Hikmet Kıvılcımlı – Başsız Develiğimiz

melk4

Sosyalist Gazetesi’nde seri olarak yayınlanan “Başsız Develiğimiz” derlemesi, Fuat Fegan’ın Bibliografya’daki tespitleri doğrultusunda, olması gereken sırada dizilmiştir.

Sağda Başsız Develik

8 Aralık 1970 – Sayı 8

Partilerin Başsız Develiği

Namuslu bir Osmanlı şâiri, Abdülhamit İstibdadı altında bunalan Türkiye’yi bir masaldaki “başsız deve“ye benzetmişti. Milyonlarca insanı, bir tek beyinsiz başın istibdadı altına sokmak, toplumu başsız deveye çevirmekti. İmparatorluk, o başsız deve: 1. Emperyalist Evren Savaşı hendeğinden atlatılırken boynunu kırdı.
Cumhuriyetin 47’nci yılı, Türkiye, Finans-Kapital istibdadı altında cici demokrasi denilen yeni bir başsız deveye döndürülmüş görünüyor. Egemen sınıflar ve partileri tam birer başsız devedirler. İktidar partisi A.P., her gün bir skandal ve parçalanma ile battı balık yan gidiyor. Grup toplantısında başbakan azınlıkta kalıyor ve sonra: ”1500 delegeli parti kongresinde 1700 oy kullanıldığını gözleriyle“ görüyor.
“Ana” Muhalefet Partisi CHP’nin İzmir Milletvekili ve Merkez Yönetim Kurulu üyesi Talât Orhon, genel sekretere yazdığı mektupta “Zorbalık“tan yakınarak şöyle diyor:
Şu anda İzmir’de partililer, tarafsızlar, aydınlar ve karşımızdakiler arasında (PARTİ BASANINDIR) sözleri devamlı söylenir olmuştur.
Paşa’nın ağır aksak sesiyle “Satır”a satır atışı bile âhengi kuramıyor. “Bir yönetici seçimi CHP grubunu kanştırıyor.”
Hele öteki mikroskopik bezirgân particikleri (Güven Partisi – Millet Partisi – Yeni Türkiye Partisi ve benzerleri), batan geminin sıçanları gibi elele tutuşmuşlar. ”Can kurtaran yok mu?“ çığlıkları atarak, ”birleşik“ Amerikan CİA biberli ”birleşik“ Kayseri pastırmasını, Kayseri hacıağası Feyzioğlu’na sattırıyolar: “Amanin, birbirimize dört elle, dört ayakla sarılalım, durmayalım, düşeriz!”

Parlamentarizmin Başsız Develiği

Cici demokrasinin sakro-sent tapınağı olan Büyük Millet Meclisi ne âlemde? O hepsinden fıraklı ve fraklı. En ağırbaşlı “Hürbasın”dan birinin sayın başyazarı ”kimi kandıracak?“ diye soruyor:
Çünkü, ülkede ”çoğunluğu“ sağlıyanlar, cumhuriyet senatosunda seçim yapılırken: “30’ncu tur sonunda da adaylardan hiç birisi yeterli çoğunluğu sağlıyamamıştır.” “Sayın senatörler oy sepetinin önünde dervişler gibi dört dönmekte.” (5.11.1970)
İçlerinden bir “bağımsız” Maraş Milletvekili, İ. Öztürk, “meclislerin boş vakit geçirmesine” dayanamadı. Yazılı demecinde manzarayı şöyle tavir ediyor:
Bir yanda başkanını dahi seçemiyen bir meclis ve senato; öte yanda yığınla bekliyen kanun tasarısı.
Ve tırtıllara arzuhal verirce yalvarıyor:
Başta cumhurbaşkanı olmak üzere, bütün siyasi parti liderleri, bu parlementoyu çalışır ve güvenilir bir seviyeye getirmeli. Aksi halde…
Aksi halde“ ne? Hiç..
Yahut: ”TIRT yönetim kurulunun toptan istifası isteniyor!“ ”TIRT yöneticileri aldıkları 1 milyar liranın hesabını vermelidir.“ Ve ilh…
Egemen“ Türkiye’de üstüste U çeken Türk üslerinde Amerikan casus uçakları: U2, B5, U8.. hep ”yanlışlıkla“, hep ”Sovyet sınırını“ aşıyorlar. Ve gazeteler yazıyor:
Olayın, Devletin yetkili makamlarını bile tereddüde düşürdüğü gözden kaçmamıştır.
Ve Amerikan 6’ncı Filo komutanı bildiriyor:
Sovyetler Türkiye’ye saldırırsa, NATO’yu karşısında bulacaktır:

Bunalımlar zebânisi: CİA (Amerikan Casus Örgütü)

Bütün bunlar ne demektir? Birincisi, Türkiye bir bunalım, bir buhran içine girmiş, demektir. İkincisi, Türkiye bu bunalıma, buhrana Amerikan gizli servislerince arkasından itilmiş, demektir. Bunu nereden anlıyoruz? ”Olayların Ardından“ yazarı: ”Amerika Birleşik Devletleri’nin Merkezi İstihbarat Teşkilâtı (CİA) bütün dünyaca meşhurdur.“ diyor. Nesiyle meşhur?
Gerek maddi imkânları, gerek çalışma usulleri bakımından…“ Kendi Amerikan kanun devletine bile, CİA kanunsuzluklarıyla kök söktürmektedir. Gazeteye göre:
CİA’nın zaman zaman Amerikan hariciyesiyle çatışmalara girdiği görülmüştür.
Dahası var:
Eski Cumhurbaşkanı Kennedy zamanında resmi yazışmalar olmuş, CİA ile hariciyenin ilişkilerini düzenlemek bakımından tedbirler alınmıştır.“ diyor yazarımız. Önünü arkasını açıklamıyor sözünün. Ama, orasını bilmiyen yok. Kennedy, yalnız ”eski“ midir? Hayır. Kennedy’nin alın yazısı ”eski“ olmaktan çok, ”öldürülmüş cumhurbaşkanı“ olmaktır. Kim öldürmüştür Kennedy’yi? Kennedy’lerden hâlâ son üçüncü kardeş Kennedy’yi de kim maddeten, olmazsa mânen öldürme peşindedir.
Çıt ses yok. Ancak, ”CİA ile hariciyenin ilişkilerini düzenlemek“le ne kazanmıştır? Bilindiği gibi, o düzeltme Amerikan Cumhurbaşkanı Kennedy’ye hiç uğur getirmemiş, kim vurduya giden ölümü getirmiştir… Öyle çalışır gizi CİA…U8
Bundan bize ne? ”Gerçek“ sütununun yazarı, Amerikan casus U uçakları problemini ”Bir karmaşık sorun“ sayarken diyor ki:
Bu durum yalnız Birleşik Devletlere özgü değildir. Birleşik Devletler dışında büyüklü küçüklü devletlerin istihbarat örgütlerinin çalışması, hele açık rejime sahip ülkelerde başlı başına bir sorun ve bir ince konudur.“ (5.11.1970)
Anlaşıldı mı U konusunur ”ince“liği?
Hür Basınımız öylesine ”ince“ konuşur ki, kaba işçi, kaba köylü, kaba halk pek anlamasın. Oysa ”sorun“ kör körüne, parmağım gözünedir. CİA, atom başlıklı füzeleri ve üsleriyle Türkiye’mizin cangâhına girmiş çöreklenmiştir. ”Bizi kem gözden korumak için“ mi? 6ncı Filo komutanı öyle söylüyor. Ordularımızı resmen emrine verdiğimiz NATO başkomutanı öyle söylüyor.
CİA konuşmaz. Yapar. Ne yapar? U uçaklarını ”yanlışlıkla“ Sovyetlerin Leninakan Havaalanına dâvetsiz misafir konduruverir. Nasıl? Bayağı. Olayda sanıklık değil ”tanıklık“ etmek üzere gönderilmiş Albay Denli’nin bir densizliğine yol açmıyarak… İşte ” ince” sözlü ve olaylar olduktan sonra “Gerçek” i araştıran sayın yazarlarımız onu demek ister.
Türk Ordusunun sayılı bir albayı, çifte Amerikan generalince, toy kız kaçırılır gibi hudut ötesine nasıl uçurulur da, bundan bizim her yerde hazır nazır istihbarat servisimiz hiç habersiz kalır? Daha doğrusu o gibi servisleri Milli İstihbarat Teşkilâtı dışında gelişigüzel bir Albay Denli kendi hesabına yapabilır mi?
Yapamaz. Yaptığına göre: Bu işi kim “künde”ye getirmiş olabilir? Artık bunda kimsenin kuşkusu yok. Bizim ”Başsız Deve“yi ilgilendiren ne? Asıl ”karışık sorun“ bu. Kimin için karışık? Besbelli Türkiye’nin patentli politikacıları için. Yoksa CİA ve tüm emrindeki istihbaratlar için dünyada bundan daha apaçık, dupduru ”sorun“ olamaz.

Yaşı Benzemesin

Tâ Moskova’lara gidip, ”demir perde“ gerisinde Ruble kredi sağlamak cüretini gösteren Demirel kartı eskinıiş görünüyor. Şimdi onu değiştirmek gerekiyor. Değiştirmenin birinci biçimi Washington’dan verilen bir işaretle, pek işini bilir siyasi ”muhalefet“ partilerimizin yaylım ateşe geçirtilişleridir.
“Olur mu, böyle olur mu?
“Kardeş, kardeşi vurur mu?”
Çelebi, asıl böyle olur bizde de CİA dediğin. Sosyalistin geçmiş nüshasındaki yazıyı sevgili okurlarımızdan hatırlıyanlar bulunsa gerektir: ”Menderes’i Kim Öldürdü?“ sorusuna bulunan kalın karşılığı tekrarlamıyalım. İstanbul valisine 27 Mayıs geceyarısı Yeşilköy’de randevu verip gelmeyen Amerikan albayının ilk kez sözünde durmayışı, belki hâlâ vali için dahi bilinmez bir karanlık noktacıktır.

Menderes’in Günahı

Alt yanı Menderes’in günahı ne idi? Zavallı rahmetli, Moskova’ya gitmeyi bile yerine getirememişti. Demirel hem gitti, hem gördü, hem geldi. Neden başı yenildi Menderes’in – Zorlu’nun- Hasan Polatkan’ın? Çünkü, NewYork Herald Tribune’ün çektiği hücum sinyalini yalnız o zamanki sunturlu ”muhalefet liderleri“ anlamışlardı.
Bölükbaşı’sından bilmem kimine dek ”lider“lerin hepsi ansızın Anadolu’nun dört bucağına akın etmişlerdi. Menderes’e ateş püskürdüler. Gayretulaha dokunurdu şu sarsak Menderes’in ettiği zulümler! .. Menderes kös dinledi. İnebolu’da memleketi köle etmek istiyen ”iç ve dış bezirganlar“ a veryansın etti.
Menderes’i Londra’ya götüren uçak, alana inerken ikiye bölünüp yandı. İçindekilerden tek sağlam kurtulan Menderes oldu. Adam onu da anlamadı. Türkiye’ye dönünce, ayağının bastığı yerde dana, buzağı bıraktırmadı kurban kestirmedik… E, bu kadar vurdumduymazlık olurdu! Ama CİA işini bilirdi. Sen misin kendiliğinden gitmiyen? Pekâlâ! Koyverdi yakasını. 9 Subay yetmedi. 27 Mayıs patladı. Ve Menderes asıldı.
27 Mayıs’ı CİA mı yaptı? Hâşâ. 27 Mayıs’ın gerçek devrimcilerini yerden göğe dek tenzih etmek görevimizdir. Ancak CİA’nın o tür olaylarda ya aktif, ya pasif kalmakla rol oynadığı ve son duruşmada nalıncı keserlıği yaptığı unutulursa çok şey kavranılmamış kalır.

Demirel’e Görünen Köy

Demirel, vurdumduymazlıkla, öncekilerden daha pişkin davranıp şöyle diyebilir:
Türk parlamentosu memleketin buhrana sürüklenmesine hiç bir zaman sebep olmıyacaktır.“ (Söylev)
Eğer ”parlamento“nun dilinde olan elinden gelse, belki… ”Oy sepeti önünde“ Mevlevi Semâ’ına kim itiyor sayın parlamenterlerimizi? Çoğu onlar da bunu bilmezler. Kimse bildirmez ki kendilerine… Bütün CİA başarıları da orada: Oyunun tutnıası için Karagöz’lerin, Hacıvat’ların, Altıkulaç Beberuhi’lerin, Tatsız Tuzsuz Deli Bekir’lerin iplerini hangi ellerin çektiği gösterilmiyecektir.
Ne var ki işin içyüzünde yıllarca deneyler yapmış yerli malı ”Bir eski istihbaratçı“mız, deveye nasıl takma başlar dikilip söküldüğünü şöyle özetler:
Gerektiğinde yönetici kadroları yıpratmak.. ve hemen arkasından yepyeni bir ekibi yönetime geçirerek, var olan düzenin erdemliliği kanısını uyandırmak…“ (Bir eski istihbaratçı)
Kurşuni güç finans-kapital gibi, onun ”ruh’u habisi“ olan ”İstihbarat“ları da: Hem ulusal, hem uluslararası ölçülerde gereğini öyle yerine getirmekte ”üstâd âzam“dır.
İşte ”Oy sepeti önünde“ çekilen “zikrü tespih”ler ve hayhuylar bu yönde yapranmış Demirel’in uğurlanma törenidir. Yıllarca Demirel’in avucunu veya tabanını, hatta başka yerini yalayan kimselerin şimdiki celâdetleri oradan gelir. Politika cambazlarımız kokuyu almışlardır. AP’nin içinde sıraya girenler, Güven – Millet – Yeni Türkiye ve ilh. partileri katlarında ”vatan kurtaran Şâban“ pozuyla dudak şapırdatanlar, yayında, basında, köyde, kentte, örgütlü veya dağınıkça ellerini oğuşturup tırnaklarına tükürenler hiç ”istihbarat“sız mı elham okuyorlar, gazel çekiyorlar sanırsınız?
Hadi hayırlısı. Napalım sayın Demirel? Bu dünya, zatıâlilerce ”parayla“ olur sanıldı amma, sırayla oluyor.

Solda Başsız Develik

15 Aralık 1970 – Sayı 9

Sosyal Determinizm:
Marksizmin başlıca, gücü: Bilimde “Belirlenmezlik: En determinizm” adını alan “anarşi“yi kaldırmış olmasıdır. Bilimcil sosyalizm, her şeyden önce sosyal “belirlenirlik: Determinizmyoludur. Her doğa olayı gibi, her toplum olayı da belirli kanunlarla, yâni zincirleme nedenlerle yürür. Hiç birşey, dıştan görünebildiği gibi: Gelişigüzel, rastgele, keyfı, mutlak kişicil.ve bireycil olamaz. Tesadüf nasıl gerekli (zarurı)nin yüzeyi, yahut bir yüzü ise, tıpkı öyle, kişi veya bir ahbapçavuşlar olayı sayılan şey de, ancak toplum veya bir sınıf olayının yüzeyi, yahut bir yüzüdür.
Bu bakımdan Türkiye olaylarının egemen çevrelerinde veya iktidar alanında rastlanılan başsızdevelik niteliği bir kör tesadüf, yahut bir Demirel – kişi hâdisesi olmaktan çok uzaktır. Onun gibi, Türkiye’nin ezilen çevrelerinde veya ”devrimciler“ alanında karşılaşılan olaylar da, gelişi güzel kaldıkça, ilkin bilimcil sosyalizm ötesine düşerler; ondan sonra, daha doğrusu o yüzden ve ondan önce de Türkiye’nin genel niteliği ile belirlendirilmiş bulunurlar.

Güdücü Sınıfların Başsızlığı:
Örneğin ”başsız develik yalnız Finans-Kapital ve Tefeci – Bezirgân katlarının niteliği midir? Öyle olsa, bunu toplum dışı nedenlere bağlamak gerekirdi. Oysa oradaki başsız-develik, son kerteye dek belirli= determine nedenlere bağlıdır.
Türkiye’mizin 500 küsur kasabasına çöreklenmiş Tefeci-Bezirgân sınıfı neden başsız-devedir? Çünkü, o antika sınıf kendi alınyazısını ve güdümünü kendi elinde tutamaz: Türkiye’nin Finans-Kapitalist zümresinin tekeline ısmarlamıştır. Bilimi, bilinci, iradesi modern kapitalizmin emrindedir. Kendi omuzları üstündeki başını kullanarak yaşayamaz. Kendisine yabancı olan Finans-Kapital zümresinin takma başı ile düşünüp davranır.
Egemen Türkiye Finans – Kapitali, 35 milyon insanı sağmal sürüye çevirebilecek gücü gösterdiği halde, niçin başsızdevedir? Şunun için ki, Türkiye’nin bir avuç Finans-Kapital zümresi de, kendi alınyazısını ve güdümünü kendi elinde tutamıyor: uluslararası Finans – Kapital‘in tekeline ısmarlamıştır. Bilimi, bilinci, iradesi Dünya kapitalizminin emrindedir. Yerli Finans-Kapitalimiz, kendi sermaye ve politika ve kültür varına dayanarak yaşayamaz. Yabancı sermaye gibi yabancı politika, yabancı kültürlerden aktarılmış bir takma baş ile düşünüp davranır.

Takrna Kelle Geleneği:
Tefeci – Bezirgân hacıağalar sınıfı, antika kellesini daha Padişahlık kaldırılır kaldırılmaz yitimıiştir. Padişah-sultanın yerine, Batıdan hazırlop “Avrupa metâı” bir Cromwel yahut Napolyon yahut Bismark tipinde “general – sultan” ithal etmekle en büyük “İhtilâli” yaptığını sanmıştır. Ama, hacıağanın kendisi (geçimi ve beyini) ezeli Osmanlı çağında yaşadığı için, “general” başları bile hâlâ “paşa-sultan” olarak görmektedir.
Finans – Kapital türedi Beyefendiler zümresi, “Ebedi Şef” Mustafa Kemal Paşa öldüğü gün derin bir nefes almıştır. Ama, 2.ci emperyalist evren savaşına “başsız deve” olarak girme cesaretini ve gücünü kendisinde bulamamıştır. O zaman “Milli Şef” adını takarak İsmet Paşa’yı tahtsız, taçsız sultan ilân etmek zorunda kalmıştır. Savaş vartasını atlatır atlatmaz. “Marshall yardım“lı ”Truman doktrini“nden başka bir kelle takınamayacağını görmüştür.

Sol Başıbozukluğun Kökleri:
Türkiye’mizin o sıyrılınamaz ”sağ“ yapısı içinde Türkiye’nin ”sol“ yapısı nasıl olabilirdi? Türkiye’de alaturka istibdât gibi alafranga istibdâta da ve bu her iki istibdadın yaratığı olan politika başsız-develiğine de son verecek biricik modern sosyal sınıf: İşçi sınıfimızdır. En az elli yıllık Bilimcil Sosyalizm savaşının: Çok alçak gönüllü, çok nankör deneyleri bunu aralıksızca ispatlamıştır. İşçi sınıfımızın hareketi en az 40 yıl başsız-develiği egemen politika çevrelerine bağışlamıştır. Proleterya, her zaman kendi omuzları üstündeki başı ile düşünüp davranma çabasını önemsemiştir.
Ne var ki, Bâbil artığı toplumun havamıza sinmiş zehirli miyasması ve o miyasmayı işçi ve aydın küçük burjuvalarına (Aristokrat amelelerimize ve kapıkulu ülemâmıza) bir ”âb’ı hayat“ (can suyu) gibi içirmesini bilen Finans – Kapitalin gizli açık manevraları boş durmadı. Ve yalnız bir şeye dikkat etti: Türkiye işçi hareketini başsız – deveye çevirmek! Bunu becerebildiği gün Türkiye solunun canına okuyabileceğini iyi biliyordu.
Sosyalist kuşaklar arasında, ikide bir patlak veren ”Fetret Devirleri“ sayesinde azıttırılan başsız-develikler epey zemin hazırlamıştı. Binbir provokatöıün kışkırttığı ”apolet sosyalizmi“, zaman zaman, ansızın belirmiş ”Maşrık’ı âzam“lıklara kapı açmıştı. Acem’in: ”Menem, diğer nist: Benim, başkası olamaz!“ dediği yıkılış kahpeliklerinin ırzı kırık etiket ve süs satışları: ”aşağısı sakal, yukarısı bıyık“ olduğu için tükürükle karşılanamıyordu. Böylece, yetmiş yedi buçuk casusluk ajanlarının ince soysuzlaştırmaları ile, Antika Osmanli başıbozukluğu, yahut “başsız – develiği”, “beyinsiz işgüzarlığı”: Hareketin içine yer yer ve zaman zaman Truva Atlarını soktu.

TİP’e bir “Baş” arandı:
Finans – Kapital 27 Mayıs’tan önce halkın içine “demirkırat” dedirttiği petrol istasyonlarının başsız – develiğini kundak gibi saldı. DP avantürü iyi sonuç vermedi.. 27 Mayıs’tan sonra İşçi sınıfı içine patentli yahut icazetli sosyalizmi her göze görünmez bir kundak gibi sokmaktan başka çıkar yol kalmadığını anladı. Birinci raundda “sendikacılar” katarı öne sürüldü. TİP kuruldu. İçlerinde elbet içtenlikli ve yürekliden çok ihtiyatlı iyi dileklileri tenzih etmek gerekir..: Ama, hiç birisinin ütopik sosyalizmi bile ağıza alacak durumda bulunmadığı ortadaydı. İçlerindeki gizli ajan sayısını ise “Allah” bilirdi.
Bu manzara başsız-develikten de beterdi. Başlarına bir işçi – sendikacı geçirmişlerdi. İyiydi. Hoştu. Yahut “Hür Seçim” davul zumaları ortasında o Aristokrat işçi TİP başkanına, kurnaz Finans – Kapitalin en sünepe bezirgân partisi bir tutam ot uzatacak oldu. TİP başkanını, bezirgân partinin “milletvekili” aday listesi altına çağırdı. TİP Başkanı koştu. Hendeği atlayamadan boynunu kırdı. Böylece TİP’in Başsız-Deve oluşu en kör göze dahi battı.
Finans – Kapital o kadarını dememişti ajanlarına… TİP’e çabuk, kallâvisinden bir “baş” aranmalıydı. Arayan neyini bulmaz ki? Bâbıâli’nin “büyük kapısı” öteden beri: Şiir – hikâye – roman- fıkra okur yazarlarının turnayı gözünden vurucu keskin nişancı “sol”ları ”Allah Allah!“ diyorlardı: ”Bir mâkamı olsa da üıerine otursak, soluğun yuvasını folluğa çevirerek, ne saçı bitmetik sosyal tâze civcivler çıkarır, ne eski yaramaz başları keseriz. Görürsünüz!
Bir de Türkiye devrimciliğinin Paşa geleneği vardı… Paşalar iktidarda idiyseler, o kata erişemeyen çocukları muhalefette hiç değilse tek devrimci kesilirlerdi. Aç ayak takımından sosyalist de ne imiş? Devlet düşkünü Paşazâde’den aşağısı kurtarmazdı. O zaman halk en müflus mirasyedi için bile bir hayranlık duyardı: “Bak, istese anlı şanlı paşa olurdu. Tepti. Aramıza tenezzül etti… Aman paşaçığın kılına toz kondurmayalım!” der. Ve daha sınanmış bir “yöntemle”: Deveye başı kolayca takılı verirdi.

“Kripto Sosyalist” Beyciklerin Kellesi:
Bay Mehmedali Aybar ve ortakları böyle “seçildi”. Onların alt yanlarındaki ayak takımına bakmayın. Tepedeki mutlu sollar, hem Bâbıâlinin edebiyat hânedânından, hem Osmanlı döküntülerinin en son paşa hânedânından patentli idiler. Dramatik bir Şerlok Holmes sahneye konuşu ile B. Memedali Aybar TİP’in başına geçirildi.
Onun misyonu (kutlu görevi), Türkiye’nin 40 yıllık bilimcil sosyalizm savaşı gelenek ve görenekleri üzerine: Rahmetli paşa babalanndan, yahut şöhretli şair yeğen – bacanaklarından kalmış bir mirâsa konarca oturmaktı.
Heyamolla ile oturtuldu… Oturur oturmaz çıkardığı “resmi bildiri“ler belki dosyasındadır. Orada: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz!” diyen başkomutan çalımıyla. “ilerici aydınlar“ın: İşçi sınıfını güdeceği saklanmıyordu. Sonradan parlemantarizm
adlı uyuz illetine karacak olan bu taratorlu aydın kaşıntısı neyi gösteriyordu? O henüz ”kripto – sosyalist“ geçinen Beyciklerin modern işçi sınıfımızı Osmanlı Reâyâsı gibi gördüklerini ve bilimcil sosyalizmi, metafızik burjuva ”sosyolog“luğu ile karıştırdıklarını…
TİP’e bir “baş” bulunmuştu. Bu baş proleterya sosyalizmi olmak şöyle dursun, burjuva sosyalizmini bile henüz kekeliyemiyordu. İçi bir şeyle “dolu” idi: kimi kuyruk acılarını bir türlü çıkaramamış olan kimi eski “sosyalist”lerin kan dâvasını aşiret içgüdüsü yapmıştı. Böyle “deve kini” ile doluluk bir “baş” için “boş” olmaktan daha kötü sapıklıktı. Boş baş belki zamanla doldurulabilirdi, yahut yetişip gelişirdi. Sosyalizmin en çok derleyici olması gereken günlerde: Baş, gövdesini hakir görüyor, çevresini paroid hezeyanlarla yadlaştınp dağıtıyordu.
Bu artık, bir mâsum devenin başı bile değildi. Gericiliğin “Allah korkusu” yerine, “ilerici” Polis korkusunu geçirmişti. Yarısı burjuvaziye yaranma dostluğu, yarısı Eski sosyalistleri ısırma düşmanlığı denilen kokuşmuş gübre ile şişirilmişti. Kurudukça kakırdamış deve postu içinde, isterik yapma esriklikler taslayarak, “tozu dumana katıyor”, dumanı toza, en sonunda “ekşi boza” köpürüşüyle 1969 Seçimlerinde “Başa güreşecekti”.
TIP’e “bilinmez eller“in taktığı bu baston yutmuş asaletli ”Yeni Mehmedağa“ kellesi, işçi partisini yeniden başsız – deveye çevirmişti. Finans – Kapitalin istediği de bu idi. Sol kanatta, her derleniş çabası artık CİA kazığına oturtulabilirdi. Finans – Kapitalin, işçi sınıfinın içine soktuğu küçük burjuva ajanlarına yüzyıldır tâlim ettirdiği Sendikalizm ile Parlemantarizm, Türkiye’de de can ciğer kuzu sarması, birbirine sarmaşıp cümbüş edebilirdi.

Sosyalizm’de Başsız Develik

29 Aralık 1970 – Sayı 11

Küçükburjuva Salıncağı:

Türkiye’nin sağı, solu çeşitli başsız-develiklerle dolu olur da, Sosyalizmi bundan kurtulur mu? Yeter ki olaylara azıcık içyüzünden ve sonuçlar açısından bakalım.
“Başsız-develik”; Küçük burjuvazinin, yahut ilkçağ (aşiret), ortaçağ (derebeği) kalıntılarının tutumudur. Modern büyük burjuvazi, her zaman başlı devedir. Hemen, bir soğan ya da sarmısak başı olsun bulamazsa yaratır, onun çevresinde derlenip eyleme geçer. İşçi sınıfı da öyle:Derleşik ve disiplinli yürür. Bu davranışlar, modern üretimin ruhlara dayattığı sosyalleşme gidişinden ileri gelir.
İki modern sosyal sınıf dışındaki bütün sosyal kümeler, başsız-develiğe bayılırlar. Çğinkü onların bağımsızca bir baltaya sap olmaları, toplum çelişkilerine temelli çözüm getirmeleri, yahut o çelişkileri süreklice kontrol edebilmeleri olanaksızdır. O nedenle bir uçtan öbür uca sallanarak bocalarlar. Onların görüş ve davranışları: ilerlemek değil, yerinde sayıyor görünmemek için heyacanlı salıncak safaları ile kendilerini de, başkalarını da şaşkına çevirmektir. O zaman keyiflerine pâyân yoktur.

Başsız-Develiğin Çürük Çelişkisi:

Başsız-develik içinde iki zıt kutup vardır: Anarşi ile oportunizm nasıl birbirinin ters – yüzü iseler, tıpkı öyle, başsız– develikle müstebitlikte biri ötekisine kolayca dönüşüverenbirbirinin kaçınılmaz tersi yüzüdürler. Üretmenciğin kendi tarlacığı ve kendi dükkâncığı: Hem gerçekte yoksulluğunun bağlayıcı zinciri olarak hiç‘tir, hem de “kâinata metelik vermemek” için dayandığı bireycil ve kişicil kuruntularının tükenmez hazinesi olarak hep‘tir.
Onun için, sık sık belirtilmelidir. Başsız-develiğin çıkmazı, birbirini çürütüp, her şeyi tuzbuz ederek yozlaştıran iki ayrılışmaz hezeyanda toplanır: Otorite düşmanlığı + otorite megalomanlığı! Bu iki zıt kutup birbirini çelmeleyerek bir arada bulunurlar. Ama, modem sosyal savaşın gerçekliğine şaşı baktıkları için, diyalektik “çelişkilerin bir arada bulunuşu”gerçekliğinden ve yaratıcılığından fersah fersah uzak kalırlar.
Bugün Türkiye sosyalizminin başsız-develiği: Öyle dekadan Zâloğlu Rüstem gösterişli bir salıncak yellenmesidir. Bir yanda bilimcil sosyalizmin en yaman formüllerini uluorta harcayanotorite megalomanlığı ile kimseye söz söyletmez. Ötede, bilimcil sosyalizmin en alfabetik prensiplerini, ânın gereklerini, derleniş kurallannı kahramanca çiğneyerek, her türlü otorite düşmanlığı ile en açık bozgunda zafer havası çalar. Bu tutum onu ölüm salıncağına acemice binmiş tehlikeler canbazına çevirir.

Başsız – Develiğe dizgin: Proletarya Partisi

Başsız develik niteliği sakın şu veya bu kişinin manyaklığına bağlanmasın. O zğman problemin bütün sosyal belirliliği silinmiş olur. Başsız-develik: Senin-benim-onun kişicil hastalığı değildir; bizim-sizin-onlann… Hepimizin sosyal ölçüde bireycil eğilimimizdir. Onun için, kişileri kulağından tutup teşhir etmek,bir örnek vermekten başka sonuç veremez. Aydın veya loş küçük burjuva eğilimi olarak başsız-develik eğilimlerimizi olaylar içinde yakalayıp oldukları gibi çarmıha germek gerekir.
Sosyalizmimizin başsız – develik eğilimine en son ve en somut örnekler, siyası iktidar savaşı yapacak gerçek bir proletarya partisi probleminde ortalığı kaplayan düşünceler ve davranışlardır… Mesele olağanüstü körkörüne parmağım gözüne oportoda besbellidir. Oportunizmler de, revizyonizmler de, anarşizmler de, absolutizmler de, ekonomizmler de, otzovizmler de, likidasyonizmler de, menşevizmler de.. Hep açık, somut bir parti programı çevresinde, sınırları bıçak gibi kesen bir parti tüzüğü çerçevesinde, başı kıçı belli, önü sonunu tutan bir gidişle hizâya gelmemek, saf bağlamamaktır.
Bu insanı umutsuzluğa düşürecek kertede tartışılamaz hakikat önünde patlak veren tartışmaların sonsuzluğuna ve sözde daha iyiyi bulmak için hiç bir şey yapmamaktan da kötü: Her şeyi yapar ve her şeyi düşünür görünmelere bakın. Bu kargaşalık karga derneğinde, kişi olarak, elbet çok iyi maskelenmiş CİA ajanlarından başka kimseciği parmakla suçlu göstermek büsbütün güçleşiyor.

Aybarizm’in TİP’e Kötülükleri:

TİP içindeki “sosyalizm”in düşünce ve davranışları ayrı bir konudur. Onun reformizmde ortanın solundan geri, sendikalizmde ve parlemantarizmde 100 yıl önceki Bemstein’lardan, Kautsky’lerden ileri yanlan: Kapalı ve kaypak bir kutu içinde “Sakal’ı Şerif” gibi saklanmak isteniyor. Yalnız “inanmış” saydıkları “sâdık kullar”, o da şâyet “abdestli” iseler, TİP’in ideolojik“yamalı bohça”sına yaklaştırılıp, içindekiler -olduğu gibi gösterilse ne iyi- istenildiği gibi anlatılıyor.
TİP’te program ve tüzük var. TİP program ve tüzüğünün: Bilimcil sosyalizm ile ilişkili olmadığını herkes kadar TİP ideolokları da bilmezler mi? Buna inanılamaz. Çünkü TİP’in tüzüğü de, programı da: Henüz TİP için de “sosyalizm” sözcüğünün yasak edildiği günlerin ürünleridir. O sinik davranışın program ve tüzüğü, ister istemez silik düşünceler karalaması olacaktı. Buna kimsenin bir şey dediği yok.
Ancak, bütün insanlık gibi işçi sınıfı için de gelişim önüne geçilemez bir gidiştir. Bugün hiç kimsecikleri beğenmeyen Çin devrimciliğinin lideri Mao bile, daha gerçekçi olduğu günler:ütopik sosyalizmden, anarşizmin babalarından, hattâ burjuva radikalizminin kırıntılarından yola çıktığını itiraf etmiştir. TİP’in de, emekleyen işçi sınıfı ideolojisi olan ütopik sosyalizmi olsun çarçabuk bilincine çıkarması, artık birinci görevi olmalı değil midir?
Bu görevin ilk adımı elbet TİP program ve tüzüğünün düzeltilmesini yapmaktır…TİP program ve tüzüğünün düzeltilmesi ise, ancak şu kısacık TİP tarihçesini, çok uzun ve nankör Türkiye sosyalizm hareketinin tarihi ışığında eleştirmekle değerlendirilebilir. Düne dek TİP’te başı çeken Aybarizm’in bütün marifeti, o eleştiriden kaçmak olmuştur. Bunun için Aybarizm’in tuttuğu en kestirme yolu (yahut çıkmazı) bilmeyen kaldı mı? “eskilerin kursağı” ve “yeni sosyalizm”, ve ilh…
O çıkmaz yol, yalnız Aybarizm devesinin boynunu kırmakla kalsaydı, kendi düşen ağlamaz, hatta hak yerini buldu, denir, geçilirdi. Aybarizm TİP’in primitivizmini (program ve tüzük ilkelliğini) dondurup ebedileştirmekle, TİP’i başsız deveye, düşüncesiz davranışlara çevirmek istedi. Bu savrukluğunda epey “başarı” da kazanmadığı söylenemez. TİP’i “dokunulmaz” tabu yapmak canlandırmadı… “dokunulmaz” olan Hint paryalarına çevirdi. “Ne kendi eyledi rahat, ne TİP’e verdi huzur!”

TİP’in Tersine Arınımı:

Bugün TİP için gereken nedir? Ortaçağ zırhlarını andıran ilkel program ve tüzüğünün kabuğu içine kaplumbağaca çekilip kapanmak değildir. Aybarizmin, kimi romantik edebiyat kahramanlıkları uğruna abarttığı “deve kini” de olmamalıdır. Ne yazık ki son TİP Kongresi, Aybarizmin kendisine de iyilik getirmeyen o iki hastalığının izlerini silemedi. TİP’in teoride ve pratikte paryalaşmasına, esnaflaşmasına varan sözde “dokunulmazlığı”, halktan kopuk biçimcil tabelâ partisi olmasına varmamalıdır. TİP’te Dünya ve Türkiye sosyalizminin tarihine karşı “kan dâvası”güdülmemelidir.
Kongre bu iki yönde hiç bir ileri adım atamadı. Yangından mal kaçırırca, statükoyu koruma gösterili tutalaklığı bir zafer sandı. Biraz olaylarla göz göze gelinse, o “zafer”ciğin aldatıcılığı anlaşılır. Bütün tarafların başsız develik yarışına kalkmaları, ortadaki bozukluğa ve bozguna bir zafer kaftanı giydirdi. TİP’in sendikalizm ve parlemantarizm esnaflığı: “Tezgâh kurtuldu” diye öğündü… Şimdi ne Hint Kumaşları dokunacağı üzerine yeşil umutları hülyâlaştırdı.
Önce bu bir zafer ve başarı değildi. Biçim bakımından zafer olmadı. Çtinkü, karşıdakiler başsız develikten birân sıyrılabilmiş olsalardı. Sonuç tersine dönebilirdi. Sonucun şimdiki yüzü ise, öz bakımından daha acı bir yitiridir. Yüze yakın TİP delegesinin kendiliğinden intihara itilmesi, TİP için gerçek bir kazanç sağladı mı? Hayır. Aybarizmin deve kinine yem oldu. TİP’in içinde gerçek proletarya çoğunluğunu geliştirmedi. Birçok eksiklikleri yanında, TİP’in sendikalist ve parlemantarist yanlışlarına panzehir olabilecek bir avuç devrimciyi kaçırttı. “Kaçmasalardı” ayrı konu…
“Bir çok tutarsız, heterojen karışıklık çıkarıcıdan partiyi arındırdık”, denecek. Bu arınmanın, Darvinizmdeki olumlu arınım, doğal seleksiyon olup olmadığı bugün belki tartışılabilir. Şimdilik görünebildiği kadarıyla, belli olan şey: TİP’in Aybarcı tezlerine tâvizler sunulduğudur. Bu tutum, yetiştirilip yararlanılabilecek olan devrimci ortamla kopuşmaktır.
O haliyle kopuşmalar, her iki yan için de, tersine arınım, tersine doğal seleksiyon yaratmaya daha elverişli düşmüştür.

Esnaf Tezgâhını: Hamamın Namusunu Kurtarış

Beride asıl öğünülen olay yürekler acısıdır. “tezgâhı kurtardık, artık kumaş dokuyacağız” sevinci, bize tarihten hiç ders almamak gibi geliyor. Bütün dünyanın esnafları, zaman zaman modern makinaları kırıp dökerek, çok “tezgâh” kurtardılar. Bırakın Anadolu’nun Tefeci – Bezirgân yuvası örümcekli kasabalarında büyük kapitalist rekabetten “kurtarılan” zavallı tezgâhlarını, koca İstanbul’un, son model milyarlık tekstil büyük sanayi işletmeleri yanında bile, ne esnaf tezgâhları “kurtarıl”mamıştır ki?
İnsan o kırık pencereli ayaz izbelerde, tahtalıköye veremli kafileler hazırlayan yel değirmeni, hatta taşocağı günlerinden kalma “tezgâh”ları “kurtulmuş” gördükçe, ağlayası oluyor.“Kurtulmaz olaydı” diyeceği geliyor. Oralarda kanteri döken esnafcıklara bakın: Hepsi Bayan Boran’lardan daha içtenlikli bir temkinle, tezgâhlarının başında “kapitalizme” candan meydan okumaktadırlar. Ne yazık ki, bu kahramanlıklar, Donkişot’un yeldeğirmenine saldırmasından başka sonuç vermemektedir.
“Kumaş dokumak” mı? Evet. Niçin dokumasınlar? Tarihin dillere destan olmuş “Hint Kumaşları”, antika şiirleri kaplayan “Keşmir Şalları” hep o arkayik, arkeolojik “tezgâhlar”la dokunmuştu. Hâlâ da dokunmaktan geri kalmıyorlar. Ne var ki, bu çeşit dokumacılık direndiği ülkeleri kapitalizmin birer sömürgesi yapmaktan başka “yararlık” gösteremiyorlar. Çünkü o küçük esnafların ilkel “tezgâh”larda kan kusarak dokudukları nesneler, bir kaç eksantrik emperyalist turistin: “Şam işi, Arap işi” bir armağan olsun diye pahalı dövizle ucuza aldıkları “kelepir eşya”dan öteye geçemiyorlar.
Sakın TİP “tezgâh”ının “kurtarılışı” ve “ne kumaşlar” dokuyacağı öğünüşü Bâbil artığı ezeli politika esnaflığımızın gene, hep o: “Balkanlarda bir tane” son model ütopyası olmasın? Bn. Boran’ı, içinin en gizli yerirıdeki, yeni açmış dükkâncı “esnaf”çık şeytanı söyletiyor. Kendisini son kez, son kertede bir daha yanıltıyor. Bitpazarından, Finans-Kapital madrabazlığının“garanti” ettiği müzelik “tezgâh” ne kurtulucu, ne kurtarıcı olabilir.

Proletarya Partisi: Ne İthal, Ne Kaçak Malı Olamaz

Üç buçuk milyonluk modern Türkiye işçi sınıfına, sendikalizm ve parlemantarizm eskisi “tezgâh” da, Mahmutpaşa seyyar satıcılığına gönüllü “tezgâhdarlıklar” da yeterli, karın doyurucu olamaz. Yanlış anlaşılmasın. Finans-Kapitalin azdırdığı Tefeci-Bezirgân ortamındaki bütün siyaset esnafları için parti bir “tezgâh” sayılır. Proletarya partisini öyle vurguncu tezgâhtar saygısızlıklarından koruruz, sakındırırız.
Politika bezirgânlarımızın ve esnaflarımızın bir kökten yanılgıları da, bu partiyi tezgâhla karıştırmaktan çıkar. Onlara göre parti hazır bir kurulu tezgâh olunca, onu “edinmenin” yolu açıktır. Türkiye’de ancak, kalitesiz esnafın uydurduğu müzelik tezgâhlar yapılabilir. Aristokrat Amele sendikacıların kurdukları TİP tezgâhı beğenilmiyor mu? Kolayı var.
Komprador ithalâtçıya, bütün sermaye varımızı yatırırız. O bize Avrupa’nın en son sistem tekstil makinesini getiriverir. Yahut, yad illerdeVeysel Karâni olmuş sürgündeki eş dostla, kaş göz arası bir kaçak dokuma tezgâhı sokuştururuz ülkemize. İstediğinden âlâ Hint kumaşlarını dokuruz ki, feriştahın şaşar!.. Ne dediğimiz anlaşılıyor mu? Proletarya partisini öyle İthal malı, yahutKaçak eşya gibi Türkiye’de hangi kapitalist, yahut küçükbuıjuva açıkgözü olsa yaratır ve işletiverir kanısını yayarlar.
Bu olmaz canım. Olamaz. Çünkü basit çelikten bir tekstil fabrikası bile, ithal edilse, kaçak gelse dahi, önce bir makine uzmanlar ekibince kurulur ve önceden yetişmiş kalifıye işçilerle işletilir. Orasını bırakalım. Proletarya partisi ithal veya kaçak bir mekanik avadanlık değildir. Her ülkenin kendi toprağından fışkırırsa doğar, kendi insan ilişki ve çelişkileri ortamında gelişir. Dışandan aktrma parti, en az elli yıl gerimizde kalmış, en acı trajedilerimizden biridir. Aynı 50 yıl süredenberi ise, sosyalizm her biçimi ile gelişedurmuştur.
O yarım yüzyıllık denenmiş teorik, pratik girişimlerle ve girişkinlerle boş düşecek her eğilim, bindiği dalı keser. Onu, bu toplumla organik bağı çoktan kopmuş bir takım hazır dut yaprağı kemirerek şişmiş ipek böceklerinin tırtıllarına verilecek firaklı dilekçeler de kurtaramaz. Bunu en iyi deneyen, sayın Nasrettin Hoca Avukat Aybar’ın: Tezgâhı da, perdeyi de başına yıkan kaybettiği dâvadır. Proletarya partisi, ne Amerika’da, ne Londra veya Paris’te, ne Moskova yahut Pekin’de “okumak üflemek”le olsaydı, bugün Türkiye’de pabucu büyük Lenin’lerin çokluğundan trafık aksardı.

TİP’in Teorik – Pratik Arınışı:

TİP’in tâze liderleri, yukarıki sözlerimizi epey karışıkça ve anlaşılmaz bulabilirler. İçlerinde diplomalarına aşınca güveni olan bilginciller de, az çok bile bile omuz silkebilirler. Biz, asıl TİP’liişçi ve köylü ve halk adamları ile, proleter aydınlar için uğraşı yanlıyız. Bunların başsız develiğe karşı tutacakları yol açıktır. Demir mâdeni işçi sınıfıdır, kömür mâdeni köylülüktür. Bu yeraltı filizlerini günışığına çıkaracak kazma diyalektik maddeci metottur. Bu üçlem dışında koparılan her gürültü boşuna ve şüphelidir.
TİP için evrensel teori ve pratik ana problemi, ütopik sosyalizmden kurtulup, bilimcil sosyalizmi ele almaktır. Bilimcil Sosyalizmi, bir de çok yapıldığı gibi dile almak vardır. Bu tutum“dudaktan kalbe” inmemiş sevgiye benzer. Bilimcil sosyalizmi ele almıak, doktrinin en genel formüllerini dile dolamak değildir. TİP’in: Programını, tüzüğünü ve bugüne dek yürüttüğü düşünceve davranışlarını kıyasıya eleştirip, temize çıkarmaktır.
TİP’in yurtsal teori ve pratik ana problemi, T’ürkiye’nin gerek sosyal ve gerek sosyalist tarihini, şimdiyedek uğratılan baltalamalardan kurtarıp, ele almaktır… Bu da dile almak olmamalıdır. Türkiye’nin hareketini objektif ve somut gerçekliği ile, hiç hak yemeksizin eleştirmelidir. Sonra, bu eleştiri ışığında, gerek insan, gerek kavram varlarını, maddece ve anlamca, bugüne taban yapmalıdır.
Ancak o zaman sosyalizm başsız develikten yakasını kurtarmaya, başlar. Temelsiz, köksüz, tarihsiz kalmanın boşluğunu giderir. Hem kuşaklar arasındaki bağlar, frenklerin“Frustration” dedikleri biçimde tırtıklanıp aşındırılmaz; hem düşünceler ve davranışlar arasındaki ilişkiler hakyemez ve yaratıcı bir sürekliliğe kavuşur. Tabi burada Plâtonik ilân’ı aşklar, yahut kişicil hesaplar söz konusu değildir.

Devrimcilerde Başsız Develik

15 Aralık 1970 – Sayı 9

Al Aydınlık – TİP KONGRESİ
Bindiği Dalı Kestiğinin Resmidir..

“Sosyalist Dergi” alt başlıklı Al-Aydınlık daha “dokt” (çok bilmiş) tur. Hep şöyle “ağırbaşlı” girişir:
“Hareketin neresinden ve nasıl başlanacağı sorunu henüz tam bir açıklığa kavuşmuş değildir.” (Kasım 1970.1)
Çıkışları 3. yıla giriyor… Herkes bir iş “bitirdiklerini” umar. Onlar henüz “başlamak” şöyle dursun, daha neresinden başlayacaklannı bilmiyorlar. “At’tantizm” dedikleri hâl; “Bekle gör!”Neyi bekleyeceğiz? “Tartışma ortamının yaratılmasını”, “merhalelerin… ulaştığı noktanın… çizeceği yolun doğru değerlendirilmesi”ni!
Cancağızlarım, hiç mi canınız sıkılmadı 2 yıldır, 2000 kez bu kör tespihi çekmekten? 1950 ile arasını yarım satırla atlıyorlar Genç Osmanlar: “Hareketin sağır duvarlar arkasına hapsedildıği dönem”. O kadar! Ne Emekçi Parti, ne Vatan Partisi hiç olmamış.
Asıl yularsız arslanların: “ideolojik birliği… TÜRK SOLU dergisinin çıkışıyla başlamış”… Bunu okuyunca rahatlamak istiyorsunuz. Neyse, bâri: “ideolojik birlik… başlamış” mı? Eh,“Aydınlık”lar 2 ama, demek “ideoloji” 1 imiş zağar! Aynı sayfanın orta yerine gözünüz takılıyor:
Türk Solu:
1) “Cephe dergisi havası içinde amaçlarını kalın çizgileriyle gerçekleştirmiş”;
2) “Bir yandan proleter devrimci hareketin derlenip toparlanmasını sağlamış”..
Oh, oh! Ne iyi. Harekette “toparlanmış”.. Tam sevinmek istiyorsunuz, bir de aynı 3. sayfanın aşağısında ne görüyorsunuz?
Aynı TÜRK SOLU’nun… “giderek güçlenmesine rağmen:
1) “Nicelik olarak gelişen hareket ideolojik gelişme ile tam bir paralellik sağlayamamış”;
2) “Ve bugünkü dağınıklık ortamına ulaşılmıştır.” (3)
Behey kardeşim Nasrettin Hoca: Ya o “ideolojik” ve “derleniş” dalının üstünden in, ya elindeki “nicelik” ve “dağınıklık” testeresini bırak… İkisini de yapamaz. “toparlanış” öylesine tostoparlak olmuş ki, “Örgüte dönüştürülme olanakları”, “bir takım küçükburjuva unsurların” zıpzıptaşı gibi yuvarlanmış gitmiş!

İşini Bilmeyen Çavuşlar:

Aydınlık erenlerimizin “sağı solu olmaz” demiş. Bırakalım kendi düşenleri. Kendi dışlarında neylerler?. “TİP Özel Sayısı” çıkarırlar. Yıllar yılı TİP’i “oportünist”lerden “kurtaracak” idiler. Nasıl?.. Gene bir “dokt” satır atıyorlar ortaya:
“TİP’in bugünkü sonuca ulaşmasının kaçınılmazlığını iddia etmek kadercilik olur (3).
Aman ne güzel söz değil mi? Bizim tekkenin dervişleri MDD’ci tespihlerini ellerinden düşürmezler ise de, “kaderci” olmayacağa benzerler. Şu TİP’i belki de “dev devrimci” bilekleriyle, kötü “oportünist”lerden temizleyecekler… O umutla 4. sayfayı açar açmaz çarpılıyorsunuz. “Kaderci” olmadıklarını “iddia” eden Al-Aydınlık şıhları ne kerâmet gösteriyorlar? Aynen şu:
“… Proleter Devrimcileri hatırı sayılır bir delege gücüne sahiptirler.”
“Ha gayret!” diye yüreğiniz hopluyor. Arkasından, minare boyu sıçrayanın, paraşüt kayışı ansızın kopmuşça, yere düştüğüne tanık oluyorsunuz:
“Ancak, deniyor, bu hâinler kliği ile artık yapılacak bir şey kalmamıştır.” (4)
Yâni, tam iki dirhem bir çekirdek Otzovizm! Kapıyı bir şiddetle çarpalım düşmanın yüzüne ki, görsün! Ama sen, evi “bu hâinler kliği”ne bırakıp kaçıyorsun babalık?. Körün istediği bir göz, sen iki veriyorsun. Belki sana çok “ileri kaçıyorum” gibi geliyor. Ama, kaçışın ilerisi, gerisi olmaz. Sen cepheden kaçıyorsun. Hem de ne zaman? “Hatırı sayılır bir delege gücüne sahip” olduktan sonra… Doğrusu bu kadarına pes!
Yunan ordusu Anadolu’da kaçarken, Başkumandanı Papulas: “Ordumuz mağrurane ricat ediyor!” demişti. Gülmüştük. “hatırı sayılırca” içine girilmiş bir kale, tek kurşun atılmaksızın düşmana teslim edildikten sonra, dışarıda kurusıkı zafer topları atmanın nasıl bir düğün dernek olduğunu anlayamadık. Döktürüyorsunuz:
“Eski oportünizm kendi leşiyle birlikte içi boş bir tabut haline getirdiği TİP’i de tarihin mezarlığına gömecektir.” (4)
Hep “parlak edebiyat” bizi öldürdü, öldürüyor, öldürecek. Ya o savaşmak için her şeyi göze almış çocukların kabahatleri ne? Al götür bir düğün salonuna, orada da “rakınrol” havasıyla birbirlerine kapıştır. Sonra hiç bir kesin kararsız,10 günü eksik, 9 ay sonra doğacak çocuğun şerefıne elleri yağmur duâsına aç… Dile kolay başsız – develik. Onlar koğacağına biz kendimizi mi koğduk? Modern proleterya devrimciliği, antika şövalye haysiyetçiliği değildir. “İşini bilmeyen çavuşlar, iki elle apışını avuçlar.”

III. TİP Kongresi:

Yanılmış olmayı çok isterdik. TİP Kongresinde savaş vermeksizin çekilen yiğitler: “Dev – Genç”, Al “Aydınlık Yazı Kurulu” ve “Gençler” imiş. Bir küçük burjuva kapıkulu organından yazılıca öğreniyoruz. TİP Kongresi birinci gün 206, ikinci gün 243 üye ile toplanmış. Sosyalizmin “Yeni Mehmedağa”sı Aybar: Kendi şarkısının söylenmediğini anlayınca gelmemiş bile. Ona bu“çekimserliği” helâl ederiz. Adamın pozu çok, tezi yok. Niye zahmet etsin?
Kongreye CHP’den tebrik‘ler gelmiş : İ. İ. Paşanınki sessiz, Ecevit’inki “biraz alkış”lı olmuş. AP’den bir Halis Muhlis şırşır tehdit göndemıiş. Kongre içinde, antitez MDD’cilik “çekimser” olup, Roma Pleb’leri gibi kendi mübarek keşiş dağına çekilmiş. O zaman klâsik bir üçlem kalmış: 1- Merkez (Batak); 2- Doğucular; 3- Sendikacılar. Bunlann güçleri, aldıkları oylara göre belli òluyor.
Merkez- batakçıların eski üçlemi ABA’cılar (Aybar- Boran – Aren) idi. Bu kongrede BAS olmuş (Boran – Aren – Sargın). BAS’ların adayı Bn. B. Boran parti genel başkanlığını almış. Kazandığı oy 128… Aybarla birlik oldukları söylenen sendikacılara ancak 10 veya 15 oy yakıştırılıyor. Sendikalizm, ideolojikman silinmiş.
Merkez dışında asıl ağırlığı olan muhalefet Doğu grubudur. 67 delegesi vardır. Bizim MDD’ci – Aydınlıkçı‘lardan Ak– Aydınlık, bunca ağız kalabalığına rağmen 9 delegeden fazlasını sağlayamamış. Sağda sendikacılar gibi, solda Ak-Aydınlıkçılar da silinmişler. Hemen hemen sendikacılarla paralel ve eşit oy almışlar. Ne var ki, TİP Merkez’inin MDD’ci Aydınlıkçılara karşı yaptıkları perseküsyonlar göz önüne getirilirse, Ak– Aydınlığınki epey bir ilerlemedir: Ali kıran toz koparan sendikacılara yetişmiştir.
Al-Aydınlık, kimilerine göre 75 delege sağlamış. En az 60 delegesi var. Bu üçte bire yaklaşık bir oy sağlar. TİP içinde doğru proleterya çalışması yapsaydı, daha onlarca adsız delegeyi aydınlatabilirdi. Hiç bir şey yapmasa 9 Ak-Aydınlık, 67 Doğu delegeleriyle yan yana: 236 oy sağlar, 128 oyla merkezcilerin kaptıkları parti başkanlığını ve Kongreyi ele geçirirdi. Bundan niye korktu? İşin içinde bir iş olmalı.

Sendikacıların Gelişimi:

Beğenilmeyen Sendikacılardan aşağı kalınmalı mıydı? MDD ci aydınlıkçıların 7 de 1 i olan Sendikacılar, ileri gelenlerine göre, ilkin, “Boran’ın Başkanlığına kesinlikle karşı” çıkıyorlar. Delege çoğunluğu ve belki de ortak karşıtları onları gerçekçi davranmaya götürüyor. “Genel Merkezi hazırlama” işine katılıyorlar. 21 kişilik “Genel Yönetim Kurulu”na kendilerinden: “Sadece Kemal Türkler ve Sülker’in temsili yeterli değildir” diyorlar. Sonra Genel Başkan’la ne konuşuyorlarsa: “Mesele çıkarmayacagız” sonucuna varıyorlar.
Sendikacılarda, yeni bir doğrultu ve gelişme de göze çarpıyor: “DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları) bünyesi içinde bir ‘Politik Büro’ kurulacak”mış. Bunu bir “Trade – unionisme”hazırlığı saymak istemiyoruz. Nedenleri, pratikte: Sarı gangster Amerikan rüşvetli ve Finans-Kapital destekli kolos “Türk-İş” ile kutuplaşmalarında toplanıyor. Teorik açıdan da olumlu karşılanması gereken iki eğilim beliriyor. Bunları, Kemal Türkler şöyle özetlemiş:
1- “İşçilerin Bilinçlendirilmesi lâzım”. Ne yönde? Politika yönünde. Hangi Politika? Bu nokta henüz gölgelidir.
2- “DİSK, işçiler gibi köylülerin örgütlenmesini de gerçekleştirmeye çalışacaktır.” deniyor. Burada yanılma payı azalıyor. İşçi Sınıfımızın kendi sınıf bencilliği içine hapsedilmemesi, halk yığınımızın en geniş yığını olan köylülüğümüzü mücadele arkadaşlığına kazanması yerinde bir amaçtır.

Doğu Sosyalistlerinin Olumluluğu:

Doğulular, şimdiye dek haklı haksız, “derebeği” elemanlara kapılmış gösteriliyorlardı. Doğu’da derebeği kadar, belki onlardan çok aşiret başkanları bulunur. Onların kökleri İlkel Komunabiçimlerine dek uzanır. Bu İlkel Komuna şeflerini, ezberlenmiş “derebeği” kalıbı içine hemen sokmak büyük saçmalık olur. Onları toprakbeği durumuna sokan baskı: Tanzimat maymunluğunun Batı’dan tercüme ettiği kapitalist kanunları yüzündendir.
Onun için, TİP içinde aktif olan Doğulu arkadaşlara o basmakalıp “derebeği” damgasını vuranlara evel ezel inanmış değiliz. Doğulu kardeşlerimiz, en acıklı biçimlerde madde ve mânaca çok çekmiş insanlarımızdır. Populizmin ütopyalarına kaymamak şartıyla, Doğu’daki ilkel sosyalizm kalıntılarının, modern proleterya sosyalizmi açısından değerlendirilmemesi softalık olur.
Son kongre olayları ve kişileri, Doğulu arkadaşların sendikacılardan çok daha olumlu ve hele sürekli bir oluşum ve gelişim içinde bulunduklarını gösteriyor. Onlar, başka oy dağınıklıkları önünde kaya bloku gibi birleşik kalmışlardır. Liderlerinden Kemal Burkay’ın açıklamaları, o gelişiminin bilinç düzeyine yükseldiğini gösteriyor. Yeni TİP Genel Başkanı ve yöneticileri için yapılan Doğulu karakteristiği ilginçtir.
Doğu değerlendirmesine göre:
l. BAŞKAN: “Behice Boran, toparlayıcı olmaktan çok itici oluyor.”
2. YÖNETİM: “Parti yönetiminde (Boran ekibi)nin MDD’cileri tasfiye kararı hatalıdır. TİP içindeki demokratik tartışma ortamını yok edeceği kuşkusu uyanıyor.”
Bu iki nedenle, Doğu grubu: “Değerli bir genel yönetim kurulu kurulması tekliflerini pek ciddiye almadığı” için, merkez batağına dalmadığını saklamıyor. Doğru ise, Doğulular, Ekinci’ye, Kerametli Şıh Aybar’ın: “Katılmayın, kongreden bir şey çıkmaz!” deyişine uymamışlardır…
Bütün bu kısa işaretler, Doğulu arkadaşların sosyalizmi ne denli sorumlulukla omuzlarında taşıdıklarını kanıtlar. Bu insanlar bırakılır mı?

Devrimcilerde Başsız Develik – II

22 Aralık 1970 – Sayı 10

AK- AYDINLIK SOSYALİST KURULTAY DÜŞÜ

Sağda, solda ve sosyalizmde görülen başsız-develik sürüp gidiyor. “Devrimciliğimiz”in de o illetten yakasını sıyıramıyacağı kendiliğinden anlaşılır. Onun için Devrimci Başsız-Develik üzerine genelleme yapmıya pek yer yok. Her yerimiz gibi orada da: Otorite düşmanlığı (anarşi) ile otorite megolomanlığı (müstebitcilik) yarışa kalkmıştır. Bu üzücü genel eğilımin kimi karakteristiklerini sırf ve yalnız örnek olaylar içinde kısaca araştıımak yeter.
Türk Solu’nun Serüveni
Biliyoruz. Sosyalist ve Tarihsel Maddecilik Yayınları bir sinyal vemıişti. Ankara’nın mayalanışı sırasında, önce haftalık Türk Solu çıkarılmak istendi. Burada amaç: İşçi hareketini sendikalizm ve parlemantarizm yozlaşmasından korumaktı. Türk Solu, çarçabuk “ahbapçavuşlar” yayım eğilimine saptı. Sırf aydın gençlik yönünde baştan kara bir MDD’ci ajıtasyonuna angaje oldu. Türkiye’nin sosyal yapısı “suret’i haktan” görünülerek hasıraltı edildi. Onlar, Türkçe’ye yeni çevrilen kimi sosyalist kitaplardan yarım yamalak aktarmacılıklarla yetineceklerdi.
Kendi toprağımıza ve kendi insanımıza ayak basmak ve ışık tutmak istiyen yazılar onların güclerine gitti. Sert bir lokmayı kimseye göstermeksizin acele yutuşturmak pozuna girdiler. Yerli yazıların yazarlannı da yedeklerine almış görünerek dergilerinin satışını sağlar sağlamaz, atı alıp Üskadar’ı geçeceklerdi. Bu açıkgözlük, 50 yıl önceki ithal malı sosyalist kuyrukçuların hevesi idi. Bu hâle ağlamamak için gülümsenirdi. Öyle yapıldı. Geçildi. Sonuç ortada.
Türk Solu’nun İstanbullulaşan şahbazlığı önünde, Ankaralı devrimci-sosyalistler (s.-r.ler) aylık bir “teori” dergisi önerdiler. Gerekliydi. İçtenlikle yardımına koşuldu. Dergi Aydınlık adını aldı. Hacmi, birdenbire ürkütücü oldu. Gene içinde Türkiye, mumla aranacak kertede yoktu. Alışılmış ve ezberlenmiş köktenci (radikal) dünya metinleriyle uzun uzun sayfalar taşıp dökülüyordu. İnsana, yazılanları okuyup okumadığı da sık sık soruluyordu. Elbet, “sosyalizmin bilimi” bu değildi. Ancak, sosyalizme aşık genç okur yazarların kavram talimleri yapmaları yadırganmazdı. Belki oradan, yaşama geçilebilirdi.
Yeni Aydınlığın Serüveni
Tanesi beş liradan satış sağlanır sağlanmaz, “Vehbi’nin kerrâkesi” anlaşıldı. Aydınlık ta, Türkiye’yi aydınlatmak için değil, kimi imzaları genç ve aydınlar arasında yem gibi kullanma kompleksinden kurtulamamıştı. Türk Solu denli abrakadabran bir MDD’ci yoğurdunu sulandırıp ayranlaştırarak hayranlar toplamak isteniyordu. Yeni bilginler, tâze ideologlar, derinleşmeci teorisyenler hoş şeydi. Ama bu iş, bir “büyülü değnekle” ol deyince olmazdı. En azından Türkiye’de olmuşları hesaba katarak yola çıkılabilirdi.
Öyle “geriye bağlılık”“yeni aydınlıkçılar”ı hiç sarmıyordu. Onlar ileri’ye gözlerini dikmişlerdi. Yeni, hep yeni, her zaman yeni olağanüstü “gazve”ler ve “fütuhatlar” özlüyorlardı. Kılıç artığı geçmişten ne beklenirdi? Türkiye mi? O yavaş tempolu geri ülkenin, ters yığınlarıyla kim vakit yitirecekti? Bakın Kastro’ya, bakın Che Guevara’ya, bakın Mao’ya bakın Ho Şi Minh’e. Bakın. Yeryüzünün yedi iklim dört bucağına hep bakın. O ne atlayıştır onlar? “devrimcilik” böyle olur.
İşçi sınıfimız önünde TİP nasıl bir dışişleri partisi ise, ona karşı olan Aydınlık elebaşıları da tıpkı öyle bir “dışişleri ideolojisi” idiler. Her satırda bir MDD, her sayfada bir hazırlop Dünya problemi tekerledin mi, herşey olur biterdi… Bu eksantrik yaradana (Türkiye’ye) yan bakış üzerine, olumlu bir dokunma mı yapan var? O dokunmayı, birkaç nüsha “ileri”ye atarsın: onun dediğini, birkaç nüsha sulandırıp ağzına burnuna bulaştırırsın. Bu makyajı görenler sonra dokunmayı da öğrenseler önemsemezler. “kürsü profesörlüğü” sende kalır.
Yeni Aydınlıkçıların bu davranışlarını bilerek sistemleştirdiklerini söylemiyoruz. Asıl felâket de orasında. Bunu yapan, hiç düşünmeksizin “yapan” gizli güç: Küçükburjuva aydın ülemâlığının içgüdüsüdür. Tehlikesinin derinliği de oradan gelir. Bilince: Doğru gerçeklik sunulabilir. Sınıf eğilimi ağır basmazsa, yola gelmesi de olağanlaşır. Altbilinç korkunçtur. Oraya püskürtülmüş her incir çekirdeği, baskı altında tutuldukça dinamitleşir. İnsanların hiçbir hayvanda görülmiyen çıldırış‘ları, Bilince çıkarılamamış altbilinç entipüftenliklerinin yaman dinamizm kazanışıyla patlak verir.
Yeni-“Aydınlık” o “derinliklere” doğru olanca hızıyla balıklama gidiyordu. Başsız-develiğin bütün “erkân ve âdabı” birikiyordu. Müstebitçiklerin megalomanileri ile “bağımsız”ların “izzetinefıs”leri dörtnala yarışa kalkmıştı. Artık o bir avuç aydın gençcikler ortamındaki iğreti -tekcephe olsun düşünülemezdi. Ónce sinsi, ardından akut plastik bombalar atışıldı. İş olacağına varmış, akacak kan damarda durmamıştı.
Baba Marks yoldaşın bir sözü daha yerini “Aydınlık”ta buldu. Tarih sahnesine ilk çıkan aktörlerin oyunları “trajedi”, sonra çıkanlarınki “komedı” olmuyor muydu? Daha ilk gününden korkmuştuk: Aydınlık ta öyle olacak mıydı? Oldu. 50 yıl önceki eski – Aydınlık dramatik bir fâcia idi, 50 yıl sonra çıkan yeni-Aydınlık takma ciddiyeti hayli komik kaçan ortaoyunu’na çevrilmiye doğru itildi.
Aydınlığın Bir İken İki Oluşu
Şimdi hâlâ önümüze iki “aydınlık” sürülüyor. Bir Dev-Genç seminerinde insanlar en büyük içtenlikle sormuşlardı: “Hangisi haklı?” Elden geldiğince kişicil horoz dövüşlerine yer vermemek için, bugünkü sosyal problemler zincirimizin ana halkası açısından açıklama yaptık. Anlaşıldı mı? Evet denemez. Ortalığı öyle karıştırmışlardı ki, tozdan dumandan ferman okunamazdı.“Oportünizm” “Halk Savaşı Plânları” ve “Devrim Zorlaması” kitaplarını yayınlamaktan başka yol kalmadı.
Onlar, kendi kendilerine ne diyorlar? Bütün yazdıkları ve söyledikleri bir noktada toplanıyor. Tazıyı gören yavrularına Tavşanın verdiği karşılık bilinir: “Yiğit olmasına yiğit biziz, yavrularım, ama, ne o tazının yüzünü bize, ne bizim yüzümüzü ona Allah göstertmesin!” Ak Aydınlık ile Al Aydınlık “müstebitcikleri” ile “tam bağımsızcıkları” da birbirleri üzerine aynı kanıdalar: “Haklı olmasına haklı biziz ama, Allah ne onların yüzlerini bize, ne bizim yüzümüzü onlara göstermesin yavrularım!”
Döne dolaşa bu dört yol ağzına geldi “devrimciliğimiz”. Bizde de Me-De-De’cilik böyle olur çelebi! Bir afıli kayagan yıldızlı “proleter” sütten ak, ötekisi renk renk buyrultulu “Sosyalist”kankırmızı al… Bu ikisi de “AYDINLIK” olan dergileri, birbiriyle boğaz boğaza başsız-develik güreşine girmiş görünce, kim bilir CİA, kutlu ve mutlu Finans-Kapital türbesine kaç tane adanık MUM dikmiş, yakmıştır? Ve titrek ışığı ardında kaç tane ajanını kahraman postu ile arslanlaştırmıştır?
Hangi prensipler (pardon: “ilkeler” diyecektik! “) uğruna dövüşülüyor? Ensemizin kökünde Finans-Kapitalin namlusu soğuk soğuk duruyor. Biz düşünmeyi ve ona göre davranmayı yadırgamıyalım.
Ak – Aydınlık: Kör dövüşü
“Proleter” alt adlı Ak-Aydınlığın: Al sancak üstünde çıplak (Marks – Engels – Lenin – Stalin) ve kasketli (Mao) başları bulunan Kasım 1970 tarihli 25. sayısını açalım. Birinci yazı:“Faşist zorbalığı halkın devrimci gücü yıkacaktır.” “Dergimızin 24. sayısı da toplatıldı” ara başlığı altında bakın ne ağırbaşlı sözler ediliyor:
“Hâkim sınıflar ve iktidarları, halkımızın mücadelesini bastırmak için her yola başvurmakta, her türlü gizli ve açık baskı yollarını denemekte, işçilerin ve bütün halkın mücadelesini ajanlarla dağıtmaya çalışmaktadır. Gizli olarak… halkı bölmeye ve devrimci mücadeleyi durdurmaya çalışmakta… Faşist bir diktatörlüğe dönüşmek istenmektedır.” (3)
Demek Ak-Aydınlık iki şeyi görüyor:
1- “Gizli ajanların” sosyalistleri “dağıttığını”;
2- “Zorba”lıktan “faşizme” yol alındığını…
Bu durumda ne tedbir düşünüyor? Madem ortalığı ajanlar kesmiş. İlk iş onları temizlemek olmalı. Ak Aydınlık kendi içindeki ajanları mı, başka “klik”lerdeki ajanları mı teşhis ediyor? Hayır. Yazıyor:
“Görevimiz, halkımızı hâkim sınıfların gerici şiddetine ve faşist zorbalığına karşı hazırlamaktır.” “İşçi ve köylü yığınlarını ve bütün halkı maddi bir güç haline getirelim:” (a.y.)
Amin? Herkes o duada.
Bu nasıl olacak? Ak-Aydınlık’ta doğrudan doğruya genel formüllerden başka elle tutulur pek az öneri var. Ak-Aydınlığın “kaç tümeni” var? TİP Kongresinde görüldü: 9 delege çıkarabilmişler. Buna karşılık “İlkesiz birlikçi klik” dedikleri Al-Aydınlıkçılar 60 delege çıkarmışlar. Ak-Aydınlık var gücüyle o 60 delegeye saldırıyor. Bir yandan onları: “Aren-Boran oportünizmiyle… mücadeleden kaçma” ile suçluyor. Ötede, onlarla kutuplaşmayı kan dâvâsı kılığına sokup: “TİP’in başına çöreklenmiş bulunan oportünist yönetici klik”e karşı yalnız kalıyor.
Bütün bu davranışlarına ise tek gerekçesi şu: “Proleter devrimci düşünce, oportünizm ve revizyonizmle mücadele içinde güçlenir:” (52-54) miş. “Mücadele” lâf değildir. Her ânöz düşman gücü seçip, var güçlerle ona saldırmaktır. Ak-Aydınlık, gücüne bakmadan, kendince bütün düşmanlarını birden yere sermek şövalyeliğine kalkışıyor. Bu “mücadele” değil: Asıl düşmanı bırakıp, düşmanın düşmanı ile kapışmak toyluğudur. Bir de Mao’culuk taslarlar. Mao Japon düşmanı önünde, Çankayşek gibi kendisini kurşuna dizdirecek düşmanı, Başkumandan olarak tanıdı. Demek bunlar “mücadele”yi de, “Maocııluğu”da rezil ediyorlar.
Aleme verir Talkını
O zaman, kendi yanlışı ve kendini dev aynasında görmesiyle düştüğü cılızlık ve yalnızlık onu başkalarına akıl vermek yahut düşmandan medet ummak durumuna getiriyor.
a) Akıl verişi: “Halkımızı faşizme karşı hazırlama”nın elinden gelmiyeceğini görerek; “Ordunun içindeki devrimci güçler… faşist diktatörlüğe mutlaka karşı koyacaktır.” (3)tesellisi ile avunuyor. Sana mı soruyorlar yapılacak işi? Sen ne yaparsın? Ona bak.
Demir-Döküm, Ereğli Demir-Çelik, Çorum’da Alpagut, Yarımca Seramik, Sungurlar Kazan, Gislaved vb. İşçileri; Tütün, Fındık, Kars, Malatya, Söke, Çukurova, Silvan, Bismil, Beytüşşebap vb. Köylüleri sayıyorsun. Hani onlarla örgütün? Yok. Yalnız saydıklarından birer kişin olsa 15 delege getirirdin. 9’u zor çıkarmışsın. Dergi sayfalarında hayal zıplatıp, niye kendini de, başkalarını da aldatmaya yeğkinirsin? O hazır akıllar herkeste var. İş: Hazır elbise değildir.
b) Düşmandan medet: “Silâhlı kurtuluş mücadeleleri” şairliklerinden geçilmiyor. Beşyüz, binb sahifeler dolusu konular:
1) Filistin İhtilâli,
2) Feth lânetliyor,
3) Kamboçya’da Faşizm,
4) Almanya’da H.Keskin,
5) Çin K.P. 9. M.K. 2: C.T. Bildirisi,
6) Çin Kızıl Bekçiler,
7) J. Jaures ne demiş,
8) M.L. Mao düşüncesi,
9) Sovyetler geri dönüş,
10) Sovyet “Yeni Sistemi” feci… Doldurdun 100 güzelim sayfayı. Sattın beşer liradan. Yazık değil mi birşey bekleyen insancıklarımızın kafalarına?
Sen neredesin? Türkiye’de. Aylardan beri yeni bir şeymiş gibi neyi öneriyorsun? “Sosyalist Kurultay”ı. Yapsana yapamıyorsun. Olur. Elden gelmez. Öyleyse kime yaptırtacaksın? “Aren-Boran oportünist kliği olsun, ilkesiz Birlik Cephesi olsun aynı tutum içindedir:” (54) diyorsun. Aren-Boran’ı “TİP’in başına çöreklenmiş” (52) görüyorsun. Sonra kalkıp kime iş buyuruyorsun? TİP’e:
“TİP Kongresi… tek bir karar alabilir. Bu karar bir SOSYALİST KURULTAY’ın toplanmasını desteklemek kararıdır.” (53, 54)
Hayırdır inşallah. Bu rüyâyı hangi tekkenin müritleri ciddiye alır?

Başsız Develiğe Son

12 Ocak 1971 – Sayı 13

DAĞINIKLIK FELSEFESİ

İşlenebilecek öyle somut bir ortamda, TİP’ten kuzu kuzu uzaklaşan ültimatomcular hangi gerekçeye dayandılar? Genel olarak: “TİP içindeki gerçek sosyalistlerin hemen hemen tümünü” “dâvalarına kazanmış” oldukları kanısındalar. Bu kanılarının belgelerini ve istatistiklerini bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var: Gerçek sosyalist, her şeyden ve herkesten önce parti insanıdır. Siyasi Parti dışındaki “sosyalizm” iddiaları, insanın yapmadığı işle övünmesi, girmediği savaşın madalyasını takınması olur.
TİP Kongresinden ayrılınır ayrılınmaz ne yapılıyor? Hazır tutulmuş bir SALON’da toplanılıyor. Bu “toplantı” nereden nasıl estiği hiç kimsece bilinmeyen “muhalif rüzgârlar”la çalkanıyor. Toplantı için, yapılan hazırlıklarda bir gündem, bir biçim önerilmiştir. Ondan geçtik. Bir gün önce sözleşilen buluşma yerine bile kimsecikler gelmiyor. Delegelerin (protestocu delegelerin) en az yarısı buluşma yerine gelip kimsecikleri bulamamakla şaşırıyor ve yüzgeri dönüyorlar.
İşin yöneticisi durumunda olanlara bu sözde durmayışın nedeni soruluyor. Akşamdan buluşmamaya karar verildıği öğreniliyor. Kim o kararı vermiş? Belli değil. Haftalardan beri kararlaştırılmış bir tutum, son gece yarısı nerede ve niçin, ilgililere haber verilmeden değiştiriliyor? Bir kaza, bir yangın, bir baskın vb. “esbâb’ı mucibe” mi çıkmış? Hiç birisi yok. Kimilerin son saatte akıllarına esmiş. Doğru salonda buluşmayı uygun bulmuşlar. Bâri gelenlere değişıkliği söyleyecek birisi buluşma yerinde bırakılsa? O dahi yok.

GÜNDEMSİZ: İLKE VE PLATFORM

Daha bu toplantı öncesi olan keyfilik ve kargaşalık, sonra olacaklara damgasını vuruyor. Toplantının iki amacı varmış:
1- Toplanacaklar arasında “ilke birliği” sağlamak;
2- “Siyasi plâtform tasarısı hazırlamak”..
“İlke birliği” yoksa, önce “İlke”nin ne olduğunu, ya olabileceğini, bir veya birkaç açıklayan bulunur. Toplantıyı sürükleyenler, ilkin düşündükleri gündemi yok etmekle
işe başlıyorlar. Toplantı için “ilke birliği” şöyle dursun, “gündem birliği” bile kalmıyor.
Başsız, ortasız (gündemsiz) güç açılabilen Toplantı’da: TİP örgütünün delegeleri iyi kötü bir disiplin ve iş yapma eğilimini taşıyorlar. Hemen yapılacak şeyleri bekliyorlar. Yabancı basında yayınlandığına göre: “Mihri Belli ve eski arkadaşları ile Anadolu’dan gelen delegelerin çoğu”“hemen bir kuruluşa” gidilmesini öneriyorlar. Toplantı “İlke”den çok “kişi” tartışmalarına dökülüyor. Ve gürültülüce: “Eski tüfeklerin” ağırlığı reddediliyor.
Tartışmaların ayrıntılarına girmek uzun olacak.
Başlıca iki sonuç önem kazanıyor:
1- TİP kurultayı neden bırakıldı?
2- Bırakanlar, şimdi ne yapacaklar?
TİP Kurultayının neden bırakıldığı altı maddede toplanabiliyor. Yazılı metinleri ile alınınca bu altı madde, ikişer ikişer üç gruba indirilebilir.

ÜYE İHRAÇLARI

A. – ÜYE İHRAÇLARI üzerine şunlar yazılıyor:
1- “Kongre kararına aykırı olarak ihraçlar iptal edilmedi”;
2- “Yeni yeni ihraçlara gidildi”
Bu iki gözlem de doğru ve haklı. TİP’in olağanüstü geçen kongresi, o zamana dek partiden atılanları yeniden partiye alma kararı vermişti. Kongre kararı bir parti kanunudur. Merkezciler onu çiğnediler.
Bir partinin uygun görmediği üyesini atma hakkı vardır. Ancak kongre kararını çiğneyerek, alınması gerekenleri almamaya yetkisi yoktur. Küçük bir formalite önerisi: Atılanlar müracaat etsinler biçimindeydi. Merkezciler bu formalite oyunundan yararlandılar. Müracaat edenleri almadılar.
Kongre kararının özünü ve ruhunu çiğneyenlerin, ondan sonraki “yeni ihraç”la ne yapacakları belli oldu. Merkezciler, kendi hoşlarına gitmeyenleri atmışlar ve atacaklardı. Bu kanunsuzluğu yapmaları değil, yapabildikleri önemlidir. Nasıl yapabildiler? Karşılarında onları suçüstü yakalayacak kimse göremedikleri için yapabildiler.
Bu durumda: “gerçekten sosyalistleri” TİP içinde etken yapmak gerekmez mi? Gerekir. Bu etkenlik nasıl olur? Birincisi: gerçek sosyalistlerin gerçekten örgütçül çalışmayı, “Almanca konuşmayı” becermeleriyle olur:.. İkincisi: TİP’ten gerçek sosyalistleri kaçırtmak değil (çünkü bunu isteyen “polis ve oportunist” sayılan Merkezcilerdir): TİP’in içinde gerçek sosyalistleri çoğaltmakla olur.

ORGAN İHRAÇLARI:

B. – ORGAN İHRAÇLARI üzerine şunlar yazılıyor:
3- “Devrimci yönetimler (Merkezce) feshedildi”;
4- “Kukla müteşebbis heyetlerle tabelâ teşkilatı kuruldu”..
Bu iki gözlem de doğru ve haklıdır. Bir İşçi Partisi, eğer aldığı ada olsun saygılı ise: İşçi sınıfının tüm eğilimlerine saygı gösterir. Merkezciler: Kendi sendikalizm ve parlemantarizm eğilimlerini savunmakla, yalnız İşçi ve aydın küçük burjuva zümrelerinin eğilimini abartmakla kalmamışlar; bütünü ile İşçi sınıfının devrimci düşünce ve davranışlarını mahkum etmişlerdir. Kukla ve tabelâ örgüt yoluna başvurmaları da o bakımdan bir sapıklıktır.
Tekrar edelim, bütün bezirgân partiler: Kukla heyetli tabelâ teşkilâtlarıdır. İşçi partisi onlara benzeyemez Ama, hiç değilse meclis ve seçim savaşlarına girebilmek için, burjuvazinin çıkardığı formalite engellerini atlayacak stratejilere, savaş hilelerine başvurabilir… Nıtekim TİP’in ilk seçimlere girebilmesi için 15 ilde tabelâ sağlaması normal olmuştu. Merkezcilerinki, böyle burjuva hilelerini boşa çıkaımak değıl, kendi içinde daha canlı olmak isteyen proletarya eğilimlerine karşı bir tertiptir. Bunu da onların yapmaları değil, yapabilmeleri önemlidir.
Bunu nasıl yapabildiler“Devrimci yönetimler” TİP içinde etken olamadıkları için yapabildiler. Etken olmanın birinci şartı: TİP Tüzüğünün ve işleyişinin bütün girdi çıktısını sabırlıca kavramakla, kullanmayı öğrenmekle, bir yol daha örgütçü çalışmayı ve “Almanca konuşmayı” becermekle yerine gelir. İkinci şart: TİP içindeki devrimci yönetimleri kaçırtmamak (çünkü bu Merkezcilerin amacıdır), daha da çoğaltmakla yerine gelir.

OPORTUNİZM VE POLİS

C. – OPORTÜNİZM + POLİS DAVRANIŞI üzerine şunlar yazılıyor:
5- “Polis ve oportünist ortaklığı ile kapalı kongre düzenlendi”;
6- “Hayali üyeler kaydedildi”..
Bu iki gözlem de doğru ve haklı olabilir. Dünyanın her yerinde, en ele avuca sığmaz işçi partilerine bile burjuvazi kendi ajanlarını sokar. Bu ajanların en ustaca yetiştirilmiş bulunanları: “Zor” kullanmaktan çok, kaypak eğilimleri yelleyip üste çıkararak çeşit çeşit oportünizmleri kışkırtmaktadır.
Bu bize neyi gösteriyor? Burjuvazi bile, işçi partisini sapıttırmak için onun içine giriyor. Dışarıdan yapılmış kışkırtmaların yetmediğini anlıyor. İşçi Partisini doğru yolda yürütmek için, onun dışına kendi kendisini atmak, ne demektir? “Polis ve oportünist” dediklerimize meydanı boş bırakmaktır.

“ÖRGÜT = SÜREÇ” TEORİSİ

Denecek ki “TİP’in düzelmesinden umudu kestik. Polis ve oportünistler nasıl olsa biz devrimcileri kapı dışarı edecekler. İyısi mi biz TİP kuruntusu ve leşi ile zaman ve enerji yitireceğïmize, yeni baştan bir proletarya partisi kurarız. Ve ilh…” Söylenen de aşağı yukarı bu.
Rakamların başka türlü konuştuğuna değdik. Silme “polis ve oportünist”te olsalar, Merkezcilerin toplayabildikleri delege sayısı Kongrede 128’dir. Devrimciler biraz taktik ve strateji kullansalar, en azından;136 Delegenin oyu ile TİP’in yönetimini elde edebilirlerdi. Onu yapmamakla: “kompromi yok!” çığlığını atan anarşist palavrasına kapıldılar ve “polis ve oportünist”saydıklarının ekmeğine göz göre göre yağ sürdüler.
Burasım geçelim: TİP Kongresine, “Polis ve oportünist”lerin dört gözle bekledikleri, belki hazırladıkları “ültimatom”u veren “devrimciler” ne yaptılar? İşaret edilen salon toplantısını yaptılar. Maksat neydi? Yeni bir derlenişle proletarya partisini kurmaktı. Orada hangi “İlke birliği”ne vardılar? Aynen şu kanı yazılıyor:
“Proletarya mücadelesini sonuna kadar sürdürüp zafere götürecek kadrolar henüz mevcut değil.”
Değilse, ne diye TİP içindeki “devrimci yönetimler” adını verdiğiniz Kadroları “polis ve oportünist” dedıklerinizin “fesh” edişlerine yardımcı olurca davrandınız? Bırakın çocukları, hiç değilse kendi bildikleri gibi ve yapabildikleri ölçüde TİP içinde savaşı sürdürüp, gelecek “kadrolar”a öncü olsunlar.
Ancak, o: “Proletarya mücadelesini sonuna kadar sürdürüp. zafere götürecek” gibi meyhane sarhoşlarının şâtrane edebiyatı kimin karnını doyurur? Hangi dağınıklığı giderir?
Kendinizi aldatmayın. Bu “kadro” kanısı: 50 yıl önceki kuyrukçuluğun, 40 yıl önceki “kadrocu” şarlatanlığın bozgun “teorisi”dir. Ne yazık ki bu “sözde teori”, 40 yıl sonra Yeni“aydınlık”ların “peche originale”i (anasının rahminde damgaladığı günâhı)dır. Ortada “parti örgütü” bulunmadan, bir “kadro” yetişebileceği kaçamağını teorileştirmek isteyen en yozlaştırıcı küçük burjuva “mükemmellik”ciliğidir.

“Mükemmel” (olgunluğu son kertede) hiç bir şey yoktur. Sonsuz gelişim yahut sona ermiş, ölmüş bir prose vardır. Aydınlıklarda aylar yıllardır, “parlak” sözcükler “Marksist ve ilh.”düşünceler altında savunulan “örgüt süreç” çokbilmişliği; bir likidatörlük, bir Menşevik, (bir polis demiyelim ama) bir “oportünist” formülüdür.

KARARSIZLIĞA KARAR

TİP’i aylar yıllardır mutlak “zapt” edeceklerini, hakettiklerini yayınların, şimdi ansızın öbür uca sallanıp yaptıkları toplantı; az kalsın hiç bir karar almaksızın dağılacaktı. Öylece, TİP’ten yeni bir kuruluşa geçmeyi bekliyen delegeler, bir “siyası plâtform tasarısı” umudundan da yoksun bırakılarak dağıtılacaklardı. TİP’in “kapalı kongre”sinden tedirgin olanların bir “kapalı kompromi”si ile varılan karar ne oldu? Okuyalım:

“Hazırlık çalışmalarında ülkenin çeşitli bölgelerindeki proleter devrimci çevreler arasında irtibat sağlamak amacı ile, proleter devrimci hareketin ideolojik organı Aydınlık Dergisi yazı kurulu” görevlendirilmiştir.
Hangi “Aydınlık”? Besbelli: Al-Aydınlık, Yeni-Aydınlıkların Al‘ı da, Ak‘ı da “proleter devrimci hareket ideojisi”nin bugün en kritik moment, püf noktası olan proletarya partisikonusunda nasıl fatalist (kaderci) bir sallantı içinde bocaladığını bilmeyen kalmadı. Onların Marksizm makyajlı radikal küçük burjuva yakıştırmaları yeterince zihinleri karıştırdı.
“Toplantı”, o karışıklığın etkisi altında, kalıyor. Hâlâ “siyasi proletarya partisi” dememek için; “siyası plâtform” diyor, “proleter devrimci hareket” diyor. Parti önü, sonu, tüzüğü, programı olan somut, açık bir varlıktır. Plâtform yahut hareket: Küçükburjuva ikirciliğıni maskeliyen, sözde “zavahiri kurtarıcı”, üstü kapalı, soyut, lâstikli amorfizmdir (biçimsizliktir).
“İdeoloji”: içinde doğduğu ülkenin tarihcil, ekonomik sınıflar yapısını, parti hareketinin pratiği içinde geliştirmektir. Türkiye’de bir ideolojiden söz edebilmek için en az 50 yıllık ortamımızın parti pratığine başvurmak gerekir. Eski Aydınlık öyle idi. Yeni-Aydınlık’ların ne öyle bir yetenekleri, ne öyle bir niyetleri görülmedi. Ezber iki buçuk formül papağanlıklarından, yahut bülbüllüklerinden öte hangi “İdeoloji”den söz ediliyor?
Onun için, yapılmış son: “Anarşi Yok! Büyük Derleniş!” önerisi iki pratik noktada toplandı:
1- Özler: “Vatan Partisi’ni olağanüstü eşşekçe küçümseyişler ve susuş konspirasyonuna uğratışlar, sürü sürü katırlıklara ve yozluklara kapı açtı.” “Vatan Partisi literatürünü salık veriyoruz:”
2- Biçimler : “Aydınlık Merkez İrtibat Komitesi” fazla yuvarcık kokuyor.
“Merkezi Devrimci Derleniş Komitesi” kurulmalıdır… Bütün gruplar hemen “Devrimci Derleniş Komiteleri” kurabilmelidır… Halk Uyanış Güçleri yahut Milli Kurtuluş Kuvvetleri örgütlenmelidir.“
İş yapmak isteniyorsa, yol bu. Ve iş: saniye geciktirilmesine gelemez.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.