Sosyalizm ne değildir? (Denizli Direniyor)

“Yeryüzünde en çok tartışılan bir sözcük varsa, o da sosyalizmdir. Denilebilir ki, toplumda kaç türlü sosyal sınıf, zümre ve tabaka varsa, en az o kez çok sosyalizm anlayışı vardır. Dünyada sosyalizmi bin yıl kökünden kazımaya and içmiş Alman faşizmi bile, kendisine NAZİ, yâni NASYONAL-SOSYALİST adını taktı. Başka türlü tutunamayacağını biliyordu. Sosyalizm, modern toplumda o denli ağır basan bir gerçekliktir. “Zemâne alâmeti” olduğu için, hemen herkes ve her akım, az çok “SOSYALİST” kılığına girmedikçe ortaya çıkamıyor. Öyle olduğu için de, her “sosyalistim” diyene sorulmalıdır: “- Sen hangi sınıfın, hangi küme insanın, ne çeşit sosyalistisin?” Bunu herkes, önce kendi kendisine, sonra öteki “sosyalistim” diyenlere açıkça soramıyorsa, ya sosyalizmin ne olduğunu bilmiyor, yahut bilmek istemiyordur.” – Hikmet Kıvılcımlı

Geçtiğimiz yüzyılın son 15 yılı, yıkılan rejimlerin karakteri ve tarihleri hakkında ne düşünürsek düşünelim, dünya çapında devrimci ideolojik mücadele açısından oldukça yıkıcı bir yenilginin damgasını taşımaktadır. Bu yenilgiden anti-Marksist ve anti-Leninist pek çok sapma ve eğilimin kendine “tarihsel zafer” çıkardığı doğru olmakla birlikte son tahlilde azınlık olan bu eğilimlerden ziyade dünya finans kapitalinin ideologları, “tek kutuplu dünya” yolunda önemli bir son dönemeçten belki de haddinden fazla kuvvetli sonuçlar çıkarmıştır. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi ile liberal demokrasilerin nihai zaferini ilan edişini bugün biraz mürekkep yalamış herkes bilmektedir. Zira Engels’in ölümünden sonraya denk gelen 1896* yılından beri dünya burjuvazisi Marksizmin ölümünü ilan etmek için fırsatları çok nadir tepmiştir.

Bu dönem itibariyle sosyalizmin bir zamanlar “zamane alameti” olan durumu ortadan kaybolmuş gibi görünüyordu, sosyalizm kelimesi “ölmüş ve başarısız bir ideoloji”nin ismi olarak lanetlenmiş ve rafa kaldırılmıştı. Dünya burjuvazisi tam bir zafer sarhoşluğu içerisindeydi.

Günümüzde ise durum değişmiş görünmektedir. Başlangıcı 70’lere kadar götürülebilecek, kimi çevrelerce “neo-liberal” olarak adlandırılan ve dünya sermaye sınıfının sosyalizmin yenilgisinden de bir ölçüde güç olarak işçi sınıfının bütün tarihsel sosyal kazanımlarına yönelik bir saldırı kampanyası başlattığı dönemin birikmiş tepkisi hem son dönemde başlayan Ekvador, Lübnan ve özellikle Pinochet darbesinin arkasndan Friedman ve Şikago Okulu tayfası tarafından laboratuvar olarak kullanılmış Şili’de çeşitli halk ayaklanmaları baş göstermekte. Yalnızca dünya kapitalizminin çevre ve yarı çevre ülkelerinde değil, ABD gibi çevre ülkelerinde de öğrenci borçları başta olmak üzere çeşitli sorunlar temelinde “sosyalist” ifadesini açık açık kullanan hareketler yükselmektedir. Kendisi de Marksist bir iktisatçı olarak Richard Wolff, “Democracy At Work”(İş Yerinde Demokrasi) projesi git gide daha geniş bir kesime hitap etmekte, daha çok münazaralara katılmakta daha çok ilgi görmektedir. Jacobin Magazine gibi dergiler de yine liberal Avusturyacı ekolden gelen ekonomistlerle “sosyalizm vs. kapitalizm” konulu tartışmalara katılmakta, Bernie Sanders gibi politikacılar gitgide daha fazla popülarite kazanmakta ve “Cumhuriyetçi Parti” propagandacıları her geçen gün ağırlıklarını “sosyalizmin ne fena bir şey olduğunu” kitlelere propaganda etmeye daha fazla odaklamaktalar. İngiltere’de İşçi Partisi’nin Tony Blair’dan sonra tekrar sol bir çizgiye kaymasına sebebiyet veren Jeremy Corbin İngiliz muhafazakarlarının muazzam saldırılarını göğüslemek durumunda kalıyor. En son Bolivya’da gerçekleşen ve bir Latin Amerika klasiğini bir kere daha bizlere yaşatan askeri darbeden sonra da Bolivarcı hükümetlerin ve benzer sol hükümetlerin göreli veya nihai başarısızlıkları daha belirgin hale gelmeye başladı.

Bütün bu hareketlerin ortak noktası, kendileri veya hasımları tarafından “sosyalist” etiketine layık görülmeleri ve bu bakımdan Richard Wolff’un da Sanders üzerinden belirttiği gibi [1] kapitalist dünyada “sosyalizm” kelimesine yönelik olumsuz soğuk savaş algısını değiştirmeleri.

Louis Althusser’in de belirttiği üzere “felsefe, kelimelerle yapılan sınıf savaşı” anlamına geldiği, “iki sınıf arasındaki mücadele iki kelime arasındaki gerilim tarafından temsil edilebileceği” [2] içindir ki “Sosyalizm” kelimesi üzerine ve taşıdığı anlam üzerine oluşmakta olan kargaşa, bilimsel sosyalistlerin bu terimden ne kast ettiklerini ve bu terimin ne anlama geldiğini izah etmesi bir gereklilik haline gelmiştir. Bu terimin ne anlama geldiğine yönelik ayrım çizgilerini daha iyi çekebilmek için ise bu terimin “ne olmadığını” gözler önüne sermek gerekir. Bu yazıda iki başlık altında, sosyalizmin ne olduğuna dair iki temel yanlış anlaşılmayı Marksist bir bakış açısından ele almaya çalışacağız.

1) SOSYALİZM SALT BİR DEVLET TEKELİ ANLAMINA GELMEZ

Bu yanlış anlaşılmanın kökeni, Taner Yelkenci’nin de belirttiği üzere “analitik bir ayrımdan başka bir şey olmayan” [3] devlet-toplum ayrımına ya da burjuva pozitif hukukun en önemli ayrımlarından biri olan “kamu-özel” ayrımına yaslanarak Marksist kategorileri okuma çabasından kaynaklanmaktadır. Toplum kendi içerisinde homojen ve çelişkisiz, çeşitli çıkar gruplarını barındırmayan tekil bir yapı mıdır? Oldukça naif bir milliyetçi haricinden hiç kimse bu soruya olumsuz cevap vermekten tereddüt etmeyecektir. Devlet aygıtı toplumdan kopuk ve bağımsız, toplumun üstünde ve toplumsal çelişkilere tarafsız bir aygıt mıdır? Bunun cevabı da olumsuzdur. Marks ve Engels, daha 1848 tarihinde, 1848 devrimlerinden haftalar önce yayınladıkları Komünist Manifesto’da modern kapitalist devlet makinesinin ipliğini pazara çıkarmışlardı:

“Modern devlet, bütün burjuva sınıfının ortak işlerini yürüten bir komitedir.” [4]

Devletin ve siyasal iktidarın kökenini mülkiyetin ortaya çıkışında arayan ve devletin temel meşru görevini “çalışarak kazanılmış” mülkiyeti korumakta gören ilk düşünür, feodal aristokrasinin Tanrısal Hak safsatalarını Yönetim Üzerine İkinci İnceleme’si ile tarihin çöplüğüne gönderen burjuva düşünürü John Locke’tu. Modern devlet mekanizmasının ipliğini pazara çıkarmak, onun en demokratik biçiminde bile son tahlilde kapitalist sınıfın egemenliğini meşru şiddet tekeli yoluyla örgütleyip yasallaştırmak ve ezilen sınıfların ezilip sömürülmesini güvence altına almak için bir makine olduğunu ortaya koymak da Marks ve Engels’e nasip oldu.

Marks ve Engels, devlet makinesinin doğasına yönelik keşifleri çerçevesinde ve Lenin tarafından Devlet ve Devrim’inde belirtildiği gibi kendi “diyalektik gelişim öğretilerini” uygulayarak kapitalizm sonrası bir toplumun da, kendi başına bir var olmamasından ve “doğrudan doğruya eski toplumun bağrından kopup gelişmesinden” kaynaklı olarak eski toplumun “doğum lekeleri ile damgalı” olacağını da ortaya koydular. [5] “Kapitalist toplum ve komünist toplum arasında birinin diğerine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu dönüşüm dönemine bir de siyasi geçiş dönemi tekabül eder ki bu süreçte devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz” [6] tespitini de Marks bu kuramsal temelde yapmıştı.

Paris Komünü deneyiminin de gösterdiği üzere proletarya, eski burjuva devlet mekanizmasını devralıp onu kendi devrimci diktatörlüğü için kullanamazdı. Dolayısıyla bu mekanizmanın devrimci yollarla parçalanması gerekmekteydi. Bu bakımdan Vladimir İlyiç Lenin, “bütün devrimlerin temel sorununun siyasi iktidar sorunu olduğunu” [7] saptamaktaydı. Peki Lenin’in de Devlet ve Devrim’inde sorduğu gibi, “parçalanan devlet mekanizmasının yerine ne koyulmalı”?

Bu soruya Marks ve Engels, yine Komünist Manifesto metninde şu formülle cevap verdiler: “devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya.” [8]

Proletaryanın kendini siyasal iktidar konumundaki sınıf olarak örgütlemesi ve buna tekabül eden bir devlet mekanizması, yani bu bakımdan Engels’in deyimiyle artık bir azınlığın çoğunluğu bastırması için değil çoğunluğun sömürücü azınlığı bastırması için bir araç olarak “devlet olmayan devlet”, yani mutlak ve toplumdan soyut bir bürokratik yapılar bütünü olarak emekçi sınıfın iktidarının siyasi kurumsallaşması olarak, sınıf farklılıklarını tasfiye ettiği ve emperyalizme karşı muzaffer olduğu ölçüde mantıken kendisini de tasfiye edecek bir devlet.  Proletarya diktatörlüğü ifadesinin kavramsal içeriği bundan başka bir şeye tekabül etmez.

Bu bağlamda Lenin’in de belirttiği üzere, evet, sosyalizm üretim araçları mülkiyetinin devlet tekelinde toplanmasıdır ama bu devlet “bir bürokratlar devleti değil silahlı işçilerin devleti olacaktır.” [9]

Bu bakımdan İrlandalı cumhuriyetçi sosyalist James Connolly’nin de belirttiği gibi, sosyalizm bir devlet tekeli, kontrolü ya da müdahalesi anlamına gelmez. “Devlet mülkiyeti ve kontrolü sosyalizm anlamına gelmek zorunda değildir- eğer öyle olsaydı; ordunun, polisin, donanmanın, yargıçların, gardiyanların, muhbirlerin, cellatların, hepsinin sosyalist görevliler olduğunu çünkü devlet görevlisi olduklarını söylememiz gerekirdi-. Ancak bütün toprakların ve iş gereçlerinin, bu topraklar ve gereçler üzerindeki işçi kontrolü ile birlikte gerçekleştirilmiş bir devlet mülkiyeti sosyalizm olarak tanımlanabilir”. [10]

2) REFAH DEVLETİ VEYA PİYASA REGÜLASYONU OLARAK “SOSYALİZM”(!)

Daha 1910’lu yılların ortalarında Lenin, Kievski ile polemiğinde ezilen ulusların ve egemen ulusların işçileri arasındaki üç temel madde halinde özetlerken ilk maddede “doğu emekçilerinin sömürüsünden elde edilen aşırı karlardan batı işçilerine kırıntılar dağıtıldığı ve batı ülkelerinde işçi aristokrasisi toplumun daha büyük bir kesimine tekabül edip işçilerin daha büyük bir kesimi küçük patronlardan oluştuğu; dolayısıyla doğu emekçilerinin sömürüsünde batı proletaryası ve batı burjuvazisinin bir dereceye kadar ortak olduğu” tespitine yer verir. Lenin’in bahsettiği iktisadi küresel sömürü temeli hiç şüphesiz ki emperyalist ülkelerin kendi emekçi sınıflarının belli kesimlerine refah devleti vasıtasıyla sus payı dağıtabilmesine olanak tanımakta. Günümüzde de Immanuel Wallerstein, Samir Amin gibi teorisyenlerin öne çıktığı, merkez-çevre-yarı çevre kavramları çerçevesinde küresel kapitalizmi analiz etmeye çalışan bağımlılık teorilerinin mevcut olduğu söylenebilir. Günümüzde Bernie Sanders gibi “sosyalist” adayların da özellikle altını çizdikleri nokta, hayal ettikleri “demokratik sosyalizm”in İskandinavya ve Nordik ülkelerdeki refah devleti modelleri olduğudur. Peki refah devleti veya “piyasaya devlet müdahalesi” sosyalizm anlamına mı gelmektedir? Bugünün refah devletleri ya da bir dönemin Güney Kore ekonomisi sosyalist ekonomiler miydi?

Refah devleti denilen uygulamaların ilk modern örneklerine Otto Von Bismarck’ın yönetimindeki Almanya’da rastlamak mümkündür. Avrupa çapında yükselen işçi sınıfı hareketleri ve özellikle 1871’de proletarya diktatörlüğünün nasıl örgütlenebileceğine dair ilk somut deneyimi ortaya koyan Paris Komünü deneyiminin hayata geçmesinin ardından [11] Avrupa egemen sınıfları, sosyalist hareketin yükselişini engellemek ve sosyalizmin işçi sınıfına yönelik cazibesini zayıflatabilmek amacıyla hastalık sigortası gibi birtakım “sosyal devlet” politikalarını hayata geçirmeye başladılar.  Bu politikalar Bismarck’ı sosyalist mi yapmaktadır? Aksine, bu politikaların uygulanışı ile eş zamanlı olarak gördüğümüz olgu, Almanya’da çıkan anti-sosyalist yasalar çerçevesinde Alman Sosyal Demokrat Partisi başta gelmek üzere çeşitli sol partilerin bir dizi baskı politikasına uğratılıp tasfiyeye girişilmesi, gazete ve dergi gibi yayın organlarının yasaklanması ve William Liebknekt, August Bebel gibi sosyalistlerin parlamentoya ancak bağımsız adaylar olarak girebilmesi sürecinden başka bir şey değildir. [12]

 Benzer bir senaryoyu yine “refah devleti” politikalarının ilk modern örneklerinden olan Avusturya-Macaristan’da görmek mümkün [13][14].

Hikmet Kıvılcımlı da söz konusu “sosyalizm=devletçilik” denkleminden hareketle bu gerçekliği şu şekilde vurgulamaktadır:

“Bugün, dünyanın her yerinde Sosyalizm, Komünizme karşı alınmış bir tedbirdir; daha doğrusu, Elçi Müşavirliği yapan bir eski Milli Birlik üyemizin deyimiyle: “Komünizmetaşmayı önleyecek son bent”tir; herkesçe hoş görülen bir “ehven-i şer: kötünün yeğniği”dir. Amabizim devletçiliğe kardırılan Sosyalizm anlayışımız’la, Batı’daki Sosyalizmyapılışlarıara-sında, en az Ortaçağla Modern Çağ arasındaki farklar kadar karlı dağlar ve uçurumlar vardır. Batı’da sosyalist devletçilik, işverenin hesaplılığına dayanır; bizde “Devletçi Sosyalizm” -bilerek, bilmeyerek- Ortaçağın tartısız, darasız keyfiliğini okşar.Boyuna unuturuz: Batı’da Sosyalizm ne zaman, nasıl ve niçin doğdu?Batı’da, derebeyi düzeni köklerinden yolundu. Ortaçağın antika ağaları yerine, yeni sana-yininaçtığı cihan [dünya] pazarına ayak uydurup yontulmuş modern emlak sahipleri geçti. Derebeyliğin yıkılış devrimleri içinde silah arkadaşlığı yapılırken alevlenmiş halk ve işçi ha-reketleri önünde ansızın ürken işveren sınıfı, toplum içinde insanın insanı işletme[sinin] ve sömürmesinin inceliklerini denemiş ortak aradı. Bu uğurda,tek başına dizginleyemediği sar-sıntılarla her şeyi kaybetmektense, büyük arazi sahiplerine “kılıçlarının hakkı” olan “İrat: Rant”adlı “AslanPayı”nıtanıyıp uzlaşmaktan başka yol bulamadı. Üst sınıfların ekonomi temelinde yaptıkları bu İrat-Kârpaylaşımı, devlet ve siyaset alanlarında üleştikleri İşbölümüile perçinlendi. Modern “serbest rekabet”kanunlarına uygun “Hür Parlamento” düzeni sağlandı. Bu esnek sıkıyönetim altında yalnız kalan, ekonomide işleyici kol, politikada vergi ve oy ödeyici kuldurumuna giren İşçi Sınıfı, Devlet dışında başının çaresine baktı. Ortaçağ toplumundan kendi saflarına ve çevresine düşmüş zümre ve tabakaların çeşitli insan ve eği-limlerine göre bir sürü “Sosyalizm”lere sarılmak yollarına girdi. Demek, Batı’da Sosyalizm, devletin dışında ve karşısında doğdu. Devletçiliğe hâlâ, bir türlü, kolay kolay ısındırılamadı.” [15]

Lenin’in de belirttiği üzere, Marks ve Engels’in yöntemini kavrayabilmek için Hegel’in Mantık Bilimi’ni materyalistçe kavramak gerekir. Söz konusu eserinde Hegel’in ortaya koyduğu kavramlaştırmalardan bir tanesi de “nicelik ve nitelik” arasındaki karşılıklı bağ ve birinin diğerine dönüşümü, ya da Marksist literatürde kullanılan bir isimle “niceliğin niteliğe dönüşümü” yasasıdır. Nicel birikimlerin arkasından gelen niteliksel sıçramalardır. Şayet diyalektik Engels’in de belirttiği gibi “gerek maddi dünyanın gerek insan düşüncesinin ortak hareket yasalarının bilimi” [16] ise söz konusu kategorileri toplumsal değişim süreçlerine de uygulamakta bir sakınca yoktur. Marksist Leninist literatürdeki evrim-devrim aşamaları da buradan gelir. Evrim aşamasında belli nicel kazanımları kaydeden ve örgütlenme-bilinçleme süreci içerisinde olgunlaşan işçi sınıfının birtakım kazanımlarla sömürüyü nicelik olarak hafifletmesi mümkündür, lakin bunların hiçbiri hala içerisinde bulundukları ve özü bakımından nitelik olarak bir sömürü sistemi olan kapitalist üretim biçimini değiştirmez.

Buna ek olarak tarihsel sürecin bizlere gösterdiği bir şey varsa, o da burjuvazinin, üzerine işçi sınıfı tarafından uygulanan baskı ve işçi sınıfı mücadelesinin gücü azaldığı ölçüde işçilerin ağzına çaldıkları bir parmak balı da geri almak için canla başla çalışmaktan çekinmeyecekleridir. Amerika Birleşik Devletleri’nde sendikal ve komünist hareketlerin mücadelesi ve baskısı sonucu Rosevelt ile birlikte ortaya çıkmış olan sosyal devlet politikaları, kimilerince “neo-liberal dönüşüm” olarak adlandırılan ve kapitalizmin savaş sonrası altın çağının sona erip işçi sınıfı üzerine örgütlü saldırıların başlamasını simgeleyen Ronald Reagan döneminde bir bir geri alınmış, üzerine geçtiğimiz yüzyılın son on yılına girerken SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinin dağılması ile Batı Avrupa ülkelerindeki pek çok işçi hakkı ve sosyal devlet politikası, pek çok hayati güvence de sermaye sınıfının saldırısına açık hale gelmiştir. [17] Britanya için de Thatcher döneminin aynı şeyi ifade ettiği söylenebilir. Dolayısıyla “piyasa regülasyonu” yahut “ekonomiye devlet müdahalesi” yahut “refah devleti/sosyal devlet” politikaları sosyalist bir üretim biçimine işaret etmezler.

 SONUÇ

Sosyalizm, mevcut kapitalist piyasa ilişkilerine, bu piyasa ilişkilerinin üzerine bina edildiği üretim ilişkilerine ve Marks’ın da dediği gibi bu “üretim ilişkilerinin hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine” [18] devletin müdahalesi, devletin bu ilişkiler içerisinde yer alması, çeşitli sektörlerdeki devlet tekeli veya sosyal devlet politikaları anlamına gelmez(ki bu sosyal devlet politikalarının, örneğin sosyal ücretin kaynağının ne olduğuna dair ciddi sorgulayıcı çalışmalar mevcuttur [19]). Zira kapitalizm, doğuşundan bu yana hiçbir zaman devletsiz, devletten bağımsız olarak var olmamış, bizzat Marks’ın ilkel sermaye birikimi dediği dönemde devlet şiddetine dayanarak ve devlet müdahalesine yaslanarak kapitalist birikimi mümkün kılabilmiştir. Modern devrimci sosyalizm, proletaryanın bilimsel sosyalizmi ne anlama gelmektedir? Bunu da Marks’tan aktararak yazımızı bitirelim:

“Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğinin ilanıdır; genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, bunların dayandığı tüm üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, söz konusu üretim ilişkilerine karşılık gelen tüm toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması, bu toplumsal ilişkilerin ürünü olan tüm düşüncelerin köklü bir şekilde dönüştürülmesi için zorunlu geçiş noktası olarak, proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür”[20].

Denizli Direniyor’dan Ege

*Bkz. Eugene Böhm-Bawerk, Marx and the Close of His System(Türkçeye çevrilmiş ismi; Marks ve Marksist Sistemin Bitişi)

[1] Marxism 101: How Capitalism is Killing Itself with Dr. Richard Wolff – İngilizce

[2] Louis Althusser’den aktaran Sungur Savran, Lenin mi Kautsky mi? “Yeni” Emperyalizm Teorilerinin Kautsky Reddiyesi Üzerine, Devrimci Marksizm dergisi

[3] Taner Yelkenci, Liberalizm ve Demokrasi

[4] [8] Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto

[5] [6] [18] Karl Marx, Gotha Programının Eleştirisi

[7] Vladimir İlyiç Lenin, Nisan Tezleri

[9] Vladimir İlyiç Lenin, Devlet ve Devrim, Yordam Kitap

[10] James Connolly, State Monopoly Versus Socialism  *Pasajın Türkçe çevirisi bu metin için tarafımca yapılmıştır. Çevirisini aktardığımız pasajın orijinali şu şekildedir : “Therefore, we repeat, state ownership and control is not necessarily Socialism – if it were, then the Army, the Navy, the Police, the Judges, the Gaolers, the Informers, and the Hangmen, all would all be Socialist functionaries, as they are State officials – but the ownership by the State of all the land and materials for labour, combined with the co-operative control by the workers of such land and materials, would be Socialism.”

[11] Imperial Germany 1871-1918, sayfa 66 – İngilizce

[12] Working-class Formation: Nineteenth-century Patterns in Western Europe and USA, sayfa 360 – İngilizce

[13] The Habsburg Empire: A New History, sayfa 372, İngilizce

[14] A Long Goodbye to Bismarck?: The Politics of Welfare Reforms in Continental Europe, sayfa 101. İngilizce

[15] Hikmet Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Sosyalizmimiz ve Devletçiliğimiz, Derleniş Yayınları

[16] Engels’ten aktaran Hikmet Kıvılcımlı, Diyalektik Materyalizm Nedir Ne Değildir Nasıl Kullanılır, Derleniş Yayınları

[17] Anwar Shaikh & E. Ahmet Tonak, in Political Economy and Contemporary CapitalismRon Baiman, Heather Boushey, and Dawn Saunders, (eds.), M.E. Sharpe, Armonk, New York. İngilizce

[19] Anwar Shaikh & E. Ahmet Tonak, in The Imperiled Economy, Book I, Union for Radical Political Economy, Robert Cherry İngilizce

[20] Karl Marks, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Yordam Kitap, syf. 163, (çeviren: Erkin Özalp)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir