Subjektif Değer Teorisine Tarihsel Materyalizm Işığında Ufak Bir Bakış (Antalya Direniyor)

deger-teorisiBaştan söylemem gerekir ki, bu yazı, öyle çok kapsamlı bir akademik makaleden ziyade, tarihsel materyalizmin kabullerinden yola çıkarak subjektif değer kuramına ufak bir göz atan deneme yazısı olacaktır. Önce söz konusu subjektif değer teorisinin bir anti-tez niteliğinde olduğu emek-değer yasası ve Marksizm’deki yeri, sonra söz konusu itirazı teşkil eden subjektif değer teorisi, daha sonra Marksist-Leninist tarihsel materyalizmde yeri herkesin malumu olan “tarihin materyalist kavranışı” (materialist conception of history) kısaca değinilip açıklanacaktır. Ve başlamadan önce söylemek istediğim bir şey de, bu yazıyı bir felsefe veya ekonomi-politik profesörü olarak değil, kendini Marksizm-Leninizm öğrencisi olarak tanımlayan oldukça genç, felsefe ve ekonomi-politiğe meraklı, araştıran, öğrenen ve ilk izlenimlerini aktarmak isteyen bir birey olarak kaleme aldığımdır.

MARKSİST TARİH-TOPLUM KAVRAYIŞININ MATERYALİST TEMELİ

Bilindiği gibi, Marksist-Leninist dünya görüşü, diyalektik materyalizm temelinde yükselen, tutarlı ve bütünlüklü bir “evreni kavrayış”tır. “Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygular.” [1] “İsminden de anlaşıldığı üzere diyalektik materyalizmin iki kökü vardır. (a) Materyalizm, (b)Diyalektik”. [2] Bu kökleri kısaca incelemek ve göstermek icap eder.

a)     MATERYALİZM:

Materyalizm, “ontoloji”, yani varlık felsefesi ile ilişkili olarak, Frederich Engels’e göre tüm felsefe tarihinin en önemli sorusu olan “varlık ve ruh arasındaki ilişki” sorusuna verilen cevaplardan biridir, ve yine Engels’e göre, bu sorunun ayırdığı karşıt kampı da “idealizmdir.” Materyalist dünya görüşünün temel savı; madde, varlık, doğa ve bu tip fiziksel şeylerin; tin, ruh, düşünce, bilinç, zihin, ide gibi tinsel şeylerin kaynağı olduğu, onu yarattığı, ve dolayısıyla birinci grup maddi şeylerin, maddi gerçekliğin, ikinci grup tinsel şeylerden bağımsız olarak, ve dolayısıyla da bilincimiz dışında “nesnel” bir gerçeklik olarak var olabildiği, lakin tinselliğin maddi gerçeklikten bağımsız olarak bulunmasının mümkün olmadığı; bütün bunların sonucu olarak da dışımızda var olan dünyanın kendi yasaları ile işleyen nesnel bir varlık olarak bulunduğudur.

Profesör Doktor Cem Eroğul, Marksizmin Günümüzde Geçerliliği eserinde bunu şöyle özetler:” İnsan bilincinin dışında bir gerçek vardır. Bu gerçeği yaratan insan bilinci değildir. Aksine, bilincin kendisi, bu maddi gerçeğin ürünüdür. Öyle olduğu içindir ki, insan, gerçeği tanıyabilir. Ancak, bunun için, insan bilincinin, gerçeğin temel özelliklerini yansıtacak biçimde işlemesi gerekir.” [8]

Daha detaylı inceleme için, daha önce şahsım tarafından kaleme alınan bir yazıya göz atabilirsiniz.

b)     DİYALEKTİK:

Diyalektik, Engels’in ifadesi ile “Gerek dış dünyanın ve gerekse insan düşüncesinin hareket kanunlarının bilimidir”. [3] Bu da, dolayısıyla, diyalektik düşünceyi uygulanabilir kılmaktadır. Diyalektik yöntemin başlıca ilke ve özellikleri şunlardır:

  • Diyalektik yönteme göre, yaşam sürekli bir hareket, değişim, yenilenme, var oluş ve yok oluş, yapım ve yıkım, doğum ve ölüm sürecidir. Her şey doğar, ve bir gelişim sürecinin ardından çürümeye başlar, ölür, değişir, yenilenir ve hareket halindedir. Sabit olan hiçbir şey mevcut değildir. Dolayısıyla diyalektiğe göre, bir olguyu anlayabilmek için; onun bağlamından ve canlı sürecinden koparılarak öldürülmüş bir anlık halini değil, doğumu, gelişim süreci, ve şayet öldüyse de ölümü bir süreç[prose] halinde göz önüne alınmalı, bir süreç olarak incelenip ortaya konulmalıdır.
  • Diyalektiğe göre, bütün olay ve olgular, doğanın ve evrenin herhangi bir bölümündeki herhangi bir şey, etrafında var olan diğer olay, olgu ve şeylerle karşılıklı etkileşim halindedir, birbirini etkiler; birbirinden bağımsız ve rastgele bir araya gelmiş bir yığından ibaret değildir. Dolayısıyla diyalektik yönteme göre, olay ve olguları anlamak için, onları kendi bağlamları ve koşullarından, diğer olay ve olgularla ilişkilerinden soyutlamaksızın, birbirleri ile karşılıklı etkileşimleri, kendi özgün koşul ve durumu, kendi iç bağıntıları göz önüne alınarak incelenmelidir.
  • Diyalektik yönteme göre, nicelikçe değişimleri nitelikçe sıçramalar kovalarken, nitelikçe sıçramaların ardından da nicel değişimler devam eder. Buna verilen en yaygın örnek, suyun kaynamasıdır. Su, 100 dereceye gelene kadar verilen ısı , onun sadece sıcaklığını yükselterek derecesini artırırken –nicelikçe değişim-, 100 dereceye geldiğinde aniden kaynamaya başlar –nitelikçe değişim ve sıçrama-.
  • Lenin’in dediği gibi, diyalektik yöntem en basit ifade ile, şeylerin “özündeki” karşıtlıkların incelenmesidir. Diyalektik yönteme göre, her şeyin özünde “içsel çelişkiler”(internal contradictions) bulunur, ve “gelişme karşıtların savaşımıdır”[4]. Heraklitos’in de ortaya koyduğu gibi, karşıtlıklar birbirlerini var eder ve birbirleri ile anlamlıdırlar. Dolayısıyla, bir olgu ele alınırken, formel mantığın bir araya gelmesinin mümkün olmadığını kabul ettiği karşıtlıkları ve çelişkileri göz önünde bulundurarak ele almak, salt bir “siyah-beyaz” penceresinden bakmamak icap eder.

 TARİHİN  MATERYALİST KAVRANIŞI

“Benim diyalektik yöntemim, Hegel’inkinden yalnızca temelde farklı değil, üstelik onun tam karşıtıdır. Hegel’e göre bağımsız bir konu (subject) haline bile dönüşen düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır ve gerçek, ‘ide’nin fenomenal[dış-olaysal] biçimidir. Bana göreyse, bunun tersine, düşünme süreci, insan kafasına yansıyan ve düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir.” [5]

Hegel’in idealist diyalektiği, onun “dünya tini” kavramında zuhur eder. Hegel’e göre tarihsel gelişimin motoru, “tin”in –Hegel’in tinden kastı, toplumun düşünsel, felsefi, hukuki, dinsel vs. yapısı, yani Marksist terminolojide “üst yapıdır”- kendi içindeki gerilimidir, tarihsel süreç içerisinde ortaya atılan bir düşünce, tarihsel süreç içerisinde kendi karşıtı ile karşı karşıya gelir, ve bu iki karşıt tez ve anti-tezin çarpışması, ikisinin de doğru yönlerini barındıran ve yanlış yönlerini dıştalayan üçüncü bir düşünce, sentez ile çözümlenir. Ve bu sentez de yeni bir tez olarak anti-tezi ile karşılaşır, ve insanlığın gelişim süreci bu şekilde karşıtların mücadelesi ile devam eder.

Marks’ın materyalist kavranışı ise, yeni sosyal düşün ve teorileri, insanlığın maddi yaşamının önüne koyduğu görevler karşısında üretilen ikincil veriler olarak düşünmüş, ve bu temel çelişkiyi, “baş aşağı duran” diyalektiği ayakları üzerine oturtarak, sınıf mücadelesinde keşfetmiştir. “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” [6]. Marksizme göre, tarihsel gelişimin motoru tinsel bir çelişki değil, sonuna kadar maddi bir çelişki olan sınıf mücadelesidir ve tinsel çelişkiler de onun yansımalarını, görüngülerini oluşturur. Bu durum, Marksizmde “altyapı-üstyapı” olarak kavramsallaştırılır. Madde, şayet düşünce ve tinselliği yaratan ve ondan bağımsız, nesnel olarak bulunabilen gerçeklik ise, ve tinsel varlık da maddenin üzerine yükseliyorsa; bundan toplumun maddi yapısının, maddi yaşayış biçimi ve üretim ilişkilerinin, toplumun düşünsel, siyasal ve hukuki yaşamının üzerine yükseldiği maddi temeli teşkil ettiği ve onun köklerini barındırdığı, onunla karşılıklı etkileşim halinde olmakla birlikte nesnel ve temel olan olduğu sonucu çıkardı. Burada sözü Hikmet Kıvılcımlı’ya bırakalım:

1- Sosyal Varlık:

Sosyal varlık objektif(nesnecil) bir şeydir. Yani, düşüncemiz dışında akan, düşüncemize uymaksızın olan Toplum ilişkileri ile Toplum şeyleridir…

Tarihte görülen bütün olaylar, yaşadığımız bütün ilişki ve şartlar, yaptığımız bütün faaliyetler ve eserler Sosyal Varlığa girer.

Sosyal Varlık başlıca iki büyük gruba ayrılırsa daha iyi kavranılır:

  1. Madde temeli,
  2. Üstyapı

a) Maddecil Temel:

İnsanların üretim, dağıtım, üleşim, tüketim (istihal, tevzi, taksim, istihlak) gibi elle tutulur madde    ilişkilerinin kanunlarını arayan bilime EKONOMİ POLİTİK denir. (…)

(…)b) Üstyapı:

Toplumu bir yapıya benzetirsek, o yapının madde temeli ekonomik ilişkiler, üst katları manevi(anlamcıl) ilişkilerdir. İnsanların Ekonomi temeli üzerinde giriştikleri: Sınıf, Hukuk, Siyaset, Ahlak, Bilim, Güzelsanat, Felsefe, Din vb. ilişkilerine hep birden SÜPERSTRÜKTÜR: ÜSTYAPI adı verilir.”

İnsanlar, yaşamak için tüketim faaliyetini yerine getirmek, ve dolayısıyla da zorunlu bir faaliyet olarak üretim faaliyetini yerine getirmek ZORUNDADIRLAR. “İnsanların yaşamak için yiyeceğe, giyeceğe, ayakkabıya, barınağa, yakacağa vb. sahip olmaları, bu maddi mallara sahip olmak için de onları üretmeleri gerekir; ve, bunları üretebilmek için insanların yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak, vb. üretebilecekleri üretim aletlerine sahip olmaları, bu aletleri üretebilmeleri, kullanabilmeleri gerekir.” [7] Dolayısıyla insanlar, üretim faaliyetini yapmak için bir araya gelmek, birbirleriyle ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri yürütmek zorundadırlar, bunu kendi iradeleri ve istekleri dışında, öyle olmak zorunda olduğu için yapmaktadırlar. Dolayısıyla üretim faaliyeti, insan iradesinden bağımsız bir faaliyet olarak nesnel bir faaliyet, toplumun nesnel-maddi yapısı olan ekonomik alt yapı ise, insan bilinci ve iradesinden bağımsız ama onunla yakından ilişkili ve etkileşimli olarak bulunan, kendi nesnel yasalarıyla işleyen bir olgu olarak mevcuttur. Dolayısıyla, ekonomi, özneler üzerinde egemenlik kuran kör nesnel yasalarla güdülür. Tarihin materyalist kavranışı, bize bunu netçe gösterir. Ekonominin kendisi ve dolayısıyla yasaları, nesnel bir niteliğe sahiptir. İşte bu nokta, subjektif değere tarihsel materyalist bakış açısından itiraz getireceğim noktadır. Ama önce, bu noktayı aklımızda tutarak, emek-değer teorisinin incelemesine koyulalım.

EMEK-DEĞER TEORİSİ VE MARKSİZMDEKİ YERİ

Emek-değer kuramı denilince akla ilk gelen isimlerden biri, hiç şüphesiz Marks’tır. Lakin, emek-değer kuramının kurucusunun Marks olmadığı da bilinen bir gerçektir. Genel olarak kapsamlı ve sistematik şekilde Adam Smith ve David Ricardo tarafından ortaya koyulduğu düşünülse de, İngiliz fizyokratlara kadar gitmekle beraber, yaygın kanıya göre en tutarlı biçimini Marks’ın verdiği son şeklinde almıştır.

Marksist değer teorisini basitçe özetlemek gerekirse;

Metaların* “değeri”, temeli büyük düşünür Aristo’ya kadar giden bir “kullanım-değeri”(use-value), ve “değişim değeri”(Exchange-value) ayrımına sahiptir. Aristo, bu ayrımın temelini şöyle atar: “Sahip bulunduğumuz her şeyin iki türlü kullanımı söz konusudur… Örneğin bir çift ayakkabı, giymek için kullanılır ve değişim amacıyla kullanılır; bunların ikisi de [aynı bir çift] ayakkabının kullanımlarıdır.” [8]

Metanın kullanım değeri  ile değişim değeri arasındaki farkı ortaya koymak için, genellikle şu örnek kullanılır- bu aynı zamanda Adam Smith’in Fayda Değer Kuramına karşı öne sürdüğü bir itirazdır-; su, yaşamımız için hayati öneme haiz bir madde olarak çok yüksek kullanım değerine sahipken, elmas sadece bir süs eşyası olarak kullanılan düşük bir kullanım değerine sahiptir. Buna karşın, değişim değerlerine gelindiğinde, suyun değişim değerinin elmastan ne denli düşük olduğu hepimizin malumudur.

Lakin bu, değişim değeri ile kullanım değeri arasında hiçbir ilişkinin olmadığı anlamına gelmez, doğadaki ve toplumdaki her şey gibi, bir metanın kullanım değeri ve değişim değeri arasında da  diyalektik karşılıklı bir ilişki mevcuttur. Bir metanın, meta sayılabilmesi için, insanlar arası bir iktisadi ilişkiyi temsil etmesi gerekir. İnsanlar için faydalı olmayan, insanlardan talep çekmeyen ve “kullanım-değerine” sahip olmayan bir nesne, kullanım-değerine sahip olmayacağı için, onun değişim değerine de sahip olması mümkün değildir.Dolayısıyla, değişim-değerinin varlığının ön koşulu, kullanım değerinin varlığıdır.

Değişim-değerinin kaynağı, Marks’ın da dahil olduğu emek-değer kuramının savunucularına göre emektir. Etrafımızda gördüğümüz her şey, bütün üretilmiş nesneler, esasen “emek ürünleri olma” noktasında birleşirler. Bütün bu emek ürünlerinin tek kaynağı, şüphesiz ki Marks’ın da dediği gibi emek değildir. Lakin bu emek ürünleri, doğadan koparılan bir işlenmiş veya işlenmemiş parçanın canlı emek –ve çoğunlukla “ölü emek”- ile birleşip işlenerek insanlara yararlı şeyler haline getirilmesi ile oluşan, bu emeğin maddeleşmiş, kristalize olmuş, birikmiş(accumulated) hali olarak, bir malda, değişir yahut değişmez sermayede billurlaşan emek olarak “ölü emeği” teşkil eder. Ölü emek, tek başına değer yaratmasa da, üretim sürecinde kullanılan, örneğin, bir makineyi düşündüğümüzde, üretim süreci sırasındaki yıpranma payıyla kendi değerini yeni üretilmekte olan ölü emeğe aktarır. Değerin kaynağı ise, bütün bu üretimin temelindeki “canlı emek”ten başka bir şey değildir. Canlı emeğin ölçülmesi ise, burjuva ekonomi-politikçiler tarafından, emeğin harcanırken geçirdiği zamana, yani emek-zaman ölçütüne bağlanmıştır. Marks da aynı şekilde, emek-zamanı harcanan emeğin ve dolayısıyla bir metanın “equbrillium”(dengesel durum) değişim değerini belirleyen ölçüt olarak alır.

Lakin, burada ortaya çıkan bir açmaz, Smith ve Ricardo gibi burjuva ekonomi-politikçiler tarafından açıklanamamış iken, bu sorunu çözümleme onuru da Marks’a nasip olmuştur.

Marks’ın sorduğu soru şöyledir; biri yetenekli ve biri yeteneksiz olmak üzere iki işçi hayal edelim. Aynı metayı üreten bu iki işçiden, yeteneksiz olanı, söz gelimi bu metayı 8 saatte üretir iken, yetenekli olan işçi ise bu metayı 6 saatte üretsin. Bu durumda, yeteneksiz ve niteliksiz işçinin ürettiği metanın değeri, ona harcanan emek-zaman 8 saat olduğu için, yetenekli olan işçinin 6 saatte ürettiği aynı metadan daha mı değerli olmak durumundadır?

Marks bu noktada, “emeğin üretkenliği” kavramını araya sokarak, bir metanın doğal değişim değerini belirleyen kriteri, “toplumsal olarak gerekli emek zaman”(socially necessary labour time) olarak saptamıştır. Bu kavramın ne olduğunu, Marksist İktisatçı Mehmet Selik’ten dinleyelim:

“Toplumsal olarak gerekli çalışma (iş) zamanı, herhangi bir kullanım değerini toplumun o sıradaki normal üretim şartları altında, toplumun sahip bulunduğu ortalama hüner derecesiyle ve çalışma yoğunluğuna göre elde edebilmek için gerekli çalışma (iş) zamanıdır.” [9]

Daha üretken olan emek, daha kısa sürede daha fazla değer yaratabilirken, daha niteliksiz ve daha az üretken olan emek, aynı değeri çok daha uzun bir sürede yaratmasına karşın, bu metanın “bireysel” değeriyle ilgilidir ve toplumsal değer olarak ikisinin de ürettiği aynı değer ve aynı toplumsal emek miktarına karşılık gelir.

Peki ya arz ve talep eğrisi? Ve bunların “fiyata” etkileri?

Öncelikle, fiyat ve değer kavramları aynı şeyler değildir. Bunu Joan Robinson, değer kavramından şöyle bahsederek ortaya koyar:

“ O, tesadüflere bağlı olayların etkisi altında zaman zaman değişikliğe uğrayan piyasa fiyatları anlamına gelmez; fiili fiyatların bir tarihi ortalaması da değildir. Gerçekten, o, düpedüz bir fiyat değildir; fiyatların ne iseler o olduklarını açıklayan bir şeydir”. [11]

Arz ve talebin analizini bizzat Marks’ın ağzından okumak isteyenler için, Ücret Fiyat ve Kar kitabını öneririm.

Marksist değer kuramı, fiyatlar üzerinde arz ve talebin etkisini asla yadsımaz. Hatta Marks, Ücret Fiyat ve Kar’ın önsözünde, piyasadaki üç tip rekabetten bahseder. Bunlardan biri üreticiler arasındaki rekabet (arz), biri tüketiciler arasındaki rekabet(talep), ve üreticiler ile tüketiciler arasındaki rekabettir. Lakin, arz ve talep, fiyatların yalnızca piyasa içerisindeki dalgalanmalarını açıklamak üzere kullanılabilir. Zira, arz ve talebin dengede olduğu bir equbrillium durumunda, fiyat oynamaları, arz ve talep birbirini nötrleyeceği için sona ermesine karşın, geride hala açıklanacak bir şey kalır, ve bu şey de artık etkili olmayan arz ve talep üzerinden açıklanamaz. Kaldı ki, arz ve talep, uzun vadede birbirlerine denge durumuna gelmeye eğilimlidirler.

Peki, bu neden önemli bir kuramdır ve neden Marksizmle alakalı özellikle bu kuram saldırı altında kalır?

Çünkü emek-değer kuramı, Marksist iktisatçı Richard Wolff’un ilgili videoda [10] belirttiği gibi, Adam Smith ve David Richardo, yahut İngiliz fizyokratların hiç de niyetli olmamalarına karşın, onların ilk olarak ortaya atıp geliştirdiği emek-değer teorisini kusurlarından arındırmış, geliştirmiş ve kapitalist üretim biçiminin temel mekanizmasını, işleyiş kanunları ve gidiş sürecini açığa çıkarmak, kapitalist sistemin “maskesini düşürmek” için kullanmıştır. Marks’ın emek-değer kuramı, kapitalist sistemin mekanizmalarına içkin olan ve o var oldukça kaçınılmaz olarak var olması zorunlu olan “sömürü” olgusunu gözler önüne sermek için, yine kendisi tarafından kullanılmıştır. Marks, bu sömürü olgusunu, emek-değer’e dayandırdığı artık-değer kuramı üzerinden açıklar,ve Avusturya İktisat Okulu da dahil olmak üzere para babalarının sömürü düzenini meşrulaştırmak için canla başla çalışan her türlü burjuva iktisatçının da emek-değer yasasına kudurmuş köpekler gibi saldırmasının sebebi, derinden hissettikleri kuyruk acısının kökü tam da budur. Emek-değer kuramı, yine bir Marksist iktisatçı olan Paul Sweezy’nin belirttiği gibi, Marks’ın ve Engels’in bütün tarih ve toplum analizinde, o mekanizmaları somutça açığa çıkartan, bir bütünün parçası olarak kavranmalıdır ve o durumdadır.

Artı(k)-Değer Nedir?

Artık-değeri de kısaca özetlememiz gerekirse şayet;

Artık-değer kuramının geçerli olabilmesi için, Marks çok önemli bir vurguya, emek-gücü ve emeğin kendisi arasındaki vurguya dikkat çeker.  Emek-gücü, işçinin elinde bulundurduğu şeydir ve bir meta olarak, değerini belirleyen şey onu üretmek için gerekli emeğin miktarıdır. Yani işçinin canlı kalıp, ertesi gün tekrar iş yerine gelip tekrar kendi potansiyelini, emek-gücünü üretebileceği, hayatta kalabileceği miktar, onun işgücünün doğal değerini oluşturur. Lakin emek, üretim sürecinden önce var olmaz, ve kendisinin değeri yoktur. Gel gelelim, değeri yaratan da, yukarıda gösterildiği üzere emeğin kendisinden başka bir şey değildir. İşçinin işverenle anlaşmasında sattığı, daha sonraları ortaya çıkacak olan emeği değil, sahip olduğu bir meta olan ve sürekli kendi kendini yeniden üreten işgücüdür.

Ancak,üretim sürecine girildiğinde değer yaratmaya başlayan canlı emek, işçinin kendi mülkiyetinde değil, kapitalistin mülkiyetindedir. Üretim süreci sonunda, örneğin üçüncü dünya ülkelerinde ayakkabı üreten bir proleter, kendi emeği olan, kendi maddeleşmiş, birikmiş emeği olan ayakkabıya sahip değildir, onun sahibi ise, işgücünü sattığı sermayedarın ta kendisidir. Yani emek, işçinin değil burjuvanın mülkiyeti altındadır.

Üretim sürecine giren emek ise, üretim sürecinden önce işçinin aldığı işgücü bedelinden daha büyük bir değer yaratmak zorundadır ki, patron kar edebilsin. Burjuvanın karı, proleterin sattığı işgücünün bedelinden daha fazla üretmesine bağlıdır, dolayısıyla işçi, kapitalistin kendisini işe almasının anlamlı olması ve dolayısıyla da işe alınmış olarak kalmak için, belirtilen anlaşma ve şartlarda ona ödenen işgücü bedelinden daha fazla değer, bir “artık(surplus)” üretmek zorundadır.

“Kapitalist üretim, mal üretimidir. Yalnız mal üretimi değil, aynı zamanda, artık-değer üretimidir. Burada ürünler, bir artık-değer elde etmek üzere, mal olarak üretilirler. Başkalarını işçi olarak çalıştıran kimsenin üretim ve tüketim ihtiyaçları ile işçilerin tüketim ihtiyaçları, üretilen malların satış hasılatı ile karşılanır. Böyle olunca, işçilerin buna yetecek büyüklükte bir şey üretmeleri gerekir. Başka bir ifadeyle, işçiler, ilk önce, kendilerinin tükettikleri değere eş bir değer, sonra da, kendilerini çalıştıran kimsenin kişisel tüketim ihtiyaçlarını gidermek ve işini büyütmek için kullanacağı bir fazlayı üretmek zorundadırlar. Aynı şeyi şöyle ifade etmek mümkündür: Bir kimse, başkalarını ancak bunlar kendi tükettiklerinin üstünde ve ötesinde kalan ve ona ait olan bir fazla bırakacak büyüklükte bir şey üretebiliyorsa işçi olarak çalıştırır. Demek oluyor ki, üretici-işçi, sadece üretimde bulunmakla kalmaz, aynı zamanda kendisini çalıştıran kimsenin eline geçen bir “fazla”, bir “artık” üretmek zorundadır. Aksi halde, bir kimsenin bir başkasını çalıştırması için bir sebep olmazdı. Böylece meselenin henüz bir yüzünü aydınlatmış oluyoruz: İşçi kendisini çalıştırana kalan bir “fazla” yarattığı sürece iş bulur veya işçi olarak çalıştırılır.” [12]

“İşte bugünkü toplumumuzun tüm ekonomik yapısı budur: bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır. Çünkü değer sözü, emek sözünün bir öteki ifadesinden başka bir şey değildir ve bugünkü kapitalist toplumumuzda, belirli bir metaın içerdiği toplumsal olarak gerekli-emek miktarını anlatan bir deyimdir. Ne var ki, işçiler tarafından üretilen bu değerler, işçilere ait değildir. Bu değerler, hammaddelerin, makinelerin, aletlerin ve işçi sınıfının işgücünü satın almalarına olanak sağlayan birikmiş paranın sahiplerine aittir. Demek ki, işçi sınıfının yarattığı ürünler yığınından kendisine kalan, bu yığının bir bölümüdür ancak. Ve az önce gördüğümüz gibi, kapitalist sınıfın kendine sağladığı ve olsa olsa toprak sahipleri sınıfı ile bölüşmek zorunda olduğu geri kalan bölüm, her yeni bulgu ve buluşla daha da artar, buna karşılık, işçi sınıfının payına düşen bölüm (adam başına hesaplandığında) ya çok yavaş ve önemsiz bir artış gösterir, ya yerinde sayar, ya da hatta bazı durumlarda azalır.” [13]

Dolayısıyla, “kar” denilen şey, aslında ödenmemiş emeğe el koyulmasından öte bir şey değildir, ve karın kaynağının ödenmemiş emek olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kapitalizmin özünü, çekirdeğini ifşa eden, yüzündeki peçeyi indiren, onun sömürü mekanizmasına dayalı bir sınıflı toplum sistemi olduğunu apaçık bir şekilde gözler önüne seren Marks ve onun can yoldaşı, Marksizm-Leninizmin Marks’la beraber ilk öğretmen ve ustalarından olan Engels, işte “sömürü” dedikleri olguyu ve sınıf mücadelesinin temelini emek-değer yasasına dayanarak böyle ortaya koydukları için, Bilimsel Sosyalizmin öğretisinin en çok saldırı aldığı alanlardan biri de bu olmuştur.

SUBJEKTİF DEĞER TEORİSİ

Parababalarının ideolojik-bilimsel alandaki sözcü ve savunucuları ise, tabi ki kendi sistemlerinin tahakküm ve sömürüsünü maskeleyerek gizlemek, üzerini örtmek ve kendi hakimiyetlerini, dolayısıyla da kapitalist üretim biçimini meşrulaştırmak çabalarına giriştiler. Her toplumda olduğu gibi, bu toplumda da hakim sınıf, kendi sınıfsal çıkarına denk düşen düşünceleri, bütün topluma hakim düşünce kılmaya çalıştı. Bunun için saldırı noktalarından biri de, açıkça anlaşılacağı üzere, sömürü mekanizmasını ifşa eden artık-değer teorisi ve onun da temeli olan emek-değer teorisi idi. Avusturya Okulunun kurucusu Carl Menger gibi, Gossen ve Walras gibi marjinalist iktisatçıların geliştirdiği bu teori, değerin esasen öznel/subjektif bir şey olduğu ve insan zihninin içinde var olduğu iddiasına dayanır. Bu teorinin ne olduğunu anlatması için, sözü savunucularına bırakalım ve Liberalizm TV’den bir alıntı yapalım.

“Ekonominin en önemli özelliklerinden biri, bir şeye verilen değerin ‘subejektif/öznel’ olmasıdır. Yani bir şeyin değerini eninde sonunda insanlar verir. Bunu kendi yaptığım tişörtler ile açıklamak istiyorum. Yakınlarda bir alışveriş merkezine gittim ve iki tişört aldım. İşte bu, tişörtlerimden biri. Bu Küba’nın ünlü devrimcisi Che Guevara’ya ait ve bu da benim kahramanlarımdan biri olan Milton Friedman’ın tişörtü.

Bu tişörtlerin ikisi de bana aynı zamana ve aynı miktarda paraya mal oldular ve bu tişörtlerin yapımında kullanılan kaynaklar da tamamen aynıydı. Ama ne biliyor musunuz? Aslında Che tişörtü çoğu insan için Milton Friedman’ın tişörtünden daha değerli. Eğer herhangi bir nedenden dolayı Che’nın değeri toplumda azalırsa, Che tişörtü de değersizleşir. Eğer Milton Friedman popülerleşirse ve insanlar Friedman’ı sevmeye başlarsa, Friedman tişörtlerinin de değeri artar.

Nesne olarak ve fiziksel olarak bu tişörtler, bu ve bu, büyük oranda birbirinin aynısı. Tek farkları ön yüzlerinde bulunan resimler. Öznel değer ile ilgili güzel olan şey de budur. Hepimizin değerleri birbirinden farklıdır. Yolda beni bir Che tişörtüyle göremezsiniz, çünkü onun kötü bir adam olduğunu düşünüyorum. Ama bir Milton Friedman tişörtü giymeyi çok isterdim. Hatta bunu ilk defa giyecek olmanın heyecanını yaşıyorum. Bu tişörte diğer insanlardan daha fazla değer veriyorum. Subjektif değeri anlamanın güzel yanlarından biri de budur.”

Eğer, değer kavramı ve olgusu, bizim dışımızda nesnel olarak var olan bir olgu değil, bilakis bizim zihnimizin içinde var olan ve bizim bir nesneye ne kadar para ödemeye istekli olduğumuzdan ibaret olan bir şey ise; bir sömürü teorimiz olamaz, çünkü bu, değerin yaratılmasının işçi sınıfının harcadığı emekle uzaktan yakından alakası olmadığı ve dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfın, proletaryanın ürettiği değere el koyarak kar etmediği, karın ödenmemiş/gasp edilmiş emek olmadığını söylemek mümkün bir vaziyet alır.

Öncelikle, bu teoriyi okuduğumdan beri bana hiç mantıklı gelmediğini söylemeliyim. Ve hemen ardından, önce tarihsel maddeciliğin ilkelerini sıralayarak ulaştığım noktadan, ardından da emek-değer ve artık-değer kuramlarına dair açıklamalarımızdan hareketle, bu kuramın Marksist bir bakış açısıyla nasıl reddedileceğini göstermeye çalışacağım.

Arz ve talebin fiyatlara etkisi ve fiyatla değerin aynı şey olmadığı gibi olguları yukarıda açıkladık. Ancak bu teori, en azından teorinin bu izahatı, Friedman’ın daha popülerleşmesinin tişörtün değerini artıracağını araya sıkıştırarak arz ve talebe göz kırparken, “fiyat” kavramını “değer” kavramı ile eş anlamda kullanıyor gibi görülüyor. Bunun yanında, “değer” kavramını da, değişim değeri ve kullanım değeri ayrımını silip soyutlayarak, salt kullanım değerinden başka bir şey olamayacak olan kişisel ilgi ve faydaya ingirgemektedir. Dolayısıyla, kapitalizmi meşrulaştıracağım derken, değer kavramını ve barındırdığı ayrımları, fiyatı, arzı ve talebi birbirine katmakta, karman çorman etmekte ve oldukça belirsizleştirmektedir. Marksist düşünceye saldırı, Marksizmin kavramlarını yapı-söküme uğratan post-modern bir biçimde gerçekleştirilmektedir.

Diğer yandan, yukarıda ortaya koyulduğu üzere, toplumun “maddi yapısı” olan alt yapı; maddi yaşayış biçimi, üretim ilişkileri, ekonomik yapı, üretim faaliyeti vs. insanların bilinci ve iradesi  dışında gerçekleştirilen, nesnel ve tamamen objektif olgulardır, toplumun ekonomik-maddi yapısı, felsefi materyalizm gereği, toplumun düşünsel, hukuksal, siyasal, dinsel, ideolojik vs. maddi-olmayan üst yapısın, onunla karşılıklı diyalektik bir etkileşim içinde bulunmakla birlikte, temel oluşturur ve dolayısıyla temel olan, “nesnel” olan odur. “Değer” kavramı da, ekonomiyle alakalı, ekonomiye içkin bir olgu olarak, insanların bilinç ve iradesi dışında, nesnel olarak tayin edilen ve nesnel olarak var olan bir olgudur. Dolayısıyla, insan zihninin içinde var olan ve tümüyle subjektif bir varlığa sahip bir şey olması mümkün değildir. Nesnel olan ekonomik yapıya ait bir kavram olarak, değer olgusunun subjektif kabul edilmesi, maddi varlığı insan zihnine, insanın öznel algı ve duyumsamalarına hapseden saf felsefi idealizmden başka bir şey değildir. Dolayısıyla da, Marksist-Leninist tarihsel materyalist bir bakış açısıyla bakıldığında, geçersiz kalmaktadır.

Kendini “Marksizm-Leninizm öğrencisi” olarak tanımlayan genç bir bilimsel sosyalist olarak, bilgim ve kavrayışım kadarıyla Marksist değer kuramı, dolayısıyla sınıflar teorisi, tarih anlayışı ve sömürü teorisini hedef alan en yaygın ve meşhur itirazlardan biri olan subjektif değer teorisini, tarihsel materyalist bir perspektiften ele alıp bu bakış açısıyla neden geçersiz olacağını göstermeye çalıştığım bu yazımda, konu üzerine görüşlerimin bir özetini sundum. Her ne kadar, bunun kitleler gözünde değeri olmayan tamamen akademik ve entelektüel bir konu olduğu düşünülse de, akademik ve entelektüel çevrede de sosyalist aydınların Marksizmin ideolojik hegemonyasını sağlaması gerektiği ve Gramsci’nin öne sürdüğü “kültürel hegemonyaya” karşı koyması gerektiği görüşünde olan bir sosyalist aydın adayı olarak, Marksist-Leninistlerin mücadele ettiği üç alandan biri olan “ideolojik mücadele”yi  –diğerleri bilindiği gibi siyasal ve ekonomik mücadeledir- devrimci görev bellediğim için bu yazıyı kaleme aldım. Faydalı olacağını umuyorum.

Antalya Direniyor’dan Ege


Notlar

[1] Jozef Stalin, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, syf. 11

[2] Hikmet Kıvılcımlı, Diyalektik Materyalizm, Derleniş Yayınları, syf.23

[3] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, (Marks-Engels, Werke, C. 21 s.239) – Aktaran: Hikmet Kıvılcımlı, Diyalektik Materyalizm Nedir? Ne Değildir? Nasıl Kullanılır?, Derleniş Yayınları, syf.27

[4] Vladimir İlyiç Lenin, Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm

[5] Karl Marks, Kapital, 1. Cilt

[6] Karl Marks&Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Burjuvalar ve Proleterler, Ceylan Yayınları, syf.35

[7] Prof. Dr. Cem Eroğul, Marksizmin Günümüzde Geçerliliği, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi Cilt 47, Sayı 1-2, Ocak – Haziran 1992

*Meta(ing. Commodity) kavramı, Marks’ın Kapital’in ilk cildinde çözümlediği kavramlardan biridir, ve kısaca özetlemek gerekirse, pazarda alınıp satılmak üzere üretilen mal manasına gelir.

[8] Aristotle, Politics(Joweet’s Translation), Book 1,9

[9] Mehmet Selik, Marksist Değer Teorisi, Değer ve Artık-Değer, Efil Yayınevi, syf.77

[10] https://www.youtube.com/watch?v=kyepUAtHAL4

[11] Joan Robinson, Economic Philosophy, Pelican Baskısı, 1964, syf.29

[12] Mehmet Selik, Marksist Değer Teorisi, Değer ve Artık-Değer, Efil Yayınevi, syf.83

[13] Friederich Engels, Ücretli Emek ve Sermaye Önsöz, Eriş Yayınları, syf.16

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir