Proleter Devrimci Yurtseverlik Kavramı Üzerine (Antalya Direniyor)

Günümüz sosyalist hareketlerinde ve düşüncesinde, anti-şovenist bir tavra sahip olmamak Lenin’in de ifade ettiği üzere bırakın sosyalist olmayı, bir demokrat olmayı bile imkansız kılmaktadır. Keza burjuva milliyetçiliğinin özü, her ne kadar kapitalistlerin ulus devleti örgütledikleri dönemde tarihin diyalektiği açısından ilerici bir rol oynadıkları kabul edilse de, esasen o toplumun egemen burjuvazisinin çıkarlarını “bütün toplumun ortak çıkarı” olarak resmedip sınıfsal çelişkileri bütün sınıfları tek potada toplayıp eritmeye kalkan ulus kimliği çerçevesinde gizleyerek sömürüye ideolojik meşruiyet yaratmak olarak görülür. Nitekim Marks ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde de belirttiği gibi, her toplumda egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleridir, çünkü maddi üretimin araçlarına egemen olan sınıf düşünsel üretimin araçlarına da tabi olarak, düşünsel ve maddi üretimin araçlarından yoksun olan sömürülen sınıfları kendi düşüncesine tabi kılar. Diğer yandan küçük-burjuva milliyetçiliği, çoğu Marksist tarafından bugün dahi bir müttefik olarak görülmekle birlikte, bu tür bir milliyetçi sapmadan da teorik ve pratik (dolayısıyla Gramcsi’nin “bizi her türlü metafizikten korur” diyerek özellikle vurguladığı praksis) bir kopuş gerçekleştirilmesi gerektiği düşünülür. Gerçekten de bütün bunlar, ilkesel olarak Marksizm-Leninizmin alfabetik doğruları düzeyindedir. Hem Marksizmin mücadelesi de, uluslararası proletarya mücadelesinin bir gerekliliği olarak enternasyonal bir nitelik taşımak zorundadır. Gel gelelim, bizim diyalektik yöntemimiz Engels’in de belirttiği gibi olguları siyah-beyaz olarak ele almamaktadır. Ve mesele ulusal soruna dayandığında, Marksist-Leninist bir tavır da Mao’un “Marksizmin yaşayan ruhu” dediği “somut durumların somut tahlilinden”, ya da Engels’in Ludvig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda özetlediği üzere olguyu olduğu gibi ortaya koyup kavramaktan ayrılamayacaktır. Ve bütün bu kavramsal netliğin yanında öyle bir kavram vardır ki, kanaatimce çeşitli sebeplerden ötürü oldukça yanlış bir biçimde algılanmakta ve tartışılmaktadır: Yurtseverlik!

Milliyetçiliğe ve şovenizme karşı çeşitli koşullar altında Marksistlerin tavrı bellidir, peki ya yurtseverlik? Marksist-Leninist olan ve şovenist olmayan, burjuva veya küçük burjuva milliyetçiliğine kaymayan bir “yurtseverlik” mümkün müdür? Tıpkı milliyetçilik kavramı gibi, yurtseverlik kavramı da çeşitli koşullar altında ilerici kabul edilebilir mi? Hatta ilerici kabul edilmesi bir yana, “devrimci vatanseverlik” gibi bir kavram, Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’ndeki ifadesiyle “kapitalizmin doğum lekelerini” taşıyan sosyalist bir inşa süreci içerisinde, sosyalizmin inşasına eşlik eden ideolojik bir yapı olarak kabul edilebilir mi?

Çeşitli Marksist gruplar arasında, özellikle de “Marksizmi ulusallaştırmak”la Stalin’i suçlayan Troçkistler arasında, proleter enternasyonalizm ile her tür yurtseverlik arasında Çin Seddi çekmek gayet yaygın bir anlayıştır. Buna dayanak olarak ise, genellikle Marks’ın ve Engels’in Komünist Manifesto’sundaki şu meşhur cümle gösterilir:

İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda değil.[1]

Manifesto’daki bu meşhur paragrafın “işçilerin vatanı yoktur” kısmı, işçi sınıfının ve onun çıkarlarını temsil eden bilimsel dünya görüşünün de herhangi bir yurtseverlik fikrine sahip olamayacağı düşüncesi uyandırmaktadır. Buna yönelik her türlü düşünce ise, bir tür sağ sapma olarak, enternasyonalizm karşıtı bir zehir olarak yaftalanmakta ve lanetlenmektedir. Peki söz konusu paragrafın devamında, Marks’ın ve Engels’in özel olarak inceleyip belirttikleri diğer cümleleri es geçmek ve bağlamdan koparılmış, teorik içeriğinden ve tarihsel konumundan soyutlanmış tek bir cümleye bağlı kalarak yapılan okumalar ne derece “Marksist”, ne derece “Leninist” olabilir?

Lenin’in bir mektubunda da belirtildiği üzere, söz konusu paragrafın devamını okumak ve devamında Marks’ın belirttiği “proletaryanın kendisini bir ulus olarak örgütlemesinin” sosyolojik açıdan getireceği gereklilikleri göz önünde bulundurmak kritik önemdedir. Paragrafta belirtilene göre, proletarya önce kendi ulusal sınırları içerisinde siyasal iktidarı ele geçirip kendini ulusal sınıf haline getirmek, ulusu kendi öncülüğü altında ilan etmek gibi devrimci görevlerle karşı karşıya olduğundan proletaryanın ulusal niteliği, burjuva anlamda olmasa dahi mevcudiyetini korumaktadır. Peki Marksist bir sosyoloji anlayışıyla bir ulusun ulus olabilmesi için taşıması gereken özellikler nelerdir? Bu konuda Milletler Halk Komiseri olarak da görev yapmış olan Stalin yoldaşın Lenin’den aldığı talimat ve istek üzerine yazmış olduğu “Marksizm ve Ulusal Sorun” isimli esere başvurmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Ulus, her şeyden önce, bir topluluk, belirli bir bireyler topluluğudur. Bu topluluk, ne ırk topluluğudur, ne de aşiret topluluğu. Bugünkü İtalyan ulusu, Romalılardan, Cermenlerden, Etrüsklerden, Yunanlılardan, Araplardan vb. oluşmuştur. Fransız ulusu, Galyalılardan, Romalılardan, Brötonlardan, Cermenlerden vb. kurulmuştur. Çeşitli ırk ve aşiretlerden insanlarla uluslar biçiminde oluşmuş İngilizler, Almanlar ve başkaları için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, ulus bir ırk ya da aşiret topluluğu değil, ama tarihsel olarak oluşmuş bir insanlar topluluğudur.

Öte yandan, tarihsel olarak oluşmuş, çeşitli aşiret ve ırklardan oluşmuş olmalarına karşın, Keyhüsrev ya da İskender’in büyük devletlerinin ulus olarak adlandırılmayacakları da kuşkusuzdur. Bunlar ulus değil, ama şu ya da bu fatihin başarı ya da başarısızlıklarına göre birleşip ayrılan, raslansal ve kendi aralarında pek bağlı olmayan gruplar topluluğuydular.

Demek ki, ulus raslansal ve geçici bir topluluk değil, ama kararlı bir insanlar topluluğudur.

Ne var ki, her kararlı topluluk, ulusu oluşturmaz. Avusturya ve Rusya da kararlı topluluklardır, gene de kimse onları ulus olarak adlandırmaz. Ulusal topluluğu, devlet topluluğundan ne ayırır? Öteki şeyler yanında, ulusal topluluğun, ortak bir dil olmaksızın düşünülemeyeceği olgusu ayırır; oysa devlet için ortak bir dil zorunlu değildir. Avusturya’daki Çek ve Rusya’daki Polonya ulusları, herbirinin ortak bir dili olmaksızın varolamazlardı; gene de Rusya ve Avusturya içindeki bir dizi dillerin varlığı, bu devletlerin birliğini engellemez. Burada elbette konuşulan, halk dilleri sözkonusudur, yoksa yönetimlerin resmî dilleri değil.

Demek ki, dil birliği, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Bu, elbette çeşitli ulusların her zaman ve her yerde ayrı diller konuştukları, ya da aynı dili konuşan insanların zorunlu olarak bir tek ulus oluşturdukları anlamına gelmez. Her ulus için ortak bir dil, ama çeşitli uluslar için zorunlu olarak ayrı diller değil! Aynı zamanda birkaç dili birden “7 konuşan ulus olmaz, ama bu, aynı dili konuşan iki ulus olamaz anlamına da gelmez! İngilizler ile Kuzey Amerikalılar aynı dili konuşurlar, ama gene de aynı bir ulusu oluşturmazlar. Norveçliler ve Danimarkalılar, İngilizler ve İrlandalılar için de aynı şey söylenebilir.

Ama, örneğin İngilizler ile Kuzey Amerikalılar, ortak dillerine karşın, neden tek bir ulus oluşturmazlar?

Her şeyden önce yanyana değil, ama birbirinden ayrı topraklar üzerinde yaşadıkları için. Bir ulus, ancak sürekli ve düzenli ilişkiler sonucu, insanların, kuşaktan kuşağa ortak yaşamı sonucu oluşur. Nedir ki, ortak bir toprak olmadıkça, uzun bir ortaklaşa yaşam olanaksızdır. İngilizler ile Amerikalılar, vaktiyle bir tek toprak üzerinde, İngiltere’de yaşıyor, ve tek bir ulus oluşturuyorlardı. Sonra, İngilizlerin bir bölümü, İngiltere’den, yeni bir toprağa, Amerika’ya doğru göçtü, ve orada, bu yeni toprak üzerinde, zamanla, yeni bir ulus, Kuzey Amerikan ulusunu oluşturdu. Toprakların ayrılığı, birbirinden ayrı ulusların oluşmasına yolaçtı.

Demek ki, toprak birliği, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Ama hepsi bu değil. Toprak birliği henüz kendi basma bir ulus oluşturmaz. Bunun için, ayrıca, ulusun çeşitli bölümlerini tek bir bütün biçiminde kaynaştıran içsel bir iktisadî bağın olması da gerekir. İngiltere ile Kuzey Amerika arasında böyle bir bağ yoktur ve bundan ötürü bunlar iki ayrı ulus oluştururlar. Ama Kuzey Amerikalılar da, eğer Kuzey Amerika’nın çeşitli noktaları, aralarındaki işbölümü, ulaştırma yollarının gelişmesi vb. sayesinde, kendi aralarında tek bir iktisadî bütün biçiminde birleşmiş olmasalardı, ulus olarak adlandırılamazlardı.

Örneğin, Gürcüleri alalım. Reform-öncesi Gürcüleri ortak bir toprak üzerinde yaşıyor ve tek bir dil konuşuyorlardı; ama gene de, sözcüğün tam anlamıyla söylemek gerekirse, tek bir ulus oluşturmuyorlardı; çünkü, birbirinden kopuk bir dizi prenslikler biçiminde bölünmüş bulunduklarından, ortak bir iktisadî yaşam sürdüremiyorlar, yüzyıllar boyunca birbirleri ile savaşıyorlar, İranlılar ile Türkleri birbirine karşı kışkırtarak, birbirlerini yıkıma uğratıyorlardı. Bazan talihli bir çarın gerçekleştirme başarısı gösterdiği prensliklerin geçici ve raslansal birleşmesi de, en iyi durumda, prenslerin kaprisleri ve köylülerin kayıtsızlığı yüzünden hızla başarısızlığa uğramak üzere, ancak yüzeysel yönetim alanını kapsıyordu. Ayrıca, Gürcistan’ın iktisadî parçalanmışlığı karşısında, başka türlü de olamazdı. Gürcistan, ulus olarak, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında, serfliğin sonu ve ülkenin iktisadî yaşamının ilerlemesi, ulaştırma yollarının gelişmesi ve kapitalizmin doğuşu, Gürcistan’ın çeşitli bölgeleri arasında işbölümü kurduğu, ve prenslikleri tek bir bütün içinde birleştirmek üzere, onların iktisadî yalıtıklığını kesin olarak sarstığı zaman ortaya çıktı.

Feodalizm aşamasını aşmış ve ülkelerinde kapitalizmi geliştirmiş bulunan öbür uluslar için de aynı şey söylenebilir,

Demek ki, iktisadî yaşam birliği, iktisadî birlik, ulusun ayırıcı Özelliklerinden biridir.

(…)

Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadî yaşam, ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.

Ve ulusun, her tarihsel görüngü gibi, değişim yasasına uyduğu, kendi tarihine, bir başlangıç ve bir sona sahip bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Sözü edilen göstergelerden hiç birinin, tek başına alındığında, ulusu belirlemeye yetmediğini belirtmek gerekir. Dahası: bu göstergelerden bir tekinin bile yokluğu, ulusun ulus olmaktan çıkması için yeter. Eğer iktisadî bakımdan ayrılmışlarsa, eğer başka başka topraklar üzerinde yaşıyorlarsa, eğer ayrı dilleri konuşuyorlarsa vb. gene de tek bir ulus oluşturduklarını söyleyememeksizin, ortak bir “ulus karakter”e sahip bulunan insanlar düşünülebilir. Örneğin, bizce tek bir ulus oluşturmayan Rus, Galiçya, Amerikan, Gürcü Yahudileri, Kafkas dağlarındaki Yahudiler, işte böyledirler.[2]

Stalin yoldaşın da belirttiği üzere bu niteliklerden herhangi birinin eksikliği, bir ulusun ulus olmaktan çıkmasında yeterlidir ve ulus bütün bu özelliklerin tarihsel bir bütünlüğünü teşkil eder. Dolayısıyla proletarya da dahil olmak üzere kendini ulus haline getiren, kendisini ulus olarak örgütleme göreviyle yüz yüze kalan herhangi bir tarihsel güç, aynı zamanda kendine ve kendisinde egemen olan sınıfa ait ortak yaşanan bir kara parçası, diğer bir deyişle bir “vatan” toprağına sahip olma zorunluğuyla da yüz yüzedir.

Kaldı ki, her ne kadar Marks bireyin birey tarafından sömürülmesi ortadan kalktığı ölçüde ulusun ulus tarafından sömürüsünün de ortadan kalkacağını iddia ederken haklı olsa da, Marks’ın bizzat kendi yöntemi bunun göz açıp kapayıncaya kadar olamayacağı gerçeğini ortaya koyan şeyin ta kendisidir. Lenin’in Devlet ve Devrim klasiğinde belirttiği üzere Marks, Gotha Programının Eleştirisi’nde kendi diyalektik gelişim öğretisini ustaca uygular. Sosyalizme (yapıttaki ifadeyle komünizmin alt aşaması) ve komünizme dair skolastik tanımlar vermek yerine, her iki aşamanın birbirine sıkıca bağlı ve birbirinin bağrından koparak gelişen diyalektik bir bütünlük teşkil ettiğini, bu aşamaların ortaya çıkmasının sebebinin ise komünist toplumun kendi kendisine ve kendi ayakları üstünde sıfırdan gelişen bir toplum değil, doğrudan doğruya kapitalist sınıflı toplumun bağrından doğan ve kapitalizmin doğum lekelerini, kalıntılarını barındıran bir aşama olması olduğunu ortaya koyar. Kapitalist toplum ve komünizm arasında “birinin diğerine devrimci dönüşüm dönemi”nin yer aldığını ve bu süre içerisinde devletin “proletaryanın devrimci diktatörlüğünden” başka bir şey olamayacağını ortaya koyar. Komünist toplumun ilk aşaması; kır ve kent arasındaki çelişkileri ve dolayısıyla kafa ve kol emeği arasındaki çelişkileri, üretici güçlerin kapitalizmden kalma gelişim seviyesini ve dolayısıyla meta ekonomisi ile değişim değerini ve onun temsilcisi olarak parayı, burjuvazinin karşı devrim girişimlerini ve Lenin’in Devlet ve Devrim’de belirttiği gibi bunları bastırıp yarı proleter ve küçük burjuva kitlelere sosyalizmin örgütlenişinde önderlik etmek üzere devleti ve aynı eserde belirtildiği gibi bir anda ortadan kaldırılması ütopya olan bürokratik mekanizmaları bağrında birer doğum lekesi olarak taşıyacak, ancak donup kalmış bir kalıp olarak değil Lenin’in belirttiği gibi bir inşa süreci olarak bu kalıntılarla mücadele edecek ve eninde sonunda modern komünist topluma evrilecek bir aşamadır. Şayet Lenin’in de belirttiği üzere, proletarya kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişim yasasından dolayı öncelikle sosyalist devrimini tek bir ülkenin ulusal sınırları içerisinde gerçekleştirmek durumundaysa, ulusal sınırların ve dolayısıyla proletaryanın kendisini bir ulus olarak örgütlemesinin de kapitalizmden kalmış tıpkı böyle bir doğum lekesi olduğu öne sürülebilir. Kaldı ki Lenin’in Kievski ile tartışmasında da belirttiği üzere, siyasi ve ulusal sorunlar iktisadi yapının değişiminin ardından bir anda yok olup gitmezler, bu tip bir düşünce Lenin’in ifadesi ile “ekonomizmin sakat mantığı” olup, Lenin’in Kievski’ye yönelttiği eleştiri ile Engels’in Anti-Dühring’de “bir ayakkabı fırçasını memelilere dahil edersem bu onun meme bezlerine sahip olmasına neden olmaz” diyerek ele aldığı bir tür sahte monizmdir, Marksist materyalizmle en ufak bir alakası yoktur.

Lenin, aynı konudaki aynı polemiklerinde, 1914-1918 1. Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bağlamında şöyle demekte idi, kapitalist gelişimin daha ileri olduğu ve “vatan” kavramının ölü bir kavram olarak kabul edilebileceği ileri emperyalist ülkelerde, kitleleri emperyalist savaşa teşvik ettiği ölçüde gerici olan “vatan savunması” sloganı, vatan kavramının tarihsel bir kategori olarak geçerli olduğu emperyalizmin sömürgesi ve yarı sömürgesi konumundaki bir ülkede, kitleleri anti-emperyalist savaşa teşvik ettiği ölçüde ilerici bir nitelik taşır. Bu bağlamda Türkiye gibi bir ülkede komünist bir hareketin kendisini “yurtsever” olarak addetmesi Marksist-Leninist açıdan, bilimsel olarak yanlış değildir. Lakin bu bağlamda bir yurtseverlik, ezilen ulusların burjuva demokratik bir muhteva taşıması açısından ilerici olarak görülen milliyetçiliğine de benzetilebilir. Benim bu yazıda ele aldığım ise, yukarıda yapılan açıklamalar ışığında çok daha ileri bir iddia olacaktır. Bunun için Engels’in demokrasi ve demokrasinin yok olup gitmesi üzerine görüşlerine bakmak faydalı olacaktır.

Lenin’in Devlet ve Devrim’inde belirtildiği üzere demokrasi yalnızca azınlığın çoğunluğa tabi olması değildir, demokrasi aynı zamanda azınlığın çoğunluğa tabi olmasını kabul eden bir devlettir. Ve her devlet gibi demokratik bir devlet de özünde iktisaden egemen olan sınıfın siyasi egemenliğinin ve meşru şiddet hakkının cisimleşmesi manasına gelir, dolayısıyla toplumun bir kesiminin diğeri tarafından baskılanmasının aygıtıdır. Bu bakımdan toplumun tümü için bir demokrasi iddiası, demagojik bir palavradan ibarettir. Ve yine bu bakımdan, sosyalizm, proletarya ve emekçi kitleler açısından oldukça genişletilmiş ve doğrudanlaştırılmış demokratik katılım süreçleri anlamına gelirken, burjuvazi için ise demokrasinin ortadan kaldırılması ve siyasi bir diktatörlüğün uygulanması anlamına gelecektir. Gel gelelim Engels’in de dediği gibi, sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılmasından sonra siyasi yönünü kaybedecek olan toplum yönetimi ile birlikte “yok olup gitmeye” başlayacak olan devlet aygıtı ve devlet iktidarı –Marks’ın Fransız Üçlemesi’nde belirttiği üzere aynı şey değildirler- bir devlet biçimi olarak demokrasinin de yok olup gitmesine sebebiyet verecektir. Yani komünistlerin nihai hedefi hiçbir şekilde devlet biçimi olarak demokrasinin muhafazası olmamakla birlikte, bu komünistleri en keskin ve “en demokratik burjuva demokrasisinden daha demokratik”(Lenin) olan bir proleter demokrasi için mücadele eden-ki bu da siyasal iktidarı ele geçirme göreviyle ilişkilidir-, proleterlerin demokratik hak ve taleplerini dile getiren ve “demokrasi yarışını kazanmaya çalışan”(Komünist Manifesto) bir siyasal güç olmaktan alıkoymamaktadır.

O halde proletaryanın kendini ulus olarak örgütleyip, ulusun öncüsü olan sınıf haline gelmesi ile inşa edilecek olarak bir proletarya vatanının ve bu vatanda filizlenip inşa edilmekte olan sosyalist üretim ilişkilerinin müdafaasının ve geliştirilmesinin teorik ifadesi olarak, proletarya diktatörlüğü ve komünist toplumun inşası sürecine eşlik edecek bir bilinç unsuru olarak şovenist eğilimlerle barışmayan ve enternasyonal bir mücadele/devrim hedefinden kopmayan proleter devrimci nitelikli bir yurtseverlik kavramının geliştirilmesi yalnızca mümkün değil, aynı zamanda gereklidir. Bu bağlamda, genel olarak bütün dünyada ve özel olarak da bizim gibi ülkelerde yaşayan her Marksist tarafından benimsenmesi gereken bir kavramdır proleter devrimci yurtseverlik.

Yazıma Lenin’in “Büyük Rus Ulusal Gururu Üzerine” makalesinden bir alıntı ile bir son vermek istiyorum:

“Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz.” [3]

                                                                                                  Antalya Direniyor’dan Ege

[1] Karl Marx – Friedrich Engels – Komünist Manifesto

[2] J.Stalin – Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu

[3] V.I.Lenin – “Büyük Rus Ulusal Gururu Üzerine”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir