Liberalizmin sağı mı solu mu?

Liberalizm, günümüz toplumunun bütün iktisadi, siyasi ve sosyal sistemlerinin toplu bir ideolojik ifadesidir. Bu sebeple hayatın hemen her alanını kuşatan, kendisini insanlara dayatan, aynı zamanda da onların fikirleri üzerinde hegemonya kuran bir düşüncedir. Bu düşüncenin temellerinin aydınlatılması ve her alanda ona karşı ne şekilde saldırılacağı, düşüncenin noksan noktalarının teşhir edilerek bütün dayanıksızlığı gözler önüne serilmelidir.

Gramsci, Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde Hegel’in sözleşme ekolünün kavradığı bir şekilde kavradığı klasik liberal görüşü teşhir etmiştir. O zamanlar, henüz sosyalizm kendi ütopik kabuğu dışına çıkamamış olduğundan, Engels’in ifadesiyle, henüz Fransız aydınlanmacılığının daha ileri ve bir sözcük daha eklenecek olursa daha radikal bir ifadesiydi. [1] Bu sebeple Marx’ın kendisi, liberalizmi ayrı bir ekol olarak değil fakat kendi zamanlarındaki bütün burjuva görüşlerin toplu bir ifadesi olarak görüyordu. Aslında toptan kapitalizmin eleştirisi demek, ona tabi olan tüm görüşlerin de eleştirisi demekti. Liberalizm de bunun dışında konumlanmıyordu.

Ama Marx ve Engels, hem Genç Hegelci kanatla (Kutsal Aile’yi hatırlayınız) hem de ütopik sosyalist kanatla olan mücadelelerinin sonunda diyalektiğin en bütünlüklü düşüncesi olarak bilimsel sosyalizmi ilan ettikleri zaman, o zamana kadar liberalizmin içine sızdığı sosyalizmden de bağımsızlıklarını ilan etmiş oluyordu. İşte Aydınlanmacılığın öz oğlu olarak liberalizm, onun üvey oğlu olan sosyalizmin içine öyle sızmıştı ki onun temizlenmesi bir kuşak vakit almıştı.

Tekrardan Gramsci’ye dönecek olursak kendisinin Hapishane Defterleri’nde liberalizme yönelttiği en kemik eleştirilerden birisi şudur: devletin kuşatmış olduğu bir alan olarak politik toplum ile sivil toplum arasındaki bağ, çoğu yazar tarafından metodolojik olmaktan ziyade organik olarak algılandığından dolayı, düşünürleri liberalliğe sürüklemiştir. [2]

Bu durum, özellikle de bugün, liberal/liberteryen solun içine düştüğü tuzaklardan birisidir. Bir kamu ekonomisi inşa ederek liberalizmin kurumlarını saklamak isteyen liberal sol, esasen bütün her şeyin kamulaştırıldıktan sonra kapitalistleri mevcut sistemden elimine edebileceğine inanıyor. Bu, doğrusunu söylemek gerekirse, oldukça beyhude bir uğraştır ve birazcık da saftır. Çünkü liberal solcular, her şeyi devletin (o adını hakaretle andıkları devletin) tekeline aldıktan sonra kapitalistleri yok edeceğini öne sürer. Peki liberal solun farklı ekonomik düşünüşleri yok mudur? Elbette vardır fakat düşüncesinin en radikal formu olarak bu kamulaştırma ideolojisi üzerinden gitmek, sistematik bir eleştiri getirmek için gereklidir.

Doğrusunu söylemek gerekirse bunu söyleyenlerin Nazi Almanya’sından hiçbir ders çıkarmadığı (sonuçta her olur olmadık şeye faşizm diyenler de onlar değil midir?) ortadadır. Almanya, daha henüz Birinci Evren Paylaşım Savaşı’na girmeden önce dahi devlet tekellerine sahip bir ülkeydi. Ona rağmen Almanya’da hem sömürünün hem de kapitalizmin dik alası yaşanıyordu. Hatta orada yaşanan kapitalizm, Fransa ve İngiltere’de yaşanandan dahi daha beter bir kapitalizmdi. Bugün çoğu uzman, Prusya hukukunun ne derece sert olduğunu bilir. Bugün, Almanya özelinde bu hukuk biçimi kendini yumuşatmış olsa da köklerini bizzat Bismarck’tan (ki Bismarck liberalleri sevmezdi, ne ironik bir durum) alır, tıpkı Paris Komünü sonrasında sosyal sisteminin inşasını da ona borçlu olduğu gibi.

Paylaşım savaşından sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti’nin burjuva demokratik ortamını ve ardından ülkenin içine sürüklendiği komünist havayı süpürmek üzere faşizmin yükselmesi bu yüzden kitlelere bir şey anlatmalıdır. Berlin’de, Bremen’de, Münich’de kurulan komünlerin mirası Naziler tarafından silip süpürülünce ortada geriye ne kalmıştı? Bu silip süpürme, nispeten devlet tekellerinin sayısının arttığı ve burjuvazinin sivil alandan giderek silindiği bir dönemde meydana gelmişti. Peki bu durumda Nazilerin gücünü kazandığı nokta neresidir? Nicos Poulantzas’ın ifade ettiği gibi devletin sınıflardan bağımsızlaşması durumu mudur? Peki böyle bir durumda, bu liberal solcuların ispatı tam olarak nereye rastlıyor? Yine aynı şekilde devletin organik iki alana ayırdıkları temele mi?

Ne ilginçtir ki Alman işçi hareketini temizleyen Nazilerin ikinci bir hedefi, o dönemde hiperenflasyonun dibine batmış bulunan “her şeyin üstündeki Almanya’nın” sermayesini genişletmek oldu. Proletaryanın davasının Alman sokaklarından temizlenip, ulusa dönmüş bulunan tüfeklerin bir anda diğer ulusların proleterlerine dönmüş olması liberal solcular için hiçbir şey açıklamıyor olsa gerek.

Şanını 1789 devrimcilerinin katı muhalefetinden edinmiş sol, Lüksemburg ve Liebknecht’in bedenleri Alman kanallarında sürüklenirken sesini çıkarmadı. Onun yerine bu şanlı muhalefet, kendi şanlı muhalif ve burjuvazinin papazları eliyle kutsanmış silahlarını proletaryanın üstüne çevirdi. Her şeyin eleştirilerek aşıldığı bir bilim olarak diyalektik materyalizm ise, zaten bu anlar gelmeden çok önce solla olan mesafesini kendi arasına koymuştu. Lenin’in sol üzerine yazılarını ve en sonunda solcuları komünizm davasında nasıl kesin kez tarihe hapsettiğini hatırlayın.

Uzun lafın kısası Papa I. Kautsky’den Friedrich Ebertullah Hazretleri’ne değin burjuva fabrikalarından çıkmış gıcır mermiler bir yağmur gibi proletaryanın üstüne yağarken, liberalizmin bayağı ekonomizmine hapsolmuş bulunan liberal sol, nasıl olacak da Nazilerin bir burjuva kanadı olmadığını ispatlayacak? Burada hala bir devlet bağımsızlığını aramanın manası yoktur. Keza SPD reformizmi, hiçbir zaman sınıf iktidarını inşa edemedi ki devletin aygıtının yönetim mekanizmasından başka bir şey olmayan siyasal iktidar sınıflardan bağımsızlaşır gibi olsun.

Gelgelelim Naziler başa gelince ‘devletlü’ burjuvazilerine yaptıkları ilk kıyak, özelleştirme adında bir kavramı dünyaya kazandırmak oldu. Fabrikalar büyük vurgunlarla özelleştirilerek kârları düşen burjuvaziye verildi. Görünürde Nazilerin başa gelmesinde de, özelleştirme yapmasında da hukuka aykırı hiçbir şey yoktu. Her şey aslında tamamen kitabına göre işliyordu. Büyük ihtimal Naziler iktidarlarını bir koruyabilseler, o şekilde de işlemeye devam edecekti.

Buradan anlaşılacak yegane şey şu olmalıdır: kamulaştırma gemisiyle ekmek tekmesi yürümez. Aksine, kamulaştırma, burjuvaziyi devlet iktidarından da atmak demek değildir. Teoriye gelince ise hem Kautksy hem de Bernstein bunu ifade etmekten çekinmiyor. İlkinin ötekine göre daha radikal oluşu, devlet içerisindeki bu çelişkiyi (üstelik hem Marx hem de Engels tarafından belirtilen bu çelişkiyi) görmelerine engel değildir.
Liberal solun, özellikle Boratav’ın deyimiyle bir karşı saldırı olarak neoliberalizmden sonra belki de o denli yükselmesinin nedeni burada aranmalıdır. Hiçbir sol hareket, artık hiçbir şeyi aşmak istememektedir. Bu durumda bir kez daha toptan kapitalizmi de onun bir aşaması olan emperyalizmi de bitirmek isteyen yine bir praksis felsefesi olarak Marksizm-Leninizmdir. Sol, önce kendi kabuğunu ne şekilde kıracağının farkında değildi, bunu bilimsel sosyalizmle öğrenmesine rağmen direndi, döndü dolaştı ve ilk çıktığı yer olarak liberalizme geri döndü.

Bir devrimler çağında, liberalizmin bayraktarlığını yapmaya devam eden sol, Engels’in de deyimiyle liberalizmin bu zamanda olsa olsa daha radikal bir anlamına tekabül edebilir. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da böyle düşünenlere ne de güzel haddini bildirmişti: “İşçi sınıfının çıkarına bir serbest rekabet! İşçi sınıfı lehine korumacı gümrük siyaseti! İşçi sınıfı yararına hücre hapsi! Burjuva sosyalizminin ciddiye alınabilir tek lafı olan son sözü, budur işte.” [3]

Kendisini burjuvazinin sosyalizm anlayışına yamamış bulunan bir sol, kendisine o andan sonra nereye kadar sol diyebilirdi? Fransız materyalizminin çocukları olan Fransız sosyalistlerinin dahi ideallerinin çok gerisine düşmektedirler. Liberal solun özlemi insanların eşit olduğu, belki de tiksintiyle bakacakları barbar komünlerinin özlemi değil; Keynesyen ithal ikameci iktisat döneminin devletçi ekonomisidir. Herbert Marcuse’ların başlattığı New Left Review solunun başka türde ne gibi bir özlemi olabilirdi ki?

Liberalizmi ise sadece kendi içerisinde bir ideoloji olarak değerlendirmemek gerekir. Sonuç itibariyle hiçbir siyasal ideoloji birbirini bıçak gibi kesen sınırlarla ayrılmaz. Zaten ne liberalizm, ne muhafazakarlık, ne milliyetçilik kendi başında ve kendi özünde bir ideoloji olamazlar. Keza bunların hepsinin ayrı birer ideoloji olduğunu belirtmek, esasen Feuerbach’a dair tezlerde de belirtildiği üzere soyut bireyin dünyasını değerlendirmek olurdu. Düşünceyi maddeden soyutlamak ve bu ideolojilerin kurucularının da eğitilmesi gereken birer özne olduğunu unutmak bu görüşe yol açardı. Nitekim, biz Alman İdeolojisi’nden hareketle bunun böyle olmadığını biliyoruz. Gramsci ise bunun böyle olmadığını ideoloji üzerine olan yazılarında daha geniş bir anlatımla belirtmiştir.

Engels’in bir yanlış bilinç öğesi olarak tanımladığı ideoloji, kendi maddi özüne ve dolayısıyla maddi insan faaliyetlerine yabancılaşmış öznenin içinde bulunduğu dünyanın alt üst olmuş bir halidir. Alt üst olan her şey gibi, yansıması kendinden değil ama başka bir kaynaktan kaynaklı öğe olarak ideoloji, bireyin içinde bulunduğu maddi koşullardaki konumunu yansıtır. İdeoloji, bütün toplumu kapsar. Althusser’in deyimiyle, ideoloji, herkesi birer özne olarak çağırır.

Bu sebeple aslında bütün ideolojilerin insanların akıllarında bulunan kollektif tasavvurlardan başka bir şey olmadığını biliyoruz. Buradan hareketle ne liberalizmin, ne milliyetçiliğin, ne muhafazakarlığın ve hatta burjuva sosyalizminin dahi birbirinden ayrı ideolojiler olamayacağı açıktır. Bunlar, tam aksine, aynı sınıfın birer diyalektik kategori olarak farklı zaman ve mekanlarda açığa çıkardığı sınıfsal ideolojilerden başka bir şey değildir.

Bunun anlamının böyle olduğunu tasavvur ettikleri ekonomik sistemin özünü anlayarak dahi görebiliriz. Örneğin milliyetçiliğin veyahut liberalizmin bugünkü sınıf düzeninde öngördüğü başka bir işleyiş düzeni var mıdır? İşçilere mesela artıktan daha mı fazla pay vermek istemekdirler? Artık-değerin kâr için değil ama toplum ihtiyacı için halka aktarılacağı farklı sosyal kanallar mı öngörürler? Durkheim’ın Türkiye sözcülüğünü yapan kaç tane burjuva düşünürü, bu saydıklarımızı düşünmüştür?

Öte yanda ise toplam toplumsal değerin mevcut kısmından bir parça daha fazlasını işçilere aktarmanın peşine düşmüş liberal sol vardır. Bunlar ise sistemi tamamen yok etmek yerine toplumdaki demokratik kanalların iktisadi yeniden üretimi düzenlemesini isterler. Ama neticede işçilerin sömürüsünü ortadan kaldırmak değil, sadece sömürü koşullarını daha az iğrenç kılmak için.

İşte bir tantanadır kopmuş olan neoliberal sol ile neoliberal sağın arasındaki kavganın ana kaynağı budur: artık-değerden ey mi pay alsın, bey mi kavgası. Bu iki farklı eğilimin buluştukları ortak noktanın ise mevcut sistemin devam etmesinde bir beis görmemesi şaşırtıcı değildir. Neticede liberalizme eklemlenmiş bir solun, başka türlüsünü tezahür etmesinin yolu da yoktur.

Buradan hareketle bugün görünen şeyin esasında liberalizmin solunda mı konumlanalım, yoksa sağında mı tartışmasından bir farkı yok. Liberalizm tartısının solu yukarı kalkarsa sağı aşağıda kalır, sağı yukarı kalkarsa solu. Neticede liberalizm terazisinin bozuk olduğuna bakan yok. Teraziyi burjuvazi eline almış, istediği gibi fahiş fiyatlardan kendi ürünlerini satıyor. Ürünlerini teslim aldığı tarla beyine de iradını veriyor. Bu konuda hiç kimsenin konuyla ilgili bir sorunu yok.

Neoliberalizmin yeni akımı postmodernizm, modernite ideolojisinin insanlar arasında yarattığı ayrılıklardan bahsediyor. Mesele, modernizmin fikirlerini sorunsallaştırarak insanlar üzerindeki otoritesine bir son vermek. Postmodernler, objektif bir doğrunun veya sabit bir gerçekliğin olamayacağını, her şeyin göreceli olduğunu belirtirken mutlak bir şüphecilik içerisinde şeyleri inceleyerek bir bilinemezciliğin içinde kayboluyorlar. Bunun sonucunda açığa çıkan kimlik siyasetiyle, ne idüğü belirsiz ve kaynağı belli olmayan bir iktidarın her özneyi kuşattığı ve bu kuşatımın tam da özneleri tanımladığı kimliklerin içinde gömülmüş bulunuyor.

İlk bakışta postmodernlerin gerçekliğin sabit olmamasına dair söyledikleri gayet mantıklı. Hiçbir şeyin sabit olmamasından ve katı olan her şeyin buharlaşmasından ötürü sabit bir gerçekliğin varlığından söz etmek manasızdır. Diğer yönden, açıkçası tıpkı liberal ahlak gibi onun neoliberal ifadesinden başka bir şey de olmayan postmodernizm, 1968’den beridir dünya işçi hareketinin girdiği bunalımı onlara karşı kullanmıştır. Öznenin kendisini işçi ekseninden, kimlik eksenine kaydırmıştır. O zamana kadar her bir ayaklanmasıyla krize soktuğu, ücreti baskılanır baskılanmaz patronlarının şaha kalktığı proletarya, nasıl oluyorsa artık daha fazla devrimci özne olarak kabul edilmemeye başlandı.

Bunun sonucunda postmodernizmin bir ekol olarak yeni solu, o zamana kadar yeterince demokratik bulmadığı sistemin aynı kanallarının, daha demokratik (?) bir şekilde işlemesi talebinde bulunarak bütün bu kanallardan dışlanmış grupları kendi koçbaşı yaptı. Doğrusunu söylemek gerekirse, kimliği kendine sorun yapmış bulunan postmodernizm, yeldeğirmenlerini baş düşmanı ilan etmiş Don Kişot’tan farklı görünmüyor. Bir kimliğin zaferi duyurulsa, bu sefer bir başkasının davası yükseliyor. İdealizmlerde tarihten bu yana görüldüğü gibi davalar bitmez. Neticede nasıl bireye kimlik biçen bir iktidar varsa, sadece tek değil ama onlarca kimliğe sahip bulunan bir birey söz konusu.

Meseleye istekleri, tezahürleri, amaçları bakımından bakıldığı zaman postmodernizmin de modenizmden pek farklı istekleri görünmüyor. O da evrensel bir iyiye, evrensel bir doğruya ulaşmak istiyor. Ama işçi hareketinin zaten hem modernist ideolojiden hem de postmodern ideolojiden farkı burada açığa çıkar.

Marx, Birinci Enternasyonal’in kuruluşu sırasında enternasyonalin genel bildirgesinde yayınlanmak istenen birtakım metinlere karşı çıkar. Bu metinlerin hepsinin ortak paydası şudur: evrensel doğruyu ve evrensel iyiyi aramak.4 Çünkü netice itibariyle evrensel doğru da, evrensel iyi de, evrensel olma iddiası taşıyan tüm düşünceler kendilerine bir ahlaki konumlandırma yapmadan var olamazlar. Bütün bunların ortak noktası ise hepsinin katı birer idealizm olmalarındandır. Düşüncenin idealist kanadı, maddiyattan pekala kaynak almadığından (ki bu yüzden bir idealizmdir) her yana çekilebilir. Bu konuda Engels’in Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda Hegel’e dair dediği bir şey ilginçtir: dediğine göre Alman devletinde Hegel’in sistemini benimseyenler, döneminin en katı iki pratiği olan din ve siyasetin yapılma şeklini benimserken, Hegel’in yöntemini benimseyenler tam tersi şekilde ikisine katı muhalif kesilmiştir.5 Burada ironik bir biçimde felsefenin iki farklı kanında yer alan pozisyonun nelere yol açabileceğinin örneği barizdir.

Marx, Lasalle’e yazmış olduğu bir mektubunda Darwin’in teorisini anlattığı kitabın sınıf savaşımı için doğa bilimlerinde nasıl bir temel oluşturduğundan bahseder. [6] Klasik Alman felsefesinin sonunu ilan edip onun mirasçısını Alman proletaryası olarak belirtirken, Engels de doğanın ilerleyen bilimlerinin evrim üzerinden diyalektik materyalizmi nasıl her gün daha da doğruladığını söyler. Burada amaç bellidir: Bir sınıf, yaşamak için diğer sınıfı ezmek zorundadır. Üretici güçler artık kendi içinde bulunduğu mülkiyet ilişkileriyle daha fazla beraber gidemeyince, bu sınıflarla daha fazla yaşayamayınca, mecbur olarak devrimci bir özne olarak başka bir sınıf tarafından değiştirilmek zorundadır.

Proletaryanın, artık insanın tarihler boyunca olan yabancılaşmasını sona erdirerek kendi maddi özünün ve bu özü değiştiren devrimci insan eyleminin farkına varmasıyla beraber, insanlığın içinde bulunduğu son üretim ilişkisi olarak kapitalizmi de sona erdirmesi gerekir. Burada ne ahlaka, ne de başka türde bir idealizme yer yoktur. Keza onca yıldır nasıl barbarlar, sınıflı toplumun bir ifadesi olan medeniyetlere akın ederken bunu kendi zamanlarının maddi zorunluluklarından ötürü yapıyorlardı; proletarya da aynı şekilde bunu bu zorunlulukla yapacaktır. Ama ikisi arasında bir fark vardır. Barbarlar gerek Tanrılarını onurlandırmak için, gerekse de gaza inancını devam ettirmek için kendilerini ideolojik olarak koşullandırıyordu. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm kitabında bunun bir anlatımını verir. Proletarya ise artık bu tarzda bir yabancılaşmayla hareket etmeyecektir. O doğrudan doğruya mücadelesinin doğrudan maddi özü olan ekonomi ve onu çekip çeviren devrimci insan eyleminin farkında olacaktır. Oradan sonra, artık hiçbir görüngüye tapmayacaktır. Dolayısıyla bir idealizme de yer olmayacaktır.

Liberal ahlakın neoliberal tezahüründen başka bir şey olmayan postmodern ahlak, bu bakımdan hiçbir şekilde proletaryanın mücadelesiyle karşılaştırılamaz. İkisinin hareket noktası farklıdır. Postmodernizm bu açıdan, modernizmin bir devamı olarak bile adlandırılabilir. Zaten bugün postmodernizmi de bir tür geçiş döneminin ürünü olarak adlandıranlar vardır. Kökü aynı hakikat arayışından gelen, idealizmlere tapan bu iki akımı birbirinden ayırmanın bir manası var mıdır?

Neticede ortada evrensel bir doğru, evrensel bir iyi, evrensel bir konumlanma ve onların yabancılaşmış ifadesi olarak ahlak durumu söz konusu değil. Nasıl insanlık yoluna devam etmek için yüzyıllardır hep çevresini ve çevresini üreten ilişkileri değiştirmiştir, bundan böyle de yoluna devam etmek adına aynı gerekçelerle hareket edecektir. Hiçbir şeyin derininde daha ahlaki bir mana aranmaz. Keza ahlak, bütün insanların zamanı ve mekanıyla sınırlıdır. Dün Irak’ın üzerine bombalar yağdırılmasında, bugün ise İran halkını her gün korku içinde yatırmakta bir beis görmeyen ahlaka güven olmaz.

Bu ahlak konusunda da liberalizmin, Kıvılcımlı’nın Metafizik Sosyolojiler’de ifade ettiği şekliyle Tanrı düşüncesini aşamamış olması ortadadır. Bugün liberaller, herhangi bir haksızlığın liberal sistemde kesin kez olmayacağını söylerler. Sanki liberalizm sonsuza dek sürecek güçte bir sistemmiş gibi. Sanki liberal sistemler hiç faşizme evrilmemiş gibi. Onun bugünkü tezahürünün göklerden adalet dağıtan bir Tanrı’dan farkı yoktur. Ama nedense aynı sistemden çıkan bozuklukları bu liberal modelin bir ürünü olarak görmezler. Nasıl ki kişi tüm günahlarını şeytana yığar, liberaller de kendi sistemlerinin tüm günahını sosyalizme yığar. Hemen her tür devletçiliği sosyalizm etiketiyle damgalayan Hayek’in liberalizmini takip edenler, iş İskandinav modelinin ekonomik başarısına geldiği zaman onu en âlâ kapitalizm ilan ederler. Yahut Çin’in dünyada artan ekonomik yayılımını da yine kapitalizme yamarken, tüm başarısızlıklarını sosyalizmden bilir. Onca yıldır Marksizmi din olmakla eleştirenler, liberalizmi göklerden gelecek bir mesih gibi beklerler. İşleyiş dinamiği dinden farklı olmayan bir ideoloji, din değildir de nedir? İnsanın yaptıklarını yine insandan bilmek yerine tüm bu anlayışı bir ideal sisteme yamamak, doğrusu ancak dinlerin yapabileceği bir şeydir.

Zaten neo-klasik iktisadın da bugün bizlere sunduğu bir denge modelini ideleştirmesi, bu durumu açıklar. Bir denge modeli olursa bu mükemmel bir kapitalizmdir, değilse kapitalizm değildir çünkü mutlak olarak serbest ticaretten uzaklaşılmıştır. Marksistlerin serbest ticaret günlerinin aşıldığını sürekli beyan etmesi bir yana (Lenin’in Emperyalizm’i, bunun mutlak bir ilanıdır), liberaller meseleyi ancak bir ad durumuna indirir. Orta Çağ’da nominalist filozofların karşı çıktığı, ismi birinci ve nesneyi ikinci konuma indirgeyen felsefeden farkı yoktur bunun. Liberaller, kapitalizmin ancak ismin işaret ettiği koşulları tam anlamıyla karşıladığı vakit kapitalizm olacağına inanıyorlar. Bu da durağan bir metafizik durumunun varlığını getiriyor.

Kapitalizm-liberalizm bu konuma göre bir idedir. Bütün liberaller, kafasındaki düşünceleri bu mutlak idealiteye uydurmaya çalışırlar. Ama hepsinin kafasında farklı farklı ideler, diğer bir deyişle, farklı farklı ilahlar olduğundan dolayı asla gerçek bir kapitalizme ulaşamazlar. John Locke başka, Friedrich Hayek başka, John Rawls başka, Murray Rothbard başka şeyler düşünürler. Bir sosyal liberal ile bir liberteryenin veyahut bir anarko-kapitalist ile bir klasik liberalin tamamen aynı şeyi düşlemesi olanaksızdır. Keza her biri, ötekini ‘tam’ liberal olmamakla itham edecektir. Ama öte yandan liberaller kendi topuklarına da bir nevi marjinalizmin zaferini ilan ederek sıkmış olurlar. Marjinal devrim, yani metaların değerlerinin ancak göreceli faydayla ölçüleceğini söyleyen iktisat görüşü, emek-değer kuramının kati reddine dayanır. Böylelikle liberalizmin kökenindeki özel mülkiyetin kişi emeğinden geldiğinin iddiası da çöpe atılmış olur. Doğada verili olarak bulunan ve insanlara eşit olarak verilmiş nesnelerin ancak onlara, onları farklı nesnelere dönüştürecek emeğin katılmasıyla mülkiyetleştirileceğini belirtirdi Locke. Artık marjinal devrim ise, kendi fikir sularında mala emeğin değer kattığını reddederek kendi kendisinin karşı-devrimi olur. Bu durumda özel mülkiyetin de gerekçileri en maddi argümanından koparılır. Geriye kalan tüm argümanlar (faydacılık gibi) havada kalan ve kişiden kişiye değişen görüşler olarak kalır. Özel mülkiyetin bu doğrultuda üstünde uzlaşılmış meşru bir kaynak görüşü yoksa, o zaman onun varlığının da meşru olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

Zaman içinde hiçbir liberalin tam anlamıyla gerçek kapitalizme ulaşamaması, bir nevi kapitalizmin de sabit kalmamasından ötürüdür. Dün Keynesyenizm vardı, bugün neoliberalizm, yarın ise belki post-liberalizm. Bunların hepsi birer ekonomi politikasıdır. Yaptıkları şey kapitalizmin özünü değil, içinden aktığı kanallar sistemini değiştirmektir; gümrük tarifeleri, serbest piyasa, regülasyonlar, sübvansiyonlar, vergi sistemi, kamu teşekkülleri, sosyal politikalar vb. Ama günün sonunda da söyleneceği gibi, tüm bu inanmışlar ordusu hiçbir zaman tam bir ideal liberalizm veya kapitalizm modeline varamayacak. Çünkü gerçek dünyada bu tür bir Platonculuk yok. Şeylerin ardındaki idelere ulaşma yolundaki hacı adayı liberaller, Popper’ın özgürlük düşmanı ilan ettiği Platon’dan bir adım dahi uzaklaş(a)mamıştır.

1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal politikalar da liberalizm değil, 2008 krizi de liberalizmin bir sonucu değildi, hatta toptan Keynesyen dönem de değildi. Nasıl oluyorsa bugün geri kalmış ülkelerdeki devletçi politikaların uygulanışı, saf kapitalizmin uygulanmadığı fikrini liberallerde uyandırıyor. Ancak çok ilginçtir ki 1950’lerin Keynesyenizminin uygulandığı hiçbir metropol ülke, aynı ‘crony capitalism’ yaftasına layık görülmemektedir. Bundan daha da absürd olan bir nokta şurada beliriyor: uluslararası liberal düzenin bir ürünü olarak Birleşmiş Milletler, bağımsızlıklarını kazanınca sanayileşme isteğiyle dünya sahnesine çıkan üçüncü dünya ülkelerine bazı reçeteler hazırladı. BM’ye bağlı Latin Amerika Ekonomik Komisyonu Başkanı Rail Prebisch, Prebisch Raporu’nda bu ülkelere aradıkları ilacın ithal ikame sanayi politikaları olduğunu söyledi. Bu, aynı zamanda 1930’ların buhran günlerinde de yine Latin Amerika ve Türkiye tarafından tercih edilmiş bir reçeteydi. Zaten birinci dünya ülkeleri de kendi karma ekonomileriyle aynı politikalar çerçevesinde hareket ediyorlardı. Üçüncü dünya ülkeleri bunları uyguladı ama onlar da 1970’lerde gelen neoliberal krizden kurtulamadılar. Halbuki olan şey kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizmin girdiği bir kâr haddi kriziydi. Nitekim gerek ABD’de oluşan bütçe açıklarını Japonya ve Batı Almanya yatırımlarının kapatması, Jamaika’dan Tokyo’ya ve oradan Washington Mutabakatı’na varacak bir serbestleşme silsilesinin gelmesi de bunun ispatıydı. Bu gerçeğe rağmen devletçi merkez ülkelerin fikirlerini benimsemiş üçüncü dünya müşterisi yarı-sömürge liberalleri, bugün bu ülkeleri, reçetesini takip ettikleri uluslararası liberal rejime uymakla suçlamış oluyorlar. Neticede bu ülkeler, onların kafalarındaki ilahın kulu modelini karşılayamadı. Bakış açısı bu.

Lafı özetlemek gerekirse, dünyanın çoğunluğunu oluşturan işçiler için liberalizmin ne sağından ne de solundan umut yok. Birisi kendi ilahlarının içine gömülmüş, hangisinin Zeus olduğunu tartışıyor; diğeri ise halihazırda rafa kaldırılmış bulunan ekonomi politikalarını inatla sonsuza kadar uygulamaya devam etmek ve zaten gerektiğinde güzellikle devrilebilecek (Pinochet darbesinin devirdiği Allende yönetimi gibi) bir sistemin mekanizmalarını devam ettirmek istiyor. Artık ortada ne sağ, ne sol olmalıdır. Bunların ikisi de düzen kavramıdır. Eski zamanlarda sol, devrimci bir amaç taşıyordu çünkü ne bölünmüştü, ne de içinde bulunduğu ilişkiler emperyalizmdeki gibi gericileşmişti. Şimdi ise solu artık aşmanın ve onun yerine bilimsel sosyalizmin sancağını yükseltmenin vaktidir. Çünkü işçilerin zincirlerinden başka kaybedecekleri neleri var?

Doğukan Taşkıran

[1] Friedrich Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizmin Gelişimi, Yordam Kitap, Birinci Basım, Aralık 2018, s. 55

[2] Antonio Gramsci; Quintin Hoare, Geoffrey Nowell Smith (ed.); Selections From Prison Notebooks, International Publishers, Birinci Basım, 1971, s. 160

[3] Karl Marx, Friedrich Engels; Komünist Manifesto, İletişim Yayınları, Birinci Basım, 2018, s. 86

[4] William Z. Foster, History Of The Three Internationals: The World Socialist And Communist Movements From 1848 To The Present, Greenwood Press, 2014, s. 50

[5] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Dördüncü Basım, Eylül 2011, s.18

[6] Marx’tan Lassalle’e, 16 Ocak 1861, Berlin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir