkü o dişinden tırnağına silahlı+örgütlü+domuz topu gibi derleşiktir.

Sayısı 55 milyona varan ilerici halk cephesi 3-5 bin kişiye yem olabiliyor.

Neden?

Çünkü o, dişinden tırnağına silâhsız+örgütsüz+çil yavrusu gibi dağınıktır.

Biz ilerici halk cephesini üstün kılmak mı istiyoruz. İşte sır burada yatıyor. İlkin, gerici Emperyalizm cephesini iyice kavramak, gücünün kaynaklarını anlamak, onu güçsüz kılabilmek için bu kaynakları kurutmanın yollarını bulmak zorundayız.

Sonra, ilerici Halk cephesinin ne olduğunu kavramak, güçsüzlüğünün kaynaklarım anlamak, onu güçlü kılabilmek için bu güçsüzlüğünün kaynaklarını kurutmak zorundayız.

GERİCİ EMPERYALİZM CEPHESİ:

A- Özgüç Modern Finans-Kapital

B- Yedek Güç: Antika Tefeci-Bezirgânlıktır.

A-  ÖZGÜÇ:  MODERN FİNANS-KAPİTAL

Kapitalizm 19’uncu Yüzyıl sonlarına dek rekabetçi kapitalizmdi. Kapitalizm, rekabetçi kapitalizm olarak kaldıkça kapitalist sınıf, hür girişim kaabiliyetli, yaratıcı bir sınıftı. Çünkü rekabet cöngül ormanında ya üretici güçleri geliştirerek daha ucuz, daha kaliteli malları piyasaya sürerek yaşayacak ya da yok olup gidecekti. Bu yüzden adına “BATI” denilen Avrupa kıtasında, sonra kuzey Amerika’da ölmemek için yaratma zorunluluğu ile kapitalistler, içinde geliştikleri toplumu Ortaçağ karanlığından alarak modern çağ (Kapitalizm çağı) aydınlığına çıkardılar. Dünyada sanayi toplumunu gerçekleştirdiler. Fakat 20’nci Yüzyıl başlarıyla beraber, kapitalizm kaçınılmaz sonuna ulaştı. Bir üretim alanında küçük kapitalistler yok olup giderken, büyükler daha da büyüyordu. Yani üretim konsantrasyona (yoğunlaşmaya) uğradı:

“(….) bizzat yoğunlaşma, belli bir gelişim derecesine ulaştığı zaman, doğrudan doğruya tekele yol açabilir. Çünkü yirmi-otuz dev teşebbüs kendi aralarında kolayca anlaşmaya varabilirler.” (Lenin, Emperyalizm, s. 23)

Aynı yoğunlaşma ve tekelleşme, banka sermayesinde de olur: “Bankalardaki gelişmenin son sözünü bir kere daha söyleyelim: “Tekel”.” (Lenin a~g-e S.51)

Sonuç: “Üretimin yoğunlaşması, bundan tekellerin doğuşu, sanayi ile bankaların kaynaşması, içice girmesi-işte mali sermayenin oluşum tarihi ve bu kavramın özü.” (age., s. 60)

Bu tanımdan çıkan: büyük sanayi sermayesi ile büyük banka sermayesinin kaynaşması ile Finans-Kapitalin oluştuğu. Bu tanımı tamamlamak için 2 alıntı daha gerekiyor:

“Aynı zamanda, bankalar ve büyük ticari ve sınai teşebbüsler arasında bir çeşit kişisel birleşmenin, hisse senetleri alımı yoluyla bir kaynaşma (fusion) olayının geliştiği, bunun da sınaî ve ticarî teşebbüslerin denetim (yönetim) kurullarına banka kurullarının geçmesiyle, ya da tersinin olmasıyla gerçekleştiği de görülmektedir.” (age., s.52)

Yani büyük ticaret sermayesi de Finans-Kapital içindedir.

“Büyük bir gelişme halindeki şehirlerin civarında bulunan topraklar üstüne yapılan spekülasyonlar da mali sermaye için son derece kazançlı bir işlem olmaktadır. Bankalar tekeli burada toprak rantı ve ulaştırma yollan tekelleri ile kaynaşır.” (Lenin, age., s. 71)

Lenin’den yaptığımız alıntıları toplarsak: Mali sermaye (Finans-Kapital):

1) Büyük bankerler

2) Büyük sanayiciler

3) Büyük tüccarlar

4) Büyük arazi ve mülk sahiplerinin bankalar kubbesi altında yekvücut olmasıdır.

O artık ne tek başına banka sermayesi, ne sanayi, ne ticaret, ne de büyük toprak ve emlak sahibi sermayesidir. O tek ve biricik Finans-Kapitaldir. Sayısı 300-500’ü geçmeyen bir Finans-Oligarşisidir.

Türkiye’de Koç’lar, Sabancı’lar, Karamehmet’ler bankacılıktan, endüstriye ticaretten, arsa spekülâsyonuna kadar, kaldırılacak her taşın altından çıkıyorlarsa bu onların Finans-Kapitalin ta kendisi oluşlarındandır.

Ekonomik gücü böylesine ele geçiren Finans-Kapital, her türlü üstyapı kurumunu da yönetimine almamazlık edemez. Politikadan, dine, hukuka, kültüre vs. kadar her şeyin güdücüsü olur.

FİNANS OLİGARŞİSİ:

“Finans oligarşisi (Mali azlığın kumandası) denilince, bilhassa iki karakter göze çarpar:

l– Sınıf içinde doğan yeni zümre.

2– Sınıfın teşkilatlı zılgıtı demek olan devletin -yeni karakteristiği…

Bu ikisi birbirinden çıkar.” ( H. Kıvılcımlı, Emperyalizm. Geberen Kapitalizm, s. 68)

1- SINIF İÇİNDE “PLÜTOKRASİ”

19’uncu Yüzyıl sonuna dek kapitalizmin hakim üretim yordamı olduğu ülkelerde, kapitalistler sınıfı+büyük toprak sahipleri sınıfı, sınıf olarak iktidarda idi. Fakat 20’nci Yüzyılla birlikte, artık kapitalist sınıfı içinde bir zümre olan Finans-Kapitalistler iktidarı kuruldu. Çünkü emperyalizm çağında tekel dışı kalmış burjuvalar vardı. Bunlar Finans-Kapitalistler yanında çok küçük kalsalar da burjuva idiler.  Bunlara  “VAHŞİ” kapitalistler dendi. “Vahşiler” Finans-Kapitalce leyleğin yuvadan (İktidardan) attığı yavrulardı. Günümüzde artık Finans-Kapital Plütokrasisi (plutos=zenginlik,  kratos:  iktidar) yani zenginler yönetimi, yani zümre yönetimi söz konusudur. Burada can alıcı nokta, bir sınıf bile olmayan Finans-Kapitalist süper azınlığının, 55 milyonu güdebilmesidir.

2- DEVLET İÇİNDE: OLİGARŞİ

Kapitalist toplumda devlet kapitalist sınıfın ezilen sınıflar üzerine tahakkümünün aracıdır. Oysa emperyalizm çağında devlet, Finans-Kapital oligarşisinin diktatörlüğünün aracıdır, Yani Oligos: (Azlık), Arşe (kumanda)dan); azınlığın kumandası oluşur,

“Emperyalizm çağı,  ekonomik ve politik buhranlar çağıdır. Yani orada kapitalist devleti gerek tekniğin sosyalleşme temayülünü önlemek, gerekse verimsiz hale gelen teşebbüsleri özel kapitale yük olmaktan kurtararak genel kapital çıkarma uygun bir şekilde işletmek için, bizzat kapitalistliğe başlar, “Devlet Kapitalizmi” budur. Devletin nakliye politikası ve müdafaa tertibatı, büyük masraf kapılarını açar. Bu masraflar hiç şüphesiz alman ödünçler yüzünden, devleti Finans-Kapitale sıkı sıkıya bağlar.” ( H .Kıvılcımlı, Emperyalizm Geberen Kapitalizm, s. 70)

“Devlet zarar eden özel kapitalist işletmelerini kendisi satın alır. Samsun – Çarşamba hattı gibi. Bu bir çeşit devletçiliktir. Bir de eğer kişicil kapitalin zarar ve ziyanını üzerine alıp kuramadığı üretim teşebbüsleri varsa, Devlet o teşebbüsleri verimli bir hale getirince özel kapitalistlere teslim etmek üzere, kendisi kurmaya girişir. (Beş yıllık sanayi plânı). Böylece bizzat kapitalistleşen Devlet, Finans-Kapitalle içli dışlı olur.” (H. Kıvılcımlı, age., s. 71)

Bankaların ve holdinglerin idare meclislerine milletvekilleri ve yüksek bürokratlar alınarak ya da, Finans-Kapital idarecilerini milletvekili seçtirerek devlet-Finans-Kapital kaynaşması dört dörtlük tamamlanır. “Yani, İş Bankasının İdare Meclisi bir Millet Meclisi minyatürü idi. Nihayet işte şaheser: İş Bankasının sabık Umum Müdürü Celâl, beş yıldan beri ekonomi bakam Bayar sıfatı ile Türkiye’nin ekonomi politik müdürü olmuştur.” ( H. Kıvılcımlı, age., s. 72)

Böylece Finans-Kapital, devleti kayıtsız, şartsız ele geçirmiş, zümre hâkimiyetini oturtmuş olur. Devletçiliğimiz, o bir avuç hazır yiyici, asalak insanın oluşturduğu zümrenin değirmenine su taşır. Bu yağma düzenine karşı duranları ise, Finans-Kapital kredi keserek, suikasta uğratarak, hapishanelere doldurarak idama dek varan cezalarla cezalandırarak tahakkümünü sürdürür. Devleti bütün bunlar için araç olarak kullanır. Artık devlet, tüm kapitalistlerin de değil, o bir avuç Finans oligarşisinin diktatörlüğünün su götürmez aracı olur.

YERLİ-YABANCI FİNANS KAPİTAL KAYNAŞIMI

Finans-Kapital, milli sınırlar içinde mutlak hâkim olmakla kalmaz. Kapitalizmin eskiden emtia ihraç ettiği sömürge ülkelere, sermaye ihraç eder. Böylece gümrük duvarlarını kolayca aşar. Emperyalist ülkeler arası nüfuz bölgeleri oluşur. Sonuçta pazar paylaşımı için emperyalist bölüşüm savaşları patlak verir. Sosyalist Devrimler çağı başlar.

Türkiye gibi serbest rekabetçi kapitalizmi görmemiş ülkelerde, yerli Finans-Kapital, uluslararası Finans-Kapitalle içli dışlı olmadan edemez. Çünkü teknik orada, para orada, mal orada, tecrübe oradadır. Böylece yerli Finans-Kapital, halkını ve vatanını uluslararası Finans-Kapitale peşkeş çekmekten daha milliyetçi girişim düşünüp, davranamaz. Vurgunu vurabilmek, talanını sürdürebilmek için, ülkesinin yeraltı-yerüstü kaynaklarını yabancı Finans-Kapitale gözünü kırpmadan sunar. Onun tüm amacı, üzerinden vurgun vurabileceği malı bulabilmektir. Kendisi girişkin, yaratıcı olmaya metelik vermez. Mal bulabilsin, ucuz alıp, pahalı satarak akıl almaz kârlar vurabilsin yeter. Bu arada Vatan, millet emperyalistlere yem olmuş, umurunda bile değildir. Varsın yansın Türkiye ve Türkiye İnsanları, o kâr etmektedir…

Türkiye, böylesine bir millet+vatan satıcı Parababaları      (Finans-Kapitalist) tahakkümündedir.   Sayısı 300-500’ü geçmeyen bir zümre, devleti kendi oligarşik diktatörlüğünün aracı olarak kullanarak; ekonomi, politika, din, kültür, hukuk v.s. ilişkilerinde halkımızı alabildiğine örgütsüz bırakıp, sağmal etmiştir. Türkiye orijinalitesinin ilk acı gerçeği budur.

B- TEFECİ-BEZİRGÂNLIK

Bir avuç Finans-Kapitalist zümresi, tüm toplum ölçeğinde nedir ki?

Yüzük taşı gibi meydana çıkartabildiği gün, halk sadece tükürse boğuluverir. Ama o bir avuç insan, böylesine çırılçıplak çıkmaz halkın karşısına. Tüm halkı kendisine oy davarı edebilecek, 7 bin yıllık asalak, sömürgen bir sınıfı Tefeci-Bezirgânlığı yedeğine alır. O sınıf ki, 7 bin yıldır halkı örgütsüz bırakmanın, başını bağlayıp sömürmenin ustasıdır. O, ilçelerde ve köylerde çöreklenerek, Bezirgânlık ya da Tefecilik, çoğu zaman da Tefeci-Bezirgânlık yaparak, halkın şah damarına yapışmış, onu soluksuz bırakıp teslim almış bir sülüktür.

Kur’an kursları, imam hatip okulları ve binbir safsata “din, iman, bin mintan” demagojisi ile halkı kafadan gayrımüsellah silahsız kılabilmiş, her yıl artan borcuyla köylüyü, küçük esnafı kendine kul-köle edebilmiştir. İşte böylesine çağdışı, çürümüş, kokmuş, ölüm halindeki Tefeci-Bezirgânlık yine çürümüş, yıkılmaya yön tutmuş, gebermek üzere olan emperyalizmin (Finans-Kapitalizmin) Türkiye’de canciğer oluverdiği, halkı sağmal ettiği bir müttefik oluverir. Hacı hacıyı arafatta; it iti kalafatta bulmuş olurlar.

Sınıfsız toplumun Yukarı Barbarlık konağında, Site ile çevre barbar toplumlar arasında madde alışverişini sağlayan kişiler vardı. Bunlara Sümer’de Damgar ya da Tamkara denirdi. Bu alışverişi ise Damgar, bir şahsi çıkar için değil, tapınak adına (toplum adına) yapardı. Fakat olayların akışı, onlara, toplum yararından kendi kişi yararlarına kaymaları olanağını verdi. Sonuçta yazı, para, devlet üçüzlü Medeniyet (sınıflı toplum) doğdu. Geçmişin tapınak (toplum) adına ticaret işlerini yürüten Tamkarası, medeniyetin hâkim sınıfı Tefeci-Bezirgânlığına terfi etti. Tabiî Tefeci-Bezirgân, saf Tefeci-Bezirgân olarak kalmadı. Toplum varını gasp ettiği oranda, diğer toplum bireylerini mülksüzleştirip, köleleştirerek kendisi toprak sahibi efendi oldu.

O gün bugün Tefeci-Bezirgânlık, küçük üretim temeli üzerinde, üretimle direkt hiçbir ilgisi olmadan oturdu. Üreticiler arası mal değişiminden kâr sağladı. Ödünç para vererek, faiz aldı. Toplumun varını yoğunu sömüren bir sınıf oldu. Serbest rekabetçi kapitalizm tarafından tasfiye edilene kadar da varlığını sürdürdü. Bizim gibi, kapitalizmin serbest rekabetçi biçimini yaşamamış yarısömürgelerde ve sömürgelerde ise varlığını bugün bile sürdürmektedir.

Batıda kapitalizm serbest rekabetçi olarak gelişirken Tefeci-Bezirgânlığı tamamen tasfiye etmiştir. Oysa Türkiye, daha hiç serbest rekabetçi kapitalizmle yüz yüze gelmeden, hem de Avrupa’dan da önce, 1849 yılında Şirketi Hayriye ile tekelciliğin tahakkümü altına girivermiştir. Ve gâvur sermayesi (Komprador burjuvazi), o zaman da kendine en yakın, en güvenilir dost olarak bu bizim Antika Tefeci-Bezirgânlığı bulmuştur. Cumhuriyet devrinde komprador burjuvazi gitti. Finans-Kapital geldi. Yine kendine en yakın müttefik ve tek dayanak olarak Tefeci-Bezirgânlığı buldu.

Kasabalarımıza ve köylerimize hacıağa, eşraf, ayan olarak çöreklenmiş olan bu prekapitalist, antika sınıf, köylümüzü maddece ve ruhça köle ede gelmiştir, etmektedir. Kırsal alanda üretim, küçük üretim olarak kaldıkça ve verimlilik tabiat şartlarınca belirlendikçe, küçük üretmenin bunalımları bitmez. Köylü, toprağa atacak tohumluluğu bulamaz olur. Ona tohumluk buğday, arpa, mısır vs. gübre ya da bu zorunlu ihtiyaçlarını giderecek krediyi verecek olan tek bir sınıf vardır: TEFECİ-BEZİRGÂN. Öylesine gaddar bir kredi açıcıdır ki, faizi % 150 den aşağı düşmez. % 500 faiz alması ise olağan işlerdendir. Hatta köylü, bir yıl aldığı l.000 TL. için, 2.500 TL. borçlanmış, bu borcunu ödeyemeyip, bir yıl sonraya ertelemek isterse, 2500 TL, 5000, hatta 7000 TL olur. Küçük üretmeni böylesine borçlandırıp, kendine bağlayınca ikinci bir vurgun vurmadan edemez; Senedini 5.000 TL. üzerinden yapmaz. O yıl için buğdayın geçer fiyatının da çok altında tutulmuş fiyatla, şu kadar ölçek buğday üzerinden borçlandırır köylüyü. Ve yeni moda deyimi ile “ürün taban fiyatları” yükselince, sanıldığının tersine herkesten önce ve herkesten çok bu Tefeci-Bezirgân hacıağalarına yarar. Hayvan ticaretinde de aynı mekanizma ile henüz gebe bile kalmamış koyunların, doğacak kuzularını çoktan satın alıvermiş olur.

Yakın zamanda bir televizyon haber programında dile getirildiği gibi; Tefeci-Bezirgân, (Kabzımal, komisyoncu, tüccar olarak) köylü daha sebzesini ekmeden, (Onu borçlandırarak) malına el koyar. Eğer köylü, malını başka bir komisyoncu aracılığı ile satmak isterse, önce o komisyoncudan, borcu olmadığına dair “Serbestlik Belgesi” getirmesi istenir. Ortaçağda kölelerin ya da sertlerin “azadlık belgesi”, günümüz Türkiye’sinin yaşayan gerçeği olur.

Bu sömürü mekanizmasının alabildiğine işleyebilmesinde Devletçiliğimizin kredi politikası; üretici yerine, suları Tefeci-Bezirgân değirmenine taşır. Köylü traktör almak mı istedi? İlkin onu ithal ya da monte eden şirketlerimiz (Finans-Kapitalistlerimiz) vurgunlarını vururlar. Sonra Devletçiliğimizden çok uzun vade, az faiz ile sermaye almış taşra Hacıağalarımızın eline geçen traktör, daha az vade, korkunç faiz ile köylümüzün eline geçer. Tarıma makinenin girmesi ile üretim masraflarının azalıp, ürünlerin maliyet fiyatlarının düşmesi beklenirken, bu katmerli vurgun yüzünden fiyatlar daha da yükselir. Bir de buna lastik, yedek parça, benzin, mazot vs. karaborsacılığı binince, köye traktör girmesi, felaket girmesine döner. Sadece, köylünün toprağından olması ve (meraların sürülmesi ile) hayvancılığın yok olması sonucunu verir. Köy kasaba hacıağaları ise, köylünün toprağını gasp ederek, büyük arazi sahibi olurlar.

Nüfusumuzun büyük kısmını oluşturan yoksul köylümüzü ve şehirdeki uzantısı ile küçük zanaat erbabını maddece böylesine kendine bağlayan Tefeci-Bezirgân, manaca (ideolojice) da halkımızı karantinaya almayı elbet başarır. Kur’an Kursları, İmam Hatip Okulları, Yüksek İslâm Enstitüleri, Manevi Cihazlanma Cemiyetleri, İlim Yayma Cemiyetleri, Komünizmle Mücadele Dernekleri, binbir yayınları ve her camide 5 vakit halka sunulan antikomünizm edebiyatı ile halkımızı, ilerici Halk Cephemize karşı adeta yedeğine alır. Böylece, bu korkunç örgütlenme ve demagoji silahıyla, Finans-Kapital zümresi ile birlikte toplam sayıları 3000-5000’i geçmeyen bir azınlık, tüm halk imiş gibi görünür. Birbirlerine böylesine ölesiye, öldüresiye bağlanıp, halkımızı sömürüp, kanını emerek varlıklarını sürdürebilirler.

Türkiye orijinalitesinin ikinci gerçeği budur. Ve bu acı gerçek kavranamaz ise, düşmanını tanıyamayan bir ordu olmaktan, serseri mayınca hedefsiz dolaşıp, binbir provokasyona düşmekten kurtulunamaz. Hangi noktalara, hangi güçlerle nasıl ağırlık verileceği, hangi örgüt ve parola biçimlerinin kullanılacağı bilinemez.

İLERİCİ HALK CEPHESİ

“A- Özgüç: Modern İşçi Sınıfı+Proletarya Aydınları: büyük şehir merkezlerinde, büyük yedek güçlerden tecrit edilmektedir.

B- Yedek Güçler: Antika Küçükburjuva+Modern Orta Tabakalar” (Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Plânları, s. 188)

A- ÖZGÜÇ

1) Modern İşçi Sınıfı:

Kapitalizm, feodal toplumun bağrında yuvalanıp gelişirken, kapitalistler alabildiğine, girişken, yaratıcı ve devrimci idiler. Çıkarları: feodalizme tam karşı idi. Kapitalistler iyice palazlanıp gelişince, Dünya Derebeylerine (birinci tabaka-Feodal Beyler) ve Din Derebeylerine (ikinci tabaka-kilise) karşı köylüler, esnaflar, aydınlar, işçilerden oluşan üçüncü tabakayı (TİERSETA) peşine takarak; Feodalizmi yıkıp, Kapitalizmi kurdular. 19’uncu Yüzyıl sonuna dek, kapitalizmin geliştiği ülkelerde, burjuvazi devrimlerin öncü gücü olarak feodalizmi yıkıp, kapitalizmi oturttu. Buna Burjuva ihtilâli ya da Demokratik Devrim ya da Burjuva Demokratik Devrim dendi. Ama burjuvazi iktidara gelinceye dek devrimci idi. İktidara geldikten sonra, artık devrim istemiyordu. Oysa karşısında kendi eliyle yarattığı, sonuna kadar devrimci Modern İşçi Sınıfını (Proletaryayı) buldu. Proletaryaya karşı derebeyleriyle, zaman zaman da derebiyliliğe karşı İşçi Sınıfıyla ittifak yaparak, düzenini tam anlamıyla pekiştirdi. Derebeyler de bu süreç içinde toprak kapitalisti şeklinde kabuk değiştirerek, burjuvalaştılar.

Paris Komünası, 1871 yılında iktidarı ele geçirip 71 gün yaşadıktan sonra, burjuvazi tarafından en acımasız biçimde bastırıldı. Oluk gibi kan akıttı burjuvazi, bir vampir iştahıyla içtiği proleter kanıyla sarhoş oldu. Ve bu tarihten sonra, ileri kapitalist ülke burjuvazileri kesin karşıdevrimci oldular. “Devrim” sözü bile uykularını kaçırmaya yetti.

Oysa geri ülkelerde işveren sınıfı iktidar olmak istiyordu. 1905 devrimi ile son deneme Rusya’da oldu. Fakat, proletarya devrimi sonuna dek götürmek isterken burjuvazi elde ettikleri ile yetinmek arzusundaydı. 1905 devrimi ispat etmişti ki, artık burjuva demokratik devrimi başarmak işi de proletaryaya düşüyordu. 1917 Şubat devriminde de aynı gerçek ortaya çıktı. Proletarya, yine devrimin özgücü idi. Ve devrimi sonuna dek götürmek istiyordu. 1917 Ekim devrimi, proletaryanın sosyalizme ulaşması oldu.

Türkiye’mizde ise proletaryanın sırf niceliğine bakarak “bizde İşçi Sınıfı” yok deniyordu. Bu söz söylenirken de, Finans-Kapitalin verdiği eksik gedik rakamlara olsun bakmak, akıllara getirilmiyordu. Bu, küçükburjuva “güce tapma” eğiliminin, niceliğe tapma şeklinde uç verişiydi. “Temel güç köylülüktür, İşçi Sınıfının ideolojik öncülüğü vardır.” Tekerlemesi, teori olarak sunuluyordu. Ve sonuç, İşçi Sınıfımız 15-16 Haziran’la kendini dosta düşmana kabul ettirdi. Şükür bu tartışma bitti. Artık kimse İşçi Sınıfını inkâr edemez oldu.

İşçi Sınıfımız nitelikçe de Türkiye’nin en örgütlü devrimci sınıfı olduğunu, sendikalılığı ve 15-16 Haziran, 1976 1 MAYIS’I, 1977 1 MAYIS’ı, 1989 Nisan Bahar Eylemleriyle göstermiştir. Fakat grup partileri furyası içinde, hâlâ partisiz olması öncü müfrezesine sahip olmaması, proletaryanın büyük zaafıdır. Bu zaaf da İşçi Sınıfımızın zaafı olmaktan çok, sosyalistlerimizin zaafıdır. Özetçe: İşçi Sınıfımız nicelikçe ve nitelikçe özgüç olarak ilerici halk cephesinin önündedir ve önünde olacaktır.

2- PROLETARYA AYDINLARI:

Bugünkü Türkiye, dünkü Osmanlı’lıktan çıkıp gelmiştir. Osmanlılıktan kalma birçok altyapı, üst yapı ilişkilerini, gelenek, görenek ve kültürü miras olarak almamazlık edemez.

Osmanlı İmparatorluğu, Bizans ve İslâm Medeniyetlerinin çökkün, yatalak toplum ilişkilerini yıkan bir orta barbar akınıyla kuruldu. Yıktığı medeniyetleri bir Rönesansa uğrattı. Toprağı, toplum malı haline getirdi. Adına dirlik düzeni denildi. İlk gaziler ise dirlikçi oldular. Dirlikçinin görevi, toprakların düzenlice ekilip biçilmesini gözetleyip sağlamaktı. Onun toprağı tasarruf hakkı yoktu. Sadece düzenleyici idi.

Kanuni ile başlayan kesim düzeni, nihayet toprağın malikâneler halinde kişi mülkiyetine geçmesine dek vardı. Ama Osmanlı’nın dört devlet sınıfı (sosyal sınıf anlamında değil):

1- Seyfiyye (kılıçlılar) – ordu

2- İlmiyye (sarıklılar)

3- Kalemiyye (Yazıcılar)

4- Mülkiyye (idareciler)den özellikle Seyfiyye (ORDU), o dirlikçi gelenekleri tamamen unutamazdı. Ve Genç Osman’dan beri, hep yukarıdan devrimci girişimlerde bulundu.

1908 Hürriyet Devriminde, 1923 Birinci Kuvayimilliye devriminde ve gerekse 27 Mayıs 1960 devriminde hep o gelenek, görenekle hareket eden bir vurucu güç olmuştur ordu gençliği.

Ama ordu, bir sınıf değildir. İlerici yönde de olsa ordunun vuruşu, çağımızın iki modern sınıfından birinin değirmenine akmak zorundadır. Nitekim 1908’de komprador burjuvazi, 1923’de de Anadolu Burjuvazisi yönünde işlemiştir, 27 Mayıs 1960’da ise Finans-Kapital, Tefeci-Bezirgân ittifakına karşı darbe yapılmış, fakat tek örgütlü sınıf Finans-Kapital olduğu için, yine onun yönüne çekilebilmiş, ilerici, halkçı, yönü amortize edilebilmiştir.

Tüm ilerici girişimler ise ordunun, o gelenek görenekleri en saf, en çok barındıran genç kısmından gelmiştir. Artık hâkim sınıflarla bütünleşmiş ordu fosilleri elbet burada söz konusu değildir. Ordu gençliğinden gelecek ilerici bir vuruşu durdurabilmek için yerli, yabancı Parababalarının, CIA’sının ve MİT’inin akıl hocalığı ve güdümüyle, ordu fosilleri aracılığı ile uyguladıkları bir 12 Mart Faşizmi, bir 12 Eylül faşizmi, bizi ordunun bu geleneği yok oldu sonucuna götürmemelidir.

Konuyu biraz daha açmak için, sözü Hikmet Kıvılcımlı Usta’ya bırakalım:

“Alalım meşrutiyeti: 1908 İhtilali… kim yaptı? Hepimiz biliyoruz. Yani, Enver’ler, Niyazi’ler falan dediğimiz, dağa çıkanlar ve hürriyet kahramanı olanlar büyük çoğunluğuyla ordu mensuplarıdır.

“1919’dan sonra, Anadolu emperyalist salgınına uğradığı zaman öncü vurucu güç kim oldu. Sınıfı bırakıyoruz. Sınıfı, elbette küçükburjuva değil. Yani, Anadolu hareketinin sosyal sınıfı: Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nde örgütlenmiş olan Türk burjuvazisidir. Ama Türk burjuvazisi o kadar pısırık, o kadar beceriksiz, o kadar ufuksuz bir sınıf ki, onun kendi sınıfsal eğilimi ile bir savunma yapması akla bile gelmiyor.

“Onun için, Mustafa Kemal daha Samsun’dan Havza’ya gelip de, orada bazı konuları bazı insanlarla hemen, 30 gün konuştuktan sonra, verdiği telgrafları okuyun. O telgraflarda iki şey var. Birisi, diyor ki: Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri orda varsa, koruyun. Kime diyor bunu? Askerlere diyor, oranın askeri kumandanlarına. Yoksa, siz kurun o cemiyetleri, diyor. Yani açıkça, şifreli… Nutkunda da vardır, Nutkun doküman kısmında da vardır. Bunları söyler.

“Bir, taraftan sınıfı -ki o zamanki öncü durumunda gördüğü sınıf Anadolu burjuvazisidir- onu örgütlüyor. Fakat onun pek ciddiye alınamayacağını da deneyleriyle biliyor. Kendisi, asker olarak, bütün öteki ordu, tümen, kolordu, kumandanlarına (kendisi ordu kumandanı durumunda) sıkı sıkı talimat veriyor: Memleket, vatan elden gidiyor, devlet mahvolacak. Bunu korumak için elbirliği edelim ve davranalım diyor.

“Nitekim bu tutuyor. Ve o zamanki ordu gençliği, Mustafa Kemal’de o gençlerden biridir bildiğimiz gibi, Anadolu Milli Kurtuluş hareketinin teşkilatçıları oldular, Örgütleyicileri oldular. Ve önde giden vurucu gücü oldular.

“En son 27 Mayıs: gene bildiğimiz gibi, bir Ordu vurucu gücünün, bir gece yarısı baskın ve sürpriz davranışıyla bir değişiklik, bir siyasi devrim yapması biçiminde oldu.

“Yani, bu olayların hangisi geridir? 1908, iyi kötü bir müstebitliği yıkmak anlamında, bir Meşrutiyete gitmiştir. Hiçbir zaman bizim anladığımız Sosyal Devrim değil, ama politik devrimdir. Bunun öncü vurucu gücü Ordu olmuştur. Şimdi biz bunu inkâr mı edelim? Bu bir olay. Bunu görmemek elimizden nasıl gelir?

“Tıpkı bunun gibi, 1919-23 olaylarında, Milli Mücadelede gene Ordu önde vurucu güçtür. Ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptığı: siyasi Cumhuriyet devrimi bir devrimdir. Ama, bizim anladığımız manada Sosyal Devrim değil, siyasi devrimdir. Onu biz tanımayacak mıyız? Yani, böyle bir şey yoktur, nasıl diyebiliriz?

“27 Mayıs. Gene öyle. Kediye göre budu küçük, belki beğenmediğimiz falan tarafları var, ama bir siyasi devrim oldu. Ve o zamana kadar işçi meseleleri, sosyalizm meseleleri Türkiye’de ağıza alınamaz, tabu konularken, şimdi, gördüğümüz gibi, her yerde tartışılabilen konular haline geldi. Belki onların, 27 Mayıs’ı yaparken akıllarından böyle bir şey geçmemiş de olabilir. Ama, bir devrim hareketi yaptıkları için, o devrimin mantıki sonuçları; onların dahi düşünmediği biçimde, Türkiye’de bir gelişim yapmıştır.

“Şimdi bundan çıkaracağımız sonuç… elbette siyasi devrimler, bir Sosyal Devrim değildir. Ama Marksizmin anlayışına göre, her siyasi devrim; Sosyal Devrime doğru giden, işte o yokuş, yol diyelim, o yolun içinde belli basamaklardır.

“1908’de bir basamağı atlamıştır. 23’te Cumhuriyetle ikinci basamağı atlamıştır. 1960 27 Mayıs’ında üçüncü basamağı atlamıştır. Ve bu basamaklarda, hiç değişmeyen bir kural olarak, hep ordu vurucu gücünün önde gittiğini görüyoruz.

“Asker siyasetle uğraşmaz. Ama bütün siyasi devrimleri asker yapar. Bu bir çelişki. Bu çelişkinin anlamı, bizde ordunun -Sosyal Devrim değilse bile politik anlamdaki devrimlerin önde gelen vurucu gücü olduğunu- ispatlıyor.

“Bu bir olay, bir realite, bir gerçeklik. Şimdi bunu bizim ele alıp bir aydınlatma yapmamız. Yani Marksistçe korsak bu olayı, önce aydınlatacağız. Ordunun bu vurucu gücünün acep tarihsel bir kökü ve anlamı var mıdır? Bir de, bugün için bu anlam varsa, bu anlamdan ne biçimde yararlanabiliriz? Ve bugünkü Sosyal Devrime gidişte, ne ölçüde o istidadı yahut bu eğilimi kullanabiliriz? Değiştirerek tabiî.

“Ondan sonra, böyle bir geleneği nereden geliyor diye arıyoruz. Bunun da, o dirlik düzeni dediğimiz çağdan kaldığını görüyoruz. Ve bu çağ beribenzer geleneklerini hemen yitirmiş çağ değildir.

“Onu da anlamıyor o, sosyalist beycikler diyorum ben onlara. Anlamıyorlar. Gelenek yüzlerce yıl yaşar. O diyor ki, madem ki devlet kurulmuş… Şimdi bize devleti tarif ediyor. Devlet, işte hâkim sınıfın aletidir. Ordu da devletin parçası mı? Evet. Öyleyse, o da hakim sınıfın… anladık kardeşim. Bu alfabesidir, Marksizmin alfabesi. Bunu bilmeyen adam, zaten Marksizm adına bir harf dahi ağzına alamaz. Ama politika, alfabe tekerlemeleri değildir. Politika: Cebr-i âlâdır. Yani, Cebr-i âlâ deriz biz, şimdi ne diyorlar? Yüksek matematiktir ve cebir matematiğidir. Her an değişen momentlerin izlenimi ve onun içinde kafa kaybetmemek kavgasıdır, savaşıdır.

“Biliyoruz, yani o matematikte, cebirde mesela (3+5+falan=Şu) dendiği zaman, burada artı olan, eşitin öbür tarafına, geçti mi ne olur? Eksi olur. Tersine döner. Aynı şey, bütün sosyal, politik olaylarda da var. Diyalektik laf değildir. Boş bir formül değildir. Varlığın ve toplumun en yüksek hareket konusudur. Bunu bilmeye mecburuz.

“İşte ordu meselesi de, bu diyalektik yüksek cebir problemi gibi konulacak bir konudur. Klasik anlamıyla evet; Devlet odur, ordu budur. Ama, bu ordu hakkında, mesela çar ordusu hakkında, bakın Lenin ne der?

“Halkın öfkesi ne kadar derin olursa, Çar ordusuna o kadar az güvenebilir. Ve memurlarda duraksama o ölçüde artar” diyor.

“Bunun anlamı? Çar ordusu nedir? Dünyanın en müstebit, en gerici rejiminin ordusu demektir. En gerici devletin bir parçası demektir. Ama bu parça bile, ne oluyor? Eğer halkın öfkesi derinleşirse, Çar ordusuna bile güvenemez diyor. Bunu Lenin söylüyor. E, hani bu Çar ordusuydu? Değil mi?

“Bizim ordu Çar ordusu da değil. Bizim Ordu Çarı devirmiş. Değil mi? Meşrutiyet’te müstebit Abdülhamid’i devirmiş. Cumhuriyette doğrudan doğruya padişahlığı, Çarlığı kaldırmış. Böyle bir ordu. Yani kaldırmakta öncü olmuş. Böyle bir geleneği olan, Ordu. Çar ordusu da değil.

“O halde biz bugün böyle bir Ordu vurucu gücü bulunan ülkede, gerçek, Marksist devrimci olarak, bu Ordunun devrimci eğilimini değerlendirmeyecek miyiz? Değerlendirdik mi, hemen; devleti bilmiyoruz. Ordunun devlet olduğunu anlamıyoruz, falan diye, iki tane çocuk kalkacak, bizi haşlayacak ve biz de: peki, diyeceğiz, haklıdır bunlar, çünkü Marksizm konuşuyor.

“Bu Marksizm değil; bu Marksizm softalığı… Bizim en çok korktuğumuz şey de budur. Bizim değil yalnız tabiî. Marks’ın, Engels’in, Lenin’in “Allah bizi bu Marksistlerden kurtarsın” dediği adamlar bunlar. Şimdi de bizim karşımıza çıkıyorlar.” (H. Kıvılcımlı, 5 Mart 1971 Tartışmalı Toplantısı)

Denebilir ki, bu konuşma 5 Mart’ta yapılmış, 12 Mart’ta muhtıra verilmiş, 26 Nisan’da sıkıyönetim ilan edilmiş, yani KIVILCIMLI Ordunun faşizme de hizmet edeceğini görememiş. Düz mantığa göre haklı bir itiraz gibi görülebilir. Fakat 12 Mart sonrası “Sosyalist”te yayınlanan yazılar meseleye yeterince açıklık getirmektedir. Bir de yukarıda sözünü ettiğimiz toplantıda söylediklerinden bir pasaj daha aktaralım:

“Şimdi Ordunun bu yapısı, küçükburjuva yapısı göz önünde tutulursa: devrime de gider, faşizme de gider. Biz onun devrime giden yanını değerlendirmek, tutmak ve elimizden gelirse kazanmak zorundayız. Ve bunun için ama, sadece küfretmek, yani Orduya karşı çıkıp aramızı bozmakla hiçbir şey kazanılamayacağını, tam tersine onu kazanmak için ayrıca bir savaş vermek gerektiğini unutmayacağız. Yani bizim bilincimiz bunu emreder.

“Ordudan bu bilinci bekleyemeyiz… Ordu küçükburjuvazidir. Binaenaleyh o zamanın, ağır basan eğilimi hangi tarafa ise, o yönde silahını çeker, bir savaş yapar. Bunun sonucu, sosyal sonuçlan onun için o kadar önceden planlaştırılacak sonuç olmaz. Çünkü Ordumuzun yetiştirilmesi, demin de söyledik: Lasiyasi’dir, yani siyasetle uğraşmaz ordu. Niçin? Onu biliyoruz. Bir avuç vurguncu Finans-Kapitalist, Tefeci-Bezirgân; Ordunun içinde belirli tepelerdeki bir avuç insanı eline geçirdi mi, onu istediği gibi kullanabilir onun için…” (H. Kıvılcımlı, 5 Mart Tartışmalı Toplantısı)

B- YEDEK GÜÇLER

Antika küçükburjuvazi+Modern Orta Tabakalardan oluşur.

“Yedek Güçler: Devrimci durumlarına ve antuzyazmlarına göre şöyle sıralanabilirler:

“1- Küçük ve orta aydın zümreleri, (dar gelirliler)

“2- Fakir ve orta köylü yığınları, (köy yarı-proleterleri)

“3- Küçük ve orta esnaf tabakaları, (şehir yarı-proleterleri).

“Orta Tabakalar: Emperyalizm cephesiyle halk cephesi arasında, Finans-Kapitalin arafatta tutmak istediği orta tabakalar üç tabakada toplanabilirler.

“l- Büyük aydınlar

“2- Orta ve küçük işverenler

“3- Orta ve küçük emlâk sahipleri”. (Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Plânları, s, 188-189)

Şimdi bu tabakaların karakteristiklerini özetçe belirleyelim.

Yeri gelmişken bir meseleyi açıklığa kavuşturmakta yarar var: SINIF ne demek? TABAKA ne demek?

SOSYAL SINIF: Bir toplumda hâkim üretim yordamıyla dolaysızca yani birinci kertede görevli bulunan insan kümeleridir. Kapitalist toplumda hâkim üretim yordamı kapitalist üretim yordamıdır. Kapitalist üretim yordamı ile doğrudan ilişkili iki sınıf vardır.

1- İşveren Sınıfı:

Durumca: Üst ve güdücü sınıftır.

Çıkarca: Elinden geldiğince çok artı-değer koparmak yani, SÖMÜRMEK ister.

2- İşçi Sınıfı:

Durumca: Alt, güdülen.

Çıkarca: Elinden geldiğince az artıdeğer koparttırmak, yani SÖMÜRÜLMEMEK ister.

Bu durumca ve çıkarca zıt karakter (üretim yordamından kaynaklanan) sınıflar savaşını kaçınılmaz kılar.

SOSYAL TABAKA: Bir toplumda hâkim üretim yordamından söz edilince; kendiliğinden başka hâkim olmayan üretim yordamları var demektir. İşte bir toplumda bir önceki üretim yordamından yadigâr kalmış; hâkim üretim yordamıyla dolaysızca ilişkisi olmayan insan kümelerine sosyal-tabaka denir. Köylüler, esnaflar, Tefeci-Bezirgânlar v.s. tabakaları.

Bu tabakalar da bugünkü hâkim üretim yordamının karşısında aldıkları duruma göre 2 ayrı özellik gösteren tabakalara ayrılabilir.

a) Geçmiş tarihin yadigârı olan sosyal tabakalar: KÖYLÜ TABAKALARI ve ESNAF TABAKALARI: Varlıkları geçmiş üretim yordamının kapitalizm içinde varlığını sürdürmesine bağlıdır.

b) Modern Güdümün yadigârı olan sosyal tabakalar: USTABAŞILAR ve AYDINLAR. Üretim ilişkileri idare ve siyaset güdümleri için olur. Kapitalizmin doğuş yıllarında kapitalistler aynı zamanda üretimi gözetler ve denetlerlerdi. Fakat kapitalist işletme, büyüdükçe, hele tekelleştikçe gözetim işlerini ustabaşılara, teknik işleri ise bilim işinde uzmanlaşmış aydınlara bıraktılar.

“Bu sosyal tabakaların bir de ortak yanları vardır. Hepsi de küçük MÜLK SAHİBİ tutumundadırlar. “KÜÇÜK KİŞİ MÜLKİYETİ” esnafı ve köylüyü verimsiz küçük üretim cenderesinde, kısır çabalarla boğuyor; aynı küçük özel mülkiyet aydım ve gözeticiyi haksız sömürüye bekçi köpeği yaparak insan haysiyetine aykırı vicdan işkencesi ile yozlaştırıyor.

“Ne var ki, bu zavallı sosyal tabakalar sırf o küçük mülkiyetlerinin kölesi oldukları için durumlarını bilince çıkarmakta güçlük çekerler. Egemen sınıfların muazzam “BÜYÜK ÖZEL MÜLKİYETİ” toplum içinde har vurup harman savurur. Üretimin sosyalleşmesi ile taban tabana zıt üstyapı engelleri çıkarır, verimi baltalar, toplumun gelişmesini baltalar. Yapma işsizliği ve izafi yoksulluğu (üst sınıfların zenginliği ile her gün biraz daha ağırca zıtlaşan alt sınıfların, züğürtlüğü) artırır. Bununla birlikte, küçük mülk sahipleri, zaman zaman o toplumu batıracak hale gelmiş, büyük özel mülkiyeti körü körüne savunmak felaketinden bir türlü kurtulamazlar.

“Onun için geçmiş tarihin yadigârı ve modern güdümün yadigârı olan sosyal tabakaların topuna birden “KÜÇÜKBURJUVA” tabakaları denilmektedir. Küçükburjuva tabakaları, “KÜÇÜK” oldukları için maddece ve manaca ezilip sömürüldüğüne göre, İŞÇİ SINIFI’na yakındırlar. Aynı tabakalar “BURJUVA” yani, “ÖZEL MÜLKİYET” denilen ismi var cismi yok tabu ile çarpılmış bulundukları için İŞVEREN sınıfının zafer arabasına bağlı kalırlar. Bir yandan bağımsız hiçbir düşünce ve davranışa sahip olamazlar. En saçma uyduruklara inanır ve aldanırlar. Öte yandan anarşiye dek “BAĞIMSIZ” görünmek kara sevdasından kurtulamazlar. Hiçbir kollektif aksiyonu ölüm dirim ölçüsünde benimsemeyen küçükburjuvalar, kendisini beğenmiş, ukalalık illeti ile inmeli olurlar.” (Hikmet Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler, s. 13-15)

Böylesine yalpalayan küçükburjuvazinin asıl kurtuluşu İşçi Sınıfı ile davranmasıyla mümkündür. Bu çıkar birliği bilincini İşçi Sınıfı mutlaka Küçükburjuva Tabakalarda yaratarak yedeğine almalıdır. İşçi Sınıfı, bunu beceremedikçe kalabalık küçükburjuva nüfusu Gerici Güçler Cephesinin yedek gücü gibi çalışacak: proletaryanın karşısında yer alabilecektir.

ORTA TABAKALAR

1) Büyük Aydınlar

Düzenin hâkim sınıflar yönünde işlemesini sağlayan büyük memurlar (müsteşar, genel müdür, general, v.s.) ile fabrikaların, işletmelerin, idari kademesi (müdürler, yardımcıları vs.) bu tabaka içinde yer alırlar. Çıkarca burjuvaziye daha yakın düşmelerine rağmen, proletarya ile uzlaşmaz bir çelişki içinde değildirler. İşçi Sınıfı hiç değilse, bu tabakayı tarafsızlaştırabilir.

2)    Orta ve Küçük işverenler

3) Orta ve Küçük Emlâk sahipleri.

“Şehirde ve köyde az çok MODERN (yani kapitalist) üretimle ilgili vahşi kapitalistlerle Orta Emlâk sahipleridir. O karakterleri ile Antika “Tefeci-Bezirgân”, sınıfından ayırt edilirler. “Yabani” orta zümreler az çok girişkin ve modern oldukları için, tekelci ve hazır yiyici Finans-Kapitalle çatışık olurlar. Bu çelişki normal kapitalist serbest rekabetten apayrıdır.” (Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Plânları, s. 183)

Burada açıklanması gereken bir kavram yatıyor. “Vahşi” ya da “Yabani” kapitalist ne demektir?

19’uncu Yüzyılda HALK denince

l- İşçi Sınıfı (Proletarya)

2- Küçükburjuvazi (Köylü-Esnaf, dar gelirli) anlaşılırdı.

20’nci Yüzyılda ise bu iktidar dışı düşmüş yaban kapitalistler ve Yaban Emlâk Sahipleri Finans-Kapital tarafından halk yığınlarının yanma atılır. Artık 20’nci Yüzyılda halk denince üç küme insan akla gelir:

1- İşçi Sınıfı (Proletarya)

2- Küçükburjuvazi

3- Yaban kapitalistler ve yaban emlâk sahipleri.

Kapitalizm serbest rekabetçi iken iki sınıf iktidarı birlikte elinde tutardı:

1) Kapitalistler,

2) Büyük arazi sahipleri.

Fakat emperyalizm çağında kapitalist sınıfın içinden en kodamanlarının (sanayi, banka, ticaret kodamanları) arazi sahiplerinin en kodamanları ile kaynaşıp oluşturduğu bir Finans-Kapitalist zümresi, iktidarı ele geçirdi. Yani artık kapitalistlerin tümü iktidarın nimetlerinden yararlanamıyordu. Egemen sınıflar içinden bir kodaman zümrenin (Finans-Kapitalin) Plütokrasisi (Zenginlik iktidarı) kuruldu. Artık iktidar yalnız o zümreye çalışıyordu.

Fakat bu zümre, kendi dışında, kendilerine göre pek küçük kapitalist girişimleri de istiyordu. Çünkü onlar sayesinde bir sanayii dalını tümden tutup, büyük, değişmeyen (sabit) sermaye yatırmaktan kurtuluyordu. Böylece o sanayi dalı verimsiz olunca, sermayesini kolayca başka alanlara aktarabilirdi. Ayrıca kapitalizmin arz talep kanunu gereği, bir üretime talep azalınca fiyatları düşürerek mallarını elden çıkarabilirdi. Oysa yabaniler daha yüksek maliyetlerle elde edebildikleri malların fiyatını ya düşüremedikleri için, malları ellerinde kalır; iflâs ederler, ya da malların fiyatını düşürdükleri için iflâs ederler. Sonuç olarak, Finans-Kapital krizi yabanilere yıkmış olur. Kendisi yine dimdik ayakta durur. Yabani işletmeler genellikle tekniği geri olan üretim alanlarında faaliyet gösterirler. Finans-Kapital bu üretim alanına el attı mı, yabaniyi yok olmaktan artık Allah bile kurtaramaz. Kriz anlarında da yok olmak mukadderdir. Finans-Kapital bunu her zaman başarır. Çünkü: 1) Finans-Kapital özellikle enerji ve ilkmadde kaynaklarını elinde tutar. 2) Üretim araçlarını elinde tutar. 3) Kredi ise zaten ondan sorulur. 4) Ayrıca, korkunç reklâm olanaklarıyla pazar onun tekelindedir. 5) Bu yukarıdaki kaynakları kullanıp yine de yabaninin hakkından gelememişse “hür basın” artık bu işi sonuca bağlar. (Malların kalitesizliği, yabaninin kişisel yaşantısı, iflâs edeceği ve akla geldik gelmedik spekülâsyonlar.) 6) “Hür basın” da bu işi halledemedi ise yabani bir haraç verilerek uzaklaştırılmak istenir. 7) O da mı olmadı? E artık tabanca-bıçak, benzin, dinamit ne iş için duruyor. Sonuç: ya bir suikast ya da sabotaj. Artık yabani kapitalist “bir var idi; bir yok oldu” olur. Defteri kapatılır.

Yabani Kapitalist, Finans-Kapital karşısındaki bu kurbanlık koyun durumunun bilincine eremeyecek cahillikte değildir. Bu durumunun bilincine vardığı oranda Devrimci Halk Cephesine Karşı tarafsız, iyilik diler, hatta müttefik olur.

SONUÇ:

Yukarıda anlattığımız sınıf ilişki çelişkilerinden zorunluca, çıkan sonuç: “Halk Cephesinin Özgücü olan İşçi Sınıfı ile Proletarya Aydınları: Küçük-Burjuva tabakaları nötralize edebilirse, (Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân) Cepheyi yenik düşürebilir. Türkiye’nin “Devlet Sınıfları” gelenek-göreneklerinden yararlanıp, orta tabakaları iyilikdiler (Hayırhah) durumunda, tarafsızlıktan da ileri sempatizan duruma getirirse, devrim sancılarını herkes için en çok “ılımlaştırmış” olur.”(Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, s. 190)

Tabi İşçi Sınıfı “Örgütlü ise her şeydir. Örgütsüz ise hiçbir şey” gerçeği biran bile unutulmadan; proletarya partisi reorganize edilir; proletarya gerçekten “sosyalist” ve gerçekten “her şey” yapılır ise.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir