Nevruz ve Çağın Devrimcileri (İstanbul Direniyor)

21 Mart, Nevruz… Orta Doğu halklarının bayramı; birçok ülkede, birçok halk tarafından kutlandı. Ülkemizde de durum bundan farklı değil, Türk ve Kürt halkı gayet tabii bir şekilde kendilerine ait olan bu bayramı kutladı. Kutlamak hem Türklerin hem de Kürtlerin hakkıdır tabi. Ancak ülkemizde birtakım işler ne yazık ki hiç sağlıklı işlemiyor. Nevruz dahi şovenizme, yerin dibine batasıca nasyonalizme bulaşmış durumda. Yazımın amacı böyle bir günde, hem yaptıkları kalleşlikleri şovenistlerin yüzüne vurmak  hem de ülkemizdeki bu tehlikeli durumun kısa bir tahlilini yapmaktır.

NEVRUZUN TARİHİ VE ÇARPITILMASI 

Kürt halkının, Demirci Kawa’nın Zalim Dehak’a karşı başlattığı isyanın yıl dönümüdür Nevruz, başkaldırıdır. Zulme karşı, ezilmeye karşı yakılan bir ateştir Nevruz ateşi; zalimler için alev alev için yanar. Öte yandan Türk halkı içinse çetin dağlardan, uluslarının yok olma eşiğine gelmesinin ardından bir kurtuluş niteliği taşır Nevruz. İkisinde de bir demirci vardır sahnede. Demirci dağı eritir, demirci zalimi öldürür, demirci kurtuluşa ulaştırır. Bugün Türk halkının da, Kürt halkının da bir “demirciye” ihtiyacı vardır. O demirci geçmiştekinden pek de farklı değildir aslen. Geçmişte çekici elinde tutan kimse, bugünün de demircisi odur. Geçmişte de emekçidir zalimi yıkan, bugün de emekçidir, yarın da emekçi olacaktır. Dehak öldü, “Ergenekon” artık bizi kapana kıstırmıyor ama bin beterleri var artık halkımızın tepesinde. Asalaklar, kan emici sülükler emekçinin kanını emiyor, emeğini sömürüyor ve bunu yaparken emekçinin dini-milli duygularını istismar ederek rahatlık içinde yapıyor. Geçmişte Türk halkı Ergenekon’u görürdü, geçmişte Kürt halkı Dehak’ın zulmünü bilirdi; bugün iki halk da hissetmeden lime lime ediliyor. Görünmez parmaklıklar sarmış dört bir yanımızı, kendimizi hür zannediyoruz.

Keşke tek değişen zalimler, tek değişen parmaklıklar olsaydı. Asalaklar, parazitler sadece başımızda bulunanlar olsaydı keşke. Oysaki görüyoruz ki en büyük asalaklar halklarımızın içine girmiş. Şovenizm hastalığı iki halkı da sarmış durumda. Öyle ki Nevruz’u bile sadece kendilerine mal edip, bunun üzerinden bile nasyonalizm yapacak kadar çirkinleşmişler. Kürt şovenistleri bir yandan, Türk şovenistleri bir yandan iki yüce halka küfürler, hakaretler yağdırıyor. Kurtuluş Savaşı’nda kardeşçe mücadele veren, 1071’den beri etkileşimde bulunan bu halkların arası şovenizm yüzünden her geçen gün açılıyor. Bir yandan ABD güdümündeki PKK’nın beynini yıkadığı gençler, öteki tarafta ABD güdümündeki Milliyetçi-Ülkücü çetelerin beynini yıkadığı gençler. Peki, akan kanın ve artan kinin sebebi ne?

KÜRDİSTAN, SÖMÜRGENİN SÖMÜRGESİ

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin yamacında ve Başkanının arkasında asılı duran büyük bir levhada şöyle yazarmış: “Hâkimiyet milletindir”; biz görmedik… “Doğu İlleri”nin, tâ Kızılırmak vadilerinden Ağrı yamaçlarına kadar uzanan alnına şöyle bir yafta yapıştırılmıştır: “Hâkimiyet jandarmanındır”… Bunu gözümüzle görüyoruz. Fakat, bir gün, sahtekârlığı sevmeyen bir el, her iki levha veya yaftayı alıp da tersine çevirecek olursa, görülür ki, her ikisinin de arkasında daha iri ve gerçek harflerle yazılan ve asıl olan şey şudur: “Hâkimiyet burjuvazinindir!” (Yedek Güç: Ulus (Doğu), Hikmet Kıvılcımlı, sf. 101, Derleniş Yayınları)

Hikmet Kıvılcımlı’dan yaptığımız bu alıntıyı irdelemekte fayda vardır. Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mız kazanıldıktan sonra Kemalizm (Şefik Hüsnü’nün deyimi ile 500 parababası üyesi olan Cumhuriyet Halk Fırkası), son hızda sosyalistlerin tasfiyesine girdi ve Türk burjuvazisi, kuzu görmüş bir kurt gibi Kürdistan’a saldırdı. Kemalizmin sosyalistleri birer birer tasfiye etmesi beklenilmeyen bir şey değil miydi? Kesinlikle hayır! Finans-Kapital, zaten çirkin yüzünü 1921’de, on beşlerin katledilmesinde göstermişti. Mustafa Kemal ise “Atatürkleştirildi”… O kalpaklı devrimci silinip, yerine takım elbiseli bir burjuva getirildi. Mustafa Kemal, tarihsel olarak rolünü oynayarak milli burjuva devrimimizi tamamladı. Her ne kadar eleştirilecek birçok yönü bulunsa da bu yazının amacı onu yermek değildir. Burada eleştirilen, Finans-Kapitalin kuklası haline gelen CHF’dir.

Türkiye, Finans-Kapitale teslim olur olmaz batıda Türk emekçisini sömürmeye başlayan Türk burjuvazisi, hiç fırsat ve zaman kaybetmeden gözünü doğuya, Kürdistan’a dikti. Kürt ağalarıyla işbirliği yapan Türk burjuvazisi, Kürt işçi ve köylüsünü açlığa ve sefalete mahkum etti. Lakin tek yaptığı şey bu korkunç sömürü değildi. Kürtlerin milli kimliğini reddetti, kültürüne saygı duymadı ve şiddetli bir asimilasyon politikası uyguladı. 1950’de ABD sömürgesi haline gelmeye başlayan Türkiye, Kürdistan’ı kendisi daha tam sömürge olmadan önce sömürgesi haline getirdi. Türk burjuvazisi Kürdistan’ı sömürge yaptığından beri aynı politikalara sürekli başvuruyor. Doğu’nun yerle bir olması da (ABD güdümlü PKK ile birlikte) Afrin düşer düşmez Demirci Kawa heykelinin yıkılması da bunun bir yansımasıdır. Peki, ne yapmalı? Yapılacak şeyi Hikmet Kıvılcımlı usta çok açık ve net bir şekilde söylemiştir: “Türkiye Proletaryası, kardeş Kürdistan Proletaryasıyla el ele verip, gerek Anadolu’nun soyulan, soğana çevrilen emekçi Türk Köylülerini ve gerekse ezilen Kürdistan Köylülüğünü Sovyetler Devrimi şiarıyla insanlığın ilk ve son defa gördüğü büyüklükteki o yaman devrim kıyametine kavuşturduğu gün, Anadolu ve Kürdistan Sovyetler Devrimi, bugünkü Kemalist Türkiye’nin binbir çelişkiyle kemirilen “ulusal” birliğinden nitelikçe bambaşka, nicelikçe uçsuz bucaksız oranda müthiş, aşılmaz ve yenilmez bir antiemperyalist kale olacaktır.” (Hikmet Kıvılcımlı, agy)

MAHİRLER, DENİZLER, MODERN DEHAKLAR VE DERLENİŞ

9 gün sonra 30 Mart olacak. 9 gün sonra Mahir Çayan ve yoldaşlarının Kızıldere’de katledilişinin 46. yıl dönümü olacak. Tam 46 yıl önce, Mahir, Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde, kerpiç bir evde dokuz yoldaşıyla birlikte vahşice katledildi. O evde bulunmalarının sebebi ise Denizleri, hain ve satılmış 12 Mart cuntasından kurtarmaktı. Can verdiler, yoldaşları için can verdiler. 68 Kuşağının efsanevi lideri artık bedence aramızda değil. Ancak fikirleri ve mücadelesi hala yolumuzu aydınlatıyor. Mahir o evde kurşunlandığında, Cevahir, Maltepe’de 25 kurşun yiyip öldüğünde, mağlup olmadılar. Onlar çağımızın “Demircileri”ydi, onlar çağımızın Şeyh Bedreddinleriydi. Şerefleri ile öldüler ancak yenilmediler. Onların varlığı ve kendilerini feda edişleri Türkiye’nin devrimci geleneğine maya oldu, çeliğine su verdi. Antiemperyalist İkinci Kurtuluş Savaşı’mızın bayrağını ilk sırtlanan onlardı, Türkiye’nin sömürge edilmesine en büyük tepkiyi onlar koydu.

Ülkemiz hakkında “sömürge” ibaresini kullanmamı garipseyecekler olabilir ancak doğru bir kullanımdır bu.

“1) Emperyalistlerarası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkanı ortadan kalkmıştır.

2) Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir. (Bugün dünyada tam sömürge tipi ülke hemen hemen kalmamış gibidir. Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır.” (Bütün Yazılar, Mahir Çayan, Eriş Yayınları, sf 265-266)

Mahir’in de söylediği gibi, artık emperyalist ülkeler eskisi gibi sömürge yapmak için topla, tüfekle bir ülkeyi işgal etmeye ihtiyaç duymuyor. Onun yerine, ülkenin pazarını, ekonomik bağımsızlığını, devletini ele geçirerek yapıyor bunu. İşte, 1950’de Türkiye’nin başına gelen de tam olarak budur. Türkiye Cumhuriyeti, Kore’de mazlum bir millete karşı savaş alanına sürülmüş masum askerlerin kanı aracılığıyla NATO’ya girmekle beraber bağımsızlığını kaybetmiş, ülke ABD’ye teslim edilmiştir. 1950’den bu yana gizli işgal sürüyor, o kadar cüretkarlar ki topraklarımızdan uçak kaldırıp masumları vurabiliyorlar. O kadar cüretkarlar ki yok olasıca operasyonlarına bizim uçaklarımızı da dahil edebiliyorlar. O kadar cüretkarlar ki altıncı filoya İstanbul’a demir atma emri verebiliyorlar. Ve öyleleri var ki, bu cüretkarlara Türk kızlarını çırılçıplak bir şekilde sunarak karşılama yapıyorlar. Öyleleri var ki, Türk ve Kürt halkının çocuklarını ABD’li para babalarının çıkarları için öldürtmekten çekinmiyorlar. Öyleleri var ki, hainliklerini ve işbirlikçilerini hiç gizlemeyecek kadar rahatlar.

Neyse ki vatanımızın her karışı bu tip şeref yoksunu, işbirlikçilerle dolu değil. Hala direnenler var, hala “demirci” olmak için çaba harcayan insanlar var. “Ülke faşizmin kuşatması altında ise tüm güçler birleşmelidir!” diyen Mahir Çayan’ın sözüne uymaya çalışanlar var. “Anarşi yok, büyük derleniş!” diyen Kıvılcımlı ustanın yolundan gitmek için yorulmadan, dinlenmeden savaş verenler var. Vatanımız modern Dehakların, faşizmin kuşatması altında, biz de usta gibi vatan sevgimizi söylemektense ölmeyi yeğleriz. Marksist-Leninistler olarak yapmamız gereken şey, Mahir’in de dediği gibi birleşmektir. Yoksa yine ustanın dediği gibi “yanıldığımızı faşizmin zindanlarında anlayacağız” ancak.

İstanbul Direniyor’dan Orhun

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir