José Carlos Mariátegui – Türk Devrimi ve İslam

analiz-mariateguiTürkiye’nin kuruluşunun 91. yıldönümünde, Peru Komünist Partisi kurucusu, Güney Amerikalı devrimcilerin önderi, Peru orjinalliğinde devrimi gerçekleştirmek amacıyla Peru antika tarihini araştıran devrimci Jose Carlos Mariategui’nin yazısını sizlerle paylaşıyoruz. Yazının orjinali İspanyolca olup, daha iyi çevirdiğini düşündüğümüz Sol Haber Portal’ından alınmıştır.

Demokrasi devrimcilerin sabırsızlığına karşı evrimci bir tez sunuyor: “Doğa sıçrama yapmaz.” Fakat, araştırma ve tecrübeler bu mutlak tezle mütemadiyen çelişiyor. Biyoloji ve tarih alanlarında evrimcilik-karşıtı akımlar beliriyor. Aynı zamanda, güncel olaylar evrim yatağına sığmıyor. Diğer krizlerle birlikte, dünya savaşı, açık ki bu zayıf evrimciliğin krizini de hızlandırdı. (Şu zamanda ortaya çıkmış olsa idi darwinizm bu kadar kredi alamaz, zamanı çok geriden takip ettiği söylenirdi.)

Türkiye örneğin, alışılmışın dışında, ve çok hızlı bir değişime ev sahipliği ediyor. Sadece beş yılda, Türkiye’nin yasalarında, rotasında ve anlayışında radikal değişiklikler yaşandı. Beş yıl Sultanın bütün gücünü Demos’a [halka] ve eski bir teokrasi yerini halkçı-liberal ve laik bir cumhuriyete bıraktı. Türkiye bir sıçrayışta kendini, daha önceden egzotik, yabancı ve etkisiz olduğu Avrupa’da şekillendirdi. Hayat artık yeni bir işleyişe kavuşuyor Türkiye’de. Avrupa’nın hareketliliğine, duygularına ve sorunlarına sahip. Sosyal meseleler neredeyse Avrupa’daki acılığıyla ortaya çıkıyor. Komünist dalga orada da hissediliyor. Şu anda Türk toplumu çokeşlilikten vazgeçiyor, tekeşliliğe dönüyor, yargılama anlayışını geliştiriyor ve Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetle, Avrupa medeniyetinde yer almak üzerine yapılanıyor; ve bunu yaparken, hiçbir garip ya da dış öznenin zorlamasıyla değil kendi iç dinamiğiyle hareket ediyor.

Tarihin en hızlı değişimlerinden birine şahit oluyoruz. Türk ruhu, kendini tamamen İslam’a teslim etmiş ve bu dinin doktrinine tamamen yapışmış görünüyordu. İslam, bilindiği gibi sadece bir dini ve ahlaki sistem değil; aynı zamanda politik, sosyal ve yasal bir doktrin. Dini yasalarla ilgili olarak, Kuran, inananlarına ahlaki, hukuki, tüzel ve sağlıkla alakalı kurallar belirler. Bu evrensel bir yasa, kozmik bir sistemdir. Türkiye’de hayat bu anlamda batılı hayattan farklıydı. Batıda kullanışlı ve pratik olan, İslam’da etik ve dinidir. Dolayısıyla, çeşitli medeniyetlerin hukuğunda ve yargısal kurumlarında farklı esin kaynakları söz konusuydu. İslamizmin Halifesi, Türkiye’de, dünyevi iktidarı muhafaza ediyordu. Halife ve Sultan’dı. Kilise ve devlet tek bir kurumu oluşturuyordu. Bunun yüzeyinde bazı Avrupalı fikirler boy atmaya, batılı tohumlar filiz vermeye başlıyordu. 1908 devrimi Türkiye’de Avrupa’nın liberalizm, bilim ve moda akımlarının hâkim olmasında itekleyici bir güç olmuştu. Fakat Kuran Türk toplumunu yönetmeyi sürdürüyordu. Osmanlı biliminin temsilcileri, genel olarak, ulusun İslam içinde gelişeceğini düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Fatin Efendi, islamizmin gelişiminin “yabancılardan yapılacak ithalatlarla değil, içeride bir evrimle başarılacağını” söylüyordu. Doktor Şehabettin Bey, spekülasyon kabiliyetinden yoksun olan Türk halkının “asla sapkınlık ya da mezhepçilik yapmaya muktedir olamayacağını” ve yeterince yaratıcı bir tahayyülünün bulunmadığını ekliyordu. Bu, inançlarını ıslah etme ihtiyacını hissetmek açısından oldukça eleştirel bir yargıydı. Sonuç olarak, Türk teokrasisinin geleceğine saygı, aşırı iyimser ve güven dolu öngörüler egemendi. Batı düşüncesinin ülkeye girişine, ekonomi ve üretimin yeni çıkarlarına pek prim verilmiyordu.

Hızlıca Türk devriminin başlıca bölümlerine göz atalım.

Hatırlamakta yarar var, Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Avrupa tarafından ikinci sınıf ve barbar bir halk olarak görülmekteydi. Meşhur kapitülasyon sistemi Avrupalılar’a değişik yasal ayrıcalıklar tanımaktaydı. Avrupalılar, Türkiye’de özel bir ayrıcalıktan faydalanmaktaydı ve Kuran’ın ve memurlarının üzerinde bulunmaktaydı. Daha sonra, Balkan Savaşları, Osmalı’yı gücünden ve egemenliğinden yoksun bıraktı. Ve ardından Büyük Savaş geldi. Kaderi, Türkiye’yi Avusturya-Almanya tarafına itti. Düşman bloğun kazanması Türkler’in sonu gibi görünüyordu. İtilaf [devletleri], Türkiye’ye kin ve nefretle bakıyordu. Türkiye’yi savaşın kanlı ve tehlikeli bir şekilde uzamasına sebep olmakla suçluyor ve inanılmaz bir cezayla tehdit ediyordu.

Wilson’un kendisi dahi, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği hassasiyete rağmen, Türkler’e merhamet gösterme niyetinde değildi. Üniversiteli ve presbiteryen kalbinin bütün yumuşaklığı Ermeniler ve Yahudiler tarafından ele geçirilmişti. Wilson Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’dan hepten dışlanması gerektiğini düşünüyordu. İngiltere, Konstantinopol, Boğazlar ve Türk petrollerine sahip olmak istiyor ve haliyle bu düşünceyi destekliyordu. Türkleri Asya’ya itmek için acele ediliyordu. Konstantinopol’de kazananların isteklerine göre bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin görevi ülkenin kötürüm bırakılmasına göz yummak, bunu uysalca kabul etmekti. Hayalperest Türk ruhu bu dramatik ve sancılı anda tepki göstermeyi seçti. Anadolu’da, bölgenin komutanı Mustafa Kemal Paşa ortaya çıktı. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti doğdu. Ankara’da Büyük Millet Meclisi şekillendi. Ve ortaya yeni devrimci unsurlar çıktı. Yeşil Ordu, halk zümresi ve Komünist Parti. Hepsinin ortak tavrı, emperyalizme karşı direniş, İstanbul hükümetinin evcilliği ve iktidarsızlığı yüzünden geçersiz olması ve yeni bir toplumsal ve siyasal örgütlenme yapılmasından yanaydı.

Türklerin bu ayağa kalkışı, az da olsa İtilaf’ın niyetlerini engellemişti. Sevr Konferansı’nda, kazanan taraf, Türkler’e topraklarının üçte ikisini vermelerini gerektiren bir barış önerdi. Ancak, koşulsuz olmasa da, İstanbul ve Avrupa’da bir parça toprağı onlara bırakıyordu. Türkler Avrupa’dan tamamen atılmış, dışlanmış değillerdi. Halifenin makamı hâlâ saygı görüyordu. İstanbul hükümeti bu barış anlaşmasını imzalamak için taviz vermekteydi. Mustafa Kemal, Anadolu Hükümeti adına bunu kategorik olarak reddetti. Antlaşma sadece güç kullanarak uygulanabilirdi.

Daha sakin zamanlarda, İtilaf, Türkiye’ye karşı büyük askeri gücünü kullanabilirdi fakat dönem büyük bir devrimci dalga dönemiydi. Burjuva düzeni etkilenmiş ve zayflamışken, İtilaf, Mustafa Kemal’in üzerine askerlerini gönderemezdi. Ayrıca Britanya’nın çıkarları, Fransız çıkarlarıyla çarpışıyordu. Sevr’in çok işine gelmesi sebebiyle Yunanistan, antlaşmayı isyan eden Osmanlı’ya uygulatma görevini kabul etti.

Türk-Yunan savaşı dalgalanmalara sahne oldu. Ancak ilk günden itibaren Türk devriminin gücüyle karşılaştı. Fransa bloğu kırmakta ve Ruslar’la işbirliği anlaşması imzalamakta acele etti. Ayaklanma dalgası doğuya da yayıldı. Bu başarılar Türkiye’yi heyecanlandırdı ve ruhunu güçlendirdi. Mustafa Kemal Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı ve Anadolu’dan attı. Kemalist Tugaylar İtilaf askerlerinin işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu için hazırlanmaya başladılar. Britanya hükümeti bu tehdide savaşçı bir tavırla cevap vermek istedi. Fakat [İngiltere] İşçi Partisi kanadı bu tavra karşı çıktı. Artık eskiden, emekçi halkların pasif olduğu zamanlarda geçerli olan fetihçi bir hareketin zamanı değildi. Türk ayaklanmasının bu dönemi, Sevr antlaşmasını lağveden, Avrupa’daki varlığını ve kendi topraklarının egemeliğini Türklere geri veren Lozan antlaşmasıyla son buldu. İstanbul Türk halkına geri verildi.

Dış barışın sağlanmasıyla beraber, devrim, yeni bir düzen kurmaya kesin bir şekilde başladı. Devrimci atmosfer, bütün Türkiye’ye yayıldı. Millet Meclis, ulusa demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasa verdi. Mustafa Kemal, zaferin ve devrimin lideri, Cumhurbaşkanlığıyla görevlendirildi. Halife gücünü tamamen yitirdi. Din işleri devletten ayrıldı. Din ve siyaset, birbirinin yerine geçmez ve birbirine karışmaz oldu. Yeni yasal yöntem ve uygulamalarla, Kuran’ın hayattaki otoritesi azaldı.

Ama hilafet ayaktaydı. Halifenin etrafında tepkici bir özne şekillendi. İngiliz ajanları, müslüman ülkelerde eşzamanlı bir şekilde, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir hilafetin kurulması için çalışmalarda bulunuyorlardı. Tepkici özneler Millet Meclisi’ne girmeye başladılar. Devrim kendisini tehdit altında hissetti ve bütün enerjisiyle savunmaya başladı. Hızlı bir şekilde, savunmadan saldırıya geçildi. Hilafet bütünüyle kaldırıldı ve Türkiye’nin bütün kurumsallıkları laikleştirildi.

Bugün Türkiye batılı modelde bir ülke. Ve bu fizyonomi, her geçen gün kendini doğrulayarak devam edecektir. Devrimin ortaya çıkardığı politik ve sosyal şartlar yeni bir ekonominin de gelişimini hızlandıracaktır. Teokratik bir monarşiye dönüş maddesel olarak mümkün olmayacaktır. Batı medeniyeti ve Muhammed’in kanunları uzlaştırılamaz iki olgudur.

Bu devrimci fenomen, Osmanlı ruhunda derin kökler saldı. Türkiye yeni insanlara, yeni olgulara hayran olmuştur. Kemalist devrimin en büyük düşmanları Türkler değildir. Onlar, örneğin İngiliz kapitalizmine aittirler. Londra Times hilafetten özlem ve nostaljiyle bahsetmekte ve “Türkiye’nin geçmişinin büyüklüğüne ne kadar bağlı bir kurumsallıktı” demektedir. Batılı burjuvazi Türkiye’nin batılılaşmasına karşıdır. Tam aksine kendi ideolojisinin ve kurumsallıklarının genişlemesinden çekinmektedir. Bu da Batı’nın, Batı medeniyetinin yaşamsal çıkarlarını temsil etmeyi bıraktığının bir başka kanıtı sayılabilir.

Kaynak ve Çeviri: “Güncel Manzara – Doğunun Mesajı” – 1925 Lima/Peru – Can Seven (Sol)

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir