Soma ve 27 Mayıs (Halkın Kurtuluş Yolu)

analizsom27Resmi rakamlarla 301 işçimizi yitirdik Soma’da. Hem de, benzetme yanlış anlaşılmasın, hastalık vurmuş tavuklar gibi… Ölenler yoksul, çaresiz işçiler. Çok az sayıda mühendis de var.

Aslında sayının çok daha yüksek olduğu da öne sürülüyor. Tayyip Diktatörlüğü korkudan gizliyor büyük olasılıkla. Eninde sonunda ortaya çıkar. Ozanımız Yunus’un yüzyıllar önce dediği gibi:

Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin

Devlet Denetleme Kurulunun (DDK) 8 Haziran 2011’de yayımladığı “Ölüm ve yaralanmalara neden olan maden kazalarının önlenebilmesi için… madencilik sektöründe yürütülen faaliyetlerin iş sağlığı ve güvenliği açısından araştırılması, incelenmesi ve değerlendirilmesi” amaçlı raporda maden kazalarının nedenleri şöyle özetleniyor (Bu raporun iyi hazırlanmış olduğu belli ancak sadece özetine ulaşılabiliyor, http://www.tccb.gov.tr/ddk/ddk49.pdf, s.572):

– Risk değerlendirmesi yapılmaması (Soma’da risk değerlendirmesinin yapılmadığı besbelli ki geliyorum diyen kaza, katliam demek daha doğru, geldi),

– Taşeronluk/alt işverenlik uygulaması (Yok denen taşeronluk sisteminin değişik adlarla olduğu, hatta işlerin taşeron ve alt taşeronlar şeklinde yürütüldüğü ortaya çıktı; rödövans sistemi taşeron sisteminin diğer adıdır; işçilerin “dayıbaşı” olarak adlandırdıkları kişilerse alt taşeron oluyorlar),

– Üretim zorlaması (Üretimin nasıl zorlandığı katliamdan kurtulan işçilerce anlatıldı; işçiler bunu “Hadi Hadi!” olarak adlandırıyorlar; ayrıca bir gün işe gitmeyenin aylığından 100-120 TL prim ve o günkü ücreti olan 40 TL; toplamda 140-160 TL kesiliyor),

– Geçmiş kazalardan ders alınmaması (Başlıca amaç daha fazla kâr olunca insana değer verilmez ve eski kazalardan ders alınmaz),

– Grizu riskine karşı önlemlerin yetersiz olması (Gaz sensörlerinin yetersizliği ve olayda bir patlamanın da olduğu bizzat işçilerce aktarıldı),

– Kontrol ve degaj sondajlarının yeterince yapılmaması (Bu konuda da işçilerin anlattıkları kontrol ve ani gaz boşalması araştırmalarının yetersizliğini belgeliyor),

– Delme-patlatma işlemindeki düzensizlikler (İşçiler kontrolsüz patlatma işlemlerinin yapıldığını açıkladılar),

– Çalışanlarda CO maskesi bulunmaması (Çalışanlarda karbonmonoksit maskelerinin bulunsa bile paslanmış, 1993 tarihli, işlevini yitirmiş olduğu belirtildi),

– Gaz izleme ve ikaz sistemlerinin yetersizliği (Bu sistemlerin yetersizliği de çalışanlarca belirtildi; işçiler çoğunlukla karbonmonoksit zehirlenmesinden öldü ama otoriteler içten yanmaya bağlı karbonmonoksit düzeyinin en az 10 gün öncesinden saptanabildiğini belirtiyorlar),

– Havalandırma yetersizliği (Çalışanlar havalandırma yetersizliğini de belirttiler),

– Grizu emniyetli elektrikli cihaz ve ekipmanlar ile ilgili sorunlar (İşçilerin bu türden cihaz ve ekipmanlar hakkında bilgileri yok, çünkü kullanılmıyor; madende mekanizasyon eksikliği otoritelerce belirtildi),

– Nefeslik-kaçamak yolu ile ilgili yetersizlikler (Bunların da yetersizliği belirtildi, yeterli olsa ölümler olmazdı),

– Tahkimat ile ilgili eksiklikler (Çökmelerin olduğu, metal ve beton yerine eskiden olduğu gibi ağaç tahkimat kullanıldığı belirtildi)

– Tahlisiye hizmetleri ile ilgili sorunlar (Tahlisiye hizmetlerinin yapılamadığı, madenin bu konuda hazırlıksız olduğu ortaya çıktı),

– Maden işletmelerinde gözetim (iç denetim) hizmetlerinin yetersizliği (İç denetim işlemlerinin hiç yapılmadığı ortaya çıktı),

– Teknik nezaretçilik vb. işletme içi denetim uygulamaları ile ilgili sorunlar (Ölen mühendisler teknik nezaretçi olsa gerek, işletmede iç denetim nedir, bilinmiyor; ABD’de amirlerin her madene giriş öncesinde 15-30 dakika güvenlik konuşması yapılıyor)

– Kamu birimleri denetimlerinin etkinsizliği (Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı denetimlerinin yetersizliği ortada; kağıt üzerinde yapılsa bile yandaşa göredir),

– Mesleki eğitim ve iş güvenliği kültürü noksanlıkları (Çalışanlara bu konularda yeterli eğitim verilmediği işçilerce belirtildi; maskelerini açamamış işçilerin olduğu basında yer aldı; ABD’de madene girebilmek için 80 saatlik eğitimin esas alındığı, acemi işçilerin 6 ay sonra sınava tabi tutulduğu biliniyor).

Enerji Bakanı Taner Yıldız tarafından kısa süre önce “Örnek Maden” ilan edilen Soma’da bütün bu geçmiş kazalarda karşılaşılan eksikliklerin olduğu ortaya çıktı. Bunların dışında Soma olayı ile ilgili özelleştirme süreci (taşeron kullanımı bunun ürünüdür) veya yandaşa peşkeş, kalifiye olmayan ucuz işgücünün kullanılması (çocuk işçilerin çalıştırılması ki TÜİK’e göre bugün Türkiye’de kömür madenlerinde çalışan çocuk işçi oranı % 4.2, Hürriyet 24 Mayıs 2014)), vardiya değişiminin zamandan kazanmak için dışarıda değil madenin içinde yapılması, çalışma şartlarının yetersizliği (işçilere soyunma dolabı bile verilmediği, sepetlerle idare edildiği ortaya çıktı), araştırma-geliştirme-iyileştirme gibi bir yönetim anlayışının olmadığı gibi  başlıklar sayılabilir.

 

Özelleştirme ve Rödövans

Raporda denetim ile ilgili ilginç cümleler var. “Kazalar irdelendiğinde etkin bir denetim sisteminin olmaması ve/veya denetim yetersizliğinden beslenen/kaynaklanan sorunlar/nedenler öne çıkmaktadır. .. bazı maden ocakları uzun süre denetlenmemişken bazı ocakların birkaç gün arayla farklı iki kurumca denetlenebildiği…” deniyor (s. 574).

Bu şu anlama geliyor: Bazı madenler sık denetleniyor, bazıları ise hiç denetlenmiyor. Ve raporların da belli bir standardının olmadığı, keyfi olduğu vurgulanıyor. Kısacası, bu ifadeler Tayyipgil’in “kucağa oturtma” operasyonunu çağrıştırıyor diyebiliriz (Malum, bu ifadeyi kullanan bizzat Tayyip’tir). Soma’daki denetim de bundan farklı değildir. Soma Holding Patronu Alp Gürkan zaten daha madeni alırken “kucaktadır”. Özelleştirmede tek karar verici Tayyip’tir. Rüşveti cukkalayan da Tayyip’tir. Dolayısıyla denetimin gereği gibi yapılmamasında da başrol Tayyip’indir.

Özelleştirme süreci nasıl yürür biliyoruz. Önce kamu yatırımı devlete yük gösterilir. Bu gerekçeyle satışa çıkarılır. Sonra yok pahasına yandaşa peşkeş çekilir. Yandaş da karar merciini “görür”. Tabiî özelleştirme sonrasında kamu kuruluşunun tüm yatırımları, binaları, arsaları, depo malları hızla talan edilir. Soma’da da durum farksızdır. Soma’da yerüstünün değilse de yeraltının ve bölge yoksullarının insafsızca sömürülme yolu açılmıştır özelleştirme sayesinde. Ne diyor Alp Gürkan 2012 Hürriyet’ten Vahap Munyar ile yaptığı söyleşide?

“- (…)Ancak, Soma’daki işlerin asıl büyümesi Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) 2005’de aldığı kararla oldu.

-Neydi o karar?

-TKİ, rödovans karşılığı işleri özel sektöre devretme kararı aldı. O döneme kadar çoğunlukla zarar eden TKİ, bu karar sonrasında kâra geçti.

-Nasıl oldu? Sihirli bir formül mü devreye girdi?

-TKİ, Soma’da kendisi çıkarırken tonunu 130-140 dolara mal ediyordu. Biz ihaleye girip tonunu TKİ’ye yüzde 15’lik rödovans payı dahil 23.80 dolara çıkarma taahhüdü verdik.

-TKİ, kömürün maliyetini oldukça indirmiş. Bu model size de para kazandırıyor mu?

-Gerek biz, gerekse diğer özel şirketler kâr etmesek bu işe girmezdik…” (Hürriyet, 30 Eylül 2012; http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21586913.asp).

Yapılan kâr hırsıyla yoksul halkımıza ve doğaya acımasızca yapılan saldırıdır. İşçi ve doğa katliamının nedeni işte bu acımasız sömürü, sözde “ucuz” üretimdir.

Tayyipgil’in kömür soygunu inşaat yolsuzluğundan pek farklı değildir. İnşaat soygununda değerli kent arsasını yandaşa peşkeş çekme, arkasından imar planını değiştirerek emsalini yükseltme, yandaş inşaat firmasına 5-6 kat yerine 50-60 kat inşaat izni verme ve arkasından da payını alma… Bütün bu süreçte Tayyip’ten habersiz iş yapılamadığı basında yer aldı. Hatta daha net, İstanbul’da 6 katı geçen her inşaattan Tayyip’in haberinin ve onayının olduğu bilgisi verildi. Kömür de benzer bir süreçle soygun aracı aslında. Alp Gürkan’ın 2005’den beri Tayyipgil’den ihalesiz olarak 70 milyar TL’yi geçen büyüklükte iş aldığı basında verildi. Ucuz işgücüyle insan canı pahasına üretilen kömürün müşterisi ise hazırdır: Devlet Baba! Hem de ihalesizyüksek fiyatla, neredeyse başlangıçtaki sözleşmenin iki katı fazla paraya (ton başına 44.79 TL, http://www.dha.com.tr/o-madene-bu-kiyagi-kim-yapti_678487.html ve Taraf, 17 Mayıs 2014, http://www.taraf.com.tr/haber-kocun-degil-akpnin-gozdesi-154655/). Bütün bu süreçte karar sahibi Tayyip Diktatörlüğü’dür.Rödövans dedikleri budur. Büyük taşeronluk. Rödövansçılar ise daha alt taşeronlar kullanarak işçinin ümüğünü sıkarlar, işçiyi iliğine kadar sömürürler. İçler acısı…  Nitekim, daha önce hukuka aykırı bulunan rödövans sistemini yeniden öne süren, 2004 yılında 5177 sayılı kanunla değiştirilen 3213 sayılı yasa sayesinde Tayyipgil olmuştur. Bu arada madenlerimizin kamu malı, yani tüm halkımızın malı olduğunu, devletin bu kamu malını korumakla yükümlü olduğunu da belirtelim.

 

Geri kapitalizm ve mutlak artıdeğer sömürüsü

Patron övünüyor. Üretim maliyetini rödövans payı (rödövansçının devlete vereceği pay) dahil devletin maliyetinin neredeyse altıda birine indirdiğini belirtiyor. Ve kâr ettiğini belirtiyor. Hem de çok yüksek kâr ettiği anlaşılıyor. Kâr, kapitalizmin doğası gereği, kapitalist üretimin ana dürtüsüdür. İşveren (sermayedar) üretim sürecinde iki tür sermaye kullanır: Sabit sermaye (hammadde, kira, makine, donanım, altyapı çalışmaları vb. için harcanan kısım) ve değişken sermaye (işçinin işgücünü satın almak için ödediği kısım). Sabit sermaye, üretimi Türkiye Taşkömürü Kurumu da yapsa, Soma Holding de yapsa, adı üzerinde sabittir, üç aşağı beş yukarı aynıdır. Fark değişken sermayededir. Zaten kapitalist ekonomide kârın kaynağı işgücüdür. İşveren işçiye ağır çalıştırmaya karşı çok düşük ücret verir, yemek vermez, diğer sosyal haklarını tırpanlar, çalışma şartlarını iyileştirmez, yeterli güvenlik önlemi almaz ve böylece üretimi ucuzlatabilir. Bunun adı mutlak artıdeğer sömürüsüdür. İşçinin iliğine dek sömürülmesidir. Soma’daki işçilerimiz ne yazık ki bu durumdadır.

Denecek ki, Avrupa’da, ABD’de, gelişmiş kapitalist ülkelerde madenlerde işçiler ölmüyor ama onlar da kapitalist. Evet, doğrudur. Bırakılsa, o ülkelerde de benzer bir mutlak artıdeğer sömürüsü işveren için caziptir. Ancak özellikle Avrupa’da İşçi Sınıfı kapitalizmin rekabetçi döneminden beri, dişiyle tırnağıyla büyük kazanımlar, demokratik haklar elde etmiştir. Sendikal örgütlenme çok daha güçlüdür. İşçi ücretleri daha iyi durumdadır. Bu durum işvereni daha ileri teknik kullanarak ucuz üretim yapmaya zorlar. Bu yüzden Batılı kapitalist ülkeler daha güçlü bir kapitalist ekonomiye sahiptirler, işçileri daha iyi ücret alırlar, sosyal hakları daha fazladır, iş güvenliği sorunu yaşanmaz. Demek ki, İşçi Sınıfının mücadelesi ve örgütlülüğü işvereni, işçiyi iliğine dek sömürme (mutlak artıdeğer sömürüsü) yerine ileri teknik kullanarak sömürmeye (nispi artıdeğer sömürüsü) iter. Bizde ise Antika Tefeci-Bezirgân sömürgen sınıfla el ele veren büyük Parababaları mutlak artıdeğer sömürüsünü sürdürür.

Bu durum, aynı zamanda Batıda “parlamenter demokrasinin” neden oturmuş, bizde ise Tayyip Diktatörlüğü’nün geçerli olduğunu açıklar.  Bizde neden insana değer verilmediğini, o ülkelerde insanın nispeten insan yerine konulduğunu açıklar. Bugün Tayyip Diktatörlüğü ile Batı Demokrasileri arasındaki fark da büyük ölçüde sömürü, halkın örgütlülük düzeyi, kazanılmış haklardaki farklara dayanır. Kısacası örnek “Avrupa Demokrasisi”nin altında yatan İşçi Sınıfının geçmişteki mücadelesi ve bugünkü örgütlülüğüdür.

Madencilikteki mutlak artıdeğer sömürüsünü, kendini demokrat göstermeye çalışan ama oldum olası gericiliğin önde gideni olan Taha Akyol’dan bir bilgi ile pekiştirelim. Şöyle yazıyor köşesinde:

“Dün Prof. Ali Kahriman’la görüştüm. İşte söyledikleri:

“Soma’daki temel sorunlardan biri mekanizasyon eksikliğidir. Düşük mekanizasyon düzeyle 3 bin kişi çalıştırarak 10 bin ton kömür çıkarırsınız. İleri mekazinasyon düzeyinde 150 kişi ile 25 bin ton kömür üretirsiniz…”

Tehlikeli işleri makineye yaptırmak yani.” (Hürriyet, 19 Mayıs 2014)

İşte bu fark bizde mutlak artıdeğer, gelişmiş kapitalist ülkelerde nispi artıdeğer sömürüsünü kanıtlamaktadır. Ayrıca, bu yüzden bizdeki işçi ayda ortalama 1000 – 1500 TL maaş alırken ABD’li kömür madeni işçisi ortalama 7 bin TL aylık ücret almaktadır. Bu yüzden milyon ton kömür başına iş kazası sonucu ölüm sayısı bizde 7.22 iken ABD’de 0.22’dir. Bizde hemen hiç denetim yokken veya sadece yandaş denetimi varken, ABD’de madenler yılda 8 kez denetlenmekte, ayrıca her gün vardiya değişimleri sırasında 3 saat denetim yapılmaktadır. Bu sayede ABD’de madenlerde kadın işçi bile çalışabilmektedir. Bizde madende denetim bir yana, Mecliste gensoru bile Tayyipgil tarafından örtbas edilebilmiştir.

 

27 Mayıs ve sömürü

Bugün tüm gericiliğe, gericiliğin gücü sonucu oluşan Sevrci Sola rağmen kutladığımız 27 Mayıs Devrimi bu bakımdan son derece önemlidir. 27 Mayıs Devrimi, doğru, tepeden gelmiştir, bir darbedir ama 12 Mart, 12 Eylül Faşist Darbelerinden farklı olarak “omzu kalabalık” ordu fosillerince değil, genç subaylarca yapılmıştır.  Ve halka getirdiği özgürlükler, haklar ve 1961 Anayasası nedeniyle bir Politik Devrimdir 27 Mayıs. Bugün ülkede Tayyipgil hem demokrasinin kırıntılarına bile tahammül edemeyip hem de “ileri demokrasi”den söz edebiliyorsa, bu büyük ölçüde 27 Mayıs Devrimi’ne bağlıdır. 27 Mayıs, getirdiği demokratik haklarla, özellikle de sendikal ve siyasal örgütlenme haklarıyla sermayedarlarımızı bir nebze de olsa mutlak artıdeğer sömürüsünden nispi artıdeğer sömürüsüne itmiştir. Ve başlıca hedefleri 27 Mayıs’ın getirdiği demokratik hakları “sıfırlamak” olan 12 Mart, 12 Eylül Faşist Darbeleri, en büyük hasarı işçi hareketine vermiştir. Rakamlar da bunu doğrulamaktadır. Çalışma Bakanlığı verilerine göre 1961 yılında 511 sendikada 298 bin işçi örgütlüyken, bu sayı 1966’da 374 bine, 1970’de 2 milyon 88 bine, 1975’de 3.3 milyona, 1980’de 5.7 milyona ulaşmıştı. Sendikalı işçi sayılarındaki bu büyük artışlar hep 27 Mayıs’ın getirdiği nispi özgürlükler ve yasal haklar sayesinde oldu.

Bugünse durum vahim: Temmuz 2013 istatistiklerine göre ise Türkiye’de 1 milyon 32 bin sendikalı işçi var. Hem de nüfus ve işçi sayısının çok daha artmasına rağmen. (Resmi rakamlarla kayıtlı toplam işçi sayısı 10 milyon 882 bin. Aslında sayı bunun çok çok üzerinde. En azından yarısı kamuda, yarısı özelde 2 milyon taşeron işçisi olduğu belirtiliyor). Ve yaklaşık 1 milyon sendikalı işçinin büyük çoğunluğu sarı sendika üyesi (Türk-İş: 725 bin 912; Hak-İş: 176 bin 640). Bu vahim tabloda tabiî 12 Eylül Faşist Darbesinin ve 12 yıldır hüküm süren Tayyipgil iktidarının etkisi çok büyük. Yapılan sendikasızlaştırmaya yönelik yasal değişiklikler, devlet baskısı ile sarı sendikaya yönlendirme, özelleştirme süreçleri ve taşeronlaştırma gibi yollarla bu tabloyu yarattılar. Neredeyse her gün 27 Mayıs’a ve 27 Mayısçılara küfreden, faşist darbelerle 27 Mayıs’ı eş tutan Tayyipgil’e ama özellikle de Sevrci solcularımıza bu tabloyu hatırlatırız.

Yedek işsizler ordusu, işçi ücretlerindeki düşüklüğün diğer bir nedenidir. Soma’daki işçileri izliyoruz. “Öleceğimi bilsem de ocağa girmek zorundayım, çünkü açım” diyorlar. Bu durum genel olarak kapitalist üretimin, ama ülkemizdeki antika-modern kırması geri kapitalizmin ürünüdür. Koca Marks’ın dediği gibi, sermaye ne kadar büyürse yedek işsizler ordusu o derece artar.Yedekte bekleyen, aç işsizler ordusu olunca da işveren neredeyse karın tokluğuna işçi bulur. Soma için bu duruma ek olarak şunlar söylenebilir: Tayyipgil o bölgede tarımsal üretimi söndürdü. Pamuktur, zeytindir, üzümdür, tütündür, üretilmez oldu. Tarımsal üretimin çöküşü işsizlik sorununu daha da artırdı. Tabiî bir de tüketimi teşvik ederek, kredi kartı kolaycılığı ile insanları borçlandırdı. Borçlu insanlarımız çarkı çevirebilmek için her riski göze alarak çalışmayı seve seve kabul etti. Hatta Tayyip’i de göklere çıkararak… (Yerel seçimlerde, Soma’dan AKP’ye çıkan oy % 43, en zayıf olduğu EGE bölgesi için yüksek bir oy oranı)

Sonuç olarak, zaten geri olan Türkiye kapitalizmi, 27 Mayıs’ın getirdiği özgürlükler budanınca daha da gerileşti. Bunda 12 Eylül Faşist Diktatörlüğü kadar Tayyip Diktatörlüğü’nün de payı çok büyüktür. Çözüm insana değer veren, planlı ekonomidedir. Kapitalizm kâra dayalı plansız ekonomidir. Planlı ekonominin yolu sosyalizmden geçer. Ülkemiz rüzgâr, güneş, jeotermal enerji gibi doğaya ve insana zarar vermeyen enerji kaynakları bakımından zengindir. Bunu da sağlayacak olan sosyalizmdir. Tabiî ki kömür madenleri de değerlendirilir sosyalizmde. Ama kazalar bizzat bir işyerindeki örgütlü işçilerce önlenecektir sosyalizm sayesinde.

Soma faciası ile Tayyipgil’in insanlık dışı yüzleri bir kez daha ortaya çıkmıştır. Tayyip, Soma’ya gidip, bedava yemek, bedava çay, bedava telefon vb. ile göz boyayamayıp protesto yiyince yüzlerce korumayla acılı insanlarımıza saldırabilmiştir. Böylesine acımasızdır. Ama artık sıcak para, plansız ekonomi, ağır sömürü, yandaş kayırma, rüşvet, yolsuzluk ile yürüdüğü yolun sonuna gelmiştir.

Soma’da insanlarımız yanmıştır ama biliyoruz ki “İnsan ateştir, yanarken yakar”.

Kaynak: Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir