Nikias Franzen – Kan üzerine kurulu: Endonezya toplu katliamı, jeopolitik ve Batı’nın belleği

Bu makale, Almanya’da yayınlanan Rotfuchs dergisinin Nisan 2021 ayındaki sayısında 9-10. sayfada Almanca olarak yayınlandı.

Bembeyaz kumsalları, turkuaz renkte okyanusu ve Palmiyelerle çevrili köyleri ile Bali sahil, cennetten bir tatil
beldesi olarak geçer. Ancak, Endonezya’nın doğusundaki bu adanın, bir zamanlar 20. yüzyılın en acımasız suçlarından birine sahne olduğunu, kokteyllerini yudumlayarak kumsalda kestirenlerin çok azı biliyor.

1965 ile 1966 arasında, ülke halkının bir milyonu (bazı tahminler 3 milyon demekte) genellikle balta ve sopalarla öldürüldü. ABD hükümetinin desteklediği anti-komünist katliam, çok “başarılı” olduğu için bugün çok az ilgi görmekte.

Ne de olsa, silahsız solcuların planlanan imhası demek, dünya çapında daha fazla darbeye ve toplu katliamlara telkin etmek ve Washington’u Soğuk Savaş zaferine kesinliğine bir adım daha yaklaştırmaktı. Amerikalı gazeteci Vincent Bevins, şimdiye kadar sadece İngilizce olarak yayınlanan The Jakarta Method adlı büyük kitabında neredeyse unutulmuş bu bahsi inceliyor.

Dünyanın en büyük üçüncü Komünist Parti

1950’lerde Endonezya Komünist Partisi (EKP), sömürgecilik karşıtı reformcu Sukarno’nun 1945’teki bağımsızlıktan bu yana cumhurbaşkanı olduğu Güneydoğu Asya ada devletinde önemli bir güçtü. EKP, onun hükümetiyle pragmatik bir ilişki benimsemişti. Parti, bir yandan “sol eğilimli Üçüncü Dünya milliyetçisi” Sukarno’nun birçok girişimini desteklerken, diğer yandan bağımsız bir politika izledi. 1950’lerin sonunda parti çok hızlı büyüdü, çünkü yoksul kırsal nüfus için birçok ilerleme yapmayı başardı, sıkı bir şekilde örgütlendi ve çok azı yozlaşmış olarak kabul edildi. 1965’te partinin üç milyondan fazla üyesi vardı ve bu onu SSCB ve Çin’den sonra üçüncü büyük komünist parti haline getirdi.

EKP ve aynı zamanda solcu milliyetçi Sukarno, ABD için bir tahrik sebebiydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Washington’un dış politikası giderek saldırgan müdahaleciliğe dönüştü. Guatemala ve İran’da CIA, darbeler düzenledi ve hatta İtalya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde popüler komünist partileri geri püskürtmek için nüfuz kazandı. Ancak Endonezya çok özel bir rol oynadı: Dünyanın dördüncü büyük ülkesinin solun elinde kalmasına izin verilmedi.

Masada bir plan olmalıydı

1958’de CIA destekli ilk darbe girişimi başarısız oldu. Ardından bir strateji değişikliği geldi: ABD, ordu içinde anti-komünist bir cephenin kurulmasını destekledi. Medyada komplolarla ilgili dolaşan haberler etkili oldu: Ülke için tamamen yeni, fanatik bir anti-komünizm çabucak parlayıverdi. 1965’te EKP yasaklandı, Başkan Sukarno fiili olarak iktidardan mahrum bırakıldı ve 1966’da ABD’nin bir kuklası olarak değerlendirilmesi gereken General Suharto görevlendirildi. Kitlesel katliam, Ekim 1965’te başladı. Yüz binlerce silahsız insan aniden kanun kaçağı ilan edildi. “Suçları mı?” EKP’ye sözel ya da resmi olarak üyelik ve ya destek. Altı ay içinde bir milyon masum insan öldürüldü, milyonlarcası toplama kamplarında tutuldu, işkence gördü ve ağır çalışmaya mahkûm edildi.

Katliamlar, çeşitli gruplarca – İslami milisler, paramiliterler – edilgen bir gözetim altında gerçekleştirildi, ancak çoğu zaman kolluk kuvvetlerinin resmi organları da aktif olarak dahil oldu. Katliam o kadar hız kazandı ki, sıradan insanlar da katıldı. ABD yalnızca yardım ile yetinmedi. CIA, Endonezya istihbarat servislerine şüpheli listeleri hazırlayıp sundu, silahların sağlanmasına yardım etti ve iletişim araçları temin etti.

Neredeyse her yer Cakarta idi

Bevins, Endonezya’daki olayları “dünyanın her köşesine ulaşan bir “tsunami” olarak nitelendiriyor. Diğer bölgelerde de solcu ve ilerici hükümetler CIA yardımıyla devrildi ve yerlerine sağcı generaller getirildi. Endonezya’ya ek olarak, özellikle Brezilya, Washington için önemli bir rol oynadı. ABD’nin yardımıyla, solcu milliyetçi Joao Goulart, 1964’te bir askeri darbeyle görevden alındı. Gerekçe olarak kullanılan anti-komünist efsane, neredeyse bir yıl sonra Endonezya hakkında dünyaya anlatılmak zorunda kalınan hikayelere benzemekteydi.

Darbe gerçekleştikten sonra, her iki ülke de yakın ilişkiler kurdu. Brezilyalı ve Endonezyalı subaylar, ABD üslerinde müşterek eğitim aldılar. Brezilya cuntası, içeride bir “Cakarta operasyonundan”, ülkede komünizmin maddi olarak yok edilmesinden aralarında söz etti. Bunun nihai olarak Brezilya’da Endonezya’daki ile aynı şevkle uygulamaya konmaması, komutaya ilişkin iç görüş anlaşmazlıklarından kaynaklanmaktadır. ABD için, büyüklükleri ve jeostratejik konumları nedeniyle Endonezya ve Brezilya, “Üçüncü Dünya”da bir anti-Komünist ittifakın ana köprü başlarıydı.

Ama kısa süre sonra Bevins’in ‘Yöntem Cakarta’ dediği şey, başka yerlerde de düşünüldü. Merkezi bir plan olmamasına rağmen, Güney Kore’den Sudan’a sağcı diktatörlükler birlikte çalıştılar, birbirlerinden öğrendiler ve tekrar tekrar Endonezya’daki dehşeti öykündüler. Uzun süre Los Angeles Times için Brezilya muhabiri olarak çalışan Bevins, yıllarca süren araştırmalarla, Washington ve ABD’nin komutasında en az 22 ülkede düpedüz anti-Komünist imha programları için planlar olduğunu kanıtlamayı başardı. Bu planların en az on birindeki kişilerin, doğrudan Endonezya’ya öykündüğünü söyledi.

Özellikle Latin Amerika’da on binlerce solcu, değişimci ve yerli ABD’nin yardımıyla zulme uğradı, öldürüldü veya sürgüne gönderildi. Burada da fanatik bir komünizm karşıtlığı, ideolojik bir sistem işlevi gördü. Bevins’in araştırmasına göre, 1966’da günümüzün meşhur “kaybetmelerinin” taktikleri Endonezya’dan Guatemala’ya ithal edildi ve bu taktikler devlet teröründe önemli bir rol oynadı. Şili’de radikal sağcı terör grupları, solcuların yaşadığı evlere tehdit olarak ‘Cakarta’ kelimesini karaladı. Orada da rejim, 1973’te bir darbeyle sınır dışı edilen Salvador Allende’nin takipçilerini sistematik olarak öldürme planını “Cakarta Operasyonu” olarak adlandırdı. Tıpkı 1976’dan sonra Arjantin darbe hükümetinin generallerinin, Güneydoğu Asya’daki toplu katliamı bir örnek gördükleri gibi.

Allende, Goulart veya Sukarno, değişimi demokratik yollarla getirmeye çalışan halkçı reformculardı. Endonezya’daki EKP de iktidarın şiddetle ele geçirilmesinden yana değildi, ancak ABD için bir tehdit oluşturuyordu çünkü çok beğenilmekteydi, iyi örgütlenmişti ve etkili olmaktaydı. Dönemin Başkan Yardımcısı Richard Nixon, bir keresinde Endonezya’da demokratik prosedürlerin reddedilmesi gerektiğini, çünkü “komünistler muhtemelen bir seçimde mağlup edilemeyeceğini” itiraf etmişti.

Kurbanları için bu darbeler genellikle aniden ve hazırlıksız geldi. Ve feci sonuçları oldu: Birçoğuna göre, ABD hegemonyası altındaki silahsız Demokratik politikacıların başarısızlığa mahkum olduğuna dair ikna edici kanıttı. Birçok solcu “ikinci bir Cakarta”yı önlemek için silaha sarıldı. Yeni kurulan gerilla hareketleri, sağcı devlet terörünün alevlerine daha da fazla kömür attı.

Avrupa-merkezci vicdan

Ancak, Güney Yarımküre’deki acımasız darbeler ve toplu katliamlar, mevcut küresel dünya düzeninin parametrelerini de belirliyor. Sosyal gelişmeyi birçok yerde dondurdular, ABD’ye SSCB üzerinde jeostratejik avantajlar sağladılar ve kapitalist ilişkileri pekiştirdiler. Örneğin Brezilyalı reformcu Goulart’ın sürdürdüğü toprak reformu darbeyle aniden askıya alındı ​​ve bugüne kadar uygulamaya konmadı. Jair Bolsonaro ile Latin Amerika’nın en büyük ülkesi şu anda diktatörlüğün işkencecilerini örnek alan ve açıkça solcuların infazını talep eden kötü şöhretli bir anti-komünist ve eski bir asker tarafından yönetiliyor. Şili’deki darbeyle, aşırı eşitsizliğin azaltılmasına dair tüm umutlar suya düştü ve ülke, bir tür küresel neoliberalizm laboratuvarı olarak radikal bir piyasa rotasına saplandı. Bu modelin reddedilmesi düzenli olarak bu güne kadar kitlesel protestolara yol açmaktadır.

Bu katliamların en vahşisinin yaşandığı Endonezya’da, Sukarno’nun düşmesinden sonra yüzlerce ABD şirketi yerleşti. Örneğin, darbeden sadece birkaç gün sonra, madencilik şirketi Freeport, Batı Yeni Gine’nin ormanlarına girdi. Şimdi sırada dünyanın en büyük altın madeni var, Grasberg madeni. 1965 ile 1966 arasındaki o karanlık günlerden beri, komünizm karşıtlığı bir devlet doktrini, neredeyse ulusal bir din oldu. Toplu katliam hiçbir zaman örtbas edilmedi.

Mağdurlar ve yakınları ne rehabilite edildi, ne de tazminat aldılar. Hiçbir zaman bir özür dilenmedi. Bevins, amansız bir hükme varıyor: Batılı kapitalist dünya düzenimiz kan üzerine kurulu. Ve Batı’da neredeyse hiç kimsenin bu kan izinden etkilenmemesi, her yıl sözde “Prag Baharı”nın neredeyse aynı anda bastırılmasının cömertçe anılması, liberal vicdanın ne kadar Avrupa merkezli olduğunu açıkça göstermektedir.

Kaynak: Vincent Bevins – Cakarta Metodu. Washington’un Antikomünist Haçlı Seferi ve Dünyamızı Şekillendiren Toplu Cinayet Programı.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir