Osmanlı’da Emekçi Mücadelesi Tarihine Kısa Bir Bakış

Sermaye sınıfı, büyüyebilmek için gerekli olan sermaye birikimini dünya pazarını sömürerek, bütün ülkelerdeki üretim ve tüketim ilişkilerine kozmopolit bir nitelik kazandırarak sağlayabilmektedir. Marx ve Engels’e göre aynı burjuvazi, gericileri büyük bir yasa boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerlerinde durduğu ulusal zemini gerek sermaye ihracıyla gerek ürün ihracıyla çekip çıkartmaktadır. Bu sebeple, rekabete dayanamayan bir çok ülkenin ulusal sanayileri yıkılmıştır ve her gün de yıkılmaktadır. [1] Buna bir örnek olarak 1800’lü yılların Osmanlı İmparatorluğunu vermemiz mümkündür.

Sanayi’de yaşanan devrim sonucu üretimde yaşanan kitlesel artış sonucu burjuvazi daha fazla kar elde edebilmek, sermaye ve ürün ihracı için yeni bakir topraklara ulaşmak zorundadır. Bu bağlamda Avrupa’lı burjuvalar mamullerini satabilmek için pazar arayışlarına başladıklarında gözlerine çarpan ülkelerden birisi de “hasta adam” Osmanlı İmparatorluğudur. İmparatorluğun 1838 yılında İngiltere ile imzaladığı Baltalimanı Antlaşması [2] ve 1839 Tanzimat Reformları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik yapısının kendi içine kapalı, geleneksel yapısından serbest ticarete geçişinin yasal zeminini oluşturmuştur. Ayrıca Tanzimat Reformları aracılığıyla ilk defa tüm Osmanlı uyruklarına özel mülkiyet hakkı tanınmıştır. Bu bağlamda modern anlamdaki sınai işletmeler ve üretim tarzı ile ilk makinalı fabrikaların Tanzimat’ın yan ürünleri olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. [3]

1835’de İstanbul Kadırga’da üretime başlayan Anadolu’daki ilk Osmanlı sanayi işletmesi Feshane [4] örneğinde olduğu gibi Tanzimat döneminin sanayi kuruluşları o dönem yeni oluşturulan modern Osmanlı ordusunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuştur. O dönemin sanayi kuruluşları için ortak özellik ise asıl belirleyicinin piyasadaki talep değil, büyük ölçüde devletin, ordunun ve sarayın ihtiyaçlarını, gereksinimlerini giderebilmek olmuştur. Dönemin Osmanlı ekonomisi kentlerde kendi emek gücünü satacak işçinin doğumuna imkân tanımamasından ötürü askeriyenin ihtiyacını karşılayacak bu tip fabrikaların ilk işçileri de askerler olmuştur. [5] Keza aynı sebepten ötürü de madenlerde emek gücü arzını karşılayabilmek için çoğu kez mükellefiyete başvurulmuştur.

Anadolu’da Osmanlı’nın yerli emek gücünün emek talebini karşılayamadığı durumlarda yabancı vasıflı ve vasıfsız işçi istihdamına başvurulması gibi uygulamalar hayata geçmiştir. Hatta Kadir Yıldırım’ın aktardıklarına göre bazı grevler yabancı işçilerin öncülüğünde gerçekleşmiştir. [6] Oysa Anadolu’nun tersine 19. yüzyıl başlarında, Osmanlı’nın Balkanlar’daki topraklarında kullanılabileceğinden daha büyük bir işgücü pazarı vardır. Şehir endüstrisinin iş gücünü meydana getiren kaynak, tarım alanından koparak şehirlere yerleşen halktır. Kapitalistler, Balkan topraklarında iş gücü bulmakta güçlük çekmemiş, az bir ücret karşılığında, İşgücünü kiralamaya hazır fakir bir şehirli tabakasının varlığı, bu dönemde şehir ekonomisinin belirgin çizgilerinden birisini meydana getirmiştir. [7]

Fabrika, atölye işine, ya da evde parça başına iş görmeye alışmış olan birisi için yeni, yeni olduğu kadar da korkutucu, güç alışılan bir ortamdır kuşkusuz. Bu sebeple, sanayinin gelişmesi ve üretimde yeni teknolojilerin kullanılmasıyla birlikte Avrupa ülkelerinde yaşanan makine kırıcılığı Osmanlı’da da ortaya çıkmıştır. Başlangıçta tek tek işçiler, sonra bir fabrikanın işçileri, daha sonra bir bölgede aynı iş kolunda çalışan işçiler, onları doğrudan sömüren tek tek burjuvalara karşı mücadele ederler. Saldırılarını yalnızca burjuva üretim ilişkilerine değil, bizzat üretim araçlarına da yöneltirler. Kendi emeklerine rakip çıkan ithal mallarını kırıp döker, makineleri parçalar, fabrikaları ateşe verir, ortaçağ işçilerinin yitip gitmiş konumunu zorla geri getirmeye çalışırlar. [8] Karl Marks ve Friedrich Engels’in de belirttiği gibi işçi sınıfının kapitalizme olan ilk tepkisi ve aynı zamanda ilk modern işçi hareketleri makine kırıcılık hareketi oluşturmaktadır. Üretim tekniğinin gelişmesinin sonucu olarak makinelerin insan emeğinin yerine geçmesi işçilerde işsiz kalma korkusunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çünkü emek gücünü dışında hiçbir şeye sahip olmayan işçi işsiz kalması durumunda tek geçim kaynağı olan emek gücünü satma durumundan da yoksun kalmış olacaktır. Makine kırıcılığa işçilerin işsiz kalma korkusunun yanında işçilerin çalıştıkları dönem ve şartlara olan tepkiler de neden olmaktadır.

Osmanlı’da ilk olarak 1839 yılında Slevne’de* Dobrijokeslov’un fabrikasında bir fabrikada kadın işçilerin kendilerini işlerinden edeceğine inandıkları makinelere karşı isyan ettiklerini görmekteyiz. [9] 1851’de Samarkov’da** bir dokuma atölyesinde kadın işçiler mekanik tarağa karşı kürek, balta ve sopalı bir saldırı düzenlenmiştir. [10] Ancak kendilerine bu mekanik tarağın bir daha kullanılmayacağı sözü verildikten sonra işçiler bu hareketten vazgeçerler. Oya Sencer, 1800’lü yılların ortasında meydana gelen bu tür eylemler Osmanlı’da bir işçi kütlesinin varlığını göstermekle bu varlığın eskilere dayandığı anlamını çıkartmaktadır. Çünkü makine tahrip hareketi demek, eski den başka koşullar altında çalışmış işçilerin, yeni teknolojik koşullara başkaldırması anlamın da gelmektedir. [11]

1870’lere gelindiğinde ise Osmanlı’daki ilk grevlerin yaşandığına tanık olmaktayız. Bunların en bilineni Şubat 1872’deki Beyoğlu Telgraf işçilerinin giriştikleri grevi [12] olmuş olsa da bu grev Osmanlı’da meydana gelmiş ilk grev olmamaktadır. Bu grevden önce bilindiği kadarıyla, 1826 yılında Dokuzuncu Kale olarak belirtilen kalenin inşaatı sırasında işçilerin iş bırakma eylemi yaptıklarını ve Elbisehane-i Askeri işçilerinin ödenmeyen ücretlerini alabilmek amacıyla Mayıs ile Eylül 1862 arasında beş ay iş durduklarına, 1863 yılında ise Ereğli kömür madenlerindeki işçilerin çalışma şartlarına tepkilerini grevle gösterdiklerine tanık olmaktayız. [13] Yine aynı dönem içerisinde 1872 ve 1875 yılında İstanbul tersanelerinde tersane işçileri biriken ücretlerini alabilmek için greve gitmişlerdir. 1870’lerden 1908 öncesine kadar Osmanlı’da meydana gelen grevlerin en temel nedeni ödenmeyen ücret meselesi olmuştur. Bu kanıyı destekler nitelikte, Oya Sencer’in ulaştığı belgeler ışığında 1872-1906 yılları arasında 23 grev meydana geldiği ve 23 grev olayının 21’inin nedeninin ya birikmiş ücret ya da ücret zammı talebi olduğu gün yüzüne çıkmaktadır. [14] Kamuda işçiler genellikle ödenmeyen birikmiş ücretler yüzünden, özel sektörde çalışan işçiler ise ödenmeyen ücretler dışında ücretlerin düşüklüğünden şikâyet ederek iş bırakma eylemlerine başvurmuşlardır. [15]

Bu dönemde dikkat çekici bir başka durum grev öncesi işçilerin davranışlarıdır. Başlarda Osmanlı işçileri işveren ile anlaşmazlığa düştüğünde greve gitmekten ziyade ilk olarak devlete başvuruda bulunarak, devlet büyüklerine dilekçe yazıp, yardım talep edilmiştir. [16] Bu durum bizlere Osmanlı’da devletin paternalist anlayışının işçiler tarafından kabul gördüğünü göstermektedir. İşçiler çoğu zaman ya da kimi zaman devletin nasihatlerinin ya da arabuluculuğunun sonuçsuz kalması sonucu grev eylemini gerçekleştirmekteydi. Ayrıca bu dönemde işçilerin sendika, cemiyet gibi bir örgütlülüğe ve liderliğe sahip olmamasının bir sonucu olarak grevler kısa süreli olduğuna tanık olmaktayız.

Osmanlı Devleti’nde kitlesel olarak nitelendirebileceğimiz ilk işçi eylemleri dalgası, 1908 Jön Türk Devrimi’nden sonra gerçekleşmiştir. Hâkim sınıflar cephesinde çelişkilerin had safhaya çıkması durumunda ortaya çıkan yarılma sonucunda ortaya çıkan kriz anında işçi sınıfının buna yanıtı sınıfı hareketi yükseltmek olmuştur.  Bu bağlamda, 1908 yılında meydana gelen Burjuva Demokratik Devrimi ile beraber hürriyet, müsavat, uhuvvet gibi kavramlarının önce çıkması ve değişen siyasi yapının ortaya çıkardığı kısa ömürlü boşluk dönemini en iyi değerlendirenlerin başında işçi sınıfı gelmektedir. Burjuva Demokratik Devrimi’nin getirmiş olduğu Meşrutiyet ile beraber gelen özgürlük ortamının doğurduğu siyasal ortam, hali hazırdaki ödenmemiş ücretler, düşük ücretler, kötü çalışma koşulları ve grevin işçilerin hak ve menfaatlerini iyileştirme konusundaki bilincin yavaş yavaş artması sonucunda 1908 yazında “hürriyet grevleri” adındaki grev dalgası yaşanmıştır. Oya Sencer’a göre, İkinci Meşrutiyet’i izleyen ilk üç aylık sürede, 60 kadar grev yapıldı. Oya Sencer, bu grevlere katılan işçi sayısının 100 bini aştığını tahmin etmektedir. Şehmus Güzel ise 1908 yılında çeşitli sektörlerde 111 grevin listesini vermektedir. [17] En nihayetinde 1908 yılında meydana gelen grev dalgası çok önemli toplumsal bir olay olmakla beraber işçi sınıfı tarihi bakımından başlatılması, örgütleniş biçimleri ve sonuçları bakımından son derece zengin ve öğretici bir deneyimdir. Grev sayısı bakımından Türkiye Cumhuriyeti’nde emek tarihinde uzun bir süre boyunca (1975 [18]’e kadar) benzer bir büyüklükte grev sayısına rastlanılamamıştır.

1908’in İhtilal mevsimi göz önüne alındığında bütün imparatorluğun işçisiyle beraber yürüyüşe kalktığı izlenimi vermektedir. Oysa, 1800’lü yıllarda Avrupa ülkelerinde yaşanan burjuva devrimlerinin aksine 1908 yılında, ihtilal havasında patlak veren grev dalgasının ardındaki neden siyasi ve ideolojik nedenlerden çok ekonomik sebepler ve çalışma koşulları olmuştur. Hiç kuşku yok ki Avrupa’lı işçi sınıfının aksine Osmanlı özellikle de Anadolu işçi sınıfının ideolojik ve siyasal bir fikir yapısı kazanmamış olması dönemin işçi eylem ve grevlerinin siyasi bir nitelik kazanmasının önündeki en önemli bir faktördür. Yine de bununla beraber 1908 döneminde neredeyse tüm grevlerdeki ortak neden işçilerin daha yüksek ücret talep etmeleri ve daha iyi çalışma şartları istemeleridir. Keza 1908 ile 1905 yıllarındaki Osmanlı işçisinin yevmiyeleri kıyaslandığında yüzde 15’lik fark bunun en basit göstergesidir.[19]

1908 Devrimi sonrasında yaşanan grev dalgası Osmanlı yöneticilerini korkutmuş olmalı ki Tatil-i Eşgal Kanunu çıkartılarak artan grev hareketlerini ve olası işçi örgütlenmelerini denetim altına almak istenmiştir. Bu sebeple, Osmanlı İşçilerinin demiryolu, tramvay, liman gibi kamuya yönelik hizmetle yükümlü şirketlerinde sendika yasağı getirilmesi kararlaştırılmıştır. Kanunun Osmanlı Meclisi’nde görüşülme esnasında her milliyetten ve çeşitli üretim kollarını temsilen 5000’i aşkın işçi Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun öncülüğünde [20] Haziran 1909’da Selanik’te bir miting düzenlemiş, Osmanlıca, Bulgarca, Rumca ve Yahudice olmak üzere dört dilden bildiriler okunmuş ve bildiriler dağıtılmıştır. [21] Bu durum bizlere o dönem Osmanlı işçilerinde işçi sınıfı bilincinin henüz sınırlı bir kesimde ve coğrafyada da olsa gelişmekte olduğunu göstermektedir ve bu durum belli bir dönem içinde olsa bile sınıf kimliğinin diğer etnik kimliklerin önünde geldiğini gösteren tarihsel anlardan birisidir.

1908 öncesini ele alan çalışmalar dikkate alındığında Osmanlı’da sendikacılık Osmanlı’da sendikacılığın yok denecek kadar az olduğu göze çapmaktadır. İlk işçi kuruluşları sendika veya işçi örgütü olmaktan ziyade hayır cemiyetleridir. Osmanlı ve Türkiye emek tarihi yazımındaki genel kanıya göre sınıf bilinci taşıdığı söylenebilecek gerçek anlamdaki ilk işçi örgütü İstanbul Tophane fabrikalarında işçiler tarafından 1894 senesinde gizlice kurulan ve kısa sürede devlet tarafından kapatılan Osmanlı Amele Cemiyeti olarak görülmektedir. Oysa Kadir Yıldırım genel kanının aksine Osmanlı Amele Cemiyeti’nin işçi sendikası niteliğinden çok siyasi nitelikli bir örgütlenme olarak tanımlamaktadır. [22] Yine bu dönemlerde Avrupa’daki fikir akımlarının Osmanlıya giriş noktası olan Balkanlarda ilk sosyalist işçi örgütlenmelerine rastlamak mümkündür. Bunun bir sonucu da olarak 1910’lu yılların başı yani Osmanlı’nın Balkan Savaşları sonucu Balkan vilayetlerini kaybedene kadar örgütlenmenin en yaygın olduğu yer Balkanlar, Özellikle de Selanik olmuştur. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu Osmanlı hükümetince kapatılmadan önce farklı sektörlerden 14 sendika 5000 üyeye sahip olmuştur. Sosyalizmin işçi sınıfı üzerindeki etkisinin artmasıyla beraber işçi sendikaları ve yaşanan grevlerde hem nitelik hem de nicelik artmışı meydana gelmiştir. İşgal yıllarında İştirakçi Hilmi önderliğinde Osmanlı Sosyalist Fırkası, ardından kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası ve Dr. Şefik Hüsnü ve Ethem Nejat tarafından Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partileri kurulur. İşçilerden bu partilere yoğun katılım olurken bu dönemlerde grevlere öncülük edenler sadece sendikalar olmamış, bazı ses getiren grevlerin sosyalist partiler tarafından da örgütlenmiş olduğunu görmekteyiz. [23]

Osmanlı dönemindeki işçi hareketlerini genel olarak ele aldığımızda;

  • Sendikal hareket cılız olmakla birlikte kendisinden sonra gelecek hareketlerin bir nevi öncüsü olmuştur. İmparatorluk dönemindeki işçi sendikaları ve sosyalist işçi partileri kendilerini Cumhuriyet’in ilk dönemine taşıyabilmiştir. Örneğin Osmanlı’da kurulan ilk sendika olan Osmanlı Amele Cemiyeti siyasi faaliyetleri sonucu kapanmasının ardından 1919 yılında kurulan Türkiye İşçi Derneği’nin köklerini oluşturmaktadır. [24]
  • İlk işçi kuruluşlarının diğer önemli zaafı da kendi aralarında bağlantısız olmalarıdır. Bu sebeple de bir üst örgüt olarak Konfederasyon veya Federasyon biçiminde örgütlenememişlerdir. Yavuz Selim Karakışla’nın da belirttiği gibi Osmanlı işçileri veya hiç değilse işçi örgütleri arasında sınıf dayanışması olduğu yönünde veri bulunmamaktadır. Örneğin aynı şirketin başka bir şehirlerdeki fabrikasındaki işçiler ortak örgütlenme yerine mahalli örgütlenmeler tercih etmiştir. Hatta işçiler aynı şirketin başka bir fabrikasında dikkate değer bir işçi örgütlenmesine ön ayak olmamışlardır. [25] Bu da bize işçilerin ortak bir bilincinin gelişmediğini ve sendikal kültürünün henüz gelişemediğini göstermektedir.
  • 1830’larla beraber piyasa ekonomisine hızlı geçiş imalat, ulaştırma, hizmet ve devlet dışı sektörlerde yeni iş olanaklarıyla beraber kısıtlı da (Bölgelerin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak bölgeler arasındaki işçi sınıfının dengesiz gelişimine tanık olmaktayız. Örneğin Rumeli ve Balkanlar gerek sanayinin gelişimi gerek işçi sınıfının gelişimi bakımından Anadolu’nun daha ilerisindedir.) olsa yeni bir işçi sınıfı hareketi doğurmuştur. Bu yeni sanayi kolları imparatorluğun üç büyük kentleri olan İstanbul, Selanik ve İzmir’de yoğunlaşmıştır. Bu özelliklerden dolayı bu dönemlerle birlikte Osmanlı’da belirli bir ağırlıkta kent işçisinin oluştuğunu söylememiz mümkündür. Fakat yakın tarihimize kadar kırsal kökenli işçilerin kır ile bağlantılarını koruyabilmiş olması işçilerin kır ve kent arasında bağ kurabilmesine ve ücret dışında belirli bir geçim kaynağının varlığı sebebiyle kelimenin Marksist anlamıyla tam olarak mülksüzleşemedikleri için sınıf bilincinin Avrupa’lı işçi sınıfına kıyasla daha yavaş ve geç geliştiğini söylemek mümkündür.

[1] Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2003, s.50

[2] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni Cilt: 1, 10. Basım, İstanbul: Thttp://turkiyedireniyor.org/osmanli-emekci-mucadelesi-tarihine-kısa-bir-bakis/#_ftn1ekin Yayınevi, 1976, s.106.

[3] Yavuz Selim Karakışla, “Osmanlı Sanayi İşçisinin Doğumu”, Donald Quataert ve Erik Jan Zürcher, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler içinde (28-54), İstanbul: İletişim, 2011, s.27

[4] Yavuz Selim Karakışla, A.g.e., s.28

[5] Yavuz Selim Karakışla, A.g.e., s.27

[6] Kadir Yıldırım, Osmanlı’da İşçiler, 1. Basım, İstanbul: İletişim, 2013, s.36

[7] Oya Sencer, Türkiye’de İşçi Sınıfı, İstanbul: Habora Kitabevi Yayınları, 1969, s.67

[8] Karl Marx ve Friedrich Engels, A.g.e., s.55.

* Bugün Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan bir şehir
** Bugün Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan bir şehir

[9] Oya Sencer, A.g.e., s.90.

[10] Kadir Yıldırım, A.g.e., s.191.

[11] Oya Sencer, A.g.e., s.91

[12] Oya Sencer, A.g.e., s.133.

[13] Yıldırım Koç, Türkiye’de İşçi Sınıfı Ve Sendikacılık Tarihi, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2003, s.42-43

[14] Oya Sencer, A.g.e., s.149

[15] Kadir Yıldırım, A.g.e., s.227.

[16] Oya Sencer, A.g.e., s.135-136.

[17] Yıldırım Koç, Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi Tarihi, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2003, s.19.

[18] Türkiye’de grev sayılarına ilişkin bknz: Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi Cilt-1, s. 494,495

[19] Yavuz Selim Karakışla, A.g.e., s.32.

[20] Yüksel Akkaya, Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık –I, Praksis 5. Sayı, Kış 2002, sf. 139

[21] Yavuz Selim Karakışla, A.g.e.,  s.36.

[22] Kadir Yıldırım, A.g.e., s.108

[23] Yavuz Selim Karakışla, A.g.e., s.42.

[24] Kadir Yıldırım, A.g.e., s.107.

[25] Yavuz Selim Karakışla, A.g.e., s. 43

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir