Tarihsel Maddeciliğe Temelsiz Saldırılar: Muazzam Çarpıtma (Antalya Direniyor)

marx_engels_lenin_dmMarksist tarih anlayışın toplumun “maddi yaşayış biçimi ve üretim ilişkileri” olarak tanımlanan ve daha doğrusu yüzeysel bir şekilde özetlenen alt-yapısal ilişkilerin temel tayin edici olduğunu kabul etmesi nedeniyle “reductionist(indirgemeci)” olmakla suçlanması, Post-Marksistler de dahil olmak üzere çeşitli burjuva kesimler ve ideolojiler tarafından sıklıkla tekrarlanan bir safsatadır. Sermaye çevrelerince burjuva ideologlarının kürsülere çıkarılıp parlatılması suretiyle ve buna benzer çeşitli yöntemlerle sürekli bir ideolojik saldırı ve abluka altında kalan Marksizm, tarihsel maddeciliğin en temel görüş ve ilkelerinden biri olan, Marks’ın kendi deyimiyle “tarihin materyalist kavranışının” muazzam bir çarpıtmayla “indirgemecilik” suçlamasına maruz kalması ile defalarca çürütülmeye çalışılmış, ve defalarca da başarısız olunmuştur. Ekonomi alanında Ludvig von Mises’in iddiaları gibi, siyasal alanda Sovyetler Birliği’nin tarihsel başarısızlığı –ki şahsi kanaatimce bu SSCB ve diğer reel sosyalizm pratiklerini bütünüyle “başarısız” olarak nitelendirmek için yeterli değildir- üzerinden sosyalizmin “ölümünün” ilan edilmesi gibi, felsefi alanda Karl Popper’in diyalektik düşünme metoduna saldırıları gibi, sosyolojik ve felsefi alanda da kendine Marksist diyebilme cüretini gösteren Post-Marksistler de dahil olmak üzere “indirgemecilik” suçlamaları, Marksist teorinin bilimsel geçerliliğini yok edememiştir. Biz bu makalede, bunlardan sonuncusunu, tarihsel maddeciliğin “indirgemeci” olup olmadığı iddiasını inceleyeceğiz ve bunun neden gerçek dışı bir suçlama olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Lakin bu yazıda, indirgemecilik suçlamasının “sınıfların artık var olmadığına” yönelik post-Marksist savdan ziyade, materyalist ontolojinin tarihe ve topluma uygulanışına yönelik bir eleştiri olan yönünü ele alacağız.

Suçlamanın Özü Neden Çürüktür?

Önce bu suçlama yahut eleştirinin temel iddiasını gösterelim. Daha sonra diyalektik materyalizmin ve tarihsel materyalizmin ilkelerini çeşitli alıntılarla sergileyerek bunların neden geçersiz olduğunu ortaya koyma çabası içine gireceğiz. Bu eleştirinin temel iddiası; Marksizmin bir çeşit “ekonomik determinizm” olup – Marksist siyasal bilimci Bertell Ollman’a göre bu yanlıştır- sadece alt yapının üst yapıyı tayin ettiğini iddia etmesi nedeniyle bütün toplumsal ilişkileri ekonomik-maddi yapıya indirgemesi ve bu yüzden toplumu anlamakta yeterli bir kılavuz olamayıp “indirgemeci” olmasıdır. Elbette ki bu iddia Marksizmin vahim bir yanlış anlaşılması veya kasten çarpıtılması üzerine kuruludur. Çağımızın Marksizmi olan Marksizm-Leninizmin ışığında mücadele bayrağını yükseltme hedefi taşıyan devrimciler olarak, Marksist-Leninistlerin mücadele alanlarından biri olan ideolojik mücadele açısından bunları ifşa etmesi bir görev olarak düşünülebilir. İncelememize başlıyoruz.

Bildiğimiz gibi, Marksizm-Leninizmin felsefi temelini diyalektik materyalizm oluşturur. Marksizm-Leninizmin tarihi ve toplumu analizleri de, diyalektik materyalizmin ilkelerinin tarihsel-toplumsal ilişkileri kavramak amacıyla kullanılması anlamına gelen “tarihsel maddeciliktir”. Stalin’in bu yazıda sık sık yararlanacağımız Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm kitabında belirttiği gibi: “Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır.”  [1]

Çünkü ne Marks, ne Engels, ne de onlardan sonra Marksizme en büyük katkıyı yapan Lenin; toplumsal yapı ve ilişkilerin böyle bir tek yönlülük arz ettiğini söylememiştir ve böyle bir düşünce Engels’in de kendisi belirttiği üzere “aptallık” olurdu*. Öncelikle, herkesin bildiği bir gerçeği tekrarlamak icap eder, Marksizm -ve çağımızın Marksizmi olan Leninizm- diyalektik materyalist felsefi temeller üzerine inşa edilmiş ve kısmen doğa bilimlerine, tamamen de sosyal bilimlerin pek çok alanına kadar uzanan bütünlüklü bir dünya görüşüdür. Diyalektik yöntem de bildiğiniz üzere olay ve olguların etrafında bulundukları olgularla ilişkileri içerisinde ve bundan ötürü de kendi bulunduğu koşullar içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini öngörür. Diyalektiğin bu ilkesinin bir ilke olarak kabul edilmesine yol açan şey, diyalektiğin bütün olay ve olguların birbiriyle bir şekilde ilişkili ve birbirleriyle etkileşim içerisinde olduklarını kabul etmesidir. Dolayısıyla, bu denli tek yönlü bir düşünce Marksist diyalektiğe tamamen aykırı olurdu. Marksist diyalektik, Stalin’in “Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm” kitabında güzel bir şekilde açıkladığı gibi, üst-yapısal kurum ve düşüncelerin alt-yapısal duruma etkisini yadsımaz ve “tarihin materyalist kavranışı”nda buna kesinlikle yer verilir. Çünkü insanda düşünce ve madde arasındaki karşılıklı ilişki, teker teker insanlardan oluşan toplumda da söz konusudur. Özellikle bu gerçek dışı yakıştırmanın Marksizm-Leninizmin ismi ile dahi yan yana gelemeyeceğini bilmek gerekir. Bu yazımızda, bunu bilimsel sosyalizmin ustalarından ve Marksist-Leninist düşünürlerden yaptığımız alıntılarla pekiştirerek ifade etme ve netçe gösterme çabası içinde olacağız.

DÜŞÜNCENİN MADDEYE ETKİSİNE DAİR MARKSİST PERSPEKTİF

Bu kısmı biraz kısa tutup ardından bunun “tarihsel materyalizm”deki yansımasını inceleyeceğiz. Farklı olgu ve olaylar arasındaki karşılıklı bağlılık, düşünce ve madde arasındaki ilişkide de geçerlidir. Engels’e göre filozofları tarih boyunca bu soruya verdikleri cevaba göre ikiye bölen ontolojinin temel sorusu, “madde ve düşünce”, “tin/ruh ve gerçeklik” arasındaki ilişkinin incelemeye tabi tutulmasıdır. İnsanın, belli bir dereceye kadar gelişmiş bir maddenin –beynin- bir ürünü olarak sahip olduğu düşüncesi, bilinci ve algısı, sürekli toplumsal ve doğal çevresel koşullara göre şekillenir ve onun bir nevi “yansıması” olma özelliğini taşır. “Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur”. [2] Ancak Marksizmin çeşitli yapıtlarında belirtildiği üzere, insan zihni dış nesnel dünyayı yansıtmakla kalmaz, lakin aynı zamanda onu değiştirir de. Marks’ın ünlü “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumladılar, oysa esas olan onu değiştirmektir” [3] sözünün vurguladığı temel noktayı da bu oluşturur. İnsan, kendi dışında var olan ve bu nedenle nesnel bir nitelik taşıyan dünyayı düşüncesi ile kavrayarak ona subjektif bir yön verdikten sonra, o düşüncesi doğrultusunda davranarak doğanın ve toplumun yasalarına uyduğu ölçüde –İngiliz filozof Fransis Bacon’ın “doğaya itaat edilmeden emredilemez” sözünü hatırlayalım- onu değiştirebilir. Marks’ın kendi kaleminden, “praksis” olarak adlandırılan bu fikri şöyle açıklanır: “Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir.” [4]

Özetlediğimiz üzere, Marksizme göre düşünce ve madde arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Madde; düşünsel şeylerin, tinselliğin, bilincin ve zihnin kaynağı, kökeni ve yaratıcı önkoşulu olmakla beraber, düşünce; bir kez ortaya çıktıktan sonra maddeyi harekete geçirme ve o hareket doğrultusunda etkileyip değiştirme yetisine sahiptir.

MARKSİST ONTOLOJİNİN TARİHSEL MADDECİLİĞE YANSIMASI

Bu bölüme, bilimsel sosyalizmin kurucu ustalarından biri olan Fredrich Engels’ten bir alıntı ile başlayalım: “Materyalist tarih görüşü, üretimin ve üretimden sonra üretilen ürünlerin değişiminin her toplumsal rejimin temelini oluşturduğu; tarihte görülen her toplumda, ürünlerin bölüşümünün ve ürünlerin bölüşümü ile birlikte sınıfların ya da zümreler biçimindeki toplumsal eklemlenmenin üretilen şeye, bunun üretiliş biçimine ve üretilen şeylerin değişim tarzına göre düzenlediği tezinden yola çıkar. Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa-aykırı ve adaletsiz oldukları, usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler olduğunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan anormallikleri ortadan kaldırma araçlarının da, -azçok gelişmiş bir durumda,- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasında uydurması değil ama beyni yardımıyla, göz önünde bulunan üretimin maddi olguları içinde bulması gerekir.” [5]

Marksist tarihsel maddeciliğe göre; insanın birey olarak sahip olduğu düşünce ve maddesi gibi, kendi iradeleri dışında bazı maddi faaliyetlerini yerine getirmek üzere bir araya gelmiş insanlardan oluşan toplum da maddeye ve düşünceye, terminolojik adıyla alt-yapı(substructure) ve üst-yapı(superstructure)’a sahiptir. Bunların neler olduğunu Hikmet Kıvılcımlı’dan öğrenelim:

1- Sosyal Varlık:

Sosyal varlık objektif(nesnecil) bir şeydir. Yani, düşüncemiz dışında akan, düşüncemize uymaksızın olan Toplum ilişkileri ile Toplum şeyleridir…

Tarihte görülen bütün olaylar, yaşadığımız bütün ilişki ve şartlar, yaptığımız bütün faaliyetler ve eserler Sosyal Varlığa girer.

Sosyal Varlık başlıca iki büyük gruba ayrılırsa daha iyi kavranılır:

  1. Madde temeli,
  2. Üstyapı
  1. a) Maddecil Temel:

        İnsanların üretim, dağıtım, üleşim, tüketim (istihal, tevzi, taksim, istihlak) gibi elle tutulur madde    ilişkilerinin kanunlarını arayan bilime EKONOMİ POLİTİK denir. (…)

     (…)b) Üstyapı:

        Toplumu bir yapıya benzetirsek, o yapının madde temeli ekonomik ilişkiler, üst katları manevi(anlamcıl) ilişkilerdir. İnsanların Ekonomi temeli üzerinde giriştikleri: Sınıf, Hukuk, Siyaset, Ahlak, Bilim, Güzelsanat, Felsefe, Din vb. ilişkilerine hep birden SÜPERSTRÜKTÜR: ÜSTYAPI adı verilir.” [6]

Hikmet Kıvılcımlı, aynı çok değerli eserinde, Marksist düşüncenin sosyolojik alanda bu kavramları ele alışını da özetler. Onu da yine Kıvılcımlı’dan görelim:  “‘Sosyoloji’ denilen bilimin metafizik metotlu okulları çoktur. Bunlar Toplumun yalnız üstyapı ilişkileriyle uğraşırlar. İçlerinden birisi: Formalist Sosyoloji okulu ve özellikle Durkheimcılık, Ekonomi ilişkilerine de el atmak ister. Maksadı elle tutulur Ekonomi ilişkilerini Sosyoloji içinde kısıtlamaktır. Demek Metafizik Sosyoloji, Ekonomi ilişkilerini ya hiç ağızlarına almazlar yahut Toplum dışına aforoz etmek için kullanırlar.

Diyalektik bakış, bütün Metafizik Sosyolojilerle taban tabana zıt olmak üzere, Toplumun temelini üstyapısından ayırmaz. Bir yanda hem Ekonomi, hem üstyapı ilişkilerini bütün olarak aynı önemde ve hep birden ele alır. Öte yanda bu ilişkiler gerçekte nasılsalar öylece [görülür, gösterilir], yani Ekonomi ilişkilerini üstyapı ilişkilerine temel sayar.” [6]

Hikmet Kıvılcımlı’nın da netçe ortaya koyduğu gibi, Marksizmin tarihsel ontolojik yaklaşımı, ayrı bir bölüm altında inceleyeceğimiz epistemolojik yaklaşımı sebebiyle böyle bir tek yanlılık arz etmekten çok ama çok uzaktır. Üst yapının harekete geçirici gücünü Josef Stalin’den dinleyelim:

“Ama Marx’ın söylediklerinden, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, sosyal varlığı, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesini karşılıklı olarak etkilemediği sonucu çıkmaz. Biz buraya dek yalnızca, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların kaynaklarından, ortaya çıkışlarından söz ettik; bunların toplumun ruhsal yaşamının, onun maddi yaşam koşulların bir yansıması olduğunu söyledik. Bu sosyal düşünlerin, teorilerin, politik kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihsel materyalizm onları asla yadsımaz; tersine onların toplum yaşamı üzerindeki rollerini ve önemlerini özellikle belirtir.

  Değişik türde sosyal teoriler ve düşünler vardır. Günlerini doldurmuş olan ve toplumun can çekişen güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski düşünler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermelerinden dolayıdır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, yeni ve ileri güçlerin düşünler vardır. Bunlar, toplumun gelişmesine, ilerlemesine yardım ettikleri için önem taşırlar ve toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerini ne kadar doğru yansıtırlarsa önemleri de o kadar büyüktür.

  Yeni sosyal düşünler ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar. Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra da, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu yeni görevlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran, toplumun ilerlemesine yardım eden en büyük güç haline gelirler. İşte tam bu noktada, yeni düşünlerin, yeni teorilerin, yeni politik görüş ve politik kurumların örgütleyici, harekete geçirici, değiştirici tüm önemi apaçık kendini gösterir. Yeni sosyal düşünler ve teoriler, topluma tamamen gerekli oldukları için, ve, bunların örgütleyici, harekete geçirici ve değiştirici nitelikleri olmaksızın toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız olacağı için, ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu görevler tarafından ortaya çıkarılan bu yeni sosyal düşünler ve teoriler kendilerine yol bularak yığınların malı olurlar, yığınları toplumun can çekişen güçlerine karşı harekete geçirerek örgütlerler, böylece de, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeye zarar veren bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşamının gelişmesiyle toplumsal varlığın göstermekte olduğu gelişmenin olgunlaşmış görevlerinin temeli üstünde fışkıran yeni sosyal düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, sonradan kendileri de toplumun maddi yaşamının olgunlaşmış görevlerini tümüyle sonuna dek yerine sağlayacak gerekli koşulları yaratmak yoluyla, toplumsal varlığı ve toplumun maddi yaşamını etkilerler.” [7]

Yine Stalin’in de yaptığı bir alıntıyı, Marks üstadın bir sözünü ekleyelim: “Teori, yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir”. [8]

Bu durumda, Marksizmin olmakla suçlandığı “ekonomik indirgemecilik” Marksizmin özüne tamamen ters olmaktadır ve bu açık ve yalın bir gerçektir. Burada şunu da eklemekte fayda var ki; diyalektik değil ama kaba materyalizme dayanan ve proletaryanın siyasal mücadeleyi bırakıp sadece ekonomik mücadeleye eğilmesi gerektiğini çünkü ekonomik alt yapının mutlak belirleyici olduğunu savunan görüşler, Bolşeviklerle aynı dönemde Rusya’da “ekonomizm” adıyla yer almıştır, ve Marksizme yaptığı katkılar ve dünyanın ilk proleter devrimini gerçekleştirilmesiyle Marksizm-Leninizmin ideolojik önderlerinden biri haline gelmiş olan Vladimir İlyiç Lenin tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Öyle ki, Lenin, Kievski ile girdiği polemiğinde onu bir çeşit emperyalist ekonomizm yapmakla suçlarken ve siyasal sorunları geri plana atmakla onu itham ederken –sırf bu bile Marksist-Leninist çizginin ekonomik indirgemeci olmadığını kanıtlamak için yeterli kanıtı teşkil eder- “ekonomizmin sakat mantığı” ifadesini aynen kullanır, ve Kievski’nin “monizmini” , tıpkı Engels’in Dühring hakkında yaptığı gibi –ve kendisi de bunu vurgular- sahte bir monizm olmakla itham eder. Aynı eserde Lenin, emperyalist ekonomizmin “karikatürleştirilmiş Marksizm” olduğunu da sık sık vurgular. [9]

Marksist ontolojinin tarihsel maddeciliğe yansımasına yönelik suçlamanın temelsizliği üzerinde yeterince durduğumuz kanaatindeyim. Şimdi böyle bir tek yönlülüğün Marksist epistemolojik yöntemle (diyalektik) bakıldığında neden imkansız olduğunu göstererek yazımızı noktalamak niyetindeyim.

DİYALEKTİK YÖNTEM BÖYLE BİR TEK YANLILIĞA YAPISAL OLARAK MÜSAADE EDEMEZ

Yazının başında tekrarladığımız ve yazıyı okuyan sizlerin muhtemelen zaten bildiği üzere; hayatın sürekli bir hareket, değişim, yenilenme, akış, doğum ve ölüm, var oluş ve yok oluş, bir parlayış ve sönüş süreci olduğunu, her şeyin durmaksızın çelişkiler içinde sarmal bir şekilde değişip dönüştüğünü kabul eden diyalektik yöntem; aynı zamanda olay ve olguların birbirinden bağımsız, ilişkisiz, soyut ve rastgele bir araya gelmiş bir yığın olmadığını, aksine birbiriyle bağlantılı, ilişkili, karşılıklı etkileşim halinde bir bütünsellik içerdiğini ifade eder. Bunu yine bu yazımızda sık sık yararlandığımız Stalin’in kitabından bir alıntı ile göstererek pekiştirelim:

“a) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil, maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.

Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, mademki doğanın herhangi bir kesimindeki bir olay, çevresindeki koşullarla ilişkisiz, onlardan ayrı olarak düşünüldüğünde bizce anlamsız olacaktır, öyleyse, doğadaki hiçbir olay tek başına, çevresindeki olaylardan ayrı olarak kavranamaz; bunun tersi olarak da, çevresindeki olaylarla ayrılmaz bağlar içinde ve çevresindeki olaylarla koşullandırılmış olarak düşünülen her olayı kavramak ve açıklamak mümkündür.”

Olay ve olguları birbirleri ile etkileşimleri içerisinde ve bağlantılarını araştırarak değerlendirmeye dayanan diyalektik metodu felsefi temelinin epistemolojik ayağı olarak benimseyen Marksizm, nasıl toplumu sadece maddi temele bağlayıp toplumun üst-yapısal görüngülerini görmezden gelen metafizik bir tavır takınabilir? Nasıl toplumun en temel iki sosyal olgusu olan alt-yapısal ve üst yapısal ilişkilerin birbirleriyle karşılıklı etkileşim ve etkilerini yok sayabilir? Bunun absürt ve akıl dışı olduğunu, imkansız olduğunu zaten okuyucularımız görüp taktir edecektir.

İşçi sınıfının toplumu değiştirmek ve devrimci hareketiyle sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı inşa etmek yolundaki rehberi ve dünya görüşü olan Marksizm-Leninizme yönelik temelsiz bir suçlama da böylece boşa düşürülmüştür.

Bu yazıda elimden geldiğince kendi kalemimden eklemeler yaparak ve elimden geldiğince de ustalar ve Marksist Leninist düşünürlerden alıntılar yaparak, tarihsel materyalizme yönelik söz konusu saldırıların aslında bir “Strawman Mantık Hatası” olduğunu ve bu tarz eleştirilerin kendileri tarafından yaratılan bir saman adama, gerçek Marksizmi temsil etmeyen bir karikatüre saldırı olduğunu göstermeye çalıştım. Ve komünist dünya görüşüne yönelik, henüz yeni yeni ideolojik yetkinliklerini kazanan yoldaşlarımızın aklını karıştırabilecek bir soru ve temelsiz eleştiriye yanıt verme çabası içerisinde bulundum. Umarım yazıyı okumaktan keyif almışsınızdır. Sosyalizmin muzaffer olduğu günlerde görüşmek dileğiyle…

Antalya Direniyor’dan Ege

* Fredrich Engels, ne Marks’ın ne de kendisinin bu denli tek yönlü bir iddiada bulunduğunu, sadece alt-yapı ve üst-yapı olmak üzere karşılıklı etkileşim halindeki iki sosyal olgudan bahsedip maddi olanı temel gördüklerini söylemiştir.

Kaynakça

[1] Jozef Stalin, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sfy.11

[2] Vladimir İlyiç U. Lenin, Materyalizm ve Ampiryo-kritisizm

[3] Karl Marks, Feuerbach Üzerine Tezler, 11. Tez

[4] Karl Marks, Kapital

[5] Fredrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, syf. 63-64

[6] Hikmet Kıvılcımlı, Diyalektik Materyalizm Nedir? Ne Değildir? Nasıl Kullanılır?, Derleniş Yayınları, syf. 15-16

[7] Jozef Stalin, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, syf. 35

[8] Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi

[9] Vladimir İlyi Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Kaynak Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir