Paul Cockshott – Sosyalizmin Gerçek Problemleri ve Bazı Cevaplar

Sovyetler Birliği sonrası(Post-Sovyet) dönemde sol, sosyalizme olan güvenini kaybetti. Bu kısmen mevcut duruma bir tepki olmakla birlikte, kısmen de sosyalist ekonomilerin gerçek problemlere sahip olduğunun fark edilmesinden kaynaklıydı. Sosyalistlerin kendilerinin bu sorunlara yanıt üretememesinden ve Batı sosyalistlerinin bu noktada belli klişelerin ötesine geçememesinden ötürü, Mises ve Friedman’ın argümanları itibar kazanıyor gibi görünüyordu. Bu gerçek problemlerin bazılarına bakacak ve çözümlerinin olabileceğini tartışacağım.

KOORDİNASYON

Sosyalist ekonomilere yöneltilen temel eleştiri, büyük bir ekonominin planlanmasının gerektirdiği büyük ölçekli bürokratik görevlerden ötürü planlı ekonomilerin doğaları gereği piyasa ekonomilerinden daha az verimli olduğuydu. Eğer elinizde yüzbinlerce, belki de milyonlarca, farklı ürün varsa, hiçbir merkezi planlama otoritesi bunların hepsini takip edebilmeyi ümit edemezdi. Bunun yerine, farklı endüstrilerin ürünleri için brüt hedefler belirlemek zorundaydılar. Elektrik gücü veya gaz gibi bazı endüstriler için bu bir problem değildi. Elektrik ve gaz farklılaşmazlar, bir kilovat bir kilovattır. Bu tartışma götürmez. Ama çelik gibi diğer dökme sanayi ürünleri için bile, farklı haddelenmiş levhalar ve çubukların, farklı kopma mukavemetindeki farklı dereceli çeliklerin geniş bir çeşitliliği vb. mevcuttu.  Eğer planlamacılar bütün bu farklılık ve çeşitliliklerin izini süremez ve yalnızca ton cinsinde yuvarlak üretim hedefleri koyarlarsa, fabrikalar kendi tonajlarını hangi çeşidi üretmek en kolaysa onu üreterek maksimize edeceklerdi.

Çelik örneği zorlama bir örnek, o derecedeki bir farklılaşma yine de geleneksel yönetim yollarıyla gayet kolay bir şekilde hallediliyordu. Tonaj hedefleri yine de farklı çelik tipleri cinsinden belirlenebiliyordu. Ancak tüketici ürünlerine(kıyafetler, çanak çömlek vb.) döndüğünüzde, ürün yelpazesi fazla genişti ve hedefler parasal çıktılar cinsinden belirlenmeye başladı.

Plan; giyim, mobilya gibi sektörlerin ürünlerinin değerindeki büyümeyi belirlerdi. Bunun dönüştüğü şey ise fiyat yapısına bağlıydı. İşletmeler tarafından plan hedefleri ile kumar oynanmasının diğer biçimlerini engelleyebilmek adına, fiyatların ekonomik açıdan gerçekçi olması önemliydi. Eğer sandalyelerin fiyatları masalara kıyasla çok yüksek belirlenmişse, fabrikaların sandalye üretimine odaklanması rasyonel hale gelir.

Parasal hedeflere başvurma yoluna giderek, sosyalist ekonomiler çoktan Mises’in argümanının bir kısmını kabul etmiş oluyorlardı. Onun herhangi bir ekonomik rasyonalite için yaşamsal önemde olduğunu ilan ettiği parasal hesaplamalara başvurmuş oluyorlardı. Liberal iktisatçılar, planlamacıların rasyonel bir fiyatlar kümesi oluşturmasının olanaksız olduğunu, yalnızca rekabetçi bir piyasanın bunu yapabileceğini öne sürerler. Planlama, farklı kaynaklardan gelen gelir ve harcama akımlarının genel bir miktara ulaşmak için bir araya toplanmasını gerektiriyordu(aggregation).  Bu(aggregation) da beraberinde parasal hedefleri getiriyordu. Parasal hedefler rasyonel fiyatları gerekli kılıyordu. Rasyonel fiyatlar da piyasayı gerektiriyordu. Ama eğer bir piyasaya sahipseniz, planlamadan vazgeçebilirdiniz. Planlama diyalektik olarak kendi ilgasını beraberinde getiriyor yani planlamayı ortadan kaldırıyordu.

Dikkat edilmesi gereken bir husus, bunun büyük ölçüde teorik bir argüman olmasıdır. Sovyetlerin son günlerinde bu argüman çok sayıda anektodal kanıt tarafından desteklenmişti.  Ama piyasaların klasik Sovyet planlama modeline bile kıyasla daha büyük makro-ekonomik verimliliğe sahip olduğu iddiasını destekleyen ampirik kanıtlar çok çok daha azdır. Allen[2003] tarafından gösterildiği gibi, uzun vadeli ekonomik büyümesi SSCB’ninkini geçen tek kapitalist ekonomi, kendi ekonomik modeli de planlanmamış bir kapitalizmden çok uzak olan Japonya’ydı. 1920’lerde aynı iktisadi seviyeden başlayan diğer ülkelere kıyasla SSCB’nin büyümesi epeyce hızlıydı. İddia edilebilir ki bunun sebebi, planlamanın getirdiği makro-ekonomik avantajlardı: yani, gelecekteki piyasa talebine dair belirsizliği ortadan kaldırarak, daha yüksek seviyeli yatırımı teşvik etmesiydi. Bu makro-ekonomik avantajın planlarla ilişkilendirilen herhangi bir mikro-ekonomik dezavantajı ortadan kaldırmış olması mümkündür.

Piyasaların iktisadi planlardan daha iyi performans gösterebileceğine dair en güçlü kanıt Çin’den gelmektedir ve kesinlikle Çin’deki Ortodoks görüş budur. İddiaları sosyalist bir piyasa ekonomisinin makro ekonomik istikrarsızlığından kaçınırken piyasanın mikro-ekonomik verimliliğini de işler vaziyette tutacağı yönünde. Buna kanıt olarak, Çin’in Deng’in ekonomiyi yeniden yapılandırması sonrası dönemde yaşadığı daha yüksek büyüme oranını gösteriyorlar. Ama Çin’in Deng’den beri izlediği yol merkantilist bir yoldur. Bu yolun, ürettiği ürünler Amerikan malları karşılığında ABD’ye ihraç edilen Çinli işçileri göreli olarak fakirleştirmek gibi bir etkisi mevcuttur. Her ne kadar Çinli özel firmaların ABD’de malvarlığı edinmesine olanak tanısa da, Çinli işçilerin bu ihracattan edindiği bir fayda söz konusu değildir. Çin devleti açısından bu daha nüanslı bir meseledir. Bir taraftan Çinli devlet şirketleri de yabancı firmaları satın alabiliyor. Lakin bunun uzun vadede bir avantaj olup olmadığı sorunu şüpheli bir noktadır, nitekim Çin ekonomisini ve yaşam standartlarını geliştirmek için kullanılabilecek maddi mallar feda edilmiştir.

Tarihsel olarak ihracat temelli bir ekonomiye sahip olma süreci Çin’in Batı tarafından Sovyetler Birliği’ne uygulanan teknoloji yasaklarından kaçınmasını sağlayarak üretim tekniklerinde hızlı bir şekilde batıyı yakalamasına olanak tanıdı. Çin’in bazı seri imalat alanlarında ABD’ye yetişip onu geçiyor olmasından mütevellit, bu avantaj daha muğlak durumdadır, ve daha çok iç tüketime ve daha yüksek ücretlere yönelik bir kayış mantıklı görünmektedir ve doğrusu Çin’de Almanya’nın aksine bu politika izlenmektedir. Mümkündür ki Çin’in Deng sonrası dönemde tecrübe ettiği büyüme avantajı mikro-ekonomik verimlilikten ziyade yeni edinilmiş bir olanak olan en yeni üretim tekniklerini ithal edebilme olanağına borçlu olunan bir şeydi. Fazlası ile net olan şey ise, piyasa yanlısı yeniden yapılandırmanın ekonomik eşitsizliklerde şiddetli bir artışa sebebiyet verdiği ve yurt içi bir milyarder sınıfının oluşumuna yol açtığıdır. Bu da dolayısıyla özel mülkiyeti genişletmek ve devlet endüstrisinin hala hakim durumda olan pozisyonunu zayıflatmak için politik baskı üretmektedir.

Buradan şu soru çıkmaktadır; bir planlama sistemi, yüksek derecede çeşitlendirilmiş bir ürün yelpazesine sahip modern bir ekonomide işleyebilir mi; ve böyle bir ekonomi Mises’in iktisadi hesaplama argümanının üstesinden nasıl gelebilir? Ben ve başkalarının ilk soruya cevabımız 80’lerin sonlarında beri “evet” olmuştur.

Mises’in sosyalizm eleştirisinin odağı, bir şeyler üretmenin alternatif yollarının kıyaslanması ihtiyacıydı. Bu yapılamadığı müddetçe en verimli olan seçilemezdi. Buna cevabımız yalnızca emek-zamanın prensip olarak bir alternatif olması değil, ki bunu Mises zaten kabul etmişti, aynı zamanda modern bilgisayar teknolojileriyle üretim sürecinin her bir çıktısının emek maliyetine dair güncel rakamları tutmanın tamamen olanaklı olmasıdır. Bunları kullanarak, iş yerleri teknikler arasında seçim yapabilmek için fiyatlar kadar iyi olan verilere sahip olacaktır.

Tıpkı fiyatlar da dahil olmak üzere herhangi bir sayısal ölçüt gibi, emek değerlerin de sınırlılıkları mevcuttur. Çünkü üretime dair kısıtlılıklar çok etmenlidirler. Yalnızca emek gücü değil doğal kaynaklar ve ekolojik kaygılar da neler üretebileceğimize dair sınırlar koyar. Herhangi bir sayısal ölçüt tek başına bu sorunu çözemez. Ancak bu şekilde birden fazla sınırlılıkla nasıl baş edileceği sorunu sosyalist iktisat tarafından daha 1930’larda çözülmüştü. Kantoroviç, emek zamana ek olarak başka sınırlılıklardan da muzdarip olan sosyalist bir planın nasıl karşılanacağına dair tamamen genel bir teknik oluşturdu. Kantoroviç’in metodu, mal cinsinden yani parasal olmayan bir hesaplama biçimiydi. Bilgisayar kaynaklarının çok kıt olmasından ötürü bunu o dönemde bütün Sovyet ekonomisini planlayacak seviyede kullanmak pratik değildi, ama 1990’larda bilgisayarlar bunun için hazır haldeydi. Bu konuya sıradan bir insana uygun bir giriş için Francis Supfford’un Red Plenty romanına bakabilirsiniz.

Dolayısıyla Mises’in yazdıklarından sonraki dönemde parasız sosyalist hesaplamanın temel problemi çözülmüştür. SSCB’de bu çözümün uygulanması iki sebepten ötürü pratik değildi; a) bilgisayar teknolojisi mevcut değildi, b) söz konusu uygulama, parasal hesaplama ve ödemelerin yerine nakledilemez emek raporlarını(labour accounts) geçirmeyi de içerirdi ve bu daha büyük bir sosyal eşitliğe doğru radikal bir adım anlamına gelirdi.

EŞİTLİK

Emek zaman hesaplaması, sosyal ilişkileri fetişizmden ve/ya mistisizmden arındırır. İlişkilerin insanlar ve para adında objektif bir “şeyin” arasında gibi görünmesinden ziyade, insanların hayatlarının işin içerisinde olduğunu ortaya koyarlar. Eğer çalıştığım her saat başına bir saatlik sosyal kredi elde edersem, ve bu krediyle üretmesi bir saat süren ürünlerden edinebilirsem, o halde oldukça net bir şekilde toplumsal ilişkiye bir eşit olarak katılıyorum demektir.  Eğer bunun yerine 1 saatlik çalışmamın karşılığında bana 40 dakikalık kredi verilirse, barizdir ki tuhaf bir şeyler olmaktadır. Eğer aradaki fark, benim de üzerine oy kullanma şansım olmuş olan %33’lük bir gelir vergisi ise, o başka bir şeydir.  Ama eğer başka birinin çalıştığı her bir saat için bir saatten fazla kredi elde ettiğini görürsem, bu birtakım zor sorular sormaya başlayacağım anlamına gelir.

Emek zaman hesaplaması, eşitlik ve adalet varsayımına sahiptir. Eğer bir kişi çalıştığından daha fazla kredi edinirse, bunun a priori sonucu ortada şüpheli bir şey olduğudur. Dolayısıyla da bu prensibin benimsenmesi, eşitlenme yönünde büyük bir baskı yaratacaktır. Farklı iş kategorileri arasında eşitlenme ve erkek ve kadın emeği arasında eşitlenme. Bu prensip aynı zamanda kazanılmamış sermaye geliri olasılığını da tamamen ortadan kaldırmaktadır. Yaşlılar, hasta olanlar, çocuklu aileler vs. için herhangi başka bir gelir, çalışabilecek durumda olanların gelirlerinden açık gönüllü kesintiler şeklinde olmalıdır.

 Emek fişlerinin önemi, kazanılmamış gelirleri ortadan kaldırarak herkesin çalışma zorunluluğunu tesis etmesidir. Emek fişleri, ekonomik ilişkileri son derece şeffaf ve açık bir hale getirirler, ve bütün emeğin eşit sayıldığını güvenceye alan eşitlikçi(egalitarian) bir karaktere sahiptirler. 20. Yüzyılın bürokratik devlet sosyalizmlerinde uygulanmamalarına sebebiyet veren noktalardan biri de budur. Hangi yönetici kendi işini yalnızca bir işçi olan biriyle eşit görmeye razı olurdu ki?

Burada kısaca açıkladığımız ve diğer makalelerimizde çok daha detaylı bir şekilde işlediğimiz bu şemada son derece orijinal olan hiçbir şey yoktur. Yaptığımız; temelde Marks’ın, Alman sosyalistlerinin 1875 tarihli program taslağına yaptığı önerilerin detaylandırılmasından ibarettir.

Hipotez, insanların elektronik emek kredi kartlarına sahip olması ve bu kartların taşıdığı kredinin yalnızca iptal edilebilip dolaşımda bulunamamasıydı. Yani başka birinin hesabına kredi ödenemeyecek, ama krediler vasıtasıyla komünal mağazalardan bir şeyler alınabilecekti. Bu, bir kara borsanın varlığı veya oluşması olasılığını tamamen ortadan kaldırır.

Ürünlerin dağıtım emek-değerlerinin gerçekçi olması kesinlikle yaşamsal önemdedir. Sosyalist bir hükümet komünal mağazalardaki zaruri tüketim mallarına normalinden aşağı değer biçmenin cazibesinden kaçınmalıdır. Normalinden aşağı değer biçilmesi durumunda, emek kredileri bakımından fazladan alım gücü mevcut olacaktır. Eğer ekmek için 300 milyon saat ile üretilmiş ama 100 milyon saate satılmışsa, fazladan 200 milyon saat fırıncılara, çiftçilere, değirmencilere vs. dağıtılacaktır. Bunun yol açacağı şey ise acı deneyimlerden bildiğimiz üzere kuyruklar ve darlıktan başka bir şey değildir.

Eğer fiyatlar emek içeriğine eşit ise; satışların gerçek üretimden sapmaları, plan hedeflerini gerçek zaman temelinde ayarlayarak emeği, talebi üretim için yetersiz kalan ürünlerden daha çok satan ürünlere yeniden dağıtmak için kullanılabilir.

Ancak planlı bir ekonomide bile çevresel nedenlerden ötürü dağıtım fiyatlarında emek içeriğinden sapmalar görülecektir. Eğer planlama sistemi toplam fosil yakıt üretiminin her sene %2’lik bir düşüş yaşaması gerektiğine dair bir kısıtlama koyarsa, planlama otoriteleri ya fosil yakıt fiyatını emek içeriğinin üzerine çıkarmak ya da petrolü karneye bağlamak zorunda kalacaktır. Eğer petrol normal değerinin üstünde, getiri getirecek şekilde dağıtılırsa, fosil yakıt içermeyen mallar tüketicilere iskontolu bir şekilde dağıtılmak zorunda kalacaktır. Çevresel nedenlerle normal değerinin üstünde veya iskontolu bir şekilde dağıtılan malların etiketlerinde bu durumun belirtilmesi gerektiği de savunulabilir.

Mal ve hizmetlerin serbest komünist dağıtımı yalnızca belli özel kriterlerin karşılanabildiği mal veya hizmetler için uygulanabilirdir:

  1. Fiili bölüştürme bilinçli kararlar veya kuyruklar tarafından tayınlanabilir olması durumu. NHS’nin (National Health Service-Ulusal Sağlık Hizmetleri – Birleşik Krallık’taki kamusal sağlık hizmeti sistemidir) işleyiş şekli de budur. Bedava tedavi görebilirsiniz ama bu ancak bir doktor buna ihtiyacınız olduğuna karar verdiğinde ve sıranızı beklemeye razı olduğunuzda mümkündür. Böylelikle kaynakların örneğin penis veya göğüs büyütme ameliyatlarıyla israf edilmesi durumu ortadan kaldırılır.
  2. Fiili kullanımın önceden kolayca hesaplanabilir olması durumu. Örneğin ilkokul eğitimi için olan talep okul çağına erişen çocukların sayısı ile belirlenir. Okulları ücretsiz yapmak da talebi bu seviyeye çıkarmıştır ve daha ötesine geçirmemiştir.
  3. Kullanılan kaynakların başka türlü boşa gidecek olması. Örnek olarak şunlar verilebilir; SSCB’de enerji santrallerinin fazladan ısısı kullanılarak bedava merkezi ısıtma sağlanması, trafiğin kalabalık olduğu saatler dışında emeklilere bedava seyahat sağlanması, temel altyapı kurulduktan sonra bedava internet kullanımı.

ARTIK (SURPLUS)

Sosyalist planlı ekonomide, farklı bir artık çıkartımı biçimi mevcuttur. Artığın büyüklüğünü belirleyen şey; emeğin, çalışan nüfusun yeniden üretimine ayrılmış olanlarla diğer aktiviteler arasındaki planlanmış bölüşümüdür. Bu; kapitalizmde işler halde olan, yaratılan değerin ücretlerle karlar arasındaki bölüşümünün öncelikli olduğu mekanizmanın tersine çevrilmesine tekabül eder. Kapitalist bir ekonomide emeğin yeniden üretim ve diğer etkinlikler arasında bölüşümü karlar ve ücretler harcandığında ikinci dereceden bir etki olarak ortaya çıkar. Sosyalist bir ekonomide ise önce gelen emeğin bölüştürülmesidir.

Para kullanımını sürdüren ama pek çok hizmeti ücretsiz şekilde sunan sosyalist bir ülke, işçilerin ücretlerinden gelen parasal taleplerini tüketici metalarına harcanan toplumsal emeğin miktarı ile dengelemek zorundadır. Toplumsal iş gününün bir kısmı bedava mal ve hizmetlerin üretimine ayrıldığı, ve başka bir kısmı da yeni binaların, alt yapı ve makinelerin birikime gittiği için; işçi sınıfının kullanılabilir geliri, tüketim metalarının üretimine harcanan zamanın parasal eşitiyle sınırlandırılmak zorundaydı.

Bunun prensip olarak yapılabileceği birkaç yol mevcut:

  1. Tüketim malları fiyatlarını kar edecek şekilde artırmak. Buradan gelen kar devlet fabrikalarına gideceği için devlet geliri olarak bedava hizmetleri, birikimi vs. fonlamak için kullanılabilir. SSCB’de bu, bütün kamusal fabrikalara yönelik bir işletme vergisi olarak formülize edilmişti.
  2. Satış fiyatına oranla artış gösteren, KDV gibi, bir vergi koymak. Hem bu hem de işletme vergisi endirekt vergilerdir. Farklılaştıkları nokta ise nerede toplandıkları, yani üretimde mi yoksa satışta mı toplandıklarıdır.
  3. Çalışanlara gelir vergisi veya baş vergisi koymak. Marks’ın istikrarlı şekilde savunduğu politika buydu.

Marks’ın dillendirdiği seçeneğin lehine güçlü argümanların mevcut olduğu kanaatindeyim.  Sosyalizmde gelir vergisine gerek olmadığı önceleri siyasi olarak popüler bir iddia olmuş olabilir, ama bu dürüstçe bir söylem değildir. Nitekim endirekt vergiler mevcudiyetlerini korudular. Ücretler, işletme vergilerinin kamu hizmetlerini fonlamasına müsaade edecek bir seviyede tutuldular; yani insanların durumu net gelir açısından daha iyi değildi. Doğrudan bir gelir vergisi kesintisi daha görünürdür ve lakin buna karşın daha görünür bir şeyi anlaması daha kolaydır ve bunun bir sonucu olarak da onun hakkında demokratik kararlar alması daha kolaydır.

Ama bundan daha da ciddi olan mesele, ücretleri düşük tutarak elde edilen karla kamu hizmetlerini fonlama politikasının ekonomik verimlilik üzerinde olumsuz etkilerde bulunması. Varsayalım ki emeğin %40’ı birikime, %30’u bedava hizmetlere ve %30’u da tüketim mallarına gidiyor. Bu da demek ki ücret, emeğin gerçek değerinin yalnızca %30’una tekabül etmek durumunda. 40 saatlik bir iş günü için ortalama ücret yalnızca 12 saatin parasal eşiti olurdu. Bu, emeğin yapay bir şekilde ucuz görünmesine yol açtı. Makinelerin tam değerleri ile fiyatlandırılmaları durumunda, makinenin yıpranma payı haftada 40 saatlik işe tekabül ederse rasyonel bir fabrika yönetimi bir makine ve bir işçi yerine 4 işçi kullanır.

  • Mekanize üretim maliyeti: makine için 40 + emek için 12 = 52 olacak şekilde yanlış değerlendirildi.
  • Manuel üretim maliyeti: emek için 48 olacak şekilde yanlış değerlendirildi.

   Ama tekniklerin gerçek göreli maliyeti tersi yönde seyrediyor.

  • Mekanize üretimin gerçek değeri: makine için 40 + emek için 40 = 80
  • Manuel üretim maliyeti: 4 x 40 saat= 160 saat.

Yani toplum için iki kat daha maliyetli olacak manuel bir süreç, mekanize edilmiş bir sürece tercih ediliyordu. Doğrudan emek zaman hesaplamasının kullanımı tabi ki doğru cevabı ortaya çıkarırdı.

Sovyetlerin işletme vergisi çözümü, verimliliği baltalayan kısa vadeli bir popülizmdi.

Katkı sunanlar:
Denizli Direniyor’dan Ege

İngilizce özgün makale;
Paul Cockshott – Real Problems of Socialism and Some Answers

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir