SMF ve sosyalizm kalpazanlığı

Sahte Solcu “ruh” hastalığı, memleketimizde etkisini devam ettirmekte maalesef. “Baba” Doğu Perinçek tarafından bu memlekete sokulan bu hastalık, “oğul” Kaypakkaya‘nın eksik-gedik değerlendirmelerinin bile gerisine düşerek, “kutsal ruhu” Tamer Akçam ve Ayşe Hür gibi tarihçi yönteminden bihaber, AB-D emperyalizminin satılık kalemi olan kişilerin palavralarını savunmada bularak, teslisini tamamlamakta.

Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), bugün resmi adı Tunceli olan il belediyesini, kendilerinden program olarak zıt olan Gelenek grubu (Yeni Sahte TKP) ile el ele kazanarak duyurdu. Bir anda ilgi odağı olan ve “Komünist Başkan” olarak anılmaya başlayan Fatih Mehmet Maçoğlu başkanlığındaki bu “koalisyon”, Ovacık’ta olduğu gibi, programlarının özü olan “Sosyalist Halk Devrimi (?)” doğrultusunda hareket etmek bir yana, yurtdışına göç edenlerin ücretleri karşılığı memleket hasretlerini giderme ve bunun karşılığında “duyarlılık” ile öğrenci gençleri okutma hareketi oldu. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası halklarına turist hareketlerin, iktidar hedefi sahibi olması ya da sosyalizme gidişin gereklerini gerçekleştirme üzerine uğraşması, zaten söz konusu olamazdı. Onlar için günü kurtarmak yeterliydi.

İktidar hedefi olmayan, “yaşam alanı” kalesini savunmakla uğraşan, “Burjuva Sosyalizmi” örneklerinden biri olarak çıktı buradaki yapı karşımıza. İlkesiz birliğin çelişkisi de bol olacaktı haliyle. SMF, Burjuva Sosyalizmi’ne yaraşır biçimde, “Birleşik Mücadele Güçleri” [1] adlı Amerikancı Kürt Hareketi’nin başı çektiği birliğe dahil oldular, sanki seçim sürecinde kendilerine onlarca hakaret ve karalama ile müdahale eden, engelleyen onlar değilmiş gibi.

Fatih Maçoğlu ise kendince bir ilkesel davranış ile henüz TKP’den istifa etmiş değil. Dolayısıyla iki hareketin koalisyonu devam etmekte. Bununla birlikte, koalisyona riyaakarca dahil edilmeye çalışılan üçüncü bir kesim daha var: Mustafa Kemalciler…

Maçoğlu, takiyesini sürdürmek amacıyla büyük oranda “modaya ayak uyduruyor.” 10 Kasım anmalarına katılıyor [2], kendisine armağan edilen Atatürk portresini kabul ediyor [3], belediyede Atatürk portresini arkasında sunuyor [4]. Bu takiyesine karşılık sağcıların tepkisi ise, belediyenin adını “Dersim” olarak değiştirmesi olmakta. [5] Kısacası Maçoğlu, vitrinde başarılı bir şekilde kabul görmüş durumda.

Neden takiye diyoruz? SMF, geçtiğimiz günlerde Maçoğlu’nun “sahip çıktığı” Mustafa Kemal’i soykırımla suçlamakta.

Sosyalist Öğrenci Hareketi, paylaştığı iki yazı ile birlikte, Birinci Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç tarihi olan 19 Mayıs 1919’un, Pontus sözde soykırımı başlangıcı olduğunu iddia etti. Birinci makale, “Ezilen Ulus ve Milliyetler Komitesi” imzası ile yayınlanırken, ikinci makale ise SÖH‘ün imzası ile yayınlandı. Aynı bildirinin, SMF’ce tanınan “resmi komite”nin sitesi tarafından da 2020 yılında aynen yayınlandığını ve halen sitede bulunduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla hangi “çıkarlar” bu komiteleri ayırdı bilmiyoruz, fakat bu konuda düşüncelerinin aynı olduğunu görmekteyiz.

Yunan şovenizminin ürünü olan bu safsatanın borazanlığını yapma görevini, “komünist müteahhit” hareketi SYKP üstlenirdi genelde. [6] Gelecek yıllarda, SMF’nin hangi fonlar karşılığında Taner Akçam ve Ayşe Hür soytarılarının kulağına üflenenleri savunduklarını, tarih gösterecektir. SYKP, bu konuda “namussuzluğunda namusludur”, fon aldıkları yere hizmetlerini kesintisiz yerine getirmektedir.

Bildirilerdeki iddialar, ömrü Almanya’da petrol kralı olmayı kovalamakla geçiren Fesli Deli Kadir’in altına imzasını atılsa hiç sırıtmayan cinsten. Ama işin acı tarafı, Kendilerinin okumasını önerdiği, önder olarak gördükleri Kaypakkaya’dan bile geri bir noktaya düşmeleridir.

Hemen örnekleyelim, bildiride; “Resmi tarih Kurtuluş Savaşı’nın taraflarını Kuvâ-yi Milliye ve karşısında Yunanistan, Fransa, Britanya, Ermenistan olarak anlatmaktadır. Ancak bahsedildiği gibi şanlı bir direniş yoktur. Ankara hükümeti süresince sadece Ermeniler ve Yunanlarla savaşılmıştır. İtalyanlardan destek alınmış, İngiliz ve Fransızlara istedikleri her taviz verilmiştir.” denilmekte. Kaypakkaya ise Toplu Yazıları’nda şu ifadeleri kullanmakta; “Mao Zedung yoldaşın ‘Kemalist devrimin, proleter devrimleri çağında yer almasına rağmen, dünya proleter devrimlerinin bir parçası değil, eski burjuva demokratik devrimlerinin bir parçası olduğu’ yolundaki açık ve kesin ifadesi…” (s. 296), “Bu defa ‘Kemalist devrim’ adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı yapılmıştır.” (Umut Yayıncılık, s. 345-346), “Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük Burjuvazisi ve Toprak Ağalarıdır.” (s. 345) “Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı, Sultanlığı kaldırdı, emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını kaldırdı.” (s. 350)

Şunu da not düşelim, Kaypakkaya, Anti-Emperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’nın niteliğini doğru olarak ortaya koyamamıştır. Özellikle – Finans-Kapital yerine – “komprador” ve “yarı-feodal” kavramlarını hatalı kullanmakta, Kemalizm olarak anılan CHP iktidarının devrim sonrası karşı-devrime doğru gidiş sürecini doğru olarak tarif edememektedir, hatta sık sık alıntı yaptığı Şnurov’u da yer yer tahrif ederek, görüşlerini temellendirmektedir. Bununla birlikte son tahlilde, olayın bir burjuva devrimi olduğunu kabul etmektedir.

Üçüncü Enternasyonal, Kurtuluş Savaşı’nı nasıl değerlendiriyor peki? Eylül 1922’deki bildiriye bakalım:

“Erkek ve kadın işçiler!

Yakın Doğu’da çok büyük öneme sahip olan gelişmeler yaşanıyor. Galip İtilaf kapitalistleri Türk halkını ölüme mahkum etmiş durumda. Türkiye’yi parçalara bölüp çevredeki Türk halkına karşı sürekli kışkırtılmış, İtilaf devletlerinin bekçi köpeği rolündeki bir avuç devletle, ki bunlar kendi kendilerine ayakta kalamayacak kadar zayıf durumdalar, kuşattılar. Konstantiniyye, Türkiye’nin başkenti, İtilaf devletlerinin savaş kampı haline geldi. İngiliz ve Fransız savaş gemileri burda talimler yaptılar. Türkiye ebediyen İtilaf ordularının merhametine bırakılmıştı. Fakat, savaşan ve muzaffer Kızıl Ordu’dan etkilenerek, Türk halkı, bir dizi savaştan bitkin düşmelerine rağmen, savaşmaya başladılar ve üç yıldır kendilerini savunuyorlar. Yunan ordusunu, İngilizler tarafından donatılan, bozguna sürüklediler. Çanakkale Boğazı ve Konstantiniyye ve Çanakkale Boğazı dışında Küçük Asya yabancı ordulardan kurtarıldı. Türk ordusunun zaferi zorbaların güçlerinin sınırsız olmadığını ve Versay’da dövülen kölelik zincirlerinin ulusların özgürlük için yükselişi karşısında cam gibi kırıldığını bir kez daha gösteriyor.

Fakat İngiliz kuklası Yunanistan’ın yenilgisi İtilaf devletleri emperyalizminin son bozgunu değildir. Konstantiniyye ve Çanakkale Boğazı hala İtilaf devletlerinin ellerinde. Bu da itilaf devletlerinin sadece Türkiye’yi tehdit edebileceği anlamına değil fakat Çanakkale Boğazı’nı kullanarak Karadeniz’e Sovyet Rusya’ya karşı savaş gemilerini gönderebileceği anlamına da geliyor.” [7, sy. 381]

Görüldüğü gibi, dost cepheyi de, düşman cepheyi de açıkça ortaya koyuyor bildiri ve “İtilaf devletlerinin bekçi köpeği rolündeki bir avuç devlet” olarak tanımlıyor Türkiye’yi parçalamak isteyenleri. Eh, müttefikleri Burjuva Kürt Hareketi’nin efendileri olan İtilaf Devletlerini temize çıkarmak istemeleri pek “tutarlı”… Soytarı, kralına hizmette kusur etmiyor.

Enternasyonal bildirilerinde de belirtildiği gibi, Türkiye iktidarı öngörülen, istenilen bir iktidar değildi henüz, bununla birlikte Türkiye’nin kendi kaderini tayini, Emperyalizmin yenilgisi olacaktı. Emperyalistler, kendi aralarındaki çelişkilerden dolayı yeni iktidarı yedeklemeye çalıştı ve TBMM’de çıkarlarını korumak isteyenler, hareketin önderliğini yalpalatmak için uğraştı. [8] Kurtuluş Savaşı sürecini kaleme alan Sovyet Tarihçi A. Şemsutdinov’un kitabında da okunabileceği gibi, bu çabalar sonucunda Bolşevik İktidar ile Ankara Hükümeti arasında kısa süreli anlaşmazlıklar ortaya çıksa da, sürecin genelinde Neriman Nerimanov’un büyük çabası, Mustafa Kemal’in askercil sanatın gereklerini uygulaması ve Bolşeviklerin kendi kaderini tayin hakkı ilkesini ustaca uygulamasıyla, Türkiye savaş batağından çıkan sürece doğru ilerledi ve bu bir devrim olarak nitelendirildi.

Kralına hizmet etmekte kusur etmeyen Sahte Soytarı Sol’umuzun bildirisinde, SSCB’nin Kurtuluş Savaşı’na desteğinden eser yok. [9] Anarşistler, iğrenç bir itham ile SSCB’yi Pontus Sözde Soykırımın destekçisi olarak adlandırabilmekte. Sebebi ise Ankara iktidarına silah gönderilmesi… Yani Karadeniz halkı, canını dişine takıp, komünist şair Nazım Hikmet’in deyimi ile “sırtı lacivert balıkların ve mısır ekmeğinin zaferi” için savaşan takacılar, gönüllü partizanlar “soykırıma ortak” oluyor. SMF’nin hazır başlamışken hızını alamayıp, Yunanistan’ın “kaşarlanmış” sosyal şovenleri PASOK’un [10] ve anarşistlerin yanıbaşına düşerek, Karadeniz halkını, partizanları ve Devrimler Kartalı Lenin’i de soykırımcı ilan etmesini beklerdik. -Ama siz ortamlarda halk kahramanları “Karayılan, Şahin Bey, Sütçü İmam” savunuyoruz dersiniz, kim bilecek. –

SMF’nin bildirisinde Karadeniz’de katliamlara imza atan Pontus çetelerinden haber etmediğini görüyoruz. Kendilerinin en az orada katliamlara çanak tutan ve Karadeniz’i yer yer işgal eden İngilizler kadar namuslu olmalarını beklerdik, çünkü onlar dağıttıkları silahları, destekleri ve işgalleri reddetmiyorlar. [11] Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, Sahte Soytarı Solcu arkadaşların hayal dünyasında yaşananın aksine, tüm halklar için zorlu bir süreç doğmuştur. Her halktan çetelerin birbirlerine acımasız katliamları, mallara el koymaları ve mübadeleleri mevcuttur. [12] Karadeniz’de halkların birbirlerine karşı tutumu için, Taner Akçam’ın “hayal kahramanları” yerine, o günleri birebir gören Frunze’nin anılarının incelenmesini öneririz. Kendisi nesnel bir tavırla, her iki taraftan da çetelerin neler yaptığı gözlemlemektedir. Özellikle sıkça tartışılan bir karakter olan ve devrim süreci sonunda, Çerkes Ethem gibi devrim hareketine karşı bir konum alan – ve “Soğuk Savaş” döneminde kahramanlaştırılan – Topal Osman’a Ankara hükümeti destekçileri ve Sovyetler açısından nasıl bakıldığı, onun zamanla nasıl değerlendirildiği görülebilir.

Gerçi bu olgular kesmez onları, “yanılmaz tarihçilerimizin” niyet okumacılık ve toptancılık davranışı, krallarına hizmet etmeye ayarlıdır. Olayların sonunda kazanan Ankara iktidarı mı? O zaman “homojen tek adam” iktidarı olarak her şeyin sorumlusudur, tüm şerrin kaynağıdır! Bu toptancı anlayış sonucu; “Sol”dan; Soğuk Savaş döneminde, kitleleri kontrgerilla partilerine doğru güdülemek için yapılan tüm tahriflerden, Graham Fuller’in “daha fazla sol” emri ile sorgusuz sualsiz yararlanılmakta. “Sağ”dan ise; yine başka bir akıl hastalığı olan Aydınlıkçılar başta olmak üzere, devrim sonrası CHP iktidarı “sorgulanmaz” olarak atfedilmekte.

Kemalizm’i tahlil etmeye gerek yok mu? Elbette var, fakat burada klavuzumuz “kendi kollarımızdır”. Kemalizm, çok kısa zamanda devrimin inkârı haline dönen bir Finans-Kapital iktidarı kurmuştur ve bu iktidarın çıkarına göre hareket etmiştir. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Emperyalizm, Geberen Kapitalizm” ve “Türkiye ve Finans-Kapital” adlı broşürlerinde, Şefik Hüsnü’nün Enternasyonal konuşmalarında, CHP iktidarının bu niteliği aktarılmakta. Oysa bu tahlilleri okumak, kavramak yerine ne yapıldı? Külah kapıcılık oynamak için “Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisi’nin Eleştirisi” gibi kara çalan zırvalar ortaya saçılıp, her önüne gelene “Kaşarlanmış”, “Deccal” diyerek hakaret edildi. Bu tavır, aklını emperyalizmin satılık kalemlerine teslim eden SMF ve türevlerini yarattı. Dolayısıyla Kemalizm üzerine bir bilinç edindirmek mesele ise, bu “sosyalizm kalpazanlarının” işi değildir.

Son olarak, Karadenizli ulusal kurtuluşçulara kara çalan bu soytarıları halkımızın tanımasını diliyoruz. Proletarya Sosyalistleri, sadece bir “yaşam alanını” değil, Kürt ve Türk halklarının iktidarı için direniş alanlarında, fabrikalarda, sokakta, burjuvazinin kendi mahkemesinde mücadelesini sürdürüyor. Boyalı medyanın paketleyip sattığı kalpazanlara, takiyecilere kanılmaması dileğiyle…

İstanbul Direniyor’dan Özgür

Notlar:
[1] Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Devrimci Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Mücadele Birliği Platformu (MBP), Alınteri, Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) ile Partizan‘ın oluşturduğu birlik.
[5] Zamanın Tunceli Askeri Valisi Abdullah Alpdoğan’ın söylediği rivayet edilen “Devletin Tunç Eli, Dersim’e inecek” sözüne dayanarak gerçekleşen ad değişikliği, halk tarafından benimsenmemekte. Benzer benzetmeler ve ifadeler, o günlerin yayınlarında da yer almakta. Bugünkü il sınırlarından daha geniş bir yeri tarif eden, bugünkü Mazgirt ilçesinin merkezi olduğu “Dersim” adını kullanmayı tercih etmekte.
[8] Bolşeviklerle ittifakın bozulması için uğraşan Kazım Karabekir’in hatıralarının son bölümünde, kronolojik olarak bu çabalarının sonuçları incelenebilir.
[11] Yüzbaşı Hurst, Yüzbaşı Salter ve Yüzbaşı Elliot ile birlikte buradaki Rum Metropoliti’nin görüşmesi, Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 15-22.
[12] 1915’te başlayan karşılıklı katliam süreçlerinden biri olan ve İngiliz Propaganda Bürosu tarafından “soykırım” olarak itham edilen süreçlerle ilgili şu değerlendirmeyi ilginize sunarız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir