Oylarımız bir mi? (İstanbul Direniyor)

Boyalı medya ürünü bir mankenin şu meşhur “dağdaki çoban ile benim oyum bir mi” sözünün ardından, dağdaki çobanın yaptığı “özeleştiri”, geçtiğimiz aylarda medyada yer aldı.

2008 yılında ‘Benim oyun ile dağdaki çobanın oyu bir mi’ dediğinde Aysun Kayacı’ya, ‘Neden bir olmasın çobanın da bir oyu var senin de bir oyun var’, diyerek kızmıştım. Aradan 10 yıl geçtikten sonra, Gaziantep İlinde çıtanın çok yükseltilerek değil bir çobanın, 538 çobanın tercihinin birilerinin tercihi kadar dikkate alınmadığını, değer bulmadığını bizzat yaşayarak gördüğüm için, Aysun Kayacı’nın belki de ileri görüşlülüğü sayesinde, 10 yıl öncesinden bu günleri görüp söylediği için ve belki de o günlerde gösterilen tepkiler üzerine Türkiye’den çekip gitmek zorunda kaldığı ve geldiğimiz durum itibarıyla kendisini o günlerde anlayamadığım için; üzülerek de olsa Aysun Kayacı’dan ÖZÜR DİLİYORUM.” [1]

Dağdaki çoban ile boyalı medya ürünü mankenin oyu da, gördüğü muamele de kesinlikle bir değildi. Sadece meslek örgütleri işleyişinde değil, ülkedeki hemen her seçimde oylar bir değildi.

Tıpkı patron ile çalışanlarının oyu bir olmadığı gibi… En fiyakalı elbisesini giymiş, Avrupalarda eğitimler görmüş, dinine bağlı(!) “ağa” ile üç kuruş için saatlerce çalışan köylünün oyunun bir olmadığı gibi… “Huzur hakkı” ile beslenen müdür ile emrinde çalışan mühendisin oylarının bir olmadığı gibi… Para ile satın aldığı kolluk kuvvetleri ile korunan, “hatır” sahibi ve paraya para demeyen bir kişi, bilinçsiz ve örgütsüz yüz kişiden daha fazla etki alanı sahibi… O bir kişi, yüz kişinin oyuna “uslandırma” ya da “rıza” yoluyla etki edebilmekte.

Eşitlik nerede kaldı? Merak etmeyin, o da mevcuttur. Tabakalar (gençlik, memur ve aydınlar) ve işçi sınıfı arasında yaratılmaya çalışılan çelişkiler, her şeyin üstünü kül gibi örtmekte.

En riskli çalışma koşullarındaki fabrika işçilerinin yüz tanesinin oyunun, şu anda “temiz” koşullarda masası başında oturan çalışanın yüz tanesinin oyu ile eşit… Yaygarayı basıyor dört yıl üniversite okumuş, orta düzeyde İngilizce bilen çalışan… Tıpkı boyalı basının mankeni gibi “benim tuttuğum Finans-Kapital partisi neden iktidar olmuyor” diye çırpınıyor ve kendi oyunun işçi oyu ile bir oluşuna mızıldanıyor.

Masa başında çalışanlar, gözleriyle görmediği ama duyduktan sonra net biçimde emin olduğu şekilde, fabrikada çalışanların “tembelliğini” dilinden düşürmez. İşçiler, istediklerini yapmadıkları için şikayetçidirler. Bilmezler ki, o işçiler yarı-bilinçli bir biçimde “üretimden gelen gücünü” kullanmaktadır. İşçiler üretmeyince, iş fabrikadaki “masa başı personele” kalır. O garipler de ne yapsınlar? “Ekmek teknesi” diyerek kuzu kuzu işlerini yaparlar. Çünkü dört senelik üniversite bitirip, yüksek lisansta derece yapmasına rağmen sendikalı olma ve örgütlenmenin işçi sınıfına ait bir “sefalet” olduğuna inanmışlardır (ek bilgi: İş sözleşmesi imzalayan tüm çalışanlar, sendikalı olma hakkına sahiptir. Sarı sendikalarımız, işveren icazetli örgütlenmelerinde maalesef işçiler dışındaki çalışanları “kapsam dışı” pazarlığı ile üye yapmaz). Sahip olduğu bilgisine rağmen, sarı sendikalar faciasını önlemeye yönelik girişimleri gerçekleştirmeye “yüreği yetmez”. Bilginliğinden kuşku duyulmaz CEO’lar, patronlar, bir anda hiç ederlerdi valla onları…

 

Üstelik, ürettiği ürüne bayağı bir dolaylı olan katkısı nedeniyle, aklını neden yorduğunu da kavrayamaz. Neredeyse bir işçi kadar yabancılaşma yaşarlar… Üretime direkt katılamamak, düşüncesine de yansır. Düşünceleri katılaşır ve yaratıcılığı körelir. Algısı şu üç iş dışında kaskatı kapanır: Yurtdışına gidip gezmek için döviz biriktirmek, araba alıp satmak, ev almak…

Dağdaki çobanın da, masa başında çalışanın da, fabrikada ki işçinin de oyu, kendilerini savunan partilere verdikleri oy ölçüsünde bir değer kazanmaktadır… Oylarını bir avuç parababasının partilerine verdikçe, verdikleri oyun değeri hiçtir. Kazanan, onları sömüren parababaları olur. Halbuki çözüm, sırtından geçinilen, sömürülen herkesin birlik olması, kendisini bu yolda öğrenmeye ve öğretmeye adamasıdır.

Sadece parababasının milletvekili olma hakkına sahip olduğu düzende, oylar bir değildir. Ortaya koyan sandıklar da, dostlar alışverişte görsün diye, taraflı yöneten bir hakemin oynadığı bir tiyatro haline gelir. Aynı zamanda, parababasının partisine verilen tüm oylar birdir. Hangi partiye oy verilirse verilsin, sonuçta kaybeden çalışanlardır, kazananlar ise hazır yiyicilerdir.

Herkesin haklarının bir olduğu, eşit olduğu tek düzen, demokratik merkeziyetçiliğin egemen olduğu, örgütlülüğün var olduğu düzendir. Örgütsüz birey, sürekli söylenen ve eyleme geçmeyen köleden başka bir şey değildir. Örgütlü toplum, sorunlarını en hakkaniyetli şekilde çözecek yenilmez bir organizmadır.

[1] Mynet

İstanbul Direniyor’dan Özgür

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir