Hikmet Kıvılcımlı – Mustafa Kemal ve TİP liderleri

30 Ocak 1968 tarihli bu yazı, Türk Solu gazetesinde yer alması için hazırlanmış, bununla birlikte gazetede yer almamıştır. Bu yazının yayınlandığı tarihten sonra 6 Şubat 1968 tarihinde 12. sayı yayınlanmıştır. Köşeli parantez içindeki notlar tarafımıza aittir.

Bugünkü Türkiye’nin gerçekliğinde: “Sosyalist devrim gemisine kimleri alacağız?” sorusu gülünçtür. Sosyalizmi bir tufan mı sayıyoruz? Böyle bir tufan dünyamızı korkunç dalgalarıyla sarmış ve hepimizi şu anda hemen boğacak gibi görünmüyor. Kendimizi bir Nuh aleyhisselâm ve küçücük kafalarımızda kuracağımız spekülasyonları Nuh’un Gemisi saymayalım. Aslında tufan bile bambaşka gerçekliktir. Binlerce yıl sonraki kuşaklar o gerçekliği kendi hayal projektörleri ile tanınmaz hale getirmişlerdir. Bütün sosyal gerçeklikler olağanüstü insancıl, yani herkesin anlayacağı olaylardır.

Önce tufan var mı, nedir ve nasıldır? Onu ortaya koymalıyız.

Dünya sosyalizme yıldırım çabukluğu ile gidiyor. Dünyanın yarısı sosyalist olmuş. Bu bir tufandır. Türkiye bu tufanın dışında kalabilir mi? Hayır.

Bunu belirtir belirtmez, ikinci soru karşımıza çıkar. Sosyalizm tufanına hangi gemi ile açılacağız? Açık konulmalıdır. Sosyal gemi siyasi teşkilat demektir. TİP böyle bir gemi olabilir mi?

Ne görüyoruz? Kırpık bıyıklı, yahut kesik saçlı Nuh aleyhisselâmlar kaptan köprüsüne fırlamışlar. Gemiye kimleri alıp kimleri almayacaklarına ferman kesiyorlar. Oysa daha önce aydınlanması gereken öz mesele geminin kendisidir.

Gemi CIA’nin sol kanadı altında, Milli Emniyet’in gölgesiyle korunarak kurulabilir sananlar çok. Nuh’un Gemisi’ndeki kaptanlar bütün umutlarını bir sanıya bağlamışlardır.

Bizce devrim stratejisi ve taktiği probleminin bugünkü şartlar içinde birinci maddesi burada önümüzde çıkıyor.

Herif TİP denilen Nuh’un Gemisi’ni kalafatsız tüzüğü ve yamalı bohça, delik yelken programı ile sahneye çıkarmış. Cankurtaran diye koşanlar olmuş. Herif yakaladığını köpeşteden dalgalar arasına atıyor. “Neden attın?” diyenleri, “ihanet” ile damgalıyor. CIA AP’ye falan ve filanız sağdan “nötralize” edeceksin demiş. Bunlar soldan “nötralize” ediyorlar. Gemilerinin kıçını gizli “emir ve müsaade” kazığına dayamışlar. Çevresindekilere:

“– Görüyorsunuz ya, batmadık” diyorlar. “Demek ki dalgaları geçiyoruz. Öyle ise, tufanı aşacağız. “

ALLAH KORKUSU – POLİS KORKUSU

TİP denilen Nuh’un Gemisi’nde kaptanlık edenlerin birinci “ideolojileri” nedir?

Sağcı AP gemisinde birinci ideoloji ve sarsılmaz prensip: “ALLAH KORKUSU”dur. Bunu anlıyoruz.

TİP gemisinde birinci ideoloji ve sarsılmaz prensip: “POLİS KORKUSU”dur. Bunu TİP liderleri en yakınlarına açıkça veya gizlice, savuntu olarak iyi belletiyorlar.

Realite bu olunca, Allah korkusu ile polis korkusu arasındaki büyük uçurumu göz önüne getirmek zorundayız.

Allah korkusu insanlara iyi kötü insanüstü güçler inancını verir. Bu bakımdan Allah korkusunun insan varlığını ve ülküsünü yüceltme sayılacak yönetişi vardır.

Polis korkusu insana hangi inancı verebilir? Olsa olsa başka insanlara kul köle olma eğilimini yaratır. Böylece Allah korkusu insan ruhunda kendine göre yükseltici rol oynarken, polis korkusu insan ruhunu alçaltıcı, hayvanlaştırıcı etki yapar.

Polis Allah’ın yerini tutabilir mi? Tutamayacağını en iyi bilenler üstün sınıflardır. Üstün sınıflar mecbur kalmadıkça polise, jandarmaya başvurmamayı başlıca prensip sayarak insanları daha çok kafadan silahsızlandırmayı planlar. Polis Allah’ın yerini tutabilseydi, CIA dünyaya yüzbinlerce gizli açık misyoner, İncil orduları, Yehova’nın askerleri saçmazdı. CIA yalnız polise güvenseydi,

Türkiye’ye yüzlerce Barış Gönüllüsü yaymaz, Türkiye’nin dört bucağında üç yüz bin Kur’an Kursu açmazdı.

Bu bakımdan prensip olarak AP Allah korkusunu kendine dayanak yaparken daha realisttir.

Çünkü, 30 milyon insanımızın yerleşmiş, kökleşmiş, derin, içten inancına dayanıyor.

TİP polis korkusunu prensip durumuna soktuğu için, acınacak hafifliğe yuvarlanmıştır. Bir yandan emperyalizme ve kapitalizme inanmadığını söyler, öte yanda polis devletinin gücünü parti bilinci durumuna getirir. Üyeleri arasında polis korkusuna imanı sağlamak için çırpınır.

Böyle bir davranış bütünüyle genç kuşaklarımızı, hem de sosyalizm adına: Mussolini ve Hitler sosyalizmlerinden daha budalaca bir tabansızlık ve satılmışlık soysuzluğuna doğru iter. Bunu da siyasi açıkgözlüğün son kertesi sayar.

Yanılıyor muyuz? Kürsülerde TİP’in temiz ve enerjik üyelerine karşı M.A.A. beyler ve B.B. hanımlar ağızlarını açtılar mı Anayasa methiyesi yapıyorlarken, Anayasa’nın sosyalizme açık olduğunu haykırıyorlar. Aynı kişiler o haykırışlarını olaylara uygularken: büyük bir dikkatle eski sosyalistlerin gerek bedenlerine, gerekse ruhlarına karşı TİP’in bütün kapılarını tıkamak üzere kan teri döküyorlar. Ondan sonra hiç sıkılmadan dönüp: TİP dışında kalanları “ihanet” ile suçlayacak kertede ileriye gidiyorlar. Niçin? Bu sorunun M.A.A. beyler ve B.B. hanımlar katında tek gerekçesi polis korkusudur. Demek onların polis korkusunu TİP içine soktukları bir olaydır.

TAKTİK PRENSİBE DAYANMALIDIR

TİP içinde polis korkusunu ideoloji temeli yapan beyler ve hanımlar hiç değilse birkaç işsiz okuryazara, birkaç mebus maaşını garantilemekte midirler?

Meseleyi başka açıdan koyalım. TİP liderleri ağızlarında lokma ettikleri “bağımsız” sözcüğü ile “İstiklâl Savaşı” kahramanlığını benimsemiş görünüyorlar. Atatürkçülük taslıyorlar. Acep polis korkusu açısından herhangi bir Atatürkçülük iddiası ortaya sürülebilir mi? Atatürk’ün herkesçe artık iyi bilinen Bursa Nutku ne diyor? Açıkça polis korkusunun sadre şifa vermeyeceğini, hele yurtsever ve ulussever gençliğe hiç yakışmayacağını açıklıyor.

M.A.A. beyler ve B.B. hanımlar belki polis korkusunu prensip saymıyoruz, bir taktik olarak kullanıyoruz diyecekler. Burada büsbütün boylu boylarınca yanlış batağına gömülüyorlar ve ağlanacak kertede görünüşe aldanıyorlar.

Atatürk Anadolu’da İstanbul hükümetinin “polis korkusuna” mı dayanmıştır? Yoksa, İstanbul polisinden korkmayı bir strateji, yahut taktik durumuna mı getirmiştir?

Ahmaklığın lüzumu yok. Tarih meydandadır. Atatürk Samsun’a ayak bastığı gün (Teşkilat’ı Mahsusa ve M.M. Grubu Başkanı Hüsamettin Ertürk’ün: 2 Devrin Perde Arkası kitabında yazdığı gibi) elinde milyonla altın lira ve Padişah’ın bütün yetkilerine sahip kılıcı bir ferman taşıyordu.

Hangi polis TİP liderlerine böylesine bol altın ve kesin sosyalizm buyrultusu vermiştir?

Ne CIA, ne gizli polis böyle bir enayiliği işlemiye önce yetkili olamaz: Çünkü, bu gizli açık polis organları kendi başlarına buyruk birer güç değildirler. Hele Padişah ile hiç kıyaslanamazlar.

Polisin gerisinde asıl kadir’i mutlak egemen Padişah: Bizim yanaşma tefeci – bezirgânlığımız bile değil, uluslararası finans – kapitaldir. Uluslararası finans – kapital Türkiye’de bir milyonlarca lira ve ülke ölçüsünde yetki verilmiş “Labour Party (İşçi Partisi)” yapabilir mi? Önce bunu istemez. Ondan sonra istese de yapamaz. Yapsa yapsa ancak sosyalizmi hokkabazlığa çeviren ve iktidara demokrasicilik oyunu oynama gösterisi sağlayan şamar oğlanı bir “sosyalist parti” kurulmasına önayak olur.

Mustafa Kemal Paşa ilk kongrelerde Padişah’ın ve Hilâfet makamının kurtarılmasını amaç gibi göstermiştir. TİP liderleri en namuslu bir kurnazlıkla polisi kandırmak isteseler, aynı yolu tutmuş sayılırlar mı? Ve bu yolda bir sonuç umabilirler mi?

Mustafa Kemal Paşa Sultan Vahdettin’in “Yaver’i hass’ı hazret’i şehriyarisi” idi. Ve ancak o sıfatın yarattığı güvençle Osmanlı Padişah’ını kurtarmak kandırasını yaptı. Osmanlı Padişahı bütün

Türkiye kapıkullarına verdiği her emri kanun gibi kabul ettirebilen bir kudretti. Türkiye’nin gizli polisi midir? Bugün şu başlarına bin bir yabancı Entelijensin sızmamasına imkân bulunmayan ve kendisine ya Demirel’in, yahut İsmet Paşa’nın emir vermesi gereken bir alt cihazdır.

Demek Mustafa Kemal Paşa eğer aldattıysa, aldattığı zaman Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan bir Padişah’ı aldatmış, elinden altın ve ferman kopartmıştır. O Padişah bütün Türkiye devlet cihazının asker sivil her zembereği üzerine tartışmasız egemendi. Mustafa Kemal Paşa o egemenliğin etkisini ve yetkisini yazılı olarak ve madde olarak fiilen avucu içine almıştır.

Sarı olsa bıyıklarından başka hiçbir şeyisi Mustafa Kemal’e benzemeyen Mehmet Ali beyin elinden öyle bir ferman var mıdır? Kimse şüphe edemez. Yoktur ve olamaz. Çünkü, bir yol Türkiye’de Padişahlık kalkalı 45 yıl geçti. Burjuvazi bir daha öyle Padişah gibi tehlikeli gafil olabilecek adamı devletin başına geçirtmedi. Mustafa Kemal’i bile en diktatör göründüğü günlerde Millet Meclisi’nin ve bütün gizli servislerin en sıkı kontrolü altında tuttu.

Mehmet Ali Bey’in elindeki tek FERMAN: Derdiment 27 Mayıs Devrimi’nin zor kötek kabul ettirdiği kitaptaki Anayasa’dır. Yeni Anayasa’mıza göre kuvvetler: Eski Kuvayi Milliyeci Anayasa gibi derleşik değildir. En az üçe parçalanmıştır. Polis o üç parçadan yürütme gücü olan hükümetin 20-30 bakanından bir emrinden çalışır. Alt örgüttür.

Ve ister AP’nin ister CHP’nin, ister falan yahut filân bakanın emrinde olsun, polis emir kuludur. Bu hesapça “polis korkusu” hiçbir zaman bir adama, hele bir partiye sağlam ayakkabı olamaz. Polis TİP liderlerine Türkiye ölçüsünde finans – kapital kontrolünün dışına kaymış yetki veremez. Mehmet Ali Bey’in dayandığını sandığı Anayasa buna engeldir.

Öyle ise, TİP liderleri ne açıktan açığa, ne de gizlice “polisi kandırıyoruz” diyemezler.

Farzımuhal olarak kandırsalar bile, bundan edinecekleri yetki Türkiye’nin tümüne etki yapamaz. Hele sosyalizme kapıları hiç açamaz. Bu bakımdan Mustafa Kemal Paşa’nın Padişah’ı kandırmasıyla, Mehmet Ali Bey’in gizli polisi kandırması arasında bir taktik benzerliği düşünülemez. Bu, sığırla yarışa kalkan kurbağanın kuruntusu olur. TİP liderlerinin Atatürk’le kendilerini şu veya bu anlamda kıyaslamaları aşırıca gülünçtür.

ZÜMRELER ALDATILIR, SINIFLAR ALDATILAMAZ

Ondan sonra Mustafa Kemal Paşa yalnız Padişah’ın has yaverliğine ve fermanına (gizli açık polisine ve polis korkusuna) dayansaydı: Samsun’a ayak bastığı gün posta paketi gibi yakalanıp İstanbul’a geri gönderilebilirdi. Adını duyan olmazdı. Alman militarizmi füzesinin Osmanlı başlığı olan Enver Paşa ütopisti, Turan hayali uğruna bir ordu hazırlamıştı. Türkiye, Arabistan’da, Irak’ta, Suriye’de bozuldu. O Turan’ı fethedecek orduya dokunulmadı. Ordu tepeden tırnağa dek silâhlı, hazır yıpranmamış büyük bir kuvvet olarak Erzurum’da bekliyordu. Bu ordunun Mütareke üzerine adı kolorduya çevrildi. Başına Kâzım Karabekir paşa geldi. Karabekir Paşa ne yaptı yaptı, Padişah’ın bakanlarını atlatarak kendisini Erzurum’a kolordu kumandanı yaptırttı.

Karabekir Paşa Anadolu’ya geçerken, Halâskargazi Caddesi’ndeki eve uğradı. Mustafa Kemal Paşa yarı menkûp, yarı Harbiye Nazırı olmak umudu içinde kalıyordu. Karabekir tarafından Anadolu’ya ısrarla çağrıldı. Onun için, son ümitler de İstanbul’da tükendikten sonra, Mustafa Kemal Paşa Samsun’a Padişah tarafından gönderilince, herhangi plâtonik bir aldatma yapmıyordu.

Samsun’dan ilk temasa geçtiği güç Erzurum’daki gerçek ordu – kolordu kuvvetleri oldu. Daha o anda

bütün Anadolu ve Rumeli’nin tekmil sivil ve asker başları gibi, Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde idi.

Var mı böyle bir silâhlı yahut silâhsız kuvvet, Mehmet Ali Bey’in emrine teslim edilmiş? “Polis korkusu” TİP liderlerini Anadolu’da bağımsızlık hareketine giren Mustafa Kemal Paşa’nın mevkiine yükseltebilir mi? Alay etmeyelim insanların sağduyusuyla.

Gel gelelim, milyonla altınlar da, hattâ hazır ordu kuvvetleri de: işin hep TEKNİK ve POLİTİKA yanıdır. Eğer Mustafa Kemal Paşa’nın bütün zekâsı ilkin Padişah’ı kandırmak, sonra bütün Türkiye silâhlı kuvvetlerini bir anda emrine almakla kalsaydı ne olurdu? Görünüşte gelgeç olarak bu durum bir başarıya benzerdi. Ama, o başarı çok kısa ömürlü ve dar görüşlü bir KURNAZLIK olmaktan öteye geçmezdi. Yâni, bu çeşit başarıların ZEKÂ ile hiçbir alışverişi bulunamazdı. Başka deyimle, Mehmet Ali Bey ve şürekâsı “polis korkusu” nu ciddiye aldıkları kadar, polis kandırmayı yüzde yüz başarmış olsaydılar bile, zekâ eseri göstermiş olamazlardı. Bayağı kaldırım kurnazı durumunda atlatmacılığa dökülürlerdi. Böyle mikrosefalce şark kurnazlıklarının SOSYAL SINIFLAR ölçüsünde bir tabana dayanması ve bu dayancın zekice, yâni yaratıcı olması gerekirdi.

Mustafa Kemal Paşa’nın Padişah’ı ve orduyu “kandırma” politikası ancak Türkiye’deki iç ve dünyadaki dış SOSYAL İLİŞKİLER açısından ele alınırsa kavranılabilir.

Bildiğimiz gibi Padişah’ta, ordu da: 1908 Meşrutiyet Devrimi ile Türkiye’de kurulmuş bir düzenin kurumları ve kurulları idiler. Bu düzende (TEFECİ + BEZİRGÂN DEREBEYİ ARTIĞI) zümrelerle, yerli – yabancı (FİNANS KAPİTAL BURJUVA) zümreleri arasında kurulmuş bir iktidar vardı. Bu melez iktidarın Padişah’ı ve o Padişah’ın ordusu vardı. Meşrutiyet o iki zümreyi bir araya, hattâ bir Millet Meclisi içine (Mebusan ve Âyan biçiminde) getirmişti. Ama, bu iki zümreyi birbirine bir türlü kaynaştıramamıştı.

Hürriyet ve İtilâf Fırkası: Tefeci – Bezirgân derebeyi artığı devletten yana idi. İttihat ve

Terakki Fırkası: Finans – Kapital burjuvazisinin yarı – sömürge komprador devletinden yana idi. Her iki zümre de Türkiye’de yerli KAPİTALİST SINIFI’NIN tümünü içine almamakla kalmıyordu.

Tıpkı modern finans – kapital zümresi gibi, burjuva sınıfının bütünlüğünü temsil etmez durumda idiler. Meşrutiyet o bütünlüğü yaratamadı. Zeytinyağı ile su birbirine karışmıyordu. Çünkü, zeytinyağı (İttihat ve Terakki: finans – kapital burjuvasi) ile (Hürriyet ve İtilâf: tefeci – bezirgân derebeyi artığı sistemi) henüz can ciğer kuzu sarması olamamışlardı.

Milli Kurtuluş Hareketi yalnız Türkiye geniş halk yığınlarının tümünü kaplamakla kalmadı. Hareket burjuvazinin de TÜMÜNÜ birden olumluca veya olumsuzca ilgilendirdi. Burjuvazi deyince bütünüyle kapitalist sınıfını anlamalıyız. Bu sınıfın içinde en yukarı tepeyi tutmuş finans – kapitalist şirketlerinden, en aşağıdaki bezirgâna dek, türlü türlü zümreler ve tabakaların hepsi demektir. Mustafa Kemal Paşa o sosyal sınıfın tümü açısından en elverişli sentezi temsil etti.

Onun için Yunan orduları Sakarya’dan Ankara varoşlarına dek yaklaştığı zaman bile, Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alan parlâmentoda inanılmaz derece geniş bir BURJUVA DEMOKRASİSİ’NE karşı en büyük saygıyı göstermekle işe başladı. Çünkü, parlâmentoda bizim burjuvazimizin bütün zümreleri basamak basamak var olmuşlardı. Halkçılık Programı tartışılırken, ilerici Mahmut Esat ve İsmail Suphi gibi burjuva aydınları söylevlerinde o Meclis’e henüz Türkiye’nin halk tabakasından ne bir işçinin, ne de bir esnafın girmemiş olduğunu açıklarken haklı idiler.

Sözlerinde eksik kalan yan: Türkiye’de en kodaman finans – kapital sözcülerinin bile İttihatçı kalıntıları biçiminde kongrelere ve Meclis’e dek sokabildikleri noktası idi.

Birinci Millet Meclisi seçimlerinin pek ısmarlama olduğu söylenebilir. Bütün meb’usların çok defa vilâyet memurları tarafından, halka duyurulmadan, gizlice “seçildikleri” bir hakikattir. Ancak, bu seçilenlerin, yani parlâmentoya üye edilenlerin en çeşitli burjuva mahfillerini ve zümrelerini temsil ettikleri inkâr edilemez. Osmanlı toplumunun en zıt üst tabaka örnekleri Birinci Büyük Millet Meclisi’nde yer aldılar. Böyle bir Meclis’te egemen olan demokrasinin bir BURJUVA DEMOKRASİSİ olduğu besbellidir. Yani, Mustafa Kemal Paşa demokrasisiz işe başlamamıştır.

Şimdi, Mehmet Ali Bey ve TİP liderlerini göz önüne getirelim. Onlar neyiz diyorlar?

İlkin sırf DEMOKRATIZ dediler. Sonra, bir gazeteci orucu bozdu. Anayasa çerçevesinde sosyalistlik yaptı. İlkin sosyalizmi ağzına alanları TİP liderleri Haysiyet Divanı ile zılgıtladılar.

Ardından “zamanı geldi” deyip, kendileri SOSYALİST olduklarını açıkladılar. Daha sonra yer yer bilimcil sosyalizm iddialarına, hatta tekelciklerine değin geliştiler.

Bugün ansızın kendilerinden başka Türkiye’de kimsenin sosyalist olamayacağını ilan ediyorlar.

Sosyalizm nedir? Herhalde batan Grek Medeniyetinin Eflâtun komünizmi, yahut Bağdat kölesi Karmıtlıların iştirakiyunculuğu değildir. Adıyla sanıyla MODERN İŞÇİ SINIFI dünya görüşü ve davranışıdır. İşçi sınıfı bütünüyle sınıf olarak ortadan kaldırıldı mı, yahut parçalandı mıydı ne sosyalizm kalır, ne ilericilik. Türkiye’de bugün işçi sınıfı diktatör müdür? Hayır. Öyle ise TİP işçi sınıfının demokrasisini temsil etmelidir. O kadarla da kalırsa, gene dar bir tradünyonizm sapıtmasından kurtulamaz. Toplumun her sınıf ve zümresinden sosyalizme gelenleri içinde eritmelidir.

Oysa İşçi Partisi adıyla kurulan teşekkülü ilkin aristokrat işçi zümresi kurdu. Sonra işçi sınıfı dışından aydınlar katıldı. Bugünkü teşkilâtın içinde bu iki zümre egemen oluyor. Ne işçi sınıfının bütün öteki zümreleri, ne de sosyal sınıf ve tabakalarımızın elemanları temsil edilmiyor. Bu aristokrat işçilerle aristokrat kapı – kulları kendi sosyalizm anlayışları dışında en ufak işçi demokrasisine yer vermiyorlar.

Mustafa Kemal Paşa ile TİP liderleri bu bakımdan ters yöndedirler. Milli Mücadele günlerinde İstanbul’daki Padişah Mustafa Kemal’i Düvel’i Muazzama’ya karşı savaştığı için akılsız ve maceraperest sayıyordu. TİP liderleri eski sosyalistleri muazzam polise karşı geldikleri için aynı suçlamaya uğratıyorlar. Bu bakımdan Mehmet Ali Bey ve ortakları, Mustafa Kemal ile değil Padişah ile paralel düşüyorlar.

Ancak, bütün bunların üstünde, kurnazlığın hiç rol oynamayacağı asıl nokta şudur: Türkiye’de işveren sınıfı için Meşrutiyet Devrimi’nden Cumhuriyet Devrimi’ne geçmek bir sosyalist devrim değil, siyasi devrimdir. Daha doğrusu bir basit reformdur. Aynı sosyal sınıf Meşrutiyet Çağı’nda kendi iktidarını derebeyiler ve yabancı sermayeler ile doğrudan doğruya bağımsız ortaklar imiş gibi paylaşmak zorunda idi. Cumhuriyet Çağı ile birlikte üst tabakaların sınıf ilişkilerinde şöyle bir değişiklik oldu: Derebeyileri modern emlâk ve arazi sahipleri durumuna sokuldular. Yabancı sermayenin şartsız kayıtsız diktatörlüğü şart ve kayıtlara bağlandı. Böylece, Türkiye’de bütünüyle bir sosyal sınıf olan burjuvazi: bir yanda tefeci – bezirgân zümrelerinin, öte yanda finans – kapital zümrelerinin aşırılıklarından korundu. Sosyal sınıf olarak burjuvazi Meşrutiyet Çağı’nda olduğu gibi, Cumhuriyet Çağında da üstün sınıf olarak kaldı. Ona dokunan yoktu. Yalnız, şu veya bu zümresi arasında ileri geri çekişmeler, kuvvet dengeleşmeleri yapılıyordu.

Bu şartlar altında kapitalist sınıfı temsil eden güdücülerin kurnazca davranışları, kimi kurumları atlatmaları ve kimilerini oldu bittiye getirmeleri olağan şeydir. Askerlik zanaatının taktik ustaları bu zümre çekişme ve çatışmalarını özel davranışlarla az çok hizaya getirebilirdi. Ortada sosyal devrim yoktu. Politika reformları ile devrim vardı. Böyle bir ortamda kurnazlık sökerdi.

Sosyalizm: İşçi sınıfının bir zümresi elinde aşırıca kötüye kullanılan iktidarı öteki zümresinin eline geçirmek doktrini değildir. Her türlü sınıf ve zümre imtiyazlarının ve tekellerinin giderilmesi demektir. Sosyalizmde gelişigüzel kurnaz bir kişinin bütün sosyal sınıfları kandırıp atlatması konu olamaz. Rastgele sahneye çıkarılmış bir örgütün açıkgözlüleri, kişi kandırışları gibi kontenjanlar hemen hiç rol oynayamaz. Sosyal ölçülere ulaşmış sınıf ilişkilerinde kimse kimseyi aldatamaz.

Bu bakımdan ciddi bir politika partisi: Hükümeti atlatma, polisi kandırma çeşidinden besleyeceği ham hayallerinde hiçbir zaman görünmek istediği kadar masum kalamaz. Kurnazlık davranışları, kişi gerekçeleri ardında maskelenseler bile, sosyal eğilimler olarak gözden kaçamazlar.

En sonunda ava gideyim diyen kendisi avlanır. Kandırıyorum sanan: En sonunda kendi kendisini değilse bile, ardına takılan binlerce samimi insanı kandırmış, atlatmış, köpek balıklarına yem etmiş olur. Bütün bu sebeplerle bugün Türkiye devriminin birinci konusu TİP pratiğinin ve teorisinin değerlendirilmesidir. TİP Menşevizmi’nin nasıl bir Menşevizm olduğu bütün sosyal sınıf ve tabakalarımızın iyi niyetli insanları önünde aydınlatılması başta gelen eylemdir.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir