Marksist-Leninist açıdan Materyalizmin Temel İlkeleri (Antalya Direniyor)

analiz_materyalzimin_temel_ilkeleri_adEngels’e göre, varlık ve ruh sorunu, tüm felsefenin en önemli sorunudur ve felsefe tarihi boyunca filozoflar bu soruya verdikleri cevaba göre iki zıt kampa ayrılırlar. Bu kamplar idealizm ve materyalizm kamplarıdır. Kısaca idealizm ve materyalizm üzerine ufak tanımlar yapacağız ve ardından Marksist materyalizmi inceleyeceğiz.

İDEALİZM NEDİR?

Düşünce, bilinç, ruh, tinsel şeyler mi öncedir; madde, doğa, varlık, fiziksel şeyler mi? Bu soruya düşünce/ruh/bilinç cevabını verenler, idealizm tarafında yerlerini alırlar. Başka bir deyişle idealizm; düşünce maddeyi yaratır diyen taraftadır, idealizm düşüncenin/ruhun maddeden bağımsız bulunabileceğini kabul eder. Bazı idealistler, maddenin aslında olmadığını iddia edecek kadar da ileri gitmişlerdir (öznel idealizm). Bu idealizm türü solipsizme kadar gider. Önemli idealist düşünürlere örnek vermek gerekirse, Heraklitos’ten sonra diyalektiği ele alan idealist düşünür Hegel’e göre “…bağımsız bir konu(subject) halinde bile bulunabilen düşünme süreci gerçeğin yaratıcısıdır ve gerçek, ‘ide’nin fenomenal(dış-olaysal/görüngüsel) biçimidir” [1].

Marks, ünlü Kapital’inde kendi diyalektik yöntemi ve Hegel’in diyalektiği arasındaki karşıtlığı ifade ederken böyle anlatıyordu. Hegel’e göre, tarihsel ilerlemenin motoru tinin kendi içindeki gerilimidir (burada tinden kasıt toplumların siyasi, felsefi, düşünsel vs. yapısıdır). Her düşünce, kendini kendinden önceki düşüncelerin üzerine kurar. Tarihsel süreç içerisinde bu düşüncenin karşıtı ortaya atılır ve başka bir düşünce gelip ikisinin de iyi yanlarını alarak çelişkiyi çözümler[olumsuzlamanın olumsuzlanması, tez-antitez-sentez]. Buna “dünya tini” denmektedir. Marks’ın “tarihi materyalist kavrayışında” bu durumun temeli sınıf mücadelesi olacaktır. Başka bir örnek olarak, öznel idealizm demişken, George Berkeley’i ele alabiliriz. Berkeley’e göre, madde yoktur. Yalnızca ruhlar ve onların ideleri vardır. Var olan her şey duyumsamalardan ibarettir. Algıladığımız şeyler, aslında olmamasına rağmen, biz onları öyle algıladığımız için bize var görünür. Bir nevi Matrix durumudur. Berkeley’in bu ilginç savı şu şekilde örneklendirilir: elimizi sert bir cisme -örneğin bir masaya- çarptığımızı düşünelim. Hissettiğimiz şey Berkeley’e göre bir masa değildir(bunu kanıtlamak için rüyada da sert bir cisim hissedilebileceği yahut hipnozla da sert bir cisim hissedilebileceği öne sürülür, ama gerçekte rüya ve hipnoz da maddi şeylerdir). Bizim yaşadığımız hissiyatın bir sebebi vardır ama bu maddi bir sebep değil tinsel bir sebeptir. Berkeley’e göre bu sebep Hıristiyanlığın tanrısıdır. Bizler de aslında olmamakla beraber, tanrının kendi kafasında kurduğu düşüncelerizdir. Berkeley’in felsefesi, Hıristiyanlık inancını materyalist felsefenin elinden kurtarmak için felsefe yapan bir piskopos oluşuna uygun bir şekildedir.

MATERYALİZM NEDİR?

Madde/doğa/varlık insan bilincinden, düşüncesinden, ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak bulunabilir mi? Materyalizm, bu soruya evet der. Lenin, Materyalizm ve Ampiryo-kritisizm’de bunu şu şekilde açıklar: “Genellikle, materyalizm, nesnel gerçek varlığın(maddenin) bilinçten, duyulardan ve deneyimden bağımsız olduğunu kabul eder…”  [2]

Materyalist düşünce, düşünce/bilin/ruh gibi kavramlardan bağımsız bir dış dünyayı kabul ettiği gibi –Einstein’e göre bu bütün bilimlerin temelidir-, aynı zamanda düşüncenin ve bilincin de kökeninin madde olduğunu kabul eder. Diğer bir deyişle; ruhu, bilinci, düşünceyi yaratan şey madde, doğa, varlıktır.  Materyalist düşüncenin önemli düşünürlerine örnek olarak Demokritos, Denis Diderot, Ludwig Andreas Feuerbach ve tabi ki Marks ve Engels örnek verilebilir. Bu düşünürlerin fikirlerini idealizm bölümünde yaptığımız gibi açıp incelemeye gerek duymuyorum. Zira Marks ve Engels’in materyalizmini ve materyalist bakış açısına getirdikleri farklılığı yeterince inceleyeceğiz.

MARKSİST MATERYALİZM VE TARİHİN MATERYALİST KAVRANIŞI

Zubritski, Mitropolski ve Kerov’un yazdığı “Kapitalist Toplum” isimli eserde, Lenin’in “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Öğretisi” adlı eserinden gerçekleştirilen alıntı ile birlikte, Marksizmin üç ana sacayağına sahip olduğu belirtilir:

  • İngiliz Ekonomi-Politiği
  • Fransız ütopik sosyalizmi
  • Alman felsefesi şeklinde sıralanabilir.

Alman felsefesi dediğimiz zaman, Marks’ın en çok etkilendiği iki isim göze çarpar. Bunlardan biri; idealist bir filozof olmasına rağmen Heraklitos’in ardından diyalektiği ele alıp geliştirerek Marks’ı ve Engels’i etkilemiş olan G. F. W. Hegel’dir. Hegel’in “dünya tini” anlayışı, Marks’ın tarihsel materyalizminde sınıf mücadelesi temeline oturur. Bir diğeri ise, Alman materyalizminin ilk düşünürü olan ve dinin yerine bir tür “sevgi dini” geçirme görüşleriyle tanınan Ludwig Andreas Feuerbach gelir. Marks, diyalektik materyalizmin temellerini ve praksis felsefesini “Feuerbach Üzerine Tezler”de kurmuştur, yani Feuerbach materyalizminin devrimci eleştirisinin Marksist materyalizmin üzerinde büyük bir etkisi vardır.

Marksist materyalizm, Marksist öğretinin bütünlüğü ve tutarlılığı açısından büyük bir öneme sahiptir, bir temel taştır. Marksizmin kavranması için Marksist felsefi materyalizmin öğrenilmesi şarttır. Marksist materyalizm, sosyalizmin ütopyacılarda olduğu gibi sınıflı toplumların sömürüsünden bıkan insanlığın kurguladığı bir düş olmaktan çıkıp bir bilim haline gelmesinde önemli bir yere sahiptir. Bu bakımdan, eğer Marksizmi bir pusula olarak kullanacaksak, materyalizmi bilmemiz şarttır. Marksist materyalizmin temel ilkelerini ve bu ilkeler ışığında tarihsel-toplumsal süreçlerin yeniden kavranışını hep beraber inceleyelim.

  1. Bölüm: Genel Olarak Marksist Materyalizm:

Bu bölümde Marksist materyalizmin ana esaslarını maddeler halinde irdeleyeceğiz.

a) Marksist felsefi materyalizm; en önemli felsefe sorunu olarak gördüğü düşünce-madde ilişkisini materyalistçe ele alır. Marksizme göre doğa/madde/varlık, düşünceyi/bilinci/ruhu yaratır. Başka bir deyişle, Marksizm bütün düşünce ve duyguların kaynağı olduğu için maddi gerçekliği birincil veri, düşünme sürecini de ikincil veri (türevsel veri) olarak ele almaktadır. Düşünce, algı mekanizmaları ile maddi evrenin etkileşiminden doğan bir yansımadır. Yani düşünme süreci, insan zihnine yansıyıp düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir.

Düşünce, ileri derecede gelişen bir maddenin, yani beynin ürünüdür ve düşünce, düşünen maddeden bağımsız ele alınamaz. “Beyin, düşünme organıdır.” [3] “Tek gerçek, bizim de içinde bulunduğumuz maddi dünyadır… Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir.” [4]

b) Marksist materyalizm, idealist düşüncenin aksine, dünyayı maddi olarak kabul eder. Dünya, birbirine bağlı ve ilişkili olarak gelişip hareket eden ve değişen maddi varlıktan oluşur. Dünyadaki değişik olaylar, bu özün farklı biçimleridirler.

c) Marksist materyalizm, maddi evrenin, insan bilinci ve duyumsamalarından bağımsız olarak var olabilen nesnel bir gerçeklik olduğunu kabul eder. Bu bakımdan maddi evren objektiftir. Fakat maddi evren insan zihnine yansıyarak düşünceyi oluşturduğu, yani yine insan zihniyle/düşüncesiyle kavrandığı için sübjektif bir yan da taşır. Aynı şekilde, düşünce, bireylere ait sübjektif bir şey olmasına rağmen, varlığın yanında ayrı bir varlık gibi bulunur. Bu sebepten ötürü, aynı zamanda objektif bir yöne sahiptir.

d) Marksist materyalizm, olguları esas tutarak yürür. Eğer düşünce ve duyumsamalardan bağımsız olarak var olabilen bir maddi evren varsa, bu maddi evren nesnel bir özelliğe sahiptir. Yani bir olgu olma özelliğini taşır. Öyleyse, yani nesnel “olgular” varsa, bize doğru yönü gösteren pusulamız bu olgular olmalıdır. Düşüncemiz eğer maddi evrenin bağrından kopup onun algı mekanizmalarıyla etkileşiminden zihnimize yansıyorsa, o halde o düşünce maddi gerçekliği doğru yansıttığı sürece ve doğru yansıttığı oranda doğrudur. Yani düşünce olguya uyduğu takdirde doğrudur. Eğer bir teori hayat tarafından yanlışlanmışsa, olguya uymamışsa yanlıştır. Ve her teorinin pratikte sınanmasını gerektiren sebeplerden biri budur, onun doğru olup olmadığı ancak “somut pratiğin mihenk taşına” vurulduğu takdirde anlaşılır. Bu bakımdan diyalektik materyalizm, Engels’in de dediği gibi, olanın olduğu gibi kavranıp ortaya koyulmasını ifade eder. Burada Hikmet Kıvılcımlı’ya sözü bırakalım: “Gerçek materyalizmin ana düşüncesi: Gerçek dünyaya (doğa ve tarihe) herhangi bir idealistçe kuruntu taşımadan bakmak, gerçek dünyayı olduğu gibi görmektir. Diyalektik materyalizmde bu anlayışın dışında atfedilecek hiçbir mutlak ve sabit düşünce, hiçbir dogma(nas), hiçbir başka gerçek yoktur. Olanı olduğu gibi görmek: <<materyalizm bundan başka bir şey göstermez>> (Engels, Ludvig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu s.57).

Bu kavrayışla yola çıkıldı mı: gözleri bağlayan eski sistem perdesi yırtılır. Önceden uydurulmuş ve edinilmiş (apriori:öncileyin) fikirlere ezbere inanmak ortadan kalkar. İnsan düşüncesi yüzyıllardan beri aradığı gerçek aydınlığa kavuşur. Ne kendini, ne de başkalarını aldatmağa imkan kalmaz. Artık bir düşünce: doğru mu, yanlış mı; gerçek mi, değil mi?.. gibi sorulara verilecek cevap kısadır. O düşünceye uyan olay: var mı; yok mu; olmuş mu; olmamış mı?… Eğer olay, olgu varsa yahut olmuşsa, onu ifade eden düşünce de doğrudur. Bu gerçektir.” [5]

e) Dünyanın ve onun yasalarının bilinemeyeceğini kavranamayacağını savunan, evrenin kavranamayacak “kendinde şeyler” ile dolu olduğunu savunan Kant ve diğer idealistlerin tam zıttı bir şekilde, Marksist materyalizm dünyanın ve onun yasalarının bilinebileceğini, kavranabileceğini ve bu kavrayışın pratikte tanıtlanabileceğini savunur.

Engels’ten bir alıntı yapalım: “Bunu ve öteki felsefi fantezileri en etkili biçimde çürüten şey, pratik, özellikle deneyim ve sanayi pratiğidir. Bir doğa sürecini kavrayışımızın doğruluğunu, o süreci kendimiz yaparak, onu kendi öz ortamında oluşturarak ve üstelik de kendi amaçlarımız için kullanarak tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın o kavranması olanaksız olan ‘kendinde şey’ine bir son vermiş oluruz. Bitki ve hayvan organlarından elde edilen kimyasal maddeler, organik kimya onları ardı ardına üretmeye başlayana dek, böyle ‘kendinde şeyler’ olarak kaldılar. Bundan sonradır ki, o ‘kendinde şey’ bizim için bir ‘şey’ haline geldi. Sözgelimi, kökboyanın renkli maddesi aliçeri, şimdi artık, tarlalarda kökboya yetiştirmekle değil, çok daha ucuz ve kolaylıkla kömür katranından elde edilmektedir. Üç yüz yıl boyunca, Kopernik’in güneş sistemi bir hipotez olarak kaldı; doğruluğu üzerine bire karşı yüz bin, on bin bahse girişilebilecek bir hipotez olarak, ama yine de bir hipotez olarak. Ama ne zaman ki, Leverrier, bu sistem sayesinde elde edilen sayılara dayanarak bilinmeyen bir gezegenin varlığının gerekliliğini ortaya koydu ve üstelik bu gezegenin gökte mutlaka olması gereken durumunu hesapladı; ne zaman ki Galilei gerçekten bu gezegeni buldu, Kopernik sistemi de tanıtlanmış oldu.”[6] Bu bakımdan Marksist felsefi materyalizm, fideizme tabandan bir karşıtlık içerir.

Şimdi bu ilkelerin tarih ve toplum yaşamının kavranmasındaki öneme gelelim.

  1. Bölüm: Tarihin Materyalist Kavranışı

Marks ve Engels, diğer materyalist düşünürlerin yapmadığı bir şeyi yapmıştır. Mao Zedong, bundan şöyle bahseder: “Marks’tan önce materyalizm, bilgi sorununu, insanın toplumsal yaratılışından ve tarihsel gelişiminden ayrı olarak incelediği için, bilginin toplumsal pratiğe bağlılığı, yani bilginin üretime ve sınıf savaşımına bağlılığını anlayamamıştır.”  [7] Marks ve Engels ise materyalist düşünceyi, tarihi ve toplumsal alanın yeniden kavranması için kullanmışlardır ve buna “tarihin materyalist kavranışı” demişlerdir. Yazımızın bu bölümünde bunu inceleyeceğiz.

a) Madde, birincil veri; düşünce, ikincil-türevsel veri ise, bundan toplumda da maddi iktisadi alt yapının siyasi-hukuki alt yapıdan önce geldiği sonucu çıkar. Siyasi üst yapı, toplumun maddi yaşayış biçimi ve üretim ilişkileriyle karşılıklı ve kaçınılmaz olarak etkileşim halindedir. Esas tayin edici olan alt yapıdır. “Yeni sosyal düşün ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar”. [8] Farklı çağlarda farklı görüşlerin ortaya çıkışının esas nedeni budur. Bu yüzden, siyaseti ve hukuku toplumun maddi alt yapısından bağımsız ve kültürel bir kategori olarak ele almak vahim bir hata olacaktır. Ve bu yüzden, Stalin’in dediği gibi, politikada hata yapmamak için kendi duruşumuzu soyut “insan aklının ilkeleri” üzerine değil toplumun maddi gelişim yasaları üzerine kurmak gerekir.

Rosa Luxemburg’un açıkça söylediği gibi, burjuva bilginleri gerçeği burjuvazinin yararına çarpıtmadan, samimiyetle arasalar dahi, siyasal gerçekleri tam anlamıyla kavrayamazlar. Siyasal gerçekleri tam anlamıyla sadece Marksistler kavrayabilir. Bunun sebebi, Marksistlerin siyasi yapının toplumun maddi yaşayış biçimi ve üretim ilişkileri üzerinde yükseldiğini bilmesidir.

b) Bu düşünceden üst yapının alt yapıya hiç etkisi olmadığı görüşü ortaya çıkmamalıdır. Vaktini doldurmuş, artık çürüyen sınıfların çıkarını temsil eden, gerici bir nitelik taşıyan fikirler toplumun ilerleyişine zarar vermeleri bakımından önemlidir. Buna karşın, ilerici güçlere hizmet eden toplumsal düşünler ise, toplumun gelişip ilerlemesine yardım etmesi bakımından önemlidir. Teori, yığınları harekete geçirme ve bir kez ortaya çıktıktan sonra sosyal varlığı köklü bir şekilde etkileyebilme özelliğine sahiptir. “Teori, yığınları sardığı anda maddi bir güç haline gelir.”  [9]

c) Varlık, insan bilincinden bağımsız ve nesnel bir gerçeklik olarak bulunabiliyorsa, bundan, toplum yaşamında da insan iradesinden bağımsız bir işleyişin söz konusu olduğu anlamı çıkar. Bu proletarya partisinin pratik faaliyeti toplumsal gelişme yasalarına bağlaması için başka bir nedendir.

d) Dünya bilinebilirse, bilgilerimiz, nesnel gerçekliği yansıtan sağlam bilgilerse, bundan toplumun da bilinip analiz edilebileceği, toplumsal gelişimin kavranabileceği sonucu ortaya çıkar. Burada sözü Stalin’e bırakalım:

“Bu yüzden, toplum tarihi bilimi, toplum yaşamındaki olayların tüm karmaşıklığına karşın, sözgelimi biyoloji kadar kesin bir bilim haline gelebilir, ve, toplumsal gelişme yasalarından pratik amaçlar için yararlanılabilir.

Bu yüzden, proletarya partisi, pratik faaliyeti içinde, kendine, olur olmaz nedenlerle değil, toplumsal gelişme yasalarıyla ve bu yasalardan çıkarılan pratik sonuçlarla yön vermelidir.”  [10]

Marksist-Leninist materyalizmin kritik noktalarını, öğrenmeye girişmiş ve ufak bir miktar ilerlemiş olan arkadaşlarımız için bu şekilde özetleyebiliriz. Marksizm karanlıkta yolumuzu aydınlatan harika bir fenerse, bunda Marksist materyalizmin rolünün büyük olduğu da bu yazıyla insanlara göstermek istediğim şeylerden biriydi. Yazımızın sonuna geldik. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Antalya Direniyor’dan Ege

Notlar:

[1] Karl Marks, Kapital, Cilt 1

[2][8][10] Jozef Stalin, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sf. 26

[3] Vladimir İlyiç Lenin, Materyalizm ve Ampiryo-kritisizm

[4] [6] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu

[5] Hikmet Kıvılcımlı, Diyalektik materyalizm, Derleniş Yayınları

[7] Mao Çe-Tung, Teori ve Pratik, Eriş Yayınları

[9] Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi

One comment on “Marksist-Leninist açıdan Materyalizmin Temel İlkeleri (Antalya Direniyor)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir