Nurullah Ankut: Her türlü zulme gözünü kırpmadan göğüs geren Hikmet Kıvılcımlı’nın yolundayız (Halkın Kurtuluş Yolu)

nurullah_ankut_konusma

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi 105, 106 ve 107. Sayısında yayınlanan Hikmet Kıvılcımlı’yı anma etkinliğinde konuşmasını gerçekleştiren Nurullah Ankut’un konuşmasının ilk bölümünü paylaşıyoruz.

Sema Olkun Kopal Yoldaş:

Şimdi hepimizin sabırsızlıkla beklediği bölüme geçiyoruz değerli arkadaşlar.

Gerçek insan, gerçek devrimci, Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın mücadele arkadaşı, teorik ve pratik geliştiricisi, devamcısı; doğayı, insanlar, hayvanlar ve bitkilerle bir bütün olarak gören gerçek bir hayvansever.

Cesaretiyle bizleri yüreklendiren, kafamızda en küçük bir soru işareti bile kalmamacasına bir projektör aydınlığıyla yolumuzu aydınlatan, Partimizin teorik ve pratik önderi Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanı Sayın Nurullah Ankut’u konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ediyorum.

(Alkışlar…)

Yaşasın Halkın Kurtuluş Partisi…

(Alkışlar…)

Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi…

(Alkışlar…)

Her türlü zulme gözünü kırpmadan göğüs geren Hikmet Kıvılcımlı’nın yolundayız

Nurullah Ankut Yoldaş:

Sevgi ve Saygıdeğer Arkadaşlarım,

Genç yoldaşlarımın bana yönelik övgü dolu sözleri karşısında mahcup oldum, yüzüm kızardı gördüğünüz gibi. Böyle şeylere alışık değiliz, yoldaşlar.

Ön sıralarda İşçi Sınıfımızın yiğit, mücadeleci yoldaşlarını görmek ayrıca beni daha da mutlu ediyor. Çünkü daha önce de söz etmiştim. Biz de köylü çocuğuyuz, sekiz yaşımızda köyden şehre göçtük. Babacığım, anneciğim kıran artığı şu çocuğu okutalım, adam edelim anlayışıyla şehre geldi. Yoksul mahallede oturduk. Yoksul insanların ne acılar çektiğini, önlenebilir hastalıklardan dolayı çocuklarının, gençlerinin nasıl ölüp ölüp gittiğini yaşayarak yanı başımızda gördük, acılarını yüreğimizde duyarak tanık olduk.

İlkokulu bitirdiğim yıl, 1958 yılı, Karacığan Kiremit Fabrikası’nda işçi olarak çalıştım yaz tatilinde. 1959 yılında Orta bir öğrencisiydim, yine yaz tatilinde Karacığan Kiremit Fabrikası’nda çalıştım. Ve sigortalılığım da o yıl başlar. 1959 yılında Karacığan Kiremit Fabrikası’nda işçi olarak çalışmamdan dolayı sigortalandım, yoldaşlar.

Sonra yaz tatillerinde tuğla ocaklarında çalıştım. Daha sonra, tanıdığımız bir inşaat ustası aracılığıyla yaz tatillerinde hep inşaatlarda çalıştım. Karo, fayans yani seramik döşemeciliği işinde çalıştım. Şu anda da usta sayılırım seramik döşemeciliğinde, arkadaşlar, o düzeye geldim.

Lise son sınıfta sömestr tatilinde yine inşaatta çalıştım. Konyalı yoldaşlarımız bilir, eski stadyumun karşısında Horozlu Han sitesi vardır. Onun İstasyona bakan tarafında Hazım Toydemir adlı bir müteahhidin yirmi dairelik inşaatında karo fayans döşemeciliği yaptık on beş gün tatilde, arkadaşlar.

Bu bakımdan Üniversite eğitimi için İstanbul’a gelince ve Bilimsel Sosyalizmle tanışınca hemen benimsedim. Ki ondan önce de Konya’da kendimi İslamiyetçi Sosyalist olarak tanımlıyordum, burada Marksizmle tanıştık. (Konuşmacı arkasındaki Marks’ın fotoğrafını göstererek) Teorimizin kurucusu, yoldaşlar.

Aslında unuttum, bir kitabından bir bölüm okuyacaktım size. Marks da yoksulluk içinde yaşıyor. Dahi. Üniversiteyi hep birincilikle bitiriyor. Avrupa ve dünya çapında bir felsefeci ama buna rağmen komünist ideolojiyi oluşturduğu için her taraftan dışlanıyor ve bütün hayatı acılar içinde ve yoksulluk içinde geçiyor. Yani çocuklarını geçindirecek, onlara gıda alacak para bile bulamıyor. Açlıktan, hastalıktan ölen oğlunun cenazesini kaldıracak cenaze masrafını karşılayacak kadar bile parası yok, yoldaşlar. O denli acılar içinde, yoksulluk içinde ömrünü tamamlıyor. Can Yoldaşı Engels’in babasının ticaret şirketinden, ki babası ölünce Engels yönetici olarak onun başına geçiyor, oradan aktarılan sınırlı, cüzi yardımlar olmasa yaşaması mümkün olmayacak.

İşte böyle bir önderin teorisiyle karşılaşınca, bir anda, insanlığın gerçek kurtuluşunun nerede olduğunu elle tutarca görüp kavradık. Ardından da tabiî bir işçi çocuğu olan Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı ile tanıştık. Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşamı da yoksulluk içinde geçmiştir. Yol Anıları’nda anlatır; 22,5 yıllık cezaevi hayatı, işçi annesinin ve teyzesinin kendi geçimlerinden biriktirebildikleri o kırık kırsığı cezaevine yiyecek, yemek ya da gıda maddesi olarak göndermesiyle geçmiştir Önderimizin de.

Oysa çok başarılı bir hekim. Psikiyatrinin Türkiye’de kurucularından, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin ünlü başhekimi Mazhar Osman’ın Asistanı. En gözde Asistanı. Ama 1925 Komünist Tevkifatı’nda içeriye alınıyor ve ondan sonra mesleğini yapma imkânı verilmiyor, yoldaşlar.

İşte halk için kendisini adayan; her türlü zulme, acıya gözünü kırpmadan ve duraksamadan göğüs geren bu insanların yolunu görünce, insanca yaşamak sadece bu yolu izleyerek yaşamakla mümkün, dedik biz de yoldaşlar. Ve o zaman yani 1968 yılında yolumuzu seçtik. O yıldan bu yana da önderlerimizden devraldığımız teorik, pratik mirası ve şanlı mücadele savaş bayrağını dalgalandırmaya devam ediyoruz, yoldaşlar.

Kavganın şartlarının emrettiği şekilde davranacaksınız

(Alkışlar…)

Hep söylediğimiz gibi, cesaret de bir vatandır, yoldaşlar. Sıradan bir kişilik özelliği değildir cesaret. O vatana sahip değilseniz; hem insani onurunuzu savunamazsınız, hem de maddi vatanınızı savunamazsınız.

O zaman, kavganın şartlarının emrettiği şekilde davranacaksın. Yoksa böyle davranırsam ne gibi risklerle karşılaşırım, nasıl başım belalara girer diye düşündüğünüz anda, devrimcilikten vazgeçmiş olursunuz. Doğru yol nedir? Doğru tutum nedir? diyeceksiniz ve gözünüzü kırpmadan o şekilde davranacaksınız.

İşte 15 Temmuz sonrası da “Ergenekon Operasyonu”nda mağdur konumunda olan ulusalcı, sözde Mustafa Kemalci (gerçekte değil) Generaller, Subaylar, ikisi hariç, arazi oldular. Biri; dostumuz Mustafa Dönmez, biri de; yazılarımızda söz ettiğimizTürker Ertürk. Bu iki kişinin dışında hepsi Tayyip’in yanında saf tuttu.

Niye?

Cesaretleri yetmedi. Tayyip tek başına kaldı, şimdi bunun karşısında bir mücadele yürütürsek yeniden Silivri’yi boylarız, bu sefer bizi kimse oradan çıkaramaz, diye düşündüler. Utançla izliyorum Parababaları ve yandaş medya ekranında Feto Şeytan Taşlama Ayinine ve Tayyip’e biat ayinine katılışlarını. Midem bulanıyor.

Ama bunların 1952’den bu yana NATO zihinlerini boşaltmış, mantıklarını almış götürmüş. “Ergenekon Davası” adlı CIA operasyonu da cesaretlerini bitirmiş. O yüzden 15 Temmuz sonrasında hepsi teslimiyete girdi.

Bizim dışımızda kalan sol ortama, ulusalcı ortama baktığımızda yine içler acısı bir durumla karşılaşıyoruz.

Sevrci Soytarı Sahte Sol dediğimiz HDP/PKK yörüngesine girmiş ve 1960’lardaki, 1970’lerdeki çizgisinin 180 derece karşısına geçmiş yani emperyalizm karşıtlığından emperyalizm yandaşlığına geçmiş sahte sol, zaten PKK ne derse onun yanındaydı. Onun özgür bir düşüncesi, davranışı, tutumu yıllardan bu yana hatta on yıllardan bu yana kalmamıştı. Onların da genç yakışıklı sözcüsü Demirtaş ne dedi?

“Ordu içindeki kripto Fetöcüler ve Tayyip Erdoğan düşmanları yeni bir darbeye hazırlanıyor.”

Yani Tayyip’i, Tayyip’ten fazla savunma pozisyonuna geçiyorlar, yoldaşlar. Amiyane deyimle yavşıyorlar Tayyip’e. Yani biz seni bu kadar düşünüp kolluyoruz, yeni bir darbeye karşı önlem al, şeklinde yaranmaya çalışıyorlar.

Yine Bin Kalıplı’nın dergâhına girmiş bir zavallı, “Ergenekon Operasyonu” mağduru aynı şeyi söylüyor. Hani Apo’yu nasıl sorguladım diye ekranlarda, şurada burada nutuklar atıyor, kitaplar yazıyor… Yahu Amerika paketlemiş sana teslim etmiş.

Paketlenmiş teslim edilmiş adamı sorgulamada ne var yani, bunun neresi kahramanlık?

(Alkışlar…)

Kaldı ki Apo uçakta gözünü açtığı anda ne dedi?

“Bir hizmetim olursa yapmaya hazırım. Benim anam da Türk’tü zaten, Türkleri severim.”, dedi.

Böylesine diz çökmüş, teslim olmuş bir adamı sorgulamanın neresi bir kalite ortaya koyar?

Onlar da, FETÖ yeni darbe yapacak, diyorlar.

Bin Kalıplı ne diyor, o tekkenin şeyhi?

Tayyip Erdoğan şu anda milli mevzide, antiemperyalist mevzide, diyor. Biz de aynı mevzideyiz, onunla beraber mücadele ediyoruz, PKK’yi hendeklere gömdük, diye övünüyor. Yani gerçekle hiç ilgisi yok.

Oysa bütün Kürt illeri yakılıp yıkıldı.

Bunu kim yaptırdı?

Amerika.

“Açılım Süreci” denilen sürecin, yani o hendekleri bombalarla dolduran sürecin de mimarı Amerika’ydı. Bu “Hendek Savaşı”denilen savaşın, 2016 yılı 20 Temmuzu’ndan sonra başlatılan savaşın programcısı, planlayıcısı ve yürütücüsü de Amerika’dır.

Bu savaşla Türk, Kürt binlerce genç hayatını kaybetti; Kürt illeri yakılıp, yıkıldı, harabeye döndürüldü ve bu savaş iki halk arasındaki bin yıldan bu yana oluşmuş olan bağlara büyük bir darbe indirdi. Yani hızla ayrıştırıldı halklar.

Ve bunun karşısında ne başarı elde edildi?

Hiç…

Kürt illerinde asker kışlasında tutsak, polis karakolunda tutsak. Eskiden dikkat edersek haberlerde devriye gezen askeri ekibe, time PKK’liler saldırdı ya da sıcak karşılaşma oldu, temasa girildi ve şu kadar karşılıklı zayiat var, diye haberler alırdık. Şimdi hiç öyle haberler almıyoruz.

Nasıl haberler alıyoruz?

PKK kışlanın önünde bomba patlatıyor, karakolun önünde bomba patlatıyor. Ve kışlanın önünde patlatılan bombayla 18 şehit birden veriliyor.

Yani bu neyi gösteriyor?

Kürt illerinin bütün kırsalı PKK’nin hâkimiyetinde, şehirler PKK’nin hâkimiyetinde. Sonuç bu. Amerika bunu öngörüyordu zaten.

Ama Bin Kalıplı’da, o tekkede yetişen insanlarda bunu görecek mantık yok, bilinç yok, bilgi yok, anlayış yok, namus yok, dürüstlük yok.

Bu adamla uğraşmayayım, diyordum, dikkat ederseniz kitabımız çıktıktan sonra da hiç konu etmedim ama şimdi bu ve bunun ekolünde yetişenler durup dinlenmeden elde ettikleri medya organları aracılığıyla halkımızda bilinç bulanıklığı yaratmaya çalışıyorlar. ABD Emperyalistlerinin işbirlikçisi, hain AKP’giller’i yurtseverlikle pazarlamaya çalışıyorlar. O yüzden kısaca da olsa değinmek istiyorum, yoldaşlar.

Bin Kalıplı Doğu Perinçek’in “Türk Ordusu Kuşatmayı Nasıl Yaracak?” adlı kitabı 2011’de basılmış.

Bakın burada ne diyor?

“ABD dolaylı olarak Türk Ordusuna uzun saldırılarda bulundu, değişik saldırılarda bulundu sonra da cepheden saldırıya geçti.”

Ve aynen aktarıyorum:

“Cepheden taarruz stratejisinin en önemli unsuru kaleyi içerden çökertecek bir hükümetin hazırlanmasıdır. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ikilisi ABD tarafından bütünüyle bu amaçla iktidar koltuğuna oturtuldu. CIA’nın denetimindeki Rand Corporation adlı strateji kuruluşunun daha 1996 yılı sonunda Tayyip Erdoğan’ın başbakan ve Abdullah Gül’ün dışişleri bakanı yapılacağı yönündeki yayınları 21 Ekim 1996 tarihli Aydınlık dergisinde kapak haberi yapılmıştı.”

Hani Lenin der ya, kör bir köpecik bile burnunu oradan oraya sokarken tesadüfen bazı noktalarda yiyecek, gıda maddesi bulabilir, diye. İşte Bin Kalıplı da aynen öyle, oradan oraya gezinti yaparken bazen böyle doğru tespitler yapabiliyor.

Ama bugün geldiği nokta, hatta 2013 sonundan itibaren geldiği nokta, Tayyip’in safı yani bunun 180 derece karşıtı.

Yahu bunun yetiştiricisi, hamisi, planlamacısı, iktidara oturtucusu ve iktidarda tutucusu 14 yıldan bu yana ABD Emperyalistleri.

Böylesine teslim olmuş bir adam, “beni kubura süpürmeyin kullanın” diye yalvaran bir adam nasıl antiemperyalist bir tutum takınabilir? Buna imkân var mı?

Hayır.

Oysa 15 Temmuz sonrası en büyük saldırısını yaptı bu iktidar, Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i. Türk Ordusu’nun geride kalmış unsurlarını darmadağın etti. Kışlalarını kapattı, boşalttı. Kışlalarının önünü iş makineleriyle, çöp arabalarıyla doldurdu. Ve FETÖ’cü diye tutukladıkları subayları çırılçıplak soydu külotlarına varıncaya kadar. Ters kelepçe vurup at ahırlarına doldurdu, işkencelerden geçirdi.

Ve geçen Ankara Barosu’nun kongresinde Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı açıklıyor. İşkence yoğun bir şekilde sürüyor, diyor. Hatta tecavüzler de sürüyor, diyor. Tecavüz sonucu kalın bağırsak ameliyatı olan hastalar biliyorum ben, diyor. Ve oradan öğreniyoruz tecavüzün bu boyutta olduğunu. Başka bir medya organı yazamıyor bunları. Ya yandaşlıktan yazmıyor ya da cesaretleri yetmediğinden yazamıyor.

Tecavüz, biliyorsunuz sadece cinsel organla yapılan bir fiil değil, işlenen bir suç değil. Hukukçu yoldaşlarımız var aramızda; metal, plastik, ağaç benzeri malzemelerle de makata ya da cinsel organa sokulan şeyler aynen tecavüz sayılır.

Hastaneleri kapatıldı Ordunun, askeri liseleri kapatıldı, harp okulları kapatıldı.

Ve Milli Savunma Üniversitesi mi diyor, onun rektörlüğüne kimi getiriyor?

Yeni atadığı Erhan Afyoncu adlı müseccel Ortaçağcıyı. On yıllardan bu yana Fatih Altaylı’nın yanında keser kaçığı Murat Bardakçı’nın şamar oğlanı olarak kullandığı gericiyi getiriyor. Yani subayların nasıl seçileceklerini birinci planda o belirleyecek.

Ordu diye bir şey kalmadı. Bilinçli dostumuz Mustafa Dönmez’in dediği gibi, ortada üniformayla dolananlar var. O gerçek anlamda Mustafa Kemal’in üniforması değil. Sünnet çocuğu üniforması o.

(Alkışlar…)

Bütün bu yıkımları, tahribatları yapan Kaçak ve de Haram Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i milli cephede olmuş oluyor.

Yüzüne tükürülür bu siyasetin. İflah olmaz bunlar. Yılanların her yıl deri değiştirdiği gibi, her birkaç yılda bir savunduğu görüşün tam karşıtını savunmak ve görüş değiştirmek bunun belirleyici karakteristiği. Bunlardan uzun uzun söz etmiştik, yoldaşlar.

AKP, çıkar amaçlı suç örgütü

Peki, 15 Temmuz sonrasında kendilerini komünist, sosyalist, Gezi İsyancısı olarak tanımlayan küçükburjuva sol gruplarımız ve ortamımız ne yaptı?

O da sade suya tirit birkaç açıklamanın dışında bir şey yapamadı.

Hepsinin terimi bu: “15 Temmuz Fethullahçı darbe girişimi”.

Hayır, darbe girişimi diye bir şey yok!

Yahu darbe siyasi bir terim. Az çok kanunlara bağlı olarak işleyen bir iktidara karşı yapılan, halktan kopuk ve halkın çıkarıyla bir ilgisi olmayan bir askeri harekettir darbe.

Oysa biz 2002’den bu yana ne diyoruz AKP’giller için?

Çıkar amaçlı suç örgütü. Kriminal bir örgüt.

FETÖ ne?

O da benzeri. O da aynısı.

İki kriminal örgütün ganimet paylaşımı bu, ganimet paylaşım savaşı.

Darbe dediğiniz anda, bilerek ya da bilmeyerek, dolaylı ya da doğrudan Kaçak Saraylı’nın yanında saf tutmuş ya da ona selam sarkıtmış olursunuz.

Hukukçu yoldaşlarımız var aramızda, hukuki terimle ne denir bunlara?

Müşterek fail. Suçun müşterek faili bunlar. Suçun planlanmasında ve 15 yıldan bu yana icrasında yan yana, beraberce çalışmış ve aynı suçu eşdeğerde işlemiş, cürüm ortaklarıdır bunlar, müşterek faillerdir. O yüzden her ikisinin de Laik Cumhuriyet’i yıkmaktan dolayı, vatana, millete ve halklara ihanetten dolayı, ABD Emperyalistlerine yandaşlıktan dolayı, trilyonlarca dolar kamu malını hırsızlama yoluyla aşırdıklarından dolayı ve ülkemizde ve Ortadoğu’da on milyona yakın masum Müslüman halkın katledilmesinde ABD haydut devletiyle yaptıkları işbirliğinden dolayı yargılanmalı gerekir.

(Alkışlar…)

Bunlar yoldaşlar, “Ergenekon Davası” adlı CIA operasyonunda 15 Temmuz sonrasında da çok etkili bir araç kullandılar.

Neydi bu araç yoldaşlar?

Hukuk.

Bir saldırı, cinayet ve kandırma aracı olarak kullandılar hukuku. Ve büyük tahribatlarını bu yolla yaptılar.

Şu an İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer, iki dönem de üst üste dekanlığını yapmış, dekan seçilmiş İstanbul Hukuka.

Yani bu ne olduğunu gösteriyor?

Yandaş olduğunu gösteriyor, değil mi arkadaşlar?

Zaten sosyal medyada bazı öğrencileri de, yandaş, diyorlar. Rizeli. Kaçak Saraylı’nın hemşerisi. Kitap yazmış ve ünlü Alman hukukçu Hans-Heinrich Jescheck’ten aktarma yapıyor.

Jescheck, burjuva hukuku alanında, ceza hukuku alanında dünya çapında bir otorite, arkadaşlar. Türk Ceza Kanununun uyarlanması ve uygulanması konusunda da Türk hukukçularla işbirliği halinde çalışan bir otorite.

Bizim hukuk sistemimiz, hukukçu yoldaşlarımız bilir, Kara Avrupa hukukuna bağlı. Onun da günümüzde iki merkezi var:Almanya ve Fransa, yoldaşlar.

Bilindiği gibi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hukuk sistemi oluşturulurken, Ceza Hukuku İtalya’dan, Medeni hukuk ise İsviçre’den aynen alınmıştı. Fakat o geçmişte kaldı artık. Günümüzde hukuk fakültelerimiz Fransız ve Alman hukuk fakülteleri ve oraların profesörleriyle ilişkidedirler ve onlarla birlikte çalışıyorlar. Yani Otorite olarak bu iki merkezi tanımış oluyorlar.

İşte Alman ekolünün başında bulunan kişi Profesör Jescheck Max Planck Enstitüsü’nün de başkanlığını yapan kişi. Aynen şöyle diyor, Adem Sözüer de oradan aktarıyor:

“Hiçbir şey kişi özgürlüğünü, iptidai keyfiliğin ceza hukukunu bir güç aracı olarak kullanmasından daha etkili bir şekilde tehdit edemez.”

Ne kadar doğru bir tespit, değil mi yoldaşlar?

İşte Ceza Hukukunu bir güç aracı olarak kullandığı için NATO’nun ferasetlerini alıp götürdüğü, görünüşte Mustafa Kemalci Subayları kündeye getirdiler. Oysa onlarına Mustafa Kemal’i anlamakla ilgileri yoktu. Zerrece anlamış olsalardı bu tuzağa düşmezlerdi.

Yine 15 Temmuz sonrasında Kaçak Saraylı da aynı aracı kullanıyor, değil mi yoldaşlar?

Yani hukuk falan bırakmadı gerçek anlamda. Bildiğimiz gibi, 2010 Referandumu’yla birlikte artık adli sistemi AKP’nin hukuk bürosuna dönüştürdü. Bağımsız yargı diye bir şey kalmadı.

En son Kaçak Saray’daki Adli Yıl açılış rezaletlerine tanık oldunuz. Yine yeni hâkim, yargıç atama törenlerine tanık oldunuz. Midem bulandı benim. Üniversite bırakmadı, bilim bırakmadı. Yine rektörlerin oradaki o neşeli hallerine tanık oldunuz. Ayıp yahu… İnsan bu kadar küçülmemeli.

Yahu, oranın adı üstünde: Kaçak Saray. Mahkeme kararı var oranın kaçak bir yapı olduğuna dair, Sit alanı olduğuna dair, orada yapılaşma olamayacağına dair ve yıkılması, engellenmesi gerektiğine dair.

Yine namuslu Ankara Mimarlar Odası Başkanı kadın, saygıdeğer Tezcan Karakuş Candan sürekli takibinde bu işin.

Ama o kararlara rağmen Kaçak Saraylı ne dedi?

“Ne yaparsanız yapın orası bitirilecek, açılışını da yapacağım, içeriye de girip oturacağım.”, dedi. Yani ben hukuk mukuk, kanun manun sallamam, diyor.

Yahu sen Anayasa, kanun sallamadığın anda senin bütün sıfatların boş düşer. Sen bir çete liderinden başka bir şey olamazsın. Devlet adamlığı sıfatın bir anda biter.

Ama bunu bizden ve bir tek namuslu hukukçumuz YARSAV’ın Kurucu Genel Başkanı, yiğit dostumuz Ömer Faruk Eminağaoğlu’ndan başka dile getirecek cesarete sahip olan bir hukukçuya tanık olmadık biz.

Tanık olan var mı, arkadaşlar? Tayyip Erdoğan da FETÖ’nün suç ortağıdır, yargılanmalıdır, diyebilen bir hukukçu var mı başka, bizim hukukçu arkadaşlarımızın ve Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun dışında?

Varsa duyan, bilen söylesin. Yok.

“Sayın Cumhurbaşkanım”, diye utanmaz arlanmaz, sözde Ergenekon mağduru Generaller mektup yazıyorlar Tayyip’e.

Yahu Cumhurbaşkanı yok ortada! Cumhurbaşkanı seçiminin yapılabilmesi için o seçime girmek kriterlerine sahip bir adayın ortaya çıkması gerekir. Bu adımın diploması yok.

Öngörülen kriterlerin başında ne var?

Dört yıllık üniversite mezunu olmak. Yok bunun böyle bir diploması. İki tane diploma gösterdi, ikisi de sahte. O zaman ortada yasal bir Cumhurbaşkanı yok. Bir suç örgütü lideri var. Çete hukukunu, hukuk diye millete yutturan bir despot var ortada.

İnsansak buna karşı çıkacağız, ortaya koyacağız. Koyamazsak, onurumuzu dirhem dirhem yitiririz. Biz Kıvılcımlı’nın öğrencileriyiz. Bayrağı ondan devraldık ve bu kavgaya girerken kelleyi koltuğa aldık da girdik. Yoldaşlarımız bilir; 1960’lı, 1970’li yıllar boyunca sokağa sanki bir çiçek bahçesine gidercesine bir rahatlıkla çıkıyorduk. Belimize silahımızı sokup, mermiyi namluya sürüp, tetik emniyetine alıp öyle çıkıyorduk. Her an ölmeye ve öldürmeye hazırdık ve bu çok doğal bir durumdu bizim için. Hiç strese girmiyorduk, günlük yaşamımızın bir parçasıydı bu. Gün oldu üzerimize mermiler de yağdı. Gün oldu yanı başımızdaki yoldaşımızı da kaybettik. İşkencelerden de geçtik. Ama asla ne yüreğimiz korku duydu, ne inancımız, kararlılığımız en ufak bir sarsıntıya uğradı.

(Alkışlar…)

O zaman kendisini cahil, bilinçsiz, yoksul insanlara Cumhurbaşkanı olarak, Reis olarak yutturmuş olan bu suç örgütü liderini, bir de onun ekibini teşhir etmek, ortaya koymak, bütün gücümüzle ona karşı savaşmaktır görevimiz, yoldaşlar.

(Alkışlar…)

Devrimcilik bunu emrediyor bize bugün.

Alman Profesör devam ediyor:

“Tabiatı gereği haksızlık oluşturan bir şeyin kanuni bir kılıfa büründürülmesi o şeye hukuki bir nitelik kazandırmaz.”

Yani AKP’giller’in yaptıkları bütün düzenlemeler, bütün suçlarına, vurgunlarına kanun kılıfı giydirmeye çalışmaları hukuki bir nitelik oluşturmaz; hukuk dışıdır bunlar.

Şimdi bu Adem Sözüer, bu aktarmaları yapıyor Jescheck’ten, bu kitabı yazıyor: “Ceza Hukuku Uygulama Rehberine Giriş ve Pratik Çalışma Notu.”

Peki bu hukuk ilkelerini bilmiyor mu?

Biliyor. Ama onu savunmaya cesareti yetmiyor. O zaman ne mesleki onurunu, ne insani onurunu savunamıyor, sahip çıkamıyor.

Saygıdeğer yoldaşlarım,

Bu konulara 15 Temmuz’dan sonra hayli yer verdik. Bugün aslında başka bir konuda konuşmak istiyordum. Zamanımızı harcamadan (pek sınırlı zaten) ona gireyim isterseniz.

Eğitimin amacı nedir?

Aramızda kıdemli, saygıdeğer eğitim emekçisi yoldaşlarımız var. Onların alanına gireyim. Bildiğiniz gibi benim de beş yıllık eğitimciliğim, eğitim emekçiliğim var.

Eğitimin amacı nedir?

Buna muhakkak ki bütün eğitimci yoldaşlarımız kafa yormuştur.

Birincil planda zihni işletmek, özgürce işleyen bir zihne sahip olmasını sağlamak öğrencinin yani özgür bir akla sahip olmasını sağlamaktır. Bu çok önemli bir şey.

Aslında karşılaştığımız her insan; ben aklımı özgürce kullanıyorum, der. Kimse aklının tutsak olduğunu, prangalara vurulduğunu, zafiyet içinde olduğunu, önyargılarının esiri olduğunu kabul etmez.

Ama insan beyaz bir kâğıt gibi tertemiz bir zihne sahip değildir. Doğduğumuz ve konuşmaya başladığımız andan itibaren zihnimiz yüklemelerle karşılaşır. Öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, deneyimlerimiz, travmalarımız, acılarımız, bize öğretilen dogmalar hep zihnimize biner, yüklenir ve zamanla tortulaşır, katılaşır, kristalize olur, kalıplar oluşturur. Ve biz o zihinle bakarız olaylara.

Ve o yüzden bilim insanlarının bile (özellikle sosyal bilimlerde), eline aynı metni verin, bunu yorumlayın, deyin büyük oranda her biri farklı yönlerini görürler, farklı düşünceye, farklı ibarelere odaklanırlar.

Neden kaynaklanır bu?

Çünkü hepsinin geçmişi, zihin yüklemesi ve bellek yüklemesi birbirinden farklıdır. Hepsi kendi belleğinin penceresinden bakar olaya. O yüzden o pencereden görüneni görür ancak. Olayın tümünü göremez.

Aklı özgürce kullanabilmek için süreci tüm yönleriyle görmek gerekir

Dikkat ederseniz, daha önce de çok söylemiştim yoldaşlar, her insan okuduğunu tam olarak anlamaz. Bazıları anlatılanı yüzde beş anlar, bazıları yüzde on, bazıları yüzde elli, bazıları yüzde doksan. Eğer herkes okuduğunu tam anlamıyla tertemiz bir özgür zihinle anlayabilse; herkesin sosyalist olması gerekir. Sosyalizmin haklılığına herkesin ikna olması gerekir. Ve her sosyalistin de Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik hazinesini benimsemesi gerekir.

Bu pozitif bilimlerde bile böyle, yoldaşlar. Hani bir hekime gidersiniz şikâyetlerinizi anlatırsınız o sizi yönlendirir. Der ki; rahatsızlığınız bu; ameliyat gerekiyor. Başka bir hekime gidersiniz, o sizi farklı bir şekilde yönlendirir.

Mesela en son yaşadığım bir örneği anlatayım. Bildiğiniz gibi, bir buçuk yıl koltuk değneği taşıdım. Sağ dizimde bir menüsküs yırtılması ve dejenerasyonu, ondan kaynaklı bir ödem oluşmuş. Mustafa Yoldaş’la beraber Bakırköy Sadi Konuk Devlet Hastanesinin kıdemli ortopedistine gittik. O dedi ki; bir ödem var kemiklerde. Yapmamız gereken, yapay kırık açacağız kemikte, o yapay kırığı tamir ederken organizma, bu ödemi de tedavi edecek. Yapılması gereken bu. Ama ondan önce bir ilaç kullanalım, dedi. Ama ilaçlar bende (ağrı kesicilere bedenim alerjik olduğu için) alerji yapıyor. Yani kullanamadım. Uzun süre öyle gittik.

Sonra Ercan Küçükosmanoğlu Yoldaş’ın sınıf arkadaşı Osmaniye’den, Haseki Hastanesinde bir ortopedist. Doçent. Ercan arkadaşın selamıyla ona gittik. O baktı, dedi ki; menüsküs parçalanması var, ameliyat edeceğiz. Risk almayı da sevdiğim için; bize uyar, dedim. Ali Yoldaş’la, Nakliyat-İş Başkanı Yoldaş’la birlikteydik. Hemen işleme başladık. Gün aldık, ameliyat olduk ve iyi geldi sonuç olarak. Şikâyetlerim yüzde doksan oranında azaldı, kalktı ortadan.

Yani bir tıp biliminde bile farklı yönlendirmeler, farklı ekoller, farklı kavrayışlar, farklı düşünce tarzları oluyor. Olay aynı olay. EMAR çekiliyor, röntgen çekiliyor, aynı bilimsel radyolojik tetkiklere bakılıyor ama farklı önerilerde bulunuyorlar her ikisi de. Farklı tedavi yöntemleri buluyorlar, izliyorlar, uyguluyorlar. Yani pozitif bilim dünyası bile böyle olunca, sosyal bilimler alanı tamamen farklı bakış açıları, farklı düşünceler üretir aynı olay üzerine.

Çünkü biliyorsunuz aynı şartlar sağlandığı anda, hep aynı sonuçlar ortaya çıkar bilimde. Yani bilimsel olayın ve bilginin doğruluğunun kanıtı budur. Dünyanın her yerinde o şartları sağlarsanız, o sonuçları elde edersiniz. Tekrarlanabilir ve aynı şekilde tekrar tekrar kanıtlanabilir olmasıdır bilimsel kanunların esası.

Buna rağmen pozitif bilimlerde bile durum böyle olunca, sosyal olaylar tümüyle farklı yorumlanmaya yatkın olur. O bakımdan bir sosyal olayı bütünüyle görmek gerekir.

Aklı özgürce kullanabilmek için tüm yönleriyle görmek gerekir ve hiçbir olay anlık bir şey değil, bir sürecin işidir. Her olay bir sürecin parçasıdır.

O bakımdan biz AKP’giller’i, Pensilvanlı’nın tarikatını değerlendirirken, dikkat ederseniz tâ 1920’li yıllara yani emperyalistlere saltanatla el ele vererek destek oluşlarına, Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkışlarına kadar gideriz ve sınıf temelini ortaya koyarız. Antika, vurguncu, asalak, Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının dünya görüşüdür bunların ideolojisi. Bu yüzden onarın savunduğu sahte İslamiyet’e Muaviye-Yezid dini, deriz. Bunlar Kurtuluş Savaşı sonrası da yerli-yabancı Parababalarıyla ittifaka girerek etkin olmuşlar, İş Bankası’nın kuruluşunda yer almışlardır. Celal Bayar’ın 1932’de İktisat Vekili, 1938’de de Başbakan olmasıyla mesafe katetmişlerdir. Ve 1950 sonrası NATO’nun yörüngesine uydu olarak girince Türkiye, “Yeşil Kuşak Projesi” sonucu yetiştirildi bu kadrolar, deriz. Yani oradan alıp getiririz, yoldaşlar bir süreç olarak.

İşte bir olayı anlamak için sürecin tamamını göz önüne almak gerekir ve bütün yönleriyle almak gerekir. Zaten sosyal bilimlerde kanun da budur, yoldaşlar. Yani olayın tüm parçalarının arasındaki ilişkinin oranıdır ve sebep-sonuç ilişkilerinin oranıdır, matematiğe vuruluşudur sosyal kanunlar. İşte onu görebilmek gerekir. Onu da her zaman net olarak görebilmek için Önderimiz ne der; “Sosyalizm olayların bilimidir.” Olayı en başından alacağız. Karakaplılar şunu yazar, bunu yazar; onlar ikincildir, onların görevi, olayın üzerine ışık düşürmektir. O ışığın yönlendiriciliğinde olayı tüm yönleriyle göreceğiz. Olayların kendisi zaten devrimcidir. Bütün yönleriyle gördük mü işte buna da Marksizmde; Diyalektik Maddeci Metot ve Mantık, denir. Yani zihni özgürce, her türlü önyargıdan uzak kullanabilme becerisi… Olayı bütün yönleriyle, işimize gelsin gelmesin, bizi rahatsız etsin etmesin ortaya koyup görmektir önemli olan. Demek ki, özgür bir zihni gençlere kazandırmamız gerekir. Eğitimin birincil amacı bu.

Peki dinle bilim bağdaşır mı?

Hayır bağdaşmaz. Asla bağdaşmaz. Hz. Muhammed, on bir ayette aklınızı kullanın, der. Ama ister istemez Tanrı buyruğu niteliğinde kesin, tartışmasız buyruklar da ortaya koyar. Onlardan şüphe ettiğiniz anda dinden çıkarsınız.

O zaman o dogmalar yani Tanrı buyrukları bizim zihnimizi ne yapar?

Kuşatır.

Suudi Arabistan Başmüftüsü diyor ki; “Ay’a çıktık diyorlar, yalan. Ay’a çıkılmaz, Ay bir nurdur.”

Kur’an’ın lafzına sadık kalarak söylediği düşüncesinde içtenlikli. Çünkü Kur’an’da da aynen böyle denir: Ay bir nurdur.

Amacı nedir? Allah neden yaratmıştır Ay’ı?

Siz ayları, mevsimleri ve yılları hesaplayasınız diye Ay’ı bir nur olarak yarattı, der Kur’an. Güneşi ısı ve ışık kaynağı olsun diye yarattı, der. Bunu kabul ettiğiniz anda, Ay’a çıkılamayacağını otomatikman kabule mecbursunuz.

Yine Dünya tablosu, açıklamıştık yoldaşlar; düz tepsi gibi. Dünya merkezli bir sistem. Güneş ve Ay, Dünya’nın etrafında döner, sabit durur Dünya. Biliyorsunuz Giordano Bruno ve Galileo Galilei, Ortaçağ’da bundan dolayı Engizisyon mahkemesinde yargılandılar, buna karşı çıktıkları için.

Peki deprem, zelzele nedir?

Tanrının insanlara verdiği bir ceza, günahkârları cezalandırma yöntemi.

O zaman siz fay kırığını, fay hattını anlatamazsınız, kabul ettiremezsiniz.

Yine yakınlardaydı, bizim müftülerden biri fetva veriyor değil mi?

İşgüvenliğini abartmak Tanrının iradesine karşı gelmektir, diyor. Yani kader. Orada iş kazasıyla ölecekse ölecek… İş kazasını fazla abartırsanız o iradeyi engellemiş olursunuz, diyor.

Bu bakımdan yoldaşlar, hiçbir din bilimle bağdaşmaz.

Oysa bilimde kanunlar durup dinlenmeden değişir. Gerçekler aynı ama onların açıklaması durmaksızın değişir. Mesela gelecekte kansere basit şekilde çare bulunacak. Bir ilaç, bugün antibiyotiklerde olduğu gibi, kanserli hücreleri normal dokulara hiç zarar vermeden tahrip edecek ve organizmayı sağlıklı hale getirecek. Ama onun yolunu, yöntemini, kanununu şu anda bilince çıkarmış değil bilim. Nitekim pek çok hastalığı bu şekilde önledi, değil mi yoldaşlar? Yani bilim durup dinlenmeden yol alıyor. Doğaya, topluma ve insana dair gerçekleri aydınlığa çıkarıyor ama bunun sonu hiçbir zaman gelmeyecek. Sürekli değişiyor bilimsel veriler, kesinlik yok, devamlı değişir, bilimde genelgeçer doğrular yok. O zaman ön kabul olur, bilim gelişmez, durur genelgeçer doğrular var dersek.

İşte Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i o yüzden eğitime saldırıyorlar, yoldaşlar.

Diyanet İşleri Başkanı, zırhlı Mercedes’li Mehmet Görmez’in açıklaması oldu, değil mi geçenlerde?

Anaokulu da açıyor Diyanet İşleri. Yani daha konuşmaya yeni başlayan çocukları alıp din dogmalarıyla bir Ortaçağ insanı halinde yetiştirmek istiyorlar. Diyor ki; “Geçen, torunum oldu, kulağına ezan okudum, Kur’an’ı Kerim tilavetinde bulundum. Bu son derece normal bir şey. Nasıl mutlu oldum”, diyor.

Eğitim psikologları var, çocuk psikologları yoldaşlarımız var, hekim yoldaşlarımız var aramızda. Doğdukları anda çocuklarda sosyal korkular yok. İki korku var, yoldaşlar.

Birincisi; yüksel desibelli seslerden yani gürültülerden korkarlar içgüdüsel olarak. Yani genlerine kodlanmış olarak.

Bir de; desteksiz kalmaktan korkarlar.

Bilmiyor ki, torununu korkuttu kulağına ezan okumakla. Ama ona göre büyük bir sevap işledi.

Yine Ortaokullarda, Ortaöğretimde örgütleneceğiz, diyor. Camilerde örgütleneceğiz, diyor değil mi? Her camiden gençler örgütlenecek ve cami temsilcisi olacak, diyor. Onlarla devamlı irtibatta olacağız, diyor.

Yine AKP’giller okullarda parti gençlik örgütleri açıyorlar, değil mi? Bazı idarecilerle resimleri de çıktı. Yani eğitime bundan saldırıyorlar. 4+4+4’ün amacı bu. Okulların tümüyle İmam Hatipleştirilmesinin amacı bu, yoldaşlar.

Bu uygulanan İslam, Hz. Muhammed’in gerçek İslam’ı değil

Şimdi öylesine tutsak, Ortaçağ düşünce kalıplarına sahip zihne bırakırsak toplumu, zihinlere bırakırsak bilim falan gelişmez. Toplum Ortaçağ’a gider. O zaman da bu toplum ancak emperyalizmin sömürgesi olur, kölesi olur.

İşte bu yüzden tüm Doğu’da, İslam âleminde bilimsel keşifler yapılmadı, yoldaşlar. O yüzden emperyalizmin kölesi, uydusu durumunda İslam ülkeleri. Ve o yüzden bugün cehennem haline getirilmiş köyleri, kasabaları, şehirleri. Ve o yüzden her gün bin tane Müslüman birbirini öldürüyor; sen gerçek Müslümansın, ben gerçek Müslümanım diye. Böylesine bir cehenneme götürdü emperyalizm ve burada tutmak istiyor Müslüman ülkeleri.

Batı nasıl çıktı?

Aydınlanma devrimiyle, burjuva devrimiyle çıktı. Kiliseyle devletin bağını kopardı. Din herkesin kendi vicdanıyla Tanrı arasındaki bir ilişkiye indirgendi. Eğitim, hukuk ve devlet kurumları tamamen aklın, bilimin, uluslararası insani değerlerin kuralları çerçevesinde örgütlenmeye çalışıldı. O yüzden bütün bilimsel keşifler, icatlar, teknikler, teknolojiler oralarda üretildi.

Aslında zulme uğrayan, acı çeken insanlar bunu sezinliyorlar, yoldaşlar. Dikkat ederseniz Afganistan’dan, Pakistan’dan, Suriye’den, Libya’dan ve hatta Türkiye’den hiç kimse Suudi Arabistan’a, Katar’a, Yemen’e, Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitmiyor.

Nereye gidiyor?

Hıristiyan ama laik emperyalist Batı ülkelerine gidiyor. E, hani senin İslam’ın barıştı, kardeşlikti?..

Sema Yoldaş’ımın, genç yoldaşımın da söylediği gibi, bu uygulanan İslam, Hz. Muhammed’in gerçek İslam’ı değil; Muaviye-Yezid İslamı.

Bunlar ne yaptı?

Hz. Muhammed’in Ehlibeyt’ini günlerce susuz bıraktıktan sonra, canice katledip öldürdüler. Bedenini kâğıt parçası gibi atlarının ayakları altında çiğnediler. Hz. Muhammed’in dünyada en sevdiği insandı Hz. Hüseyin. Ona bu zulmü uyguladılar ve ondan sonra hep devam edegeldi bu zulüm Emeviler’de, Abbasiler’de. İşte bugünkü uygulaması da CIA-Pentagon İslam’ı, arkadaşlar.

Kur’an’ın bir ruhu vardır, ondan da söz ediyoruz. Hz. Muhammed’in annesinin, bildiğimiz gibi, üç gün evliliği var, üç gün sürer evliliği. Babası Abdullah sefere çıkar, kervan görevlisidir ve orada öldürülür. Çünkü o çağlarda yağmalar, kervanları vurmalar, savaşlar yoğun yaşanıyor. Ve yetim kalır, sütanneye verilir, yoksul bir sütanneye. Çölde Bedevi yani İlkel Komünal Toplum düzeninde yaşıyor Hz. Muhammed. Sütannesinin adı da Halime, değil mi? Bazı kadınlarımızın adı oradan geliyor.

Ve Hz. Muhammed’in ilk kişiliğinin oluştuğu o beş yaşına kadar geçen süre, İlkel Komünal Toplum içinde geçer. Ve o değerleri, o sosyal eşitliği, paylaşımcılığı, o hayvan sevgisini, o insan sevgisini oradan edinir Hz. Muhammed. Sonra hep düşünür, kırk yaşından sonra Peygamberliğini ilan ettikten sonra da o çölde yaşadığı mutlu, sosyal eşitsizliklerin olmadığı düzeni. Ve o düzeni, İslam düzeni, Tanrı düzeni olarak Arabistan’a, Arap toplumuna ve tüm dünyaya yaymak ister. İnsanların ancak böyle bir düzende mutlu olabileceklerini düşünür. O yüzden Kur’an sosyal eşitsizliklere kesinkes karşı çıkar. Zenginlere isyan ederek zaten ilk ayetler ortaya konur. Ve zenginler sürekli zalimler kategorisine konur ve sürekli lanetlenir. Mal, mülk biriktirmeye, para istiflemeye kesinlikle karşıdır. Kendisi de öyle yaşamıştır.

En sevdiği gözde karısı Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’le evlendikten sonra doya doya hurmayı ancak Yahudilerden alınan Hayber Kalesi’nin fethinden sonra yiyebilmiştir. Hayber’in hurma bahçesinden getirilen hurmayla gidermiştir açlığını, hurma isteğini. O güne kadar doya doya hurma yiyememiştir.

Ve çok anlattım, biliyorsunuz; Ahzap Suresinde uzun uzun anlatılır; Hz. Ayşe ve Hz. Ömer’in kızı Hafsa da içlerinde olmak üzere dört eşi isyan ederler. Artık toplumun hazinesi doldu, biz daha ne kadar yoksulluk çekeceğiz, sefalet içinde yaşayacağız; biz böyle hayat yaşamak istemiyoruz diye başkaldırırlar Hz. Muhammed’e. Hiç geri adım atmaz Hz. Muhammed. Ya bu dünyayı seçeceksiniz, ya da Allah ve Resulünü; ikisinin ortası yok. Gidin babanızın evine, size bir ay mühlet. Bir ay düşünün, seçiminizi yapın, der. Çaresiz onlar da geri dönerler; biz sizi seçtik ya Resullullah, derler. Kur’an’ın, otuz üçüncü suresi Ahzap Suresi, bunu işler, arkadaşlar

Yine diğer halifeler de öyle…

Ebu Bekir Mekke’nin zenginlerinden İslam öncesi ama dört kez sıfırlar malını. Tüm malını mülkünü dağıtır yoksullara. Birinde, evine sebze meyve alacak bir seyyar satıcıdan, ama parası yoktur. Cübbesini çıkarır satar, onun karşılığında aldığı parayla sebze meyve alır evine götürür. Hz. Ali zaten malum… Ömer de hep yarısını verir malının. Ben Ebu Bekir’le yarışamam, der. Yarışmak istedim ama ben yarışılamayacağını gördüm, der. Çünkü adam hiçbir şey bırakmıyor, sıfırlıyor hepsini. Yoksullara al götür, diyor. Bir ekmek parçası bile kalmıyor evde. Madem Hz. Muhammed ve Kur’an böyle dedi, böyle yapmalıyım, der. Hz. Muhammed de öyle yaşıyor, Ali de öyle yaşıyor.

Bu İslam’ın sosyal, sosyalist yönü, arkadaşlar. Yani ruhu bu. Biz bunu benimsiyoruz. Hz. Muhammed’in bir Tarihsel Devrimci olduğunu, Tarihsel Devrim yaptığını söylüyoruz. Cenneti bu dünyada kurmak istediğini söylüyoruz.

Ama bir de lafzı var tabiî. Lafzına bakarsak… İslam Dinini tüm dünyaya yaymak için elbette cihat da var. Allah’ın dini yeryüzünde egemen oluncaya kadar Cihat edin, der. Açık. E, çünkü en insancıl düzen bu. Onu egemen kılmak için savaş, diyor.

Şimdi İŞID, El Kaide, El Nusra bu yönüne takılıyorlar. Öbür ruhunu?.. O çoktan kaybedildi çünkü. Dört Halifeyle birlikte sonrası bitti o, onu görmüyorlar. Sadece biçimcil yönünü gördükleri için onu uygulamaya çalışıyorlar.

Dikkat ederseniz, IŞİD lideri Bağdadi’de Tağut diyor Tayyip için. Yani dinden çıkmış, firavunlaşmış şahsiyet, diyor.

Biz laikliğin en kararlı savunucusuyuz

Kur’an kadın meselesinde de katı ayetler içerir. Tabiî o çağın Arap töresi o. Örneğin kadın mecbur olmadıkça evden çıkmayacak. Kur’an’da da bu anlatılır. Dışarı çıkınca da kimsenin tanımayacağı şekilde giyinecek. Yani kara çarşaf, cilbab, diyor. Hem de bol olacak, böyle vücut hatlarının hiçbirini göstermeyecek. Yüzü de kapalı olacak. Hz. Muhammed, töreyi de almak durumunda tabiî. Çağı o, arkadaşlar. Şimdi lafzına yani İslam’ın bir Tarihsel Devrim olduğunu göremeyip de biçimine, lafzına takılırsanız kadını eve kapatmak durumundasınız, kara çarşafa sokmak durumundasınız.

İşte İslam’ı da en iyi biz anlarız. Ruhunu sahipleniriz ama o çağın törelerinden, Arap geleneklerinden kaynaklanan lafzına karşı çıkarız.

Ruhu ne?

İlkel Komünal Toplum, Sosyalist Toplum, Eşitlikçi Toplum. Ruhu bu.

Bunu da bizim dışımızda kavrayan yok. İlahiyatçılar da kavrayamazlar. Sol zaten kavrayamaz. Çünkü onun doğuş şartlarını kavramak gerekir. Bir dini anlayabilmek için doğduğu tarihi, sosyal şartlarını, sınıfsal şartlarını kavramak gerekir. Onu kavramadıkları için İslam’ı kavramaları da mümkün değil.

O yüzden biz, Hz. Muhammed’in gönlü de sosyalizmden yanadır dediğimiz zaman, Soytarılar bize; vay IŞİD’ci, El Kaide’ci, Boko Haram’cı, bilmem neci diye saldırıyorlar.

Oysa biz laikliğin 1960’lı yıllardan bu yana en kararlı savunucusuyuz. Adamdaki metafizik kafa…

Şimdi oradan şuna geliyoruz: Sanmayın ki, insanlar ben sosyalistim, solcuyum, komünistim demekle özgür bir zihne, özgürce kullanabilecekleri bir akla sahip olurlar. Hayır. Onlarda da aynı eğitimden geçtikleri için sorgulayıcı, hakkaniyetli bir kafa yapısı yok, arkadaşlar. Onlar da zihin hasarına uğramış durumdalar. O yüzden biz bunları söyleyip sadece eleştiri hakkımızı kullandığımız için (bir devrimcinin en doğal hakkıdır) bize düşmanlar.

Daha geçenlerde, bir kedi davası sonucu eşimle, yoldaşımla bir fotoğrafımızı paylaştı arkadaşlar. Saldırıyorlar hakaretlerle. Yoldaşlarımız da gösterdi ya biraz önce. Saldıranın profiline baktım. Biri (hem de hakaretamiz, boklu bilmem neyli ibareyle saldırıyor) Bin Kalıplı dergâhına yakın, oradan yetişmiş. Onu, o saldırganı savunan bir diğerine baktım; sahte KP yörüngesinde. Yani burada en insani bir durum var ya… Çaresiz, acı çeken sokak hayvanlarına baktığımız için, onları yok etmek isteyen insanlara karşı yaptığımız mücadeleden dolayı yargılanmışız, yargılanıyoruz yani. Niye saldırıyorsun? Ama bunların önemi yok, diyor. Yani bizi düşman bellemiş.

Niye?

Bizi eleştirdin.

Sen de bizi eleştir.

Yok. Cevap vereceği bir şey yok.

Burada şuna geliyoruz, yoldaşlar: Aslında hep diyorum ya; bizim tıpkı Parababaları gibi, AKP’giller gibi, bizim dışımızda kendini sol olarak tanımlayanların da demokratlığı, özgürlükçülüğü tamamen palavra. Bizim yoldaşlarımız (tabiî Partimizin ilkesi doğrultusunda) yazılarımıza, makalelerimize, eylemlerimize, paylaşımlarımıza hakaret içermemek kaydıyla her türlü eleştiriyi sitelerimize koyuyor, yayınlıyor, değil mi? Bunu da ilan ediyoruz.

Bizim dışımızda bunu yapabilen başka bir sol grup var mı, kendini sol olarak tanımlayan grup?

Yok.

Yoldaşlarımızı bir sayfanın yöneticiliğinden atıyor, geçen sene sahte KP çevresi. Yoldaşlarımızın paylaşımlarına abluka uyguluyor. Demokrat değiller çünkü. Asla. İnsana saygıları da yok, düşünceye saygıları da yok. Hepsi palavra. Kendilerine güvenleri de yok.

Bakın önderimizin, bizlerin onlarca eseri, makalesi, yazısı, sözü var. Bir tek tutarlı eleştiri yöneltebildiler mi?

Hayır. Bilimle ilgileri yok çünkü.

E, o zaman hakaret… yok sayma… Yapabildikleri bu, arkadaşlar. Bu da devrimci bir anlayış değil, demokrat bir anlayış da değil.

Demek ki yoldaşlar, eğitimin birincil amacı; aklını özgürce kullanan ve bundan korkmayan nesiller yetiştirmektir.Çünkü bizim en önemli silahımız, özgür bir zihne sahip olmak. Bunu vermemiz gerekir.

İki, arkadaşlar; içtenlikli bir ruha sahip olmayı kazandırmak gerekir gençlere. Yani samimi, dürüst, mert, özü sözü bir insanlar haline getirmemiz gerekir gençleri, yeni nesilleri.

 

Biz herkese karşı hakkaniyetliyiz

Yoldaşlarıma defalarca söylemişimdir; inanmadığınız hiçbir şeyi savunmayın. Ağzınızdan çıkan her söz, her ses, içtenlikle inandığınız aklınızın ve yüreğinizin ifadesi olsun. Yoksa ben bu tartışmadan galip çıkayım, üstün çıkayım amacı kesinlikle gütmeyin. Sadece doğruyu, gerçeği bulma; amacımız bu olsun herkese karşı. O yüzden biz herkese karşı hakkaniyetliyiz, yoldaşlar.

Marks ne diyor?

“Ben adalet dağıtıcısıyım”, diyor.

Yani biz de Marksistler olarak adalet dağıtıcısı olmalıyız.

Ömer Faruk Eminağaoğlu, tek başına olmasına rağmen meydan okudu AKP’giller’e.

Bizim savunmamızı üstlendi, değil mi, yoldaşlar?

Ve gerçekten mesleğinin, hukukun, insanlığının hakkını veren bir hukukçu. Başka yok maalesef. Bunu yazdık biz, biliyorsunuz daha önceki yazılarımızda, değil mi yoldaşlar?

İçtenlikli, duyarlı bir mesajla karşılık verdi. İsterseniz okuyayım. ister misiniz?

Dinleyiciler: Evet.

“Sayın Genel Başkan

“Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini her zamanki örnek duruşunuz ve kararlı iradenizle ortaya koyuyorsunuz.

“Son yazınızda tarafımı onore eden düşünce açıklamanız beni ayrıca duygulandırdı. Bunun için de teşekkürlerimi iletiyorum.

“En içten saygılarımla.

“Ömer Faruk Eminağaoğlu”

(Alkışlar…)

Cevap verdik:

“Saygıdeğer dostum,

“İçtenlikli mesajınızı okudum.

“Ben de size devrimci yüreğimin olanca sıcaklığıyla en içten saygı ve sevgilerimi iletirim.”

Yaptığımız neydi, yoldaşlar?

Bir hak teslimiydi. Keşke daha başka onlarca hukukçumuz olsaydı da onların da adını yazabilseydik; mesleklerinin ve insanlıklarının hakkını verdiler, diye. Yok ama. Bir adalet dağıtımıydı sadece, görmezlikten, bilmezlikten gelemezdik.

Demek ki yoldaşlar, eğitimin ikinci amacı da içtenlikli bir ruh kazandırmaktır öğrencilere. Bunu vermeliyiz.

Çocuklarımıza insan, hayvan ve doğa sevgisini aşılamalıyız

Üçüncü bir amacı daha var, yoldaşlar; ahlâki ve insani değerleri yüklemek gence. İnsan sevgisini, hayvan sevgisini, doğa sevgisini yüklemek. Namusu, mertliği, ahlâkı öğretmek gence.

İşte bu üç özelliğe sahip kişilikler yetiştirirsek, statik karakteri sağlam, toplumun çıkarlarını her şeyin önünde tutan kuşaklar yetiştirmiş oluruz, arkadaşlar.

O zaman bu kişilere laik ve bilimsel eğitimi yüklemek çok kolaylaşır.

Çünkü laik eğitimi yüklemek için tamamen gerçeklere odaklanması gerekir, değil mi zihnimizin?

Öyle olunca aynı zamanda bilimsel de düşünmüş olur; bilimin gereklerini de, kanunlarını da, yolunu da öğrenmiş olur gençlerimiz.

İşte bu karakterler de yoldaşlar; İlköğretim ve Ortaöğretim çağındaki gençlere kazandırılır. O bakımdan, o çağdaki gençlere eğitim veren eğitim emekçisi yoldaşlarımızın çok gayretli, dikkatli, hassas olmaları gerekir. Çünkü bu değerlerin yüklenildiği çağ, daha önce de söyledim; 3 ila 12 yaş arasındaki kritik süreçtir.

Eğitim psikologları bilir, kritik eşikler aşıldıktan sonra o eşiğe dair kuralların, anlayışların yerleştirilmesi ya imkânsızdır ya da çok zordur. Yani kritik süreçlerde ve eşiklerde; ya hep, ya hiç kuralı işler.

12 yaşına kadar bu değerleri yüklemeyip tam tersine bu sömürü, vurgun, asalaklar düzeninin insanı çürüten, çamurlara bulayan, soysuzlaşmış anlayışı öğretilip yüklenirse, o insanlardan topluma bir fayda gelmez. Düzelmez onlar artık.

İşte AKP’giller’in bir tekini düzeltemezsiniz. Çünkü o kritik eşik heba edilmiş onlarda. Çıkar için satmışlar ruhlarını. Yalan, dümen, kandırmaca, din alıp satma, kamu malı hırsızlığı kişiliklerini oluşturmuş bunların, iflah olmaz bunlar.

Hani derler ya; düzelebilirler. Hayır. Bu mümkün değil, düzelmez. Kaybedilmiş insanlar bunlar. Toplumun çürüttüğü insanlar, kanserleştirdiği insanlar.

Bir kanser hücresini sağlıklı bir hücre haline getirebilir misiniz?

Hayır.

Hekim yoldaşlarımız var. Bu olası değil.

İşte bu insanlar toplumun kanser urları, arkadaşlar, kanser tümörleri bunlar. Bakmayın suretlerine bakılınca insan olarak göründüklerine. Toplumun düşmanı bunlar. Ahlâkın düşmanı, dinin düşmanı, adaletin düşmanı, bilimin düşmanı. İnsancıl olan her şeye düşman bunlar. Bunların içyüzünü görmek için, şimdi yoldaşlarımız bir sinevizyon hazırlamışlar, onu izleyelim. On dakikalık…

***

Bülent Arınç: Efendim! On iki seneden beri Türkiye’nin dışında; haksız bir şekilde ülkesinden hicrete mecbur edildi. On iki senedir, hakkında yapılmadık iftira kalmadı. Medyası, siyasileri, birtakım çıkar odakları, bir takım Türkiye’nin karışmasında fayda ve menfaat umanlar Hocaefendi’yi hep kötülediler. Hep yanlışı olduğunu söylediler. Hep ona şüpheyle baktılar. Hep bağlantılarını araştırdılar. O da on iki senedir, hüzünlü gurbeti tercih etti. Arkadaşlar, şu anda bu kişi hakkında onlarca beraat kararı var ve Türkiye’ye girmesine hiçbir engel de yok. Gelebilir, aramızda olabilir, hayatının bundan sonraki dönemini Türkiye’de geçirebilir.

Recep Tayyip Erdoğan: Kardeşlerim, gurbet hasrettir. Hasret, bedeli çok ağırdır, faturası çok ağırdır. Biz, gurbette olup şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Gurbet aynı zamanda garipliktir. Zaten oradan anlamını yükleniyor. Onun için de biz garipliğe tahammül edemeyiz. Diyoruz ki bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz. Doğrusu ben şu andaki tavrınızla, evet, hep birlikte bu hasretin bitmesini istiyorum. Öyleyse, bitsin bu hasret! Gurbeti bir kenara, hasreti bir kenara bırakalım, diyorum.

Bekir Bozdağ: Bu olimpiyatları, yaptığımız yerler, kapalı salonlar veya stadyumlar olabilir ama stadyumlar da, kapalı-açık salonlar da bu olimpiyatlar için dar gelecek diyerek ufuk çizen, vizyon ortaya koyan, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nindir.

Bülent Arınç: Ben 1975 yılından beri Hocaefendi’yi tanıyorum. O günden beri kendisine çok büyük saygım ve sevgim var. Biz onu büyük hizmetleri sebebiyle ve bugüne kadar Türkiye’ye dünyaya kazandırdığı çok büyük hikmetler sebebiyle seviyoruz. Başbakanımız tabiî kendisinin de selamlarını, sevgilerini, iyi dileklerini iletmemi istedi. Bizden bir emirleri olur mu, bir tavsiyeleri olur mu; onu da öğren dedi. Hocaefendi, bana göre siyaset üstü bir insan. Siyasete ilgisiz değil ama onu bir partinin dar kalıpları içerisinde veya hükümetin her yaptığına ah ne kadar güzel, aferin diyecek bir yaradılışta düşünmemek lazım. Bizden daha iyi görebiliyor. Daha iyi değerlendirebiliyor. Türkiye’yi ve dünyayı çok yakından takip ediyor. Buna bizzat şahit oldum. Bir defa Tayyip Erdoğan, sayın başbakanımızın şahsını çok seviyor. Bunu her vesileyle ifade ediyor. Onun şahsına karşı çok büyük duaları var. Onun çok büyük hizmetleri olduğuna inanıyor. Hükümetimizin bu on yıldır yaptığı, başarılı olduğu icraatların hepsini takdir ediyor.

Hüseyin Çelik: Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış. Yav bu iddialar kargaları güldürür. Çünkü insan kendisine ait olan bir şeyi ele geçirir mi? Yarın akşam eve gidiyorum, diyorum ki çocuklar ben bu gece, bugün evi ele geçirdim. O ev sana aitse ele geçirilmez. Bu paranoya, Türkiye’de olduğundan beri var. Şu ele geçiriyor, bu ele geçiriyor.

Fatma Şahin: Hakikaten şu manzara muhteşem. Şuradan bir baktığınız zaman, ciğerinizden, yüreğinizden anlamanız gerekiyor. Bugün bu yapılan çalışma, şimdi olan bir çalışma değil. Büyük bir emek var. Büyük bir vefa var. Büyük bir cefa var. Büyük bir fedakarlık var. Büyük bir azim var. Büyük bir kararlılık var. Bir ideğin nasıl bir zafere dönüştüğünün göstergesi. Bir ilim ordusunun nasıl başardığının işareti. Bu başarıda, ta baştan baş mimarı olan, Fethullah GÜLEN Abimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz.

Bekir Bozdağ: Fethullah Gülen, bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir. Seversiniz, sevmezsiniz ama değerli bir insandır, bilge bir insandır. Bu ülkenin, milli ve manevi değerlerine bağlı nesillerin yetişmesi için hizmetini yapıyor. Her şeyi de açık. Devletin denetimi ve gözetimi altında açık. Her şeyi gözünün önünde olan, yapılan hizmetlere baktığınızda siz, siz buna, hakkında herhangi bir savcının iddiası, mahkûmiyet kararı olmayan birine çete diye itham ederseniz, ona karşı da büyük bir haksızlık yaparsınız. Kendisi de burada yok.

Mehmet Ali Şahin: En son, bundan bir ay kadar önce, bir buçuk ay kadar önce Fethullah Gülen Hocaefendi’yle telefonla görüştüm. Rahatsızdı. Geçmiş olsun dileklerimi ifade ettim. Kendisini severim. Bir bedduane sözünden dolayı ciddi eleştiri aldı. İnsan hata yapabilir. Keşke söylemeseydi o bedduayı. Çünkü daha önceki, vaazlarını ben biliyorum. Beddua etmeyi hep yasaklamıştır. Ama insan ya hata yapabilir. Hata yapmayan, günah işlemeyen sadece peygamberlerdir. İnanıyorum ki o da üzüntü duymuştur. Ancak ben şimdi burada karar gösterdim. Muhterem Hocaefendi’ye bir çağrıda bulunmak istiyorum. Hocam, artık Türkiye’ye dönün lütfen. Dönün artık Türkiye’ye! On bir yıl Mehmet Akif Ersoy, Mısır’da kaldı. Sonra döndü. Vatanıma döndüğüm için son derece mutluyum dedi. Sevgili hocam, siz de dönün lütfen. Vatanın havasını teneffüs edin ve ciğerlerinizdeki mikropları öldürsün bu temiz hava.

Melih Gökçek: Bu okullara Türkiye’den her türlü fedakarlığı yapıp maddi destekte bulunan bütün iş adamlarına da teşekkür ediyorum. Ve hepsinin üstünde hoşgörünün, diyaloğun, barışın simgesi, değerli büyüğümüz bu işin değerli mimarı, Fethullah Gülen hocamıza da sonsuz teşekkürler ederim.

Binali Yıldırım: Değerli konuklar Türkçe sevginin dilidir. Türkçe, “gelin tanış olalım” diyen Yunus’un dilidir. Türkçe “gel ne olursan ol yine gel” diyen Mevlana’nın dilidir. İnsanlığa barış, kardeşliği çağıran dilin adıdır Türkçe. “Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun, inançla geril ve insana sevgi duy. Kalmasın alaka, duymadığın ve el uzatmadığın mahzun gönül” diyen Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dilidir.

Kamer Genç: Bir milletvekili olarak, burada bazı şeyleri söylememiz lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasasında Devrim Kanunları yürürlükte iken bir bakanın çıkıp da bir hem de kadın bakanın çıkıp da bir tarikat şölenlerine katılması, devletin resmi plakasıyla beni rahatsız ediyor. Bunu burada ben söylemeyeceğim, sen söylemeyeceksin. Peki, bu devleti kim koruyacak arkadaşlar! Bu devlette yapılan soygunları ben söylemeyeceğim, siz söylemeyeceksiniz de bu devleti kim koruyacak? Bu devleti, efendim! Varsa, eğer ben kimseye iftira atıyorsam buyursunlar burada beni getirsinler, mahkemeye versinler. Şimdi siz, benim üzerimde niye bu kadar baskı kuruyorsunuz? Yiğitliğiniz varsa, gidelim sokakta yürüyelim. Gidelim arkadaşlar, diyelim, çıkalım televizyonlara konuşalım! Ben burada, milletime, insanlarıma karşı ihanet etmiyorum. Ben burada vicdanımın sesine kanarak, makam ve mevki beklemeden, kimseden korkmadan, vicdanımın sesine dayanarak, milletime karşı duyduğum sorumluluk duygusu gereği, burada düşüncelerimi söylüyorum. Yani kime hakaret ediyorum kardeşim? Kime hakaret ediyorum? Burada suistimalleri söylemek hakaret midir? Ben diyorum ki Fethullah Gülen’in yedi yüz tane öğrencisini getirip de Bülent Arınç, efendim şiir okutup da, şiirleri kim yazdı? Fethullah Gülen demeye hakkı var mı bunun? Bunun var mı? Var mı?

Milletvekili: Türkçe konuşuyorsun!

Kamer GENÇ: Türkçe konuşmaktan iftihar ederim. Getir güneydoğuda o kadar çocuk var. Okumayan insanlar var. Eğer hakikaten vatanseversen evvela sen kendi memleketindeki gençleri, okumayan insanları, onları okut. Onları bu memleketin sadık vatandaşları yap. Onlara emek ver. Şimdi arkadaşlar, Türkiye’de bakın, hepiniz de benden iyi biliyorsunuz, Amerika’ya giden, özellikle AKP’li milletvekilleri, Fethullah Gülen’i, gidip ziyaret ediyorlar. Şimdi bu Fethullah Gülen’in, bir gün bu mecliste açalım. Kimdir bu arkadaşımız? Ne yapmak istiyor? Türkiye’de bunun bu sermayesi nereden geliyor? Acaba Türkiye’de rejimdeki rolü nedir? Bunları bir araştıralım. Niye bunu çekiniyorsunuz? Peki, yarına bunun en büyük zararını siz çekeceksiniz! Ben çekmem. Benim zaten düşüncelerim belli. Benim düşüncelerim belli olduğu için. Araştıralım! Türkiye için çok büyük bir tehlikeye gelmiştir. Bakın, şimdi geçen gün bir şey! Ekonomik Tedbirler Kanunu, Teşvik Kanunu uyguladınız. Efendim şimdi, bakın. Tabiî, ben konuşurum bunları!

Meclis Başka Vekili: Sayın Milletvekili lütfen yerinize oturunuz. Burası, kürsü masumiyeti vardır, milletvekilleri istediği gibi konuşurlar. Lütfen! Lütfen yerlerinize oturunuz!

***

Saygıdeğer yoldaşlarım,

İşte 1995’den bu yana Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i Pensilvanyalı İmam’la böylesine etle tırnak gibi kaynaşmışlar. Cürüm ortağı olmuşlar. Laik Cumhuriyet’i yıkmak için anlaşmışlar, planlar, pusular kurmuşlar. Bildiğimiz gibi 1999’da kasetleri çıktı Fethullah’ın, televizyon ekranlarına düştü. Bu niyetlerini apaçık ortaya koyuyordu, öyle değil mi? Çok net ifade ediyordu. Ondan dolayı DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, bu bir terör örgütüdür, diye dava açtı.

Ve o davadan kim kurtardı Fethullah’ı ve ekibini?

Kaçak Saraylı Reis ve AKP’giller kurtardı.

İşte yine Adem Sözüer’in bir paylaşımı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer’in paylaşımı:

“Fethullah Gülen’in fikri hareketinin suç örgütü sayılmayıp, beraatı Başbakanın da girişimiyle (o zaman Tayyip Erdoğan Başbakan. – Nurullah Ankut) 2004 sonrası TCK (yani Türk Ceza Kanunu. – Nurullah Ankut), TMKY’ye (yani Terörle Mücadele Kanununa. – Nurullah Ankut) konan yükümlerle sağlandı.”

“28.11.2013. Saat 18.59”da paylaşmış Adem Sözüer bu ifadelerini, arkadaşlar.

Şimdi sen böylesine iç içe gireceksin, böylesine onu mahkemeden kurtaracaksın, şimdi de kalkacaksın FETÖ bana darbe yaptı, diyeceksin. Hadi be!..

(Alkışlar…)

Milleti bu kadar da ahmak yerine koyma… Feto neyse sen de osun… Feto hangi suçu işlemişse sende aynısını işlemişsin…

(Alkışlar…)

O yüzden Laik Cumhuriyet’i yıkmandan dolayı, birlikte yıkmanızdan dolayı Feto’yla da, seninle de, diğer tarikat mensuplarıyla da birlikte toptan hepinizin verilecek hesabı var. Hepiniz bağımsız mahkemeler önüne çıkarılacaksınız! Eninde sonunda çıkarılacaksınız…

(Alkışlar…)

Ne Kaçak Saray’ın kurtarabilecek seni, ne de sayısı 22 milyona ulaşan hüloogcuların, hiç kimse kurtaramayacak.

(Slogan: Şeriat Ortaçağdır… Alkışlar…)

Yoldaşlar,

Bildiğimiz gibi, bunlara karşı biz 2002’den itibaren savaşa girdik. İki ciltlik kitabımız, makalelerimiz ve konuşmalarımız bunun en açık kanıtı. Ama bütün Sevrci Soytarı Sahte Sol ve solun diğer küçükburjuva ortamı bize karşı çıktı.

Neyle suçladı bizi?

Şeriat ve Sevr paranoyası görmekle suçladı. Ortak gençlik bildirilerine bile laikliği koyduramaz olduk. İşte yoldaşlarımız burada, o zamanki genç yoldaşlarımız, o toplantılara katılanlar.

Av. Doğan Erkan Yoldaş: Hocam SİP de karşı çıktı o zaman.

Nurullah Ankut Yoldaş: SİP, evet evet. Hepsi karşı çıktı. Bize ne laiklikten… O Kemalistlerin işi, bizim laiklikle işimiz olmaz, dediler.

Mehmet Kisecikli Yoldaş: En iyi, özgürlükçü laiklik, diyebildiler.

Nurullah Ankut Yoldaş: Evet.

Ne yaptı bunların büyük kısmı?

Beyazıt’ta türban eylemi yaptılar, Tayyip’le beraber, Abdurrahman Dilipak’la beraber ve bilumum Ortaçağcılarla, İskenderpaşa Dergâhı mensuplarıyla beraber türban eylemi yaptılar, arkadaşlar. Grup Yorum’u getirdiler, orada şarkılar söylettiler. Utanç verici alçalma ve savrulmaydı bunlar.

Bir Dinleyici: Şimdi laikliği savunuyorlar.

Nurullah Ankut Yoldaş: Şimdi savunuyorlar. Gördüler ki, laiklik olmadan demokrasi de olmaz, bilim de olmaz, hukuk da olmaz, özgürlük de olmaz. Laiklik hepsinin temel taşı. Laikliği kaldırdığınız anda, Ortaçağ toplumu olursunuz. Ortaçağın teokratik din devleti olursunuz. Başka hiçbir şey olmazsınız. Orada da kral olur, şah olur, sultan olur, halife olur, onun kadı divanı olur. Bunu da anlamadılar.

Dediler ki türban kadının özgürlüğü. Hayır, özgürlüğü değil esareti!

Eski Yahudi-Hıristiyan geleneği biliyorsunuz kara çarşaf. Türban İslamiyet’e oradan girdi. Rahibeler de aynı şekilde giyinir dikkat ederseniz. Ferace benzeri bir giyinişleri vardır onların da ve örtünmeyle ilgili ilk ayet İslamiyet’in ilanından on yıl sonra ortaya konuyor. Yani bu kadar öncül olsa, önemli olsa Hz. Muhammed ilk başta ortaya koyar. Ama sonradan özellikle de Hz. Ömer’in itmesiyle yani zorlamasıyla ortaya konuyor. Örtünmeyle ilgili sonraki ayetler de İslamiyet’in ilanından 13 yıl sonra ortaya konuyor. On yıla kadar böyle örtünmeyle ilgili, bir ayet, vesaire bir şey yok, bir emir yok Kur’an’da.

Bir gün Marmaray’da oturuyorum, Marmaray’ı bekliyorum. Sarıklı, cübbeli biri, altı yaşındaki kız çocuğunu feraceye sokmuş, kafasını örtmüş gidiyor. Yanımda da modern görünümlü bir kızcağız oturuyor, banklarda, demir bankta.

Dedim; “Ne hale getirdiler Türkiye’yi? Şu çocuğun düşürüldüğü duruma bak.”, dedim.

“Onun özgürlüğü”, demesin mi…

(Gülüşmeler…)

Dedim, “Yahu ben de sizi aklı eren bir kadın sanıyordum. Altı yaşında çocuğun hangi iradesi özgürlüğü olur? Onu o hale getiren sarıklı, cübbeli, babası mı, dedesi mi, amcası mı o kişi.”, dedim. “Siz de onun çocuğu olsaydınız sizin de kıyafetiniz aynı olurdu.”

Bir erkek dinleyici: Belki de kocası…

Nurullah Ankut Yoldaş: İnsanın dili de, dini de, anlayışı da, zevkleri de, ihtiyaçları da hep yaşadığı toplumdan edinilir, arkadaşlar.

O yüzden Batı’da doğanlar Hıristiyan oluyor, İslam ülkelerinde doğanlar Müslüman oluyor, Çin’de doğanlar Taocu oluyor, Şintoist oluyor, Budist oluyor; Hindu, Sih oluyor Hindistan’da doğanlar. Bir kısmı da Müslüman oluyor. Tabiî eski Müslüman Türk devletlerinin etkisiyle, oradaki etkisinden dolayı Müslüman oluyorlar.

Demek ki; din de, dil de, zevkler de, ihtiyaçlar da tamamen toplumdan ediniliyor.

O yüzden Marks der ya;“İhtiyaçlarımızın, zevklerimizin kaynağı toplumdur.”, diye.

Müzik zevkimiz de, estetik değerimiz de, resim zevkimiz de, mimari zevkimiz de, anlayışımız da hep içinde yaşadığımız toplumdan edinilir, arkadaşlar.

Bu anlamda insan nedir?

Toplum yaratığıdır.

Türban özgürlük değil. Kaldı ki, türban, İslamiyet’in son Ahzab suresindeki anlatımıyla kadının örtünmesine uygun bir kıyafet de değil. Tanımlanan kıyafet cilbab, kara çarşaf yani.

Özellikle Abdullah Gül’ün eşi giyiniyordu; bedeninin bütün hatları meydanda.

İngiltere kraliçesiyle yan yana geliyorlar, tokalaşıyorlar, hangisi İslam’a göre daha iyi örtünmüş?

İngiltere kraliçesi.

(Gülüşmeler…)

Kadının bütün beden hatları meydanda, bir saçı gizli. İslam’da böyle bir örtünme yok, arkadaşlar. Kara çarşaf… Mecbur olmadıkça kadın dışarı çıkmayacak. Çıkarsa da kara çarşafla çıkacak. Şimdi bu özgürlüğü değil ki. Kadını eve hapsediyorsun, her türlü hakkını elinden alıyorsun. Mutfakla yatak arasında köle ediyorsun.

Bu özgürlük neye benzer?

Uyuşturucu kullanma özgürlüğüne benzer.

Buna izin verilir mi, arkadaşlar?

Kendine zarar veriyor başta, dolayısıyla topluma zarar veriyor.

Kadını eve hapsetmekle insanlığın yarısını sosyal düzenden çekip alıyorsunuz, hapsediyorsunuz eve.

Böyle bir toplum gelişebilir mi?

İnsanın yarısı üretimde yok, bilimde yok, sanatta yok yani tek ayakla yürümeye benzer.

Öyle bir toplum gelişebilir mi?

Gelişemez.

Özgürlüğün ölçütü şu arkadaşlar:

Kamu yararı var mı bu uygulamada?

Bütün alanlarda aynı şey söz konusu. Ölçütümüz kamu yararı olacak. Kamu yararı, toplumun daha iyi bir yönde gelişmesini de içerir. Buna uygun mu yapılan uygulama? O zaman onu savunan ve onu yaşayan özgür davranmış olur. Yoksa bu özgürlük olmaz. Ben esrar içerim, bu benim özgürlüğüm…

Şimdi buna izin verilmeli mi?

Eroin kullanmalıyım ben, bu benim özgürlüğüm arkadaş. Sana ne, ölürsem ben ölürüm, zarar çekeceksem ben çekerim. Hayır. Toplum buna izin vermez. Kamu yararı yok burada. Varsayalım ki toplumun önemli bir kesimi eroinman, esrarkeş.

Ne olur bu toplum?

Hem kriminal bir toplum olur, hem çürüyen bir toplum olur. Kamu yararı yok burada.

O zaman; önceliğimiz kamu yararı olacak özgürlük niteliğine sahip olabilmesi için bir davranış ya da tutumun ya da kuralın. Ama bunları kavrayacak bizim Sevrci Soytarı Sahte Solda mantık da yok, bilim de yok, bilinç de yok, arkadaşlar.

Bir Kadın Yoldaş: Çarşaf dağıtıyorlar.

Nurullah Ankut Yoldaş: Evet.

Ne diyor CHP’nin akıldane çarşafçısı Gürsel Tekin’i?

“Bizim tarikatlara, FETÖ’nün dışında diğer tarikatlara bir karşıtlığımız yok.”, diyor hâlâ. “Bizim onlarla bir sorunumuz yok.”, diyor.

Sorosçu Kemal ne diyordu?

“Onlar yararlıdır, iyidir.”, diyordu. “Sadece siyasetle ilgilenmesin.”

Ya siyasetle; hem var olacak, hem ilgilenmeyecek… Doğasına aykırı bu…

Yani 15 Temmuz’dan sonra geldikleri her meydanda ne yaptılar?

Tayyip’in ibrikçisi oldular. Başka da yaptıkları bir şey yok. Mecliste oturup Anayasa tartışıyorlar. Beraber bilmem şu kadar maddede anlaştık…

Yahu Anayasayı ne için değiştiriyor adam?

Bakın geçen haftaydı, milyar Ali’nin bir açıklaması oldu: “2014 yılından itibaren Cumhurbaşkanını halk seçiyor. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumu Anayasaya uygun hale getirmektir.”, dedi, değil mi?

Anayasa diye dertleri bundan yahu! Bu yüzden Anayasa diyorlar gece gündüz. Laik Cumhuriyet’in Anayasası başta olmak üzere tüm kanunlarını yerle bir ettiler. Tayyip de söyledi bunu. Bekir Bozdağ da söyledi. Bu işledikleri suçu, anayasal ve yasal kılıfa büründürmeye çalışıyorlar.

İşte Jescheck açıkça söylüyor; “Kamunun suç saydığı bir unsur ne kadar kanunlarla savunulmaya, üzeri örtülmeye çalışılırsa çalışılsın hukuki vasfı oluşturmaz.”, diyor.

Bunların kriminal tipler olduğu ortadan kalkmaz. Daha önce de paylaştık, çete hukukunu bunlar ne yaptı?

Meşru devlet hukuku diye yutturdular.

Böyle bir şey olmaz. Buna izin veremeyiz, sessiz kalamayız buna. Buna sessiz kalanlar ya gaflet içindedir ya da haindir. Devrimciliğimiz buna başkaldırmayı, isyan etmeyi, hesap sormayı emreder.

Yoldaş’ımız biraz önce zamanımızın dolduğunu söyledi. Aslında ben de sonraki programlardan kullanmış oluyorum, çok da rahatsız oluyorum, o yüzden kısa keseceğim, arkadaşlar.

Sınıf esasına göre siyaset yapıyoruz

Bir de Suriye, Irak macerası var AKP’giller’in, değil mi?

Buraya da Amerika soktu. Rezil olsunlar, hezimet yaşayarak çekilsinler, diye. Bütün Ortadoğu’da saygınlıkları, güvenilirlikleri bitsin; bu görülsün, diye soktu.

Ve Irak’a girdi işte, ne oldu?

Oradaki, Başika’daki Türk birliği kuşatıldı, bir sabah ani hareketle kuşatıldı kışla. Ondan sonra Kaçak Saraylı ve onun Bin Ali’si heyet gönderiyor ki, aman bize güvenli bir koridor açın da biz buradan zayiat vermeden topuklayıp Türkiye’ye dönelim. Irak’taki durum bu…

Suriye’de de aynı hezimeti yaşayacaklar, onun için soktu Amerika.

Hani Obama daha önce diyordu Tayyip için; “Elindeki orduyu Suriye’ye sokup savaştırmaya cesaret edemiyor.”, diye. İşte nihayet 15 Temmuz sonrası; artık sok, bak seni kurtardım Fethullah’ın askerlerinin elinden. Orduyu Suriye’ye sokacaksın, bizim Conilerimiz ölmeyecek; senin sömürge ülkenin Memetleri ölsün, Mamoları ölsün; IŞİD’le onlar kapışsın diye gönderdi. Orada da hezimet yaşayıp hiçbir kazanım elde edemeden dönecekler. Yani onun da sonu hüsran.

Ama ne yazık ki işte ülkemiz Yeni Sevr’e gidiyor. Yani parçalanacak, Amerikancı Kürt Devleti, Amerikancı Burjuva Ermenistan ve Türklere Bırakılan Bölge olmak üzere üç parçaya bölünecek.

Ermeniler de pusuda bekliyor bildiğimiz gibi. Geçen PKK’li savaşçıların Ermeni sınırından harekâtını engelledi, aylarca cezaevinde tuttu, işkence etti, değil mi, arkadaşlar?

İşgalcisiniz, diyor Tarihi Ermenistan vatanında. Buradan sökülüp atılacaksınız, diyor PKK’li gerillalara. Onlar da niyetlerini saklamıyorlar. Hesap ortada, açık konuşuyorlar yani.

Bütün bunlara rağmen işte ortada: Faşist bir din devleti kurmaya çabalayacaklar; adım adım ona gidiyor Kaçak Saraylı Reis ve AKP’giller’i. İşte genç yoldaşımız anlattı artık giderek kadın erkek aynı okullarda eğitim göremeyecek, aynı otobüslere binemeyecek yani El Kaide, El Nusra, Taliban, IŞİD benzeri bir yapıya kavuşacak Türkiye; ona götürüyorlar.

Bir Kadın Yoldaş: Yapamayacaklar. Biz varız burada!

Nurullah Ankut Yoldaş: Efendim?

Bir Kadın Yoldaş devamla: Yapamayacaklar!

(Alkışlar…)

 

Nurullah Ankut Yoldaş: Ona gidiyorlar.

Tabiî biz bütün gücümüzle mücadele edeceğiz. Bir tek kişi kalsak bile mücadeleye devam, arkadaşlar. Geri adım yok. Duraksamak, tereddüt yok!

En sonunda bunların hüloogcuları da uyanacak. Bütün bu ihanetleri, ahlâksızlıkları, kanunsuzlukları onlar da görmeye başlayacak. O zaman işte biz yeniden taraftarlar bulacağız, güçleneceğiz, karşı bir hamleyle bunlardan hesap soracağız. Ama maalesef acılar çekilecek, arkadaşlar.

Çünkü halkımızın ve aydınlarımızın hatta bizim dışımızdaki sol ortamın zihin yapısı bu. Yani zihin hasarı oluşmuş durumda; göremiyorlar, kavrayamıyorlar. Ne 15 Temmuz’da yaşanılanın niteliğini, ne ondan sonraki gidişi kavrayamıyorlar.

İşte o yüzden eğitim, bilim, bilinç, diyalektik, maddeci mantık ve metot bu kadar önemli, yoldaşlar.

Ve biz; sınıf esasına göre siyaset yapıyoruz. Toplumdaki her siyasi mücadele, her olay; sosyal olay, sanat olayı, kültür olayı, ekonomik olay döner dolaşır sonunda bir sosyal sınıfın ya da zümrenin anlayışını, çıkarını temsil eder. Biz buna bakarak siyaset yapıyoruz. O bakımdan yanılmıyoruz.

Bugüne kadar açık, net, kesin tespitlerimizden bir tekinin yanlışlandığını gördünüz mü, arkadaşlar?

Tam tersine. Hepsi doğrulandı yaşanan olaylar tarafından. Çünkü bilimin görevi bu. Yaşayınca herkes görür. Bilim, önceden görmek demektir. Ama bunlarda bilim yok. O yüzden strateji de yok, kavrayış da yok.

 

(Slogan: Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız… Alkışlar…)

Mustafa Kemal’in mücadelesini sahipleniyoruz

İsa’dan önce 500 yıllarında yaşamış ünlü bir Çinli bilgeden birkaç cümle aktaracağım, arkadaşlar. Sun Tzu Su. Savaş sanatı teorisyeni. Gerçekten dahi bir teorisyen. Çok saygı duyduğum bir teorisyen. Bakın ne der:

“Stratejisi olmayanları sadece yenilgi bekler.”

Şimdi bizim dışımızdaki küçükburjuva sol grupların bir stratejisi var mı?

Hayır. Onların ne ülkeyle ilgili, ne halkla, ne sosyal sınıflarla ilgili bir tek görüşleri, kavrayışları, tahlilleri yok. Kuru laf salatası. O bakımdan hiçbir sosyal olayı doğru görüp, doğru kavrayamıyorlar, 15 Temmuz da dâhil.

Düşmanı doğru kavrayamıyorlar. Biz daha ilk adımlarında, 2002’de, AKP’giller’in ne olduğunu kavradık ve ortaya koyduk. “Tayyipgiller Kökeni ve Sınıf Yapısı” adlı iki ciltlik kitabımızla.

Yine Sun Tzu:

“Sonuçta düşmanı ve kendinizi biliyorsanız yüzlerce savaşa girseniz sonuçtan emin olabilirsiniz.

“Kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız kazanacağınız her zafere karşı yenilgiyle de tanışabilirsiniz.

“Ne kendinizi ne de düşmanı biliyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmaz.”, der.

İşte bizim dışımızdaki Sevrci Soytarı Solun ve diğer küçükburjuva anarşizminden başka bir şey olmayan sol grupların hali bu. Ne düşmanı biliyorlar, ne kendilerini biliyorlar.

“Ergenekon Davası” adlı CIA operasyonunda, sözüm ona Mustafa Kemalci Generallerin de düştüğü durum aynıydı, askerlerin de. Ne saldırının amacını görebildiler, ne düşmanın kim olduğunu görebildiler, ne de kendi güçlerini görebildiler. O zaman savaşmadan yenildiler, yoldaşlar.

ABD’nin binlerce düşünce kuruluşu var. 16 tane, CIA dâhil olmak üzere, istihbarat örgütü var. On milyarlarca dolarlık bütçesi var, bu örgütleri oluşturan ajanlara harcadığı, onların eylemlerine harcadığı. O yüzden netçe görüyor. Nereye, nasıl vuracağını ve ne gibi tepkiyle karşılaşacağını.

Çünkü 1952’den bu yana Ordu NATO’nun elinde. Ruhunu biliyor onun. Mustafa Kemalci geçinenlerin, laik geçinenlerin, bağımsızlıkçı geçinenlerin ne olduğunu çok iyi biliyor.

Bakın yine SunTzu:

“Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek maharetin doruk noktasıdır.”

Bunu yaptılar, arkadaşlar.  Feto’nun askerleri kadar olsun cesaretli davranamadılar. Onlar hiç değilse savaştı, değil mi? Öldüler, öldürdüler… Çünkü bir ideolojiye içtenlikle inanmıştılar. Ama bunların içtenlikli olarak inandıkları bir ideoloji kalmamıştı. Atatürkçülükleri sadece laftaydı, kabuktu.

Mustafa Kemal; yiğit, cesur… Çanakkale’de yağmur gibi bomba, kurşun yağdırılırken siperden çıkıyor, elinde sigara cepheyi gözlüyor, arkadaşlar.

Alman General Liman von Sanders şaşırıyor: “Bu, cesaretin de ötesinde, çılgınlık”, diyor.

Nitekim göğsünden vuruluyor. Saati parçalanıyor, hayatı kurtuluyor. Sol göğsündeki cep saati. Bu kadar cesur.

Ve öylesine askeri bir deha ki, çıkartmanın hangi noktalardan yapılacağını biliyor.

Liman von Sanders ne diyor?

“Yukarıdaki o en dar kesimden, koydan, Bolayır taraflarından yapılacak çıkarma. İngilizlerin önderliğindeki müttefik donanması, oradan, en dar noktadan Yarımadayı ikiye bölecek, arkadan gelecek olan ikmal yollarını kesecekler, yarımadanın ön kısmındaki Osmanlı Ordusu’nu, Türk Ordusu’nu imha edecekler. O yüzden bütün güçlerimizi oraya mevzilendirmeliyiz. Oradan yapılacak bir çıkarmayı engellemeliyiz.”, diyor.

Mustafa Kemal:

“Hayır. Oradan çıkarma yapmayacaklar.”,diyor.

Neden?

“Çünkü sizin gibi düşünmek, çok kolay bir strateji oluşturmaktır. İngiliz generaller de sizin böyle düşüneceğinizi bilirler. Oraya askerin en ağır silahlarla, yoğun bir şekilde mevzilendirileceğini bilirler. O sebeple oradaki bir çıkartmanın başarılı olamayacağını bilirler. O sebepten daha aşağıdan, daha güneyden ve yarımadanın uç kısmından, burun kısmından çıkartma yapacaklar.”, diyor.

Buna ihtimal vermiyor Liman von Sanders.

Ama Mustafa Kemal bunu adı gibi bildiği için, 57’nci Alayla beraber hazır bekliyor. Çıkarma başladığı anda da hemen harekete geçiyor. Üstelik de sadece kurmay heyetiyle beraber. Atın üstünde en önde. Yani ordu arkada, o gelsin, diyor. En önde kendisi ortaya çıkıyor.

Ve orada çok az miktardaki Türk askerine (kaçıyorlar tabiî yoğun bir çıkarma olduğu için, mecburen kaçıyorlar.) yat, diyor.

“Efendim mermimiz bitti…”

“Yat, süngü tak!”, diyor.

Yatıp mevzi aldığı anda, müttefik orduları sanıyorlar ki mermileri var bunların, sipere mevzilendiler, üzerlerine gidersek imha ediliriz. Onlar da sipere yatıyor.

“İşte kazandığımız an, o andı.”, diyor, Mustafa Kemal.

Ve o bekleme anında, arkadan 57’nci Alayın diğer askeri ve diğer Osmanlı askerleri gelerek mevzi alıyorlar. Ve Alçıtepe’nin, Kireçtepe’nin, yani Gelibolu’nun en yüksek dağının tepesinin ele geçirilmesini engelliyorlar. Hiçbir zaman ele geçiremiyor İtilaf Devletleri, emperyalist devletler. Orayı ele geçirdiği anda, bütün yarımadaya oradan hükmedebilecek, başarılı saldırılarda bulunabilecek.

Böylesine bir dahi M. Kemal. Aklını böylesine özgürce kullanabiliyor ve böylesine cesur.

Ama 1923’den sonra (tabiî sınıf eğilimi) o da burjuvazinin yörüngesine giriyor. Çankaya’ya hapsediliyor. Alkolle beynini uyuşturuyor, çürütüyor, savrulup gidiyor. Ne öngörüsü kalıyor, ne sağlıklı düşünmesi kalıyor, arkadaşlar…

Karşıdevrimin elebaşı Celal Bayar’ı önce İktisat Bakanı yapıyor 1932’de. 1938’de de Başbakan yapıyor ve kendi devrimlerine en sadık şekilde hizmet eden ve en can yoldaşı İsmet İnönü’yü harcıyor.

Bazı sözde soytarı Kemalistler derler ki; Mustafa Kemal yaşasaydı daha iyi olurdu, Türkiye böyle olmazdı. İsmet İnönü aslında…

Hayır. Mustafa Kemal yaşasaydı biraz daha erken-1938’de, 1950’deki karşıdevrimin siyasi ayağı da gerçekleşmiş olurdu.

İnönü ona izin vermedi. 1950’ye kadar karşıdevrimin siyasi planda egemen olmasını engelledi. Ama 1950’den sonra Türkiye (Sovyetler’in de hatası var tabiî. Dostluk Anlaşmasını imzalamayarak Stalin burada hata yapıyar.) Amerikan yörüngesine girince, artık ne bağımsız irade kaldı, ne bağımsız ordu kaldı, ne bağımsız eğitim kaldı, ne sanat kaldı, ne sinema kaldı hiçbir şey kalmadı, arkadaşlar, ne müzik kaldı… Çürüttü Türkiye’yi ve orduyu, aydınları.

Mustafa Kemal’in gerçek anlamda ruhunu anlayan var mı?

Hayır. Anlayan kimse kalmadı. Onu da gerçekliğiyle biz anlıyoruz.

Ve olaya; dikkat ederseniz, bir süreç olarak yaklaşıyoruz. Mustafa Kemal’in devrimci çağı, antiemperyalist, laik, yurtsever, tam bağımsızlıkçı çağının mücadelesini sahipleniyoruz, benimsiyoruz. Ama ondan sonra gerici, vurguncu sınıfların saflarına savruluşunu benimsemiyoruz. O yüzden Mustafa Kemal diyoruz, Atatürk demiyoruz.

(Alkışlar…)

Bunu da anlayamazlar, arkadaşlar. Şimdi Lenin’li-Mustafa Kemal’li pankartımız var, değil mi?

Buna sağlı sollu saldırıyorlar.

Solcular saldırıyor; Lenin’le Mustafa Kemal’i yan yana getiriyorlar, diye.

Emperyalizmin en büyük (20’nci Yüzyılın başında) iki büyük düşmanı. İkisi de zafer kazanmış, devrim yapmış ülkelerinde. Biri burjuva devrimi yapmış;diğeri-Lenin; Ekim Devrimi’ni, Sosyalist Devrimi yapmış. Emperyalizme karşı en sağlam kaleleri kurmuşlar ve ittifak etmişler. Dayanışmışlar. Kader birliği etmişler.

Kofti Atatürkçüler saldırıyor; komünist Lenin’in ne işi var?

Yahu Sovyetler’in desteği olmasaydı o savaşta, ne olurdu?

Ne olacağını Mustafa Kemal söylüyor; çok zor kazanırdık, belki de kazanamayabilirdik, diyor. Sovyetler’in içtenlikli ve hiçbir çıkar gözetmeden yaptıkları yardımlar olmasaydı, diyor.

E, bunu da kavrayamıyor insanlar. Tarih bilmiyorlar. Bilimden yoksunlar. O bakımdan biz, Birinci Kuvayimilliye’den alıp Lenin’in yaptığı devrimin çizgisine getireceğiz Türkiye’yi. Eninde sonunda bunu yapacağız, yoldaşlar.

(Alkışlar… Slogan: Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız…)

Yoldaşlar,

Bildiğiniz gibi, Usta’mızın bedence aramızdan ayrılarak bayrağı, savaş bayrağını bizlere teslim ettiği zamanki yaştan iki yıl fazlasına sahibim şu anda. İki yıl fazlasını yaşamış durumdayım. Babam da bu yaşta öldü 71’inde. Anam 62 yaşında öldü. Yani genetiğim de çok uzun yaşamaya elverişli değil.

Bizler de çok uzun yaşayamayabiliriz bundan sonra. İşte prostat kanseri vurdu, arkasından dizimiz arızalandı. Şimdi de gözümde, sol gözümde bir sıvısında kristalizasyon var. Yüzde altmış civarında görme kaybı var sol gözümde. “Yaştan amca, yapacak bir şey yok.”, diyor doktorlar.

Yani genç yoldaşlarımızın bu kararlılıkla, bu inançla kavgaya girmeleri, bayrağı devralmaya hazır olmaları gerekiyor, arkadaşlar.

Daha önce yoldaşlarıma söylemiştim; 70 yaşıma gelince artık, en ön saftaki yerimi genç yoldaşlarıma bırakacağım, diye. Yoldaşlar hep karşı çıktılar, olmaz, dediler. 75’e uzattım. Madem 75 olsun…

(Gülüşmeler…)

Ama şimdi yaşla birlikte, sadece bedende fiziksel kayıplar olmaz, zihinde de, beyinde de kayıplar, eksilmeler, hasarlar olabilir, arkadaşlar. O bakımdan uyarmıştım bazı yazılarımızda yoldaşları. Uzun yaşamak çok riskli, diye.

Mesela Mao 1963’de ölseydi, dünya bugünkü dünya olmazdı. Çok daha sağlıklı bir dünya olurdu. Çok yaşadı, bunadı ve mahvetti Çin’i.

Çok acı duyarak, çok üzülerek şunu da hissettim, söylemiş olayım, yoldaşlar. Fidel’in, Raul’un da çok yaşadığını düşünüyorum. Yaptıkları en son bu Obama’lı, Rolling Stones konserli emperyalistlerle açılımları, beni derinden yaraladı ve Küba’nın, Sosyalist İktidarın geleceği konusunda derin kaygılara sürükledi.

Bunu eleştirimizle, Fidel’e ve Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne ilettik yazılarımızı biliyorsunuz.

Şimdi burada uzun yaşadılar dediğim şundan: Eğer bu yanlış işleri yapmadan önce bedence ayrılmış olsalardı dünyamızdan, aramızdan, sonra gelenler bunları yapmaya cesaret edemezdi. Fidel, Raul bunları yapmadı, yanlıştır, derdi. Ama siz bu yanlışları yaparak giderseniz, sizden sonra gelenler o yanlışları daha da ileri boyutlara götürür, yoldaşlar.

Eğer Fidel;“Onlar Nürnberg benzeri bir mahkemede yargılanmalıdırlar, insanlığa dair işledikleri suçlardan dolayı.”, diyen o eski Fidel olsaydı; bunları, bu anlaşmayı yapar mıydı?

Bu anlaşmaları yapmazdı.

O zamanki yazılarını da okuduk, yoldaşlar. Gerçekten Fidel’in en yetersiz, en zayıf yazıları.

Son derece yani yüreğimin bir parçası olarak seviyorum o büyük devrimcileri; ömrüm boyunca örnek aldım. Ama yaptıkları bu yanlışları da görmezlikten gelemezdik. Hem kendileri için, hem Küba’nın devrimci komünist iktidarı için, hem dünya halkları için susmak zarar verici olurdu, yanlış olurdu, arkadaşlar.

İşte ben de yani ön plandaki, ön saftaki yerimi genç yoldaşlara bırakmak istiyorum.

Farkına varmadan (onlar da tabiî son derece iyi niyetlerle yapıyorlar ama) işte o beyin hücrelerindeki azalma, yetersizleşme oluşunca göremiyorsunuz artık. Yanlışlar yapıyorsunuz. Yani bizde o tür yanlışlar yapabiliriz diye endişeleniyorum hep, arkadaşlar.

Yani genç yoldaşlarımızın ellerini çabuk tutmaları gerekiyor. Hazırlanmaları gerekiyor. Bayrağı devralmaları gerekiyor. O güvene, o bilime, o bilince sahip olmaya hazırlanmaları gerekiyor. Kendilerini hazırlamaları gerekiyor.

Çünkü bu kavga sürecek. Yani zafere ulaşıncaya kadar sürecek.

Bu hainlerden mutlaka hesap soracağız. Bunların yedi sülaleleri hesaba çekilecek. Yandaşları, tüm takım taklavatları hesaba çekilecek. Yaptıkları her iş konacak ortaya inceden inceye, kılı kırk yararca incelenecek ve hesabını verecekler.

Demek istediğimiz, kavganın en kısa sürede zafere ulaşması gerekiyor. Bu yüzden arkadaşlarımızın bütün enerjileriyle yani fiziki ve zihni bütün kapasiteleriyle, kavgayı omuzlamaları, ona sarılmaları, boylu boyunca bu deryanın içine girmeleri gerekiyor. Yoldaşlarımdan, tüm yoldaşlarımdan tek isteğim, dileğim bu.

Tabiî biz bedence tükenişe uğrayıncaya kadar bu kavgada elbette gücümüz oranında savaşacağız, bundan asla geri durmak yok. Kavganın emekliliği olmaz. Devrimcinin emeklisi olmaz. Emeklisi; ben devrimden eyvallah dedim, vazgeçtim demek anlamına gelir.

Ama ön saftaki yerlerin daima değişmesi gerekiyor. Daha enerjik, daha genç, daha aktif arkadaşlara bırakılması gerekiyor. Yani savaşın kanunu bu. Savaşın doğası bunu gerektirir.

Bunları da söylemiş olayım, yoldaşlar.

Bu kadar uzun süre dikkatlice dinlediğiniz için hepinizi devrimci yüreğimin olanca sıcaklığıyla kucaklar, selam ve sevgilerimi iletirim.

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

(Sloganlar: Halkız Haklıyız Yeneceğiz… Yaşasın Halkın Kurtuluş Partisi…)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir