Hikmet Kıvılcımlı – Dünümüz ile Bugünümüz

Haki Kırgız imzasıyla “Memleket Gerçekleri” başlıklı bir yarışmaya hazırlanan bu özette, Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ndeki 63 numaralı dosya ile “Tarih Devrim Sosyalizm” kitabının Derleniş Yayınları tarafından yayınlanan son baskısı karşılaştırılmış, ayrıca köşeli parantezlerdeki notlar eklenmiştir.

KİŞİSEL NOT: 40 yıllık bir TARİH araştırmam var. Con Ahmetlerden başka “Orijinal Emek”e iltifat edenlerin hoş karşılamadığı bir ülkede yeni bir TEZ öne sürmenin güçlüğünü göze alacağım, müsaadeniz olursa.

Yazdıklarımdan buraya ancak bir iki pasajını geçirebileceğim. Metinde anılacak kimi sözcükler Tezin TERİMleridir. Yadırganmamasını dilerim.

TARİH GÖRÜŞÜ

Yarışma: “Memleket Gerçekleri” üzerinedir. Araştırma Türkiye Toprak Ekonomisinde dün ile bugünün aydınlatılma denemesi olacaktır.

Öyle bir Tarih problemi “Memleket gerçekleri” sırasına girer mi? Evet. Hiçbir olay ansızın fışkırmaz. Hep göze çarpmayan uzun birikimlerin sonucu ile karşılaşılır. Dünü bilinmeyen hiçbir konu, bugün gereği gibi aydınlatılmış olmaz.

Bugünkü Türkiye’yi iyice anlamak için, dünkü Osmanlılığı gözönüne getirmekten başka çıkar yol yoktur. Osmanlılık, orijinal İslam Medeniyetinin bir RÖNESANS’ıdır. Onun için Osmanlılığı kavramak, İslam Tarihini bilmeden başarılamaz. İslam Medeniyeti ise: Protosümer’lerden beri Irak’ta başlamış orijinal Antika Medeniyetler serisinin en sonuncu örneğidir. Batı Avrupa’nın 16. yüzyılına dek süren altı, yedi bin yıllık Antika Tarih zincirinin son halkası İslam Tarihidir. İslamlıktan bir önceki halka Roma ile onun Rönesansı olan Bizans Medeniyetleridir.

Demek, Osmanlı Tarihini iyi anlamak için GENEL olarak bir halkası bulunduğu Antika Tarih zincirini gereği gibi anlamak ilk şarttır-. ÖZEL olarak Antika Tarihin Osmanlılıkla uç uca değişen Roma ve İslam medeniyetlerinin ana çizilerini duruca görmek ikinci şarttır.

Türkiye’nin en az iki yüz yıldır süren “MODERNLEŞME” ve “BATILILAŞMA” adlı donuk amacını henüz hiç kimsenin kesince deyimlendirememiş bulunması, bütün günlük meselelerimizde yaya kalışımız hep o iki şartı ciddiye alamayışımızdan ileri gelir. Çünkü bütün Antika Tarih, çeşitli Medeniyetlerin ve Rönesanslarının (Rönesans: Diriliş, Batı Avrupa’nın tekelinde bir olay değildir.) birbirlerine sebep-netice göbek bağlarıyla ilişik, ana-yavru gibi ayrılığı bağlılığında saklı birer organizmalar zinciridir. Darvinizmin canlılar zincirinde bulduğu kanunlu neviler [türler] evrimi, seleksiyon kanunu tıpkı tıpkısına Tarihin Medeniyet geçitleri arasında olup biter. “Tarih bir tekerrürdür” sözü ondan kinayedir.

Antika Grek Tarihçileri, içinde yaşadıkları KENT(SİTE)ler ölçüsünde de olsa, Tarihin GİDİŞinde (Prosesinde) inip çıkmalar güden zincirleme bağlılığı sezmişlerdir. İslam Medeniyeti Mekke ve Medine gibi kentlerin kabuğunu çabucak yarıp, kabuğunu beğenmezce evrenselleştiği için, Tarihin gidişini daha geniş insancıl ölçülere vurabilmiştir. İbn’i Haldun, İslam medeniyetinin Aristotalesi olmuş: Tarihsel Devrimleri ekonomik determinizme bağlayacak kadar gerçekçi diyalektik tarih kanunlarını belirtmiştir. Osmanlı Tarihçileri, İbn’i Haldun’un kimi kanunlarını, modern “Organisizm” okullarında çok daha namusluca işlemişler, göçebe geleneğinin Antika Tarihte oynadığı kesin rolü açıklamışlardır.

Batı Tarihçiliği, biraz sonradan görme böbürlenişi, birçok da sermaye birikimini Antika Medeniyet çapuluna dayandırdığı için, suçlu kompleksi ile Tarih gerçeğini çok geç anlamaya kaydı. Anladığı zaman ise, buluşlarını mantıksal sonuçlarına götürmeye ya vakit bulamadı yahut işine gelmez buldu. O zaman psödosiyantifik eğginliklere alan bırakıldı. 19. yüzyılda bir Kont dö Gobineau, Tarihsel yıkılışları esrarengiz birer umacı sanarak, en açık sosyal olayları, “IRK” kadar ne idüğü belirsiz en üstünkörü kabuk elemanlara kardırıp bıraktı. 20. Yüzyılda, bir İngiliz entelijensinden güçlü Arnold Toynbee: “Breakdown” adını verdiği Tarihsel devrimleri hiç kuşkusuz “insanüstü” kuvvetlere maletti.

Böylece mesele bütünü ile ortada kaldı.

O tartışmalar bir yana… Türkiye’de bugün en aktüel problem olan: “MODERNLEŞME” yahut “BATILILAŞMA” sözcüklerinin açık anlamı, kısaca: Antika Tarihle kopuşmaktır.

Kopuşmadık mı? Bunu iki kere iki dört ederce basit olarak anlamak için iki açık oturum yüzleştirmesi yapalım.

TÜRKİYE-OSMANLI YÜZLEŞTİRMESİ

Osmanlılığın maddemiz ve manamız üzerinde nasıl bağdaş kurup oturduğunu uzun boylu ayrıntıları ile açıklamayalım. Hepimiz Türkiye’de yaşıyoruz. Ekonomi, politika ve kültür aksaklıklarımızı az çok biliriz. Hep bildiklerimizi beşer beşer gruplarla daha didaktik bir örnekler şeması olarak vermemiz yeter.

ve ilh., ve ilh…

Görüyoruz, yüzleştirilen örneklerin hemen hepsi, Osmanlıca sözcüklerin bugünkü Türkçeye tercümesidirler; içlerinden kimisi ise adını bile değiştirmeksizin Osmanlı kılığı ile yaşamaktadır…

Demek bugün dört yanımızı sarıp hepimizi üzen, sosyal durumumuzu yıprandıran, ekonomi ve politikamızı çıkmaza sürükleyen mekanizma ve çoğu çektiklerimiz, hep Antika Tarih zincirinin son halkası Osmanlılığın yadigârıdır.

Batıda her şey gül gülistanlık mı? Biliyoruz, Batıda da sermaye birikimi, içeride insanları kızgın demirle dağlayan zorba düzeni, dışarıda en yıkıcı ve utanmaz korsanlıkla başarıldı. Ama hiç değilse sonunda modern sanayileşme ve sanayiyle hayat standardı nispeten olsun yükseltmiş ve teşkilatlanmış halk yığınlarına, müstebitlere rağmen az çok yaşanılır demokrasiyi getirmişti. Bizimki “bitmeyen kavga”, dinmeyen ağrıdır. Osmanlılık taşlaşan istibdat kabuğu içinde çöktü. Cumhuriyet, bir türlü Batının 19. yüzyılı kadarcık bir “prosper (müreffeh) sanayi kalkınması yaratamadı. Hâlâ el sadakasıyla Kâbe’ye ulaşabileceğimizi umuyoruz. Sonu gelmez aksaklıklar ve hoşnutsuzluklar iliklerimizi kurutuyor. Batıda Lui Napolyon gibi, onun taklidi Bismark düzenleri beş yıl vurdu, kırdı: Fransa ve Almanya’yı modern büyük sanayi eşiğine getirir getirmez cin çarpmışça sırra kadem basıverdi. En son faşizm ve Nazizm diktaları en korkunç demagojilerine rağmen beş on yılda döktükleri kanla boğulup gittiler.

Bütün bu tarih gerçekleri gösteriyor ki, eski zaman istibdadı ve keyfi idaresi ile en yabani modern diktatörlükler arasında bile içten gelme, ORGANİK denilebilecek, yapı farkı var: Batıda sonradan haksız düşme göze batıyor. Antika müstebitlikte daha doğuştan haksız bir azınlığın haklı çoğunluğu her ne pahasına olursa olsun boğuntuya getirme metodu ağır basıyor. Batıda da bir öncü azınlık büyük yığınları peşinden sürüklüyor ama onlara haklı görünerek ve haklar adayarak sürüklüyor. Antika istibdat, aldatma kabilinden bile uzun süreli bir hak iddia edemeyeceğini biliyor. Hep kıyasıya toleranssızdır. Bu nedendir? Ve nasıl oluyor?

İşte orasını, artık Osmanlı yüzleştirmesi de bize yeterce açıklayamıyor. Osmanlılık içinden henüz çıktığımız bir düzendir; elbet bulaşık mirasları üstümüzde bulunacak denilebilir. Buna karşı: Batı da ünlü Ortaçağından çıkmıştı. Neden Antika müstebitliğin açmazına düşmedi? sorusu çevrilebilir. Soyut soyut tartışmaları bırakalım. Koca Antika Tarih, bütün somutluğu ve tükenmez belgeleriyle önümüzde. Osmanlı örneği bize pek yakın olduğu için değil, orijinal medeniyetten ziyade bir Rönesans olduğu için konuyu ilk başlangıcından aydınlatmaya yetemez.

Biz, problemi azıcık çözmek üzere daha eski, en eski ilk medeniyeti, Sümer medeniyetini ele alalım. Antika istibdadın büyüsü orada çözülür.

TÜRKİYE-SÜMER YÜZLEŞTİRMESİ

Türkiye Osmanlı yüzleştirmesinde bir özellik göze batıyor. Bütün aksaklıklar Devlet çevresinde dönüyor. Gene de Devlet, Batıdakinin binde biri kadar dokunulur olmaktan uzak, TABUdur. İnsanüstü TAPINÇ konusudur. İslamlık peygamberle kuruldu. Osmanlı padişahı “Zıllüllahü fil” arz: Tanrının yeryüzündeki gölgesidir. Fakat bu İslamlığın değil, bütün Antika medeniyetlerin özelliğidir. Ta Sümerlerden başlar.

“Sümerliler, aşağı Irak’a IV bininci yıllar ortalarına doğru geldiler.” (Andrê Parrot, “SÜMER”, sf. 95, Paris 1960)

Demek olay İsa’nın doğumundan 4 bin yıl, şimdiden 60 yüzyıl önce bataklıklar içinde doğan medeniyetten beri öyledir. Oluşunu izleyelim kısaca.

Irak toprağında ne taş, ne maden vardır. Bitki ve hayvan ürünü mucizeli boldur. Onun için, bu iki zıt kutup (varlıkla kıtlık) ilk defa orada bir akım yaratır.

“Aşağı Irak’ın humuslu toprağında hiçbir maden izi yoktu. Demek maden cevherini bezirganların aracılığı ile dış bölgelerden getirtmek gerekiyordu.” (Henri Limet, “Le Travail du Métal au pays de Sumer au temps de la III. dynastie, d’Ur”, s. 75, Paris 1960)

Bu çeşit “dış ticaret”i başaracak “bezirgan”lar nerede? Henüz yeryüzünde öyle bir tek “özel kişi”nin adı işitilmemiştir. Göçebe oymaklar bir yerden ötekine taşınırken, toplum olarak alışveriş, trampa yaparlar. Tarihöncesi, EŞİT Kankardeşi insanların topluluğudur. Bugün Frenkçe “Sosyalizm” adı verilen tipte malların ortaklığı üzerine kurulu bir dünyada “özel girişkinlik” olamaz. Oysa Irak’ın güneyinde yaşama ilkel geniş dış ticareti gerektiriyordu.

O zaman, toplum adına yetkili katlar, gene toplum yararına olmak şartıyla bu işi organize ettiler: Ve toplum emrinde memur-bezirgan tipi belirdi:

“III’üncü Ur Sülalesi zamanı, bezirganlar hükümetin ve tapınakların hizmetinde idiler; bununla birlikte kendi şahısları hesabına bazı işler gerçekleştirmeye de izinli idiler.” (Limet, age, sf. 77)

Eğer Ur Sülalesi bir devlet sayılırsa, bu ilk resmi görevli bezirganlar sistemine cumhuriyet Türkiyesi’nin “iktisadi devlet teşekkülleri” diyebiliriz. Unutmayalım ki, Medeniyetten önce Devlet, yani toplum içindeki kişiler üzerine silahlı adamları ve cezaevleri bulunan teşkilat yoktur, herkes dışarıya karşı silahlıdır; kimse kimseyi toplum içinde silahsızlandırıp cezaevine atamaz. Kent (Site) kurulduktan sonra bile tek otorite Tapınaktır. Nitekim burada Linet de “Hükümetin ve tapınakların” derken, Tapınağın Hükümetten üstün yetkili olduğu ilk çağların durumuna uyar. Hükümet henüz ve daha uzun süre tapınağın “gölgesinde” tutunabilir. Onun için, Osmanlılığa dek bütün Antika Devlet otoriteleri “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” olarak kalacaklardır.

Bu şartlar altında, sonraları Antika Tarihi kurarak dünyayı allak bullak edecek olan “özel kişi” halinde etkili bezirganlar nasıl türediler?

“III’üncü Ur Sülalesi tabletlerinde sayısız çeşitli mallar sayılır. Bu mallar kolayca iki bölüme ayrılabilirler. Birinci bölümde; arpa veya darıyla değerlendirilen mallar ele alınmıştır. Bu malların ihracı DAMGAR (bezirgan, ithalatçı)’ya tevdi [emanet] edilmişti. Onlar yerli ekimin ve hayvan yetiştirmenin fazla ürünleri; yün, deri, arpa, buğday, hurma, balık, bazen de önceki muameleler sonucu kasada kalmış bir gümüş meblağ (Sİ-Mİ-İB)dir, ki bu para aktif’i (geliri) teşkil eder ve (SA-GAR-GA-KA-RA-KAM) sözüyle sonuçlanır. O sayede bezirgan: bitum, alçı, metaller, kokular, bir sözle Irak’ın üretimini yapamadığı veya Irak toprağında bulunmayan şeyler satın alınacaktır. Bu şeylerin gümüş veya arpayla hesaplanan değerlerinin bildirimi, metnin ikinci bölümünü teşkil eder ve “sarfedilmiş olan” (Zİ-GA-AM)dır, bilançonun pasif’i (gideri)dir. Kimi olur, aktif pasifle eşit düşer, ama pek çok defa hesaplar bir “temettü” (LAL-Nİ) veya bir “açık”(DİRİĞ) gösterir.” (Limet, age, sf. 76)

Arada dokunalım: “Diriğ etme: Esirgeme” diye Divan edebiyatındaki “kibar” sözcük, besbelli Acemceye Sümerlerin “Açık” (zarar, ziyan) deyiminden kalmıştır. Bu 6 bin yıl öncesine nece uzak ve nece yakın olduğumuzun belgesidir…

Anlatılan Gelir-Gider hesabı, o zamanki “Dış ticaret” bilançosunun ta kendisidir. O hengâmeler çağında, kurdun kuşun hükmettiği çöl ve umman yollarında bütün sorumluluğu üzerine almış bir “DAMGAR”ı (Antika bezirganı) Allahtan başka kim kontrol edecek? Şimdiki dış ticaretimizin: Temsil-Komisyon-Rabat-Masraf-Kâr vb… diye uzanan ve bin bir fatura oyunu ile en hafifinden Danae’nin dipsiz fıçısı gibi döviz kaçakçılığı sızdıran mekanizması gözönüne gelmiyor mu? En sonunda Allah da “Damgar”ı kontrolden cayarca, yani LAL-Nİ’cikler (“temettüler”) bezirganla-Tapınak Ulularının vicdan ve insaflarını aşındırırsa, sonuç kolay kavranır. LAL-Nİ’yi DİRİĞ göstermeyi önleyecek, Tapınak insanından başka hiçbir güç ve teşkilat yoktur. “Varlık beyannamesi” ise, altı bin yıldan beri henüz “Meclis”ten çıksa geri alınıyor. Bezirganlarla Uluların (Rüşvet-İrtikab-İltimas) üçüzü ile oynamayacakları kumar ve suiistimal kalır mı?

Bizim bize benzediğimiz kadar, Sümerlere benzediğimiz de söylenebilir.

Aksak Timur, Fransa kralına yazdığı mekubunda: “Dünya bezirganlarla abadan olur (uygarlaşır).” (Cevdet Tarihi, c. 3, Vesikalar) der. Doğrudur. Timur da, Cengiz atası gibi “Moğol bezirganları” uğruna evreni kana boyadı. Bezirganın bulunmadığı ilkel sosyalist toplumda dar üretimle edinilen ürünler herkese eşitçe üleşildikçe, kimsenin bir “ZENGİNLİK” biriktirmesi elden gelemedi. İlkel toplumun büyücü yetkili uluları ile anlaşan bezirgan, memleket, vatan görevi yanında, “bal tutan parmağını yaladı”, “kendi şahsi hesabına bazı işler gerçekleştirdi” ve toplum içinde hiç kimsede bulunmayan “özel zenginlik” biriktirdi. Bu görülmedik “girişkin kişi” zenginliğinin ölçüsü: Para, hesabı: Yazı, savunulması: Devlet
aygıtlarını yarattı. O “sınıfsız” ilkel sosyalist toplumda, tereyağdan kıl çeker gibi kaygan bir Sosyal Sınıf doğdu.

“Böylece damgarlar (bezirganlar) iyice ayırtlı bir çeşit sosyal sınıf teşkil ediyorlardı. Bu sınıf yaratıldıkça, sanayinin büyük bir gelişim kazandığı her toplumda karakteristik oldu. Damgarlar özellikle dış ticaret üzerinde bir çeşit tekel tutan resmi organizmalar, tapınaklar veya saraylar için iş yapıyorlardı. Sebebi şudur; O derece önemli işlerin finansmanını desteklemek ve bütün muhtemel riskleri, zarar ziyanı ve uzak seyahatlerin yüksek masrafını üzerine almak için yeterli zenginlik kaynağı yalnız resmi organları (Tapınak-sarayların) elinde idi.” (Limet, age, s. 72)

Altı bin yıl öncesi için, Türkiye’yi aklına bile getirmeyen bilginin bu yazdıkları okunurken, şu kırkıncı yılına yeni ayak bastığımız Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne dek geçmiş kısa tarihçesi gözümüz önünde canlanmıyor mu? Cumhuriyetin onuncu yılında bile “imtiyazsız sınıfsız bir kitleyiz” şarkısını çağırıyorduk. “Önemli işlerin finansmanını desteklemek ve bütün muhtemel zarar ziyanları üzerine almak” henüz “DAMGAR”larımızın harcı olmadığı için; “Devlet Baba”nın boynunun borcu oluyordu. Onun için birçok zenginlik kaynaklarımız “bir çeşit” değil düpedüz, adıyla sanıyla “TEKEL TUTAN RESMİ ORGANİZMALAR” “için” de değil, sadece “tarafından” yapılıyordu… ve yapılıyor.

Yalnız bir fark var: Dış ticaret devlet tekelinde değil. Ama bu: “Dış ticaret üzerinde bir çeşit tekel” yok mu demektir? Bunu iddiaya kalkacak kalem efendisinin, küçük bir “ithalat ve ihracat” firması kurup “teşehhüt miktarı” işlerin ne olduğunu namusluca ve yurtseverce görmesi yeter. İhracatımızın “yeter döviz getirmediği”nden saçını başını yolanların, Türkiye’den, kodaman “damgar” olmadıkça, “ihracatçı birlikleri” denen en sinik fiili Tekellerin, özel bezirgan sendikalarının patentine girmedikçe hiçbir Türk’ün şu veya bu bahane ile dışarıya zırnık çıkartamadığını unutmaları, ancak Freud’un “Akt manke” dediği düşünce sürçmesinden ileri gelebilir.

Ve bu şartlar altında hepimiz -kahredici sosyal determinizmle – sosyalist ve komünistimizden, liberalist ve faşistimize kadar baştan aşağı hepimiz, elbirliği, sözbirliği, oybirliği ile Allaha şükür: “DEVLETÇİYİZ!” Osmanlılıktan beri: “DEVLET MALI DENİZ” anlamında “YEMEYEN DOMUZ”; Tıpkı ilk Sümerler gibi, Damgar (Sümer Bezirganı) bir çeşit “Devletçiliğin” ürünüdür. İlkin toplum adına hammade kaynakları ile yurt ürünlerini değiş tokuş etmeye “memur” kimsedir. Memurdan tek farkı, o kimseye “maaş” yerine “şahsi işler gerçekleştirme” kapıcığı açık bırakılmıştır. Bu durum, kendilerine “Rüşvet” vs. kapıcıkları resmen (o zaman yasak değildi) açık bırakılmış bulunan Osmanlı babacanlarının geçim yoludur. Biraz da, şimdi “230 lira maaş”la geçindiğini umduğumuz küçük memurun yoludur.

Sümer bezirganları, toplum adına derlenmiş, tapınaklarca yönetilir orta malı hazinelerin sırtından “özel zenginlik” sağlamışlardır. Elini bezirgana kaptıran toplum, sonra kolunu alamamıştır-. Yavaş yavaş, kimse farkına varmaksızın tüm ekonomi, politika, kültür, ahlak, din vs. vs. alanlarında “ABADANLIK” kurucusu ve sözcüsü olan damgar-bezirganın yetkisi almış yürümüştür. Bu yetki önünde, kimsenin kimseden bir lokma, bir hırka fazla varı olmasına alışmamış, dayanamaz olan ilkel sosyalist Tarihöncesi insanı Antika İstibdat metotlarından başka hangi silahla susturulup yatkınlaştırılabilir? Demokrasinin o illerde yelleri esebilir mi?

CHP VE DP’NİN SÜMERCESİ

Araştırmamızda bir basamak daha ilerleyelim. Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken, Osmanlı derebeyliği kadar yabancı parabeyleri de kanlı müdahaleye kalkıştılar. O yüzden ecnebi sermayenin durumu bir an için kuşku uyandırdı ve devletleştirmeyle karşılandı. Yerli sermaye ise, yetersiz olmaktan da kötü; yabancı sermayenin Türkiye içinde acentesi, el ulağı idi. Lord Curzon, barış anlaşması için Lozan’a giden İsmet Paşa’ya konferanstan çıkarken, baş ve şahadet parmaklarını banknot sayarca oynatarak: “Para bizde;
önünde, sonunda, tilkinin geleceği yer, kürkçü dükkanı” gibi laflar etmişti. Bir şey söylemeyi bilememiş idi: “Türkiye Irak’la bitişik komşudur: Damgarlar ise eli kulağında bekliyorlar” diyebilirdi.

“Onuncu yıldan” sonra “imtiyazsız, sınıfsız” türküsünü bir daha ağzımıza alamadık. Devletçiliğimiz Sümer “Tapınakçılığı” rolünü oynadı. Dünya ne denli değişmiş olursa olsun, biz ne kerte “Batılaşmak” uğruna istavroz çıkarırsak çıkaralım, bankalarımıza bile “Sümerbank” adını verecek derecelerde, Sümerlerin medeniyet kurma yollarını ufak tefek değişikliklerle “TEKERRÜR” ettirmekten kurtulamadık. Çünkü Antika medeniyetler tarihini “O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler”ce bilemedik. Başımızı o deryanın dışına çıkarırsak, sudan çıkmış balığa döneceğimizden korktuk. Antika medeniyetler tarihinin suları galsamalarımızdan geçtikçe, Batı medeniyetinin serbest havasını ölüm saydık. Batı medeniyeti
hava ise, antika medeniyet sudur; ikisi de şeffaf olduğu için biz, eski suyu, hava diye soluduk. Batıdan aldığımızı bile sakladığımız “Devletçilik”imizin “Damgarcılık” olduğunu göremiyoruz.

Keskin “DEVLET”çilerimiz, o “candan eden” yarım hekim pozları ve “dinden imandan eden” yarım hoca kafalarıyla son bir itiraz yapacaklar. “İyi ama diyecekler, bugün Türkiye’de “DEVLET SEKTÖRÜ” ile “ÖZEL SEKTÖR” diye iki birbirinden apayrı gidiş var. Evet, Sümerler de ilkin öyle idiler. Bunda hiçbir ciddi bilim adamının kuşkusu yok. Bütün ayrılıklar; bu medeniyet doğuşu anlarındaki çifte, melez veya moda deyimiyle “karma” gidişin tam hangi yıllar olduğunda toplanır. İki sektör Irak medeniyetinin Sargon’dan
önceki çağında mı, Babil zamanında mı? III. Ur sülalesi zamanında mı, yoksa Larsa devrinde mi oldu? Tarihçiler yalnız orasını iyi kestiremiyorlar:

“Daha Presargonik [Sargon öncesi] zamanlarda öyle geliyor ki, iki mal akımı kabul edilmek gerekiyor: bir akımda mallar tapınaktan geçiyor; öbür akımda özel kişiler arasında değiş ediliyor.” (A. Schneider, Die Sümmerische Tempelatadt, s. 70)

T. Fish, W. F, Leemens ve H.F. Lutz’a göre:

“Babil’de iki cereyan ticareti paylaşıyorlardı: Özel teşebbüsünki ve resmî tapınaklarınki. L. Oppenheim’a kalırsa, o, özel teşebbüse bağlı ve sermayedarlarca güdülen ticaret kavrayışını Larsa devrine götürür; III’üncü Ur Kralları Zamanında ise, ithalatçılar, trampa edilecek mallar stokunu münhasıran tapınaklardan alıyorlardı.”(Limet, age, s. 77)

Bu bilginlerin karıştırdıkları nokta: Antika Tarihte Medeniyete bir tek giriş değil, birçok girişler oluşunun mekanizmasıdır. O yüzden hepsi de Irak medeniyetini yekpare uzayan bir oluş sanıyorlar. Metafizik metotları öyle gerektiriyor. Oysa Batının 16. yüzyılına gelinceye dek, Gobinau’nun “Tarihi yıkılış”, oynbee’nin “Breakdown: Alaşağı olmak” saydıkları, bizim “sosyal devrim: İçtimai inkılap”tan bambaşka ama onun vekili saydığımız anlama gelmek üzere “TARİHSEL DEVRİM” (Tarihi İnkılap)lar sık sık olagelmiştirler. Tarihin böyle tezatlı, bata çıka gidişi, bütün şuursuz varlıkların diyalektik gidişi, normal akışıdır. Her tarihsel devrim, yeni bir BARBARLIK yığınının, medeniyet nöbetine girerce, Tarihi battı sanılan yerden ileriye doğru yeniden götürüşüdür. Şu halde, Tarihöncesinden geliş bir tek defa değil birçok defadır. İlkel sosyalizmin Damgarlar (bezirganlar) medeniyeti tarafından parçalanışı sık sık “tekerrür” etmiştir. Dolayısıyla, bu sosyalizmden medeniyete geçişin ilk ikiyüzlü, çifte sektörlü safhaları, bir defaya mahsus değil, her basamakta görülen bir olaydır. İlk Sümer medeniyetinde olan çifte sektör, Sümerleri çiğneyen barbar akını üzerine (ki bu akınlara antika tarih: “Tufan” ya “Kıyamet”, “Mahşer”, “Kaos” adlarını verir) kurulan yeni medeniyet gidişi içinde bir daha görülür. III. Sülale Ur zamanı da, Larsa zamanı da, Sargondan önce de,
sonraki Babil çağında da toplumda yeniden görülmüştür. Yirminci yüzyıl Türkiyesinde bile melez biçimi “tekerrür” ettiği düşünülürse, Irak toprağına her taze toplumun “Barbar Aşısı” yaptığı çağda, ilkel sosyalizm kalıntıları böyle tasfiye olunur demek caizdir.

Antika Medeniyet Tarihinde ÖZEL-KAMUSAL kesim ikiliği, toplum içinde “özelleştirme” gidişini sindire sindire geliştirmenin geçit basamağıdır. Toplumsal yüz bin yıllık bir düzeni, ansızın Kişiselleştirmek, buna engel olacak hiçbir siyasî güç bulunmasa bile, insan alışkanlıklarını tedirgin ederdi, İlkel Sosyalizmin, o zamanlar, tapınç konusu olan yekpareliği nasıl bölünebildi?

Tıpkı “Her şey Vatan için!”, “Milletin âli menfaatleri!” parolaları uğruna teori bakımından kelleler uçurulurken, pratikte “özel kişi”lerin kıyın kıyın “girişkinlikler: teşebbüsler” alanında şartsız kayıtsız “hür” olmalarının sağlanmasıyla sermayenin birikimi gibi!

O zaman hiçbir savunma örgütü ve kandaşına karşı zor yetkisi bulunmayan İlkel Sosyalizm, güneş gören kara döner:

“Bu sistemin içinde ilk çatlak şu zamanda olur: “patesi”ler, kendi ticaretlerini tapınağınki zararına geliştirmeye çabalarlar; veya tapınak yönetimini karıları veya “sanga”laşmış oğulları sayesinde kontrol etmeye çabalarlar.” (A. Schneider, age., s. 289)

Bu bizim, Birinci Cumhuriyet Çağında, asker kaputu ve güveli kalpakla yeni kazanılmış “Kurtuluş Savaşı” anıları henüz dipdiri iken, kendilerini ortaya atamayan kimi otoritelerin, karılarını veya oğullarını, yahut sahici, yapma akrabalarını “emlâk, akar”, “iş” kombinezonlarında destekleyişlerinin tıpkısı değil midir?

Yalnız, Sümer etüdü için konuşan bilgin, İlkel Sosyalizmde “ilk çatlak” diye Tapınak Ulularının ettiklerini anmakla, gene Tarihöncesi toplum gelişimi üzerinde üstünkörü ve acele davranıyor. Tapınak zamanı olan, ilk çatlak değil, belki son çatlaktır. İlkel Sosyalizm yapısının ilk çatlakları, Tapınak yapısı Kent surları içinde yükselmeden çok önce, toplumda Totemlerin kutsallığından yararlanılarak, yahut Totemler “Özel Kişi” yararına kötüye yöneltilerek ortaya çıkarılan TABUlarla başlamıştır. Tarihöncesi bilginleri, birçok özellikler
gibi bu temelli sosyal özelliği de alabildiğine karıştırırlar.

Ayrı ve uzun bir konu olan bu özellikler üzerine yazdıklarımızın kısa özetini dahi buraya sığdıramayız. Yalnız ilkel sosyalizm yapısındaki ilk olmayan, hısım akraba, eş dost kayırma sistemiyle toplum enginliklerini “özel girişkin kişi hürriyeti” adına birkaç imtiyazlı tekeline sızdırılma çatlağı, bir yol açıldı mı artık onun önlemeyeceğini, çorap söküğü gibi gideceğini önemle hatırlatabiliriz. Burada ilk amacımız şunu bunu tenkit etmek veya şu bu gidiş üzerine “ahü vah” etmek değil, inkârına kimsenin gücü yetmeyecek olan “olay” adlı “Tarih gerçekleri”ni herkesin bildiği “memleket gerçekleri” yönünden araştırıvermektir.

Elbet, Türkiye’de cumhuriyetin “sosyalist” bir düzen üzerine kurulduğu söylenemez. Ancak, Birinci Büyük Millet Meclisinde Atatürk’ün verdiği söylevlerde, kurtuluş hareketinin bir “emperyalizme ve kapitalizme karşı” giriş olduğunu belirtmesi ile sonraki gidiş arasındaki farkla, Sümer Kentinin sosyal tapınak ve surlarında beliren çatlak arasında şaşılacak benzerlik hem açık, hem seçiktir. Nitekim, “III. Ur kralları zamanında bezirganların trampa edilecek malları stokunu münhasıran tapınaklardan al”maları ile, Sümerbank kumaşlarını özel manifaturacılarımızın satmalarında ad benzerliğinden daha derin bir akrabalık bulunduğunu sezmemek elden gelmez.

Tarih gidişinin ve sosyal determinizmin cilvesi oracıkta kalmaz. Tapınak çatlağı, Cumhuriyet balayının samimi içli dışlılığı sona erer ermez başlayan, CHP’nin TEKPARTİ çağındaki “otorite” (“Kol kırılır, yen içinde”) metodu ve ürünüdür. Bu sürgit öyle kalamazdı. Çatlak sızdıkça yol edecekti. Bir ara Devleti Zümrüt Anka kuşu sananlar “devletçiliklerinde “Kadroculuk” kadrillerine dek heveslendiler. “Sosyolog Doktor” afişi kesen neçe ısmarlama “Devletçileri çatlatan çatlak Antika Tarihin çizdiği yoldan şaşmadı. DP (Demirkırat) iktidarının “ÇOKPARTİLİ” çağını 6 bin yıl öncede merak mı ediyoruz?

“Böylece (ilk çatlakla) başlayan evrim Ur Kralları ile birlikte yoluna devam edecektir. Sivil iktidar, yersel (temporel: dünyevi) işlerin yönetimini gittikçe ele alacaktır, özel kişilere (partikülye’lere) gelince, onların Parababası oldukları bir olaydır. Bunu nasıl elde edebildikleri bilinmiyor. Kişilerin tarlaları yoktu. Toprak, kent (site) tanrılarına aitti. Ama kişiler ev satın alıyorlardı. Tapınağa rödövans [borç taksidi] ödedikten sonra, belki kişiler hasadın fazlasını ekonomi ediyorlardı. Böylece özel ticaret “biens meubles” (emlâk-akar) sayesinde doğmuş olsa gerektir.” (Falkenstein, Archaische Texte aus Uruk)

Şu klasik bilginlerin “iffet”i, kimi olur, elleriyle koydukları şeyi bulamaz. Unuttularsa, gelsinler de görsünler. Bütün Batı Ortaçağında, biraz palazlanan Avrupa Damgarları, parabeyi olur olmaz, arazi ele geçirerek Toprakbeyi kesilmekte gecikmezler. Üretmen köylünün hasat, ürün fazlası paraya dönmez ki para biriktirsin. Sermaye birikişi, bırakalım modern sermaye birikişini, her yerde her zaman damgarlarla tapınak otoritelerinin halka karşı, belki açıkça sözleşilmeden, gizli anlaşmalarından doğar. Köylü, kentli küçük üretmenin dişinden tırnağından sermaye birikmez. Hiç değilse uzun Tarih yalnız bu gerçeği tekrarlar durur.

Tarihleri yazı ile başlayan, daha doğrusu YAZI bezirgan kolaylığına kavuştuktan sonra medeniyete giren ulusların kutsal KENT (Site) maceraları Gılgameş destanıyla, Homer efsanelerinden sonra Heredot tarihinin aydınlığına kavuşur. Roma Kentinde toprak, “Patriçi” adlı asillerindi. Bezirgan “Pleb”ler alışverişle zenginleşince, kendilerine benzer mülksüzleri kışkırtıp kamu otoritesine yükseldiler, patriciler züğürtledikçe onlar büyük toprakbeyleri haline geldiler. Mekke kentinde toprak “Kureyş” adlı asillerindi. Bezirgan “Müslümanlar”, Umman ve Şam ticaretiyle zenginleşince, (Hazreti Muhammed çocukken deve çobanı öksüzdü; peygamber olmadan Haticetül-Kübra’nın önce kervancısı, sonra kocası olarak büyük zenginliği gördü, paraya tapmadı) Mekke ve (Toprakları Evs-Hazreç adlı Yahudi tefeci oymaklarınca ipotek edilmiş mülksüz duruma düşmüş) Medine fukarası ile elele verip, Kabe otoritesini Kureyş’in tekelinden aldılar. Fütuhat, nicesini birer ülke büyüklüğünde topraklara hükmettirdi.

KENT-TOPRAK
BARBAR KURDU-MEDENİYET KELEBEĞİ

Tamkaralar (Bezirgânlar) “Özel para” edinip, toplum mülkiyetinde bulunan kamusal topraklara el atmaya başladıkları vakit, Antika Tarihin ünlü: “TOPRAK MESELESİ” başlar. Ve bir yol ortaya çıkan toprak problemi,
medeniyetler boyunca bir türlü çözümünü bulmaksızın, arada bir Barbar kılıcıyla kesilse de, gene çarçabuk Arapsaçına döndürülen Gordios’un kördüğümü olur, sürüp gider.

Toprağın toplum hayatına karışması, medeniyetten bir basamak önce: YUKARI BARBARLIK Konağında TARIM’ın keşfiyle başlar, ölüm kalım meselesi olur. Tarihöncesinin Yukarı Barbarlık denilen son konağından bir önceki konak “ÇOBANLIK DEVRİ” denilen ORTA BARBARLIK Konağıdır. Orta Barbarlığın göçebe çobanları için Toprağın TOPRAK olarak değil, ancak OTLAK olarak önemi vardır. Tarihte çeşidi çok olup, en son Batıda “ULUSLARIN GÖÇÜ” (Muhaceret’i Akvam) adı verilen olaylarda, ulusların o kadar çabucak ve kolayca ülkeden ülkeye kaçışıp koşuşabilmeleri ondandır

Tarımı bir şeyle karıştırmamalı. AŞAĞI BARBARLIK Konağında hüdayinabit [ekilmeksizin kendiliğinden biten] toprak, verimi tükeninceye değin gelgeç çapalanır. Bunu, en çok kadınlar yapar. O küçük bahçe ekimleri “Tarım” adını alacak ZİRAAT değildir. Bu ilkel ekimler, verim tükenir tükenmez bırakılıp gidilir. Asıl insanı toprağa perçinleyen, toprağı ilkin topluma temel yapan, gittikçe insanın üstüne çıkaran TARIM (ZİRAAT): yeryüzünde ilk defa Güney Irak’ta Protosümerler (Sümerler’den önceki uluslar) zamanı başlar. Tarımla toprak: işlenim, sulanım, bakım muamelelerine uğrar; bir yol başladı mı, bir daha bırakılmamak üzere, nesilden nesile gelişen başlıca geçim kaynağı olur.

Tarımı toplumun DEMİRİ keşfederek balta ve sabanla tabiatta hazır bulunmayan tarlayı açması; her yıl tükenen toprak verimini yerine getirecek usulleri uygulaması; tabiatı toplumun bir parçası yapması demektir. O zaman, insan emeğiyle yaratılan, geçim kaynağı olarak tarımı ebedileştiren TOPRAK, ister istemez KUTSALLAŞIR ve ölüm göze alınarak SAVUNULUR. Toprağın kutsallaştırılmasından; toplumu temsil eden Tapınak doğar; savunulmasından: üzerine basacak kişiye ölüm getiren Sınır doğar. Şairin: “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa, vatandır.” dediği şey: VATAN kurulur: KENT (Cité) doğmuştur.


KENT: toprağının mülkiyeti Tapınağa adanmış, bütün kişilerin ortak malı olmuş, üyeleri eşit hak ve görevlerle çalışan, hendekli, surlu kutsal sınırlar ile savunulan, bütün Kurucu Yiğitleri (Kahramanları) ve Tanrıları; bitmez tükenmez törenleri ve şölenleri ile içli dışlı, şen, disiplinli yaşayan bir ayrı ve tüm dünyadır. Kent (Site) ne şehirdir, ne komün veya köy, yahut Ortaçağ kasabasıdır. İçinde yaşayan Kan kardeşlerine Kenttaş (Citoyen: Vatandaş) denir. Kent toprağına özel izin ve törensiz bir yabancının ayağını değil, gözünü atması öldürülmesine yol açabilir

Yeryüzünün ilk Kenti güney Irak’ta doğdu. Mısır’ın delta ağzındaki ilk Buto gibi Kentleri dahi, Byblos adlı Finike Kentiyle ilgili Medenîleştirici Yiğit Osiris Tanrı geleneğinden, yani ana Irak Medeniyeti’nin tohumlarından çıkmıştır. Irak toprağında Tarımla gelişen işbölümü ve bitümlü hasırdan arsa ve evli Kent sanatları, bir yandan kendi aşırı ürünlerini artan taş ve maden, ağaç, vb.. hammadde ihtiyaçlarıyla değiş tokuş etmek zorunda kaldı. Bu zor, alışveriş görevini, “damgar”lığı gerektirdi. Kentin “yerli”, yani “topraklı”, “asil” insanları yuvalarını pek bırakamazlardı. Finike harflerinin yazıldığı çağlarda idik.

Örnek: Atina-Roma-Mekke Kentleridir. Bu kentlerin kutsal sınırları dışında türeyen “AYAKTAKIMI”, topraksız yabancılar, Kentin koltuğu altında damgarlık (bezirgânlık) görevini önce toplum adına, sonra kendi
“özel kişilikleri” uğruna başardıkça, “özel zenginlik” sağladılar. Biriktirdikleri değerle, Tarım ve Sanayi işbölümleri arttıkça farklılaşmaları artan Kent asillerine (“yerli”, topraklılara: Roma’da Patriçilere, Mekke’de Kureyşlilere, Medine’de Ensâr’a) borç para verip ipotek ettikleri toprakları el koyar oldular. Vaktiyle yalnız “asil kişiler”e, Kente ilk yerleşenlere özgü olan kutsal toprakların elden ele geçmesi, sosyal farklılaşmayı büsbütün yamanlaştırıp kesinleştirdi. Toplum içinde o zamana dek görülmemiş SOSYAL SINIFLARI yarattı: (Köle-Efendi-Bezirgân) sınıfları ve (Para-Yazı-Devlet) kurumlarıyla MEDENİYET (UYGARLIK) belirdi.

Şu birkaç çiziyle anlaşılıyor ki KENT: Tarihöncesindeki YUKARI BARBARLIK böceğinin kendi başına ördüğü bir kozadır. Kent kozası içinde Yukarı Barbar kurdu, yavaş yavaş medeniyet kelebeği olur. Bu kelebek, Irak’ta “Damgar” adıyla, dış ticaret kanatları gelişince Kent kozasını delecektir. Kent kozasına insanlık BARBAR girecek, oradan MEDENÎ, UYGAR çıkacaktır.

YUKARI BARBARLIK:
KENTTE TOPRAK MESELESİ, ORİJİNAL MEDENİYET

Kent içinde medeniyetle birlikte TOPRAK meselesi de başlar. Bütün Antika Tarih boyunca toprak meselesi her medeniyetin hem yapıcısı, hem yıkıcısı olur.

Antika Tarihte bitmez tükenmez toprak meselesinin iki başlıca çözüm yolu “tekerrür” edip durmuştur:

I- KENTLER çağındaki toprak meselesinin çözümü;
II- İMPARATORLUKLAR çağındaki toprak meselesinin çözümü.

Kentler çağı, şunu unutmayalım: falan yıldan filan yıla dek sürdürmeye alıştığımız anlamda yekpare ve donmuş, bütün insanlık ve bütün yeryüzü için bir kere olup, bir daha görülmemiş tek Tarih olayı değildir. Yeryüzünün belirli bölgelerinde, belirli uluslar için, Kent Çağları vardır; bu bir. İkincisi: Kentler çağı, Antika Tarihin bütün ORİJİNAL MEDENİYETlerini içine aldığından üç beş sözcükle özetlenmesi dahi güçtür. Üçüncüsü: Kentler çağı, bugünkü Türkiye’yi doğuran Osmanlı İmparatorluğu ile dolayısıyla da bugünkü Türkiye gerçekleriyle doğrudan doğruya ilgili değildir,

Ona rağmen, Kentler çağı üzerine iki üç sözcük etmeksizin, onun sonucu olan İmparatorluklar çağını anlamak imkânsız olacağından bu bölümü açıyoruz.

Ona rağmen, Kentler çağı üzerine iki üç sözcük etmeksizin, onun sonucu olan imparatorluklar çağını anlamak imkansız olacağından bu faslı açıyoruz.

Kent kozasını bezirgan kelebek delince, kentin alışveriş ettiği yönlerle münasebetler genişletilmiştir. Kent içinde dış alışverişi teşkilatlandırmakta Tapınak ile Damgar nasıl iş birliği yaptılarsa, Kent uzaklarına doğru açılıp yayılımı da bu iki sosyal güç: Tapınakla Bezirgan elbirliğiyle başarırlar. TAPINAK: Kutsal-Göksel-Tanrısal gücüyle, BEZİRGAN: Bayağı-Yersel-Kişisel gücüyle o atbaşı birlik yürürler.

Sümerlerin Irak’tan kalkıp, doğuda: Elam, Kuzeyde: Kalde, Batıda: Finike, Güneyde: Hint (Harappa) ve ilh. Bölgelerine tohumlar saçıp yayılışı, en eski ve ilk Kentler çağında toprak meselesinin çözümlerine örnektir. Sonraları, Irak’tan sonra Mısır-Finike-Eti-Hint-Çin orjinal medeniyetleri aynı mekanizma ile aynı yolu
tutacaklardır.

O mekanizma ve yolu bize en iyi anlatan örnekler yazılı biçimlere girmemiş değildir. Geleneklerin pek güzel ve açıkça yersel biçimde anlattıkları ama tarih yazarlarının belirli sebeplerle göksel biçimlere sokmaya alıştıkları Osiris efsanesi, Irak’tan Finike sahillerine çıkmış medenileştirici akının ilk büyük yiğit (kahraman-tanrı) destanıdır. Aynı akının en son ve en iyi bilindiği için en ünlü ve parlak örneklerini ise, Antika Grek Kentleri üzerinde okuruz.

Gidiş aşağı yukarı şöyledir: en eski, tâ ilk Sümer Kentinde doğmuş olan Tapınak, göze görünmez, İslâmlıkta “İn-Cin tayfası” adı verilen hem kutsal, hem illegal (gizlilik) yollarından erişebildiği en uzak yeryüzü bucaklarına uzanır; bütün çevre Barbar ülkeler ve uluslar içine doğru, tanrısal örümcek ağlarını gerer. Bu MANEVİ istilâ, gerçekte Damgar-Bezirgânların alışveriş uğruna açtıkları yollardan, MADDÎ KERVAN izlerine basa basa ilerler. O zamanki bilinen dünyanın başlıca ticaret yolları ile Barbar Akınları yönünde, gerek ekonomi, gerek politika ve savaş bakımından en STRATEJİK noktalar üzerinde kendisine birer yavru-sığınak kurar. Örneğin, Herodot’un tatlı tatlı anlattığı ilk Delf Tapınağı bir çalı dibidir; ve onun üstünde “dilleri anlaşılmayan” (Geldikleri medeniyet dilini konuştukları için Grekçe konuşmayan), iki “siyah güvercin” (Besbelli: Mısır tapınaklarının kızoğlan kız zenci misyonerleri) konar. Yüzyıllar boyu, GREK dünyasını allak bullak edecek olan “PYTHIE” (tapınak kâhinesi kadın)’nın oraklleri (kehanetleri) bu tapınaktan fışkıracak ve Pythie’nin büyüsü, ancak delidolu Makedonyalı Barbar İskender Delikanlı, yakasına yapışıp sürükleyinceye dek, binbir skandala rağmen, etkilerinden geri kalmayacaktır.

Irak veya onun uzandığı Mısır-Finike-Eti vb. Kentlerinden beri kurulup gelen ve tabiî yere, ulusa ve zamana göre çeşitli katkılarla zenginleşen, bütün Antika TÖREN-ŞÖLEN-BÜYÜ-FAL-KEHANET-GELENEK GÖRENEKleri en ustaca ve en bezirgânca kullanmayı beceren TAPINAK ve ORAKL (Kehanet) yuvaları, bilinen dünyanın dört bucağında eli, gözü, kulağı olan santrallerdir. Bu yuvalar bir yol kuruldular mı, artık çevrelerindeki bütün Barbar güçlerini manyetize etmeye; önce KENTLEŞMEYE, sonra doğan kentlerin alınyazılarını çizmeye ve topunu birden, gâh boğuşa, gâh barışa iterek GÜTMEYE girişirler.

Yeni kurulan Kent içinde, kendi surlarını çatlatacak iç çekişme ve çatışmalar büyüdü müydü, Kehanet (Orakl)’li Tapınak harekete geçer. Birbirine girenlerin yapabilecekleri işi ve davranışı, tanrısal metotlarla insanlara duyurur. Kökü toprağa dayanan çelişkilerin çözümü yönünde tutulacak yol: barışçıl, ya da savaşçıl olur.

1- BARIŞÇIL yolun klasik biçimi basittir. Kent içinde eski Kan kardeşleri, birbirine düşman iki bölüğe ayrıldılar mı, Kentin iç savaş kan ve ateşi içinde yok olmaması için Tapınak bir Orakl (kehanet) buyrultusu ile -Modern Çağda: Avrupa din baskısından Amerika’ya; sosyal patlamaları önlemek için, İngiltere’den Avustralya’ya yapılan göçler gibi- göçe yarayışlı Dünyanın henüz Kentsiz duran bölgeleri esrarlıca işaret edilir.

Düşman bölüklerden tanrı buyruğunu alan, hazırlanır. Ana kentin bütün kurum ve kurallarını göğsünde taşıyacak bir göç toplumu örgütlenir. Ana kentin öz toprağından da bir parça almayı unutmaksızın bu göç toplumu, ilk tanrıları ve kendisi de tanrılaşacak olan yeni kent kurucusu yiğit’in (kahramanın) başbuğluğu altında, kehanetin “anlamı pek şairin karnında” buyrultusu ile gösterdiği yollara düşer. Aranan yer, belirli işaret ve uğur, tören metotlarıyla bulununca, oracığa Romülüs’ün Roma kentini, Kusay’ın Mekke kentini kurdukları gibi, gelinen ana kentin tıpkısı, yavrusu yepyeni bir kent kurulur.

Barışçıl yoldan toprak probleminin kentler çağındaki çözümüne -modern anlamdan bambaşka anlamla- KOLONİLEŞME denir. Bize en yakın bulunan örnekleriyle Hint ve Çin’de başka türlü olmamak üzere: Irak’ın,
Mısır’ın, Finike’nin, Grek’in vb… Umman Denizi’ni, Kızıldeniz’i, Akdeniz’i, Karadeniz’i saran inci gerdanlıklar gibi kentlerle döşemeleri, hep kent çağının toprak meselesini MERKEZDEN ÇEVREYE (Santrifüj) akan barışçıl metotla çözümlemesidir.

2- SAVAŞÇIL yol. Tapınağın ve bezirgânın sırtında yumurta küfesi yoktur. Yeni ulaştığı ve kentleştirdiği BÖLGE ve ULUS’lar içinde, orijinal bir medeniyet belirtisi tutundu mu, ilk çıkılan Ana-medeniyete, anakente sırtını kolayca dönüverir. O zaman, daha taze kentler ile, daha aşınmış kentler arasında toprak ve ona bağlı ticaret probleminin çözümü savaşçıl metotsuz yürüyemez. Medeniyetin yayılış yönü, sanki tersine çevrilir: ÇEVREDEN MERKEZE (Santriped) akınlar başlar,

Taze kentler, o zamanki evren ticaretinin en can alacak stratejik düğüm noktaları üzerine dört elle sarılmış, ama eskimiş, iç çekişme ve çatışmalarıyla parçalanmış kentlerin tamah uyandıran kutsal topraklarını ve zenginliklerini, kördüğümü kılıçla keserce, savaşla ele geçirmek ister. Gene bezirgân ibrenin yöneldiği yerlere, en başta tapınağın tanrı buyruğu (Orakl-Kehanet) itişi ile destanlar dolusu akınlar başlar.

Finike harflerinin bezirgân kolaylığına henüz tam erişemediği çağda MİTOLOJİ kılığına giren TRUVA Savaşı; yazının popüler olduğu çağda TARİHİ dolduran KARTACA Savaşı bu tiptendir. En klasik büyük ORİJİNAL medeniyetlerin doğum sancıları ve kanları bu yolda akmış ve “tekerrür” etmiştir. Medeniyetin ORİJİNAL oluşu, YUKARI BARBARLIK Konağına yükselip, KENTLEŞMİŞ bulunan Barbarların başardığı bir medenîleşme oluşundandır. Sümer, Mısır, Kalde, Finike, Elam, Asur, Eti, Pers, Med, Grek, Roma, Hint, Çin, İslâm vb. medeniyetleri hep Yukarı Barbarlık Konağına erişip kentleşebilmiş ve kent içinde “koza” çağını tamamlamış, sonra kendinden önceki toplumu savaşla yutarak kendi çağlarını açmışlardır. Orijinaliteleri: kentten çıkma olmalarıyla açıklanır: Her kent (Türkçedeki “kendi” sözünün tüm anlamıyla) “kendi” tanrısının,
yiğidinin, tapınağının, buyrultularının, kural ve kurullarının, “kendi” şölen ve törenlerinin ÖZEL DAMGAsını, bütün kapladığı alanlara vurarak, oralarda “KENDİ” benzeri yeni bir düzen yaratır. Orta Barbarlıkta kalmış, kentten gelmemiş bir ulus, orijinal medeniyet kuramamıştır.

Bugünkü Türkiye’nin “memleket gerçekleri” kentler çağındaki toprak meselesinin çözümü ile doğrudan doğruya değil, dolayısıyla ilgili bulunduğundan, bu çağ üzerinde daha çok durmayacağız. İmparatorluklarını incelemeyeceğiz.

ORTA BARBARLIK

Türkiye’nin toprak, ekonomi, politika gerçekleri Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak meseleleri, Antika Medeniyetlerin büyük imparatorluklar çağından sonraki yıkılış çağlarında görülen çözümlerdendir.

Orta Barbarlık Çağında ÇOBANLIK ile geçinen GÖÇEBE Barbarların, Antika Medeniyetlerdeki toprak meselesini kökünden çözüm yolları iki tipte görülür:

I- TUFAN tipi altüstlükler,
II- DİRİLTİM (Rönesans) tipi çözümler.

TUFANLAR: Antika ve çökmek üzere olan medeniyetlerin altından girip, üstünden çıkan devrimlerdir.

Herkesin bildiği “Büyük Tufan” ilk orijinal Sümer Medeniyeti’nin kentleşmeden ileri imparatorluklar kurup iç çelişkileriyle çıkmaza girdiği çağda patlak verdi; mitoloji ve geleneklerin o kadar güzel yersel üslupla anlattıkları, ama ikinci derece kutsal Tarihlerin ısrarla göksel biçime sokmaya çalıştıkları tufanların ilki, Nuh’un adına bağlanandı. Greklerin, Deukalion adına bağladıkları kendi tufanları da tanrısal kılıktan çıkamadı. Sonra ilk harfler kutsal tapınak kastının hesaplarından çıkıp, özel bezirgân defterinin kolay yazısı biçimine girince, insanlar, başlarından geçenleri az çok görebildikleri gibi kaleme almaya başladılar. O zaman tufan olayı “KAOS”, “KIYAMET”, “MAHŞER”, “YAYIK” karanlıklarından kurtuldu. “KATASTROF”, “BREAKDOWN” (ALAŞAĞI OLMA) gibi insan yıkılışları kılığına girdiyse de, bugüne dek, amatörlerince “insanüstü” sayılmaktan kurtarılamadı.

Tufanların da Antika Tarihte iki basamağı var:

1- Greklerin peşine takıldıkları çifte boynuzlu İSKENDERe kadar olan tufanlarda büyük yığınların çoğunluğu Orta Barbarlar oldukları halde, başı çekenler İskender gibi, Yukarı barbarlıktan medeniyete geçiş kozası olan Kentlerden çıkmışlardır. Bu tufanlar, Kentler çağını bitirmiş olan orijinal medeniyetlerin büyük imparatorluklar çağına geçişi demektirler. Agadeli Sargon, Sümer medeniyeti önünde, Heredot’un anlattığı Cyrus, Babil medeniyeti önünde, Hazret’i Muhammet, Acem ve Roma medeniyeti önünde buna
benzer “TUFAN”lar yaratmışlardır.

2- İskender ve İslam “Tufan”larından sonraki “laik-Tufan” adını verebileceğimiz nispeten çok daha aydınlıkta, yazılı tarih önünde geçmiş bulunan tufanlar sırf ORTA BARBARlığı geçmemiş, ÇOBANLIK ile geçinen baştan başa GÖÇEBElerin başardıkları tufanlardır. Yalnız onlara Tufan denmiyor. Çürümüş Roma orijinal medeniyetinin üzerine yeryüzünün bütün göçebe Orta Barbarlarını uğratan ATİLLAların kendilerine “TANRININ KIRBACI” adını verdi Hristiyan kilisesi. Çürümüş İslam Oriijnal medeniyetinin başına olduğu kadar, çürümüş Çin ve Hint orijinal medeniyetlerinin de başına bütün Orta Asya göçebe Orta Barbarlarını çullandıran Cengizlere İslam medresesi “FİTNE ENGİZ”, Timurlara “PÜR ŞÜR” gibi kafiyeli yerenekler [yergiler] yakıştırdı.

İster “kıyamet” gibi göksel, ister yersel olsun, bütün Tufanların ortak yönü: Kentler çağının BARIŞÇIL ve SAVAŞÇIL metotlarla Antika Toprak Meseleleri çözümlerinden sonra, her türlü hâl çaresinin tükendiği bir çıkmazlar çağında ortaya çıkmalarıdır. Çürüyen, her çözüme elverişsiz, taş kesilmiş, insanlığı ve Tarihi durup gerilemeye zorlayan büyük orijinal medeniyetleri bir vuruşta kırıp atarlar. 19’uncu Yüzyılda Gobinau kontlarının, 20’nci Yüzyılda Mister Toynbee’lerin müthiş esrarengiz “insanüstü” olay saydıkları şey: yolların açılması, buzların çözülmesidir.

II- [DİRİTİM] : Hele sırf göçebelerin çürümüş medeniyet üzerindeki etkileri iki aşama gösterir:

1- GÖÇEBE, MEDENİYETLE KAYNAŞMAMIŞtır: Çökkün medeniyetin hiçbir sosyal kurum ve inancını benimsemez; ne dinine, ne siyasetine, ne insanına inanmaz. Onun için, çökkün medeniyeti acımak bilmeksizin tâ temellerinden yıkar. Ayrıntıları bir yana, o yaman Orta Barbar Akınları: eski muazzam, orijinal medeniyetin kurabildiği ölmez görünüşlü yapısını, İsrail Peygamberinin Babil İmparatorluğu için söylediği: “Ayakları kilden dev” gibi devirip tuz buz ederler. Bu bir “kıyamet” ÇlĞldır. Önüne gelen her şeyi ezer. Göz kamaştıran eski medeniyette bütün merkeziyet çöker.

2- GÖÇEBE, MEDENİYETLE KAYNAŞMIŞtır: Vurucu, yıkıcı çığın ardından, daha istikrarlı göçebe akınları başlar. Bunlar, eski medeniyetin orijinal değerlerini kendisinden çok benimserler. Onun sosyal kurul ve kurallarını yerden kaldırırlar. Onun dini ile dinlenirler: Cermenlerin Hıristiyan, Türklerin Müslüman oluşları gibi… Eski orijinal medeniyet alanlarında, yeni yeni merkeziyetli imparatorluklar denerler. Bunu onlardan, eski çökmüş medeniyetin RUHU olan din örgütleri ister. Çünkü ortalık, İbni Haldun’un ve Osmanlı Tarihçilerinin ortalama 100-150 yıllık ömür biçtikleri, İslâmlıkta “Tavâif-i Mülûk”, Hıristiyanlıkta “Feodalizm” adını alan irili ufaklı derebeyliklerle dolmuş, dünya bezirgânlığı yolları açılmışken, büsbütün tıkanmıştır.

Burada Tapınak ile Bezirgânlık yeniden el ele verir. Döküntüler üzerinde derlenen eski medeniyet bir çeşit “DİRİLİŞ”e, “RÖNESANS”a uğramış olur.

Örnek:

“Roma İmparatorluğu son günlerinde Galya denilen bugünkü Fransa eyaletine: Vizigotlar, Burgondlar, Franklar ve Gallo-Romenler yerleştiler. Bunlar içinde, Fransa Krallığını ilk kuran Barbarlar, Franklardan, kilise ile en çok kur yapan Salyenlerdi. Salyenler toprak işinde ne yaptılar? Her şeyden önce şunu: bütün Romalı malikânelerini veya büyük çiftliklerini, bütün taksim edilmemiş ülkeleri, hele bütün ormanları halk mülkiyeti, millet malı, orta malı haline getirdiler. Ve Barbarlık, Hıristiyanlığın el altından kışkırttığı egemen krallık haline gelinceye değin bu böyle kaldı.” (Tez, s. 76)

Osmanlı toprak düzeni de tıpkı böyle başladı.

OSMANLI RÖNESANSI: “MİRÎ TOPRAK”LAR

Osmanlı, iliklerine dek Müslüman olmuştu. Müslümanlığın ilk günlerine has temiz insan demokrasisini ve Toprak-Mülkiyet-Sosyal Adalet prensiplerini kendine bayrak etmişti.

Gelip yayladıkları yer: Serhatti [sınır boyuydu]; orijinal İslâm Medeniyeti’nin Rönesansını yapıp artık çöken Selçuklularla, orijinal Roma Medeniyeti’nin Rönesansını yapıp artık çökmek üzere olan Bizanslılar tam o noktada, ne ileri, ne geri gidemeyip yırtınıyorlardı. Önlerinde: İslâmHıristiyan iki Antika Medeniyetin altını üstüne getirtmiş Toprak Meselesi ile ona bağlı Sosyal Adalet düğümü bulunuyordu.

Onlar, Müslüman oldular olalı yeryüzüne “Şer’i şerif”i yaymaktan başka hiçbir ülkü tanımayan oğuz İLBleri (İslâm Şövalyeleri: Gaziler) ile, savaşta barışta yanlarından ayrılmayan Horasan Erleri (İslâm Havarileri) idiler. Karşı karşıya gelip birbirlerini ve kendi kendilerini yiyen (İslâmHıristiyan) derebeyleri tutulur şey değillerdi: yalnız nefislerini, sefahatlerini düşünen, dünya varına göz dikmiş, tanrının kullarına adadığı kutsal toprakları gasp ederek, çalışan halkı köleleştirmiş zalimlerdi.

Osmanlı, kılıca sarılıp yıktığı her Tekfur’un (Bizans Derebeyinin) yerine geçmeyi, toprak beyi olmayı, Tekfurlaşmak, gavurlaşmaktan daha iğrenç bir alçaklık ve şerefsizlik sayıyordu. Yanı başlarında eksik olmayan İslâm Havarileri: “anveten” (zorla) ele geçmiş topraklar üstüne, ilk İslâm ışığı “Hülefây’i Râşidiyn” Çağında kurulmuş “MİRÎ TOPRAK” düzeni prensiplerini yayma aşkıyla dopdoluydular. (Slavlarda “keşf” edilen “MİR” adlı kamusal toprak da bu olabilir). Tıpkı ilk Kentin mübarek [kutsal] toprakları gibi Tanrıya adanmış, “Beytül’mali Müslimiyn”in (Müslümanlar malevinin), bütün Müslümanların ortak malı idi. Üzerinde her Müslüman şehidinin kanı, Kur’anda savunulan her dul ve yetimin gözyaşı ve her Müslümanın toplumsal mülkiyet hakkı bulunan toprakta adam kayırmak, ahbapları çift çubuk sahibi etmek, dalkavuk beslemek “NEUZÜBİLLAH!” [Allah Korusun!] küfrün en büyüğü olurdu.

Namık Kemal’in şarkılaştırdığı “400 arslan” (yiğit İlb)’le işe başlanmış idi. Onlarınsa “bir lokma, bir hırka” geçimleri dışında dünya malına baktıkları yoktu. Onun için, hemen bütün ele geçen topraklar MİRÎ TOPRAK oldu. İstatistik rakamları ile sayfa doldurmayalım. Osmanlı ülkesinin büyük toprak genişliklerinde mirî topraklar, nice irtikâplara [yiyiciliklere], kitabına uydurmalara, “vakıf” hırsızlıklarına rağmen, imparatorluğun son günlerine dek çoğunlukta kaldı. Onun için, Osmanlılık fiilen mirî topraklar üzerine temelleri atılmış bir RÖNESANS oldu ve öteki “Tavâif-i Mülûk” gibi bir yüzyıl içinde silinip gitmedi.

Mirî topraklar üstünde Osmanlılık, daha ilk günden “Dirlik Düzeni” ile doğdu. “Uzman” profesörlerimizin şaşadurdukları gibi, “Dirlik Düzeni”:

“Ne zaman, kim tarafından yapıldığı veya yayıldığının araştırılması beyhude.” (Prof. Ömer Lütfi Barkan)

Esrarengiz bir kör tesadüf değildir. Osmanlı’dan 9 yüzyıl önce tâ ilk Mekke-Medine kentlerinde gelişmiş ve İslâmlıktan 50 yüzyıl önceden beri her kentte tanrıya adanmış kutsal topraklar düzenidir. Ve bu düzen, Tarihöncesinden Medeniyete yeni giren her İlkel Sosyalist Toplum insanlarınca bir daha tekrar edilmiş en eski kurumdur.

Osmanlılar, toprak üzerinde kişisel “özel mülkiyet”i bilmeyen, hoş karşılamayan göçebe gelenekleriyle, Tarihte Rönesans görevlerini yerine getirmekle yetiniyorlardı. Öyle yapmasalar Osmanlı olamazlar, dünya
dengesinde kılkuyruk bir ismi var cismi yok küçük devletten öteye geçemezler, Tunalardan Ummanlara uzanmış bir imparatorluğu kuru sözle hiç kuramazlardı.

DİRLİK DÜZENİ

Dirlik Düzeni nedir?

Üç dört sözcükle özetlemeye çalışalım.

Dirlik Düzeninin RUHU gerçekten demokratik Sosyal Adalettir. Fatih’in son çağına kadar, Osmanlı padişahı, halkın emrinde sorumluluk taşıdı.

“Gedik Ahmet Paşa vezirliğinde, işi düşenlerden bir ayağı çarıklı Türk -Devletlû Hünkâr kangunuzdur [hanginizdir]? Şikâyetim var!- deyü suâl’i galiyzâne [kaba soru] ile Divan-ı Hümâyuna girivermekte.” (Abdurrahman Şeref, Tarih’i Devlet’i Osmaniye.)

Cumhuriyet kurucu bir Tarihçimize bile “kaba sövme” gibi gelen soru, ilk Osmanlı adalet anlayışını gösterir.

Dirlik Düzeninin Maddesi: toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik Düzeni, toprak düzeninde sınıfları lâfta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü mirî toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:

1 – ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün Müslümanlardan her biri kadar sahiptir. Ama işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir. İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır. Gerçi 1917 Sovyet Devrimi de toprak mülkiyetini kişi elinden kaldırmıştır. Ama toprağın millet malı oluşu, sosyalist bir tedbir sayılamaz. Belki ideal bir kapitalist
adaletidir. Toprak gibi doğa vergisi bir nesne üzerinde, her kapitalist serbest rekabet kanunu ile eşit kâr sağlamak ister. Arsaya, toprağa yatırılan değer, arazi sahibine ödenen bir fuzulî haraçtır. Toprak beyi denilen fuzulî işgalci mütegallibelerin hazır yiyiciliğini azdıran o zorbaca tekelin haracı, sermaye edilip, daha yararlı işlere yatırılabilir. Bütün dünyanın her memleketinde tarımın sanayiden geri ve ilkel kalması, kâr üstünde ayrıca bir de İRAT ödenmesinden ileri gelir.

Dirlik Düzeni o bakımdan, sosyal bir görev karşılığı olmaksızın, tarımın gelişimi zararına irat yiyenleri kaldırmış, yeni bir kalkınma çağı açmış olur. Osmanlı Dirlik Düzeni ilk ülkücü İlbler derebeyleşmedikçe, müreffeh çiftçi yetiştiren insancıl bir sistem olmuştur. O sayede, dini ayrı Hıristiyan halk, Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılamıştır.

Çiftçi Müslümansa yalnız ÖŞÜR öder: aslında “onda bir” demek olan aynî [ürün olarak ödenen] vergidir ve tektir. Çiftçi Hıristiyansa, öşürden başka bir de baş vergisi denilen çil akçayla ödediği Haraç verir.

2- DİRLİKÇİ: Toprak düzeninin devlet adına güdücüsüdür. “Sahibül arz” (toprağın sahibi) diye de anılır. Gerçekte toprağın değil mülkiyetine, tasarrufuna dahi el süremez. Tasarruf: (topraktan işleyip yararlanma): köylünün, Mülkiyet: bütün Müslümanların hakkıdır. Bugün bir şeyin sahibi: o şeyin mülkiyetini elinde tutan kişi anlamına geliyor. Oysa, Arapça “sahip” sözcüğünün Türkçesi “koruyucu”dur (Sahabet: Korumak). Nitekim Dirlik Düzenindeki “sahibül arz”ların başlıca görevleri: toprağı, toprak üzerinde adaleti ve toprakta çalışanları her türlü haksızlıktan korumaktır. Sahip sözüne bugün verilen anlam: o zamandan beri Türkiye’de yapılmış toprak hırsızlıklarının çok mânidar karşılık soysuzlaştırmasıdır.

İlk dirlikçi: aza kanaat eden, gözü toprakta olmayan millet fedaisi bir halk memuru “Şövalye”-İlb’tir. İratçı toprak beyi sayılamaz:

1) Toprak mülkiyeti yoktur;
2) Toprak üzerinde tekelciliğe kalkışamaz;
3) Toprağın tasarrufuna el atamaz;
4) Toprak beyi gibi hazır yiyici de değildir. Sosyal görevlidir.

Sosyal görevi: Barış zamanında toprak üretiminin, “ehil” ellerde en verimli yoldan yürümesi, tarım işlerinin asayişi, köyde sosyal adaletin sağlanması gibi konuları tutar. Savaş zamanı: çiftçiler tarım işleriyle rahatça
uğraşırken, dirlikçi, ilk çağrıda atını, silahını kapıp sınır boyunda ölüme gider. Ve o zaman, bu gidişler hiç de kırk yılda bir olmaz.

Dirlikçinin bütün hizmetlerine karşılık ne ideal memur olduğu geçiminden bellidir. Bugünkü memurdan yalnız aşırı ülkücü ve canını sık sık ateşe atar olmasıyla ayrılmaz; aldığı maaş da, bütün imparatorluk ölçüsünde eşittir. Ve yanında yetiştireceği her cebelû Cebelû [Timar ve Zeamet sahiplerinin savaş durumunda kendilerinden başka, götürmek zorunda oldukları savaşçılara verilen ad.] kaç akça yıllık alırsa, dirlikçi de ondan bir akçe fazla almaz.

Sistem bu idi.

Öyle kaldı mı?

KESİM DÜZENİ

İlk ülkücü, sapına kadar Müslüman gaziler aşındıkça, Dirlik Düzeni de yıprandı. Yıldırım Bayezit, Dirlik Düzeninin derebeyleşmesi yüzünden Timur’a yenildi. Fatih Mehmet, Dirlik Düzeninde Rönesans yapabildiği için İstanbul’u fethedip, imparatorluğu cihangir etti. Kanuni Süleyman zamanı, Dirlik Düzeni yeniden derebeyleşti. Mirî toprak geliri devleti yaşatamaz oldu. Bu itilme, devleti Tefeci-Bezirgân Sermayenin kucağına düşürdü. Engizisyondan Osmanlı adaletine sığınmış Yahudi Nâsi’ler, Madam Roksalâna’lar, Frenk beyleri: Saray içine dişi entrikaları sokup, “Dolap” adlı bankalar kurarak, devleti borca soktular. Büyük toprak beylikleri kopardılar.

Kesim Düzeninin RUHU: Sosyal adaletin aldığı biçimden bellidir. Padişah artık kafes arkasından bile milletle karşılaşamadı. Fatih zamanı “bir ayağı çarıklı Türk’ün” “Padişahı içerlettiği Ahmet Paşa’nın gözüne çarpınca, bundan böyle padişahımızın verâyi kafesten (kafes arkasından) dinlemesi” icat edilmişti. Kanuni, Dirlik Düzenini Kesim Düzenine çevirince, güya padişahın ihtiyarlığı yüzünden, gerçekte halkın yüzüne çıkamadığı için, gene bir paşa: “Rüstem Paşa ilkasile [telkiniyle-aşılamasıyla] divana çıkmak âdetini terk” etti.

Kesim Düzeninin maddî yapısını Koca Sekbanbaşı şöyle anlatır:

Her bir mukataanın (kesimin) âşari [onda birlik] kıymetleri ne miktara baliğ olmuş [ulaşmış] ise ol miktar meblâğı mal olmak üzere beher sene taraf’ı miriye [devlete] eda (ödeme) şartıyla irat [gelir] kaydolunur ve örfi rüsumlar [savaş vergileri] ve kanuni avâidler [gelirler] malikâne sahibine faiz terki.” (Koca Sekbanbaşı, Hülâsatül kelâm Fi redd’ül avâm)

Bu deyime göre, devlet eskisi gibi öşrünü alacak, yalnız başka toprak gelirlerini, “faiz olarak” kesimciye bırakacak. Bu görünüşte tek aksayan yer: Kur’ân’ın haram saydığı “Rıba” (Faiz)’in, koyu Müslüman Osmanlıca artık resmen tanınmasıdır. Fakat işin içyüzüne inince, yaman bir ekonomi devrimi önünde kalırız: Dirlik Düzeni toprağında yalnız iki zümre (Çiftçi-Dirlikçi) yaşıyordu; devlet hiç aracısız, kendi dirlikçisiyle çiftçiye bağlıydı. Kesim Düzeninde o bağ ansızın kopar, üretmenle devletin arasına, iki sürü başka yabancı ve toprağın [işlenmesi] görevi ile ilgisi bulunmayan insan sınıfı girer:

l- KESİMCİ (Mukataacı),
2- TEFECİ-BEZİRGÂN (Mültezim, sarraf ve aveneleri [yardımcıları, yardakçıları])…

Dirlik Düzeninde toprak yalnız çiftçi ile dirlikçiyi beslemekle yetinirken, Kesim Düzeninde çiftçi ile devletten (öşürünü alır) başka, ekonomi kanunlarına göre eşit aslan payı isteyen, fakat pratikte aslan payı üstünde kaplan, sırtlan, tilki paylarını da kopartarak üretmeni bitkinleştirecek olan iki yeni SOSYAL SINIF kalabalığı peydahlanır.

Kesim Düzeninde toprak “hükmen” gene “mirî mal” sayılır. “İsteyene” denirse de, elbet kayrılana “mâlikâne” olarak “tefviz” (tasarrufunu kiralama) işlemi yapılır. Tefvize karşılık iki şey alınır:

1- “Ücret’i muaccele” (erken kira): toprağın “bedel’i misline yakın” para;
2- “Ücret’i müeccele” (geç kira): her yıl ödenen para.

Pratikte: bu paraların belirli ölçüsü insafa kalmıştır. Tefvizin süresi: Koca Sekbanbaşı’nın dokunduğu gibi, şeriatça, kesimci, devlete verdiği parayı geri alır almaz, toprak da devlet emrine geçmelidir. Bu da, yapılan
hesaplara göre üç beş yılı geçmez. Oysa, “malikâne”ler, kesimciye “kaydı hayatla”, yani ömrü oldukça maledilmiştir. Kesimci onu, öldükten sonra dahi dilediğine devretmenin yolunu bulacaktır. Ayrıca, hazine her tökezleyişte resmî kalpazanlık demek olan “ZÜYUF AKÇA” çıkarır, yani paranın kıymetli madenini çalarak kalp para sürer. O yüzden, her çeyrek yüzyılda Osmanlı parası yüzde yüz değersizleşir. O zaman, kesimcinin devlete ödediği paranın adı değişmediğinden, tefviz ücretleri gerçek değerinin çok altına düşer; devlet kesimciler kazansın diye iflâsa girer. Böylece kesimci, bedavaya “malikâne” sahibi olur

Bunca imtiyazlarına karşılık kesimcinin hiçbir sosyal görevi yoktur. Toprağın ne asayişi ile, ne devlet sınırlarının emniyeti ile kaygılanmaz. Dirlikçiden farkı budur. Topraktan fuzulî “İRAD” adlı haracını alır, yer.
Toprağın tasarruf hakkını ele geçirmiştir; ama işletimi ile yorulmaz: fiilen toprağa el sürmemekle çiftçiden ayrılır; işçi tutup tarım işletmesi yapmamakla ziraatçıdan ayrılır. Toprağın işletmesiyle, bir çeşit “özel girişkin” olan önsermayeci uğraşır: adı MÜLTEZİMdir. Kesimcinin devlete ödediği ücretleri, mültezim arar, bulur, kesimciye verir. Sonra, avenesi “evbaş”ınıayak takımını, köylü üretmenlerin başına musallat ederek, kesimciye verdiğinin birkaç mislini çıkartır.

Mültezim parayı nereden bulur?

SARRAFtan. Tabiî sarraf da babası hayrına para, vermez: FAİZ alır.

Böylece, ortada mültezim, sağında kesimci, solunda sarraf: Osmanlı mirî topraklarındaki verimden pay isterler ve alırlar. Bu yeni düzen içinde çalışan: gene aynı ÇİFTÇİdir. Eskiden çiftçinin yarattığı ürün, onda dokuz kendisi, onda bir devlet almak suretiyle ikiye paylaşılırdı. Hiç değilse, Osmanlı İlblerinin ülkücü çağlarında Dirlik Düzeni böyle kurulmuştu. Kesim Düzeninde, çiftçi, devlet payı olan VERGİ’den (öşür, haraç)’tan başka üç şeyi, daha ödemek zorundadır: Kesimcinin İRAD’ını, mültezimin KÂR’ını, sarrafın FAİZ’ini! Yavaş yavaş bir çeşit toprak beyi durumuna giren “kesimciler” adlı iratçı sosyal sınıfla, sermayeye kâr ve faiz alan para beyi Tefeci-Bezirgân (mültezim-sarraf) ikiz önsermaye sosyal sınıfları türer. Bu iki sosyal sınıf, çok daha karışık ayrıntıları, ekleri, bükleri ile, Osmanlı toplumunu her gün biraz daha Babil Kulesine çevirecektir.

Kanuni çağında toprak üretiminin yüzde 20’si beytülmale, yüzde 4’ü kesimci, mültezim, sarrafa düşerken, çiftçi yüzde 76 alıyordu; 30 yıl sonra beytülmal % 3,3, devlet kastları % 4, Kesim Düzeninin sınıf ve zümreleri % 34, köylü % 50,6 oranında pay alırlar. Ve bu gidiş, gittikçe kötüye kararak Osmanlı nesil ve mirasçılara doğru uzanıp gidecektir. (Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, c. III, İkinci Kitap.)

İKİ TARİH İKİ GİDİŞ

Mirî toprak ekonomisinin birkaç noktasına işaret ettiğimiz iki gelişim konağı, Antika Medeniyetler Tarihinin hem batıp çıkmalarının mekanizmasını, hem de boyuna değiştiği halde boyuna “TEKERRÜR” edişinin
sebeplerini ve biçimlerini gösterir.

Dirlik Düzeni, ekonomi politik bakımından “doğal ekonomi” denilen üretim yordamı üzerinde, ÜRÜN İRADI biçimidir. “Birleşik tarımsal ve endüstriyel aile çalışmasının ürünü” millî gelir olur. Sosyal ve politik işbölümü yapmış DEVLET-ÇİFTÇİ ilişkisi ilkin, o zamanki yeryüzünün en adaletli TOPRAK MÜNASEBETLERİni temsil eder. Fakat, toprağın topluma ait ORTAK MÜLKİYET biçimini korumakta, insanların geleneklerinden başka hiçbir yaptırım yoktur. O yüzden kutsal toprakların ortak mülkiyeti çarçabuk aşınır, bütün sosyal ilişkiler derebeyleşir.

Devlet zümreleri, kendi yaşama temellerini kurtarmak için: ÜLKÜCÜ İLBlikten TOPRAK BEYİliğine doğru kayan sınıfla, yeni sosyal kuruluşun getirdiği refah ve verimde gelişmiş TEFECİ-BEZİRGÂN Sınıfın belirttiği yönde, başka çıkar yol kalmadığından, o zamana göre en rasyonel görünen bir toprak devrimi yaparlar. Bu, Kanuni’nin, adına katılan kanunlarla uyguladığı KESİM DÜZENİ olur.

Kesim Düzeni, doğal ekonomiyi parçalamaya en elverişli olan “PARA İRADI” biçimini getirir. Bu biçim, Antika Tarihte birçok medeniyetler tarafından zaman zaman denenmiş, sonra Roma’da görüldüğü gibi kanlı gerilemelerle aksamış bulunur. Yekpare ve hemen en son para iradı biçimine ancak Avrupa’da, modern sermayenin şafağında ulaşır. Onun için, para iradının iki biçimi ile karşı karşıya gelinir:

I – BATI AVRUPA’da para iradı:

“Biçimi ile birlikte doğrudan doğruya üretmenlerin ekonomik durumlarında büyük farklar baş gösterir. Hiç değilse bu farklar mümkün olur. Ve bizzat doğrudan doğruya üretmenlerin kendileri yabancı emeği sömürtecek araçları elde etme imkânını bulurlar.” (Fasıl XLII.)

Batıda ilk sermaye birikiş temelleri böyle atılmış olur ve ondan modern kapitalizme yol çıkar.

II – ANTİKA MEDENİYETLERDE para iradı biçimi, Osmanlı Kesim Düzeninde olduğu gibi derebeyleşme ve Tefeci-Bezirgân önsermayenin azgınca dahhameleşmesi [irileşmesi, şişmesi] yolunu tutar. Mübalâğalı [abartılı] önsermaye gelişimi, Antika para beylerini -Ortaçağ Avrupasında da görüldüğü gibi- toprak ve imtiyazları parayla satın alarak toprak beyliğine çevirir. Modern sermayenin en büyük düşmanı olan önsermaye, Antika Medeniyetlerde kapitalizm gelişimini imkânsızlaştırır. Osmanlı toprak ilişkilerinin bugüne dek süren özelliği buradan gelir. Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve politik bocalamaların toprak ekonomisi bakımından tarihsel sebepleri, en sonunda bu noktada toplanır.

Gerek Dirlik Düzeninin, gerekse Kesim Düzeninin önünde sonunda soysuzlaşmaları: biri sebep, diğeri sonuç olarak görünen, gerçekte ise her ikisi de karşılıklı etki ve tepki yaparak iki bitişik süreçle özetlenebilir:

1- TOPRAKTA TOPLUM MÜLKİYETİNİN eriyip kişi mülkiyetine dönmesi;
2- TOPRAK MİLLÎ GELİRİNİN gittikçe daha adaletsiz üleşime uğraması.

Bu iki gidiş üzerine de birkaç işaret yapmadan ÖZET etüdümüze son vermeyelim.

ORTAK TOPRAKLARIN ÇALINMASI

“Koca Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük “MİRΔ topraklarına bakınca görülen genel durum şudur:

“Çiftçiler işleyen köylülerdir. Dirlik Düzeninde dirlikçiler (sipahiler) işleten durumda olmakla birlikte, her iki zümre de SOSYAL SINIF sayılamaz, iki taraf da işlenen toprağın mülkiyetine sahip değildirler. İki taraf da, “Mirî toprak”ları aşındırmakta zımni [kendiliğinden] anlaşmaya varamazlar mı?…”

“Padişahından, çiftçisine dek, herkesin ORTA MALI mirî toprakları tırtıklayıp aşındırmakta kişisel yararlık gördüğü bir çağ ve düzendeyiz. Mirî topraklar -bugün de köylümüzün sık kullandığı deyimle- “SAHİPSİZ”dir. Bütün Müslümanların ortak mallarını, ilk Müslümanlıktaki Mekke ve Medine halkları gibi kontrol edip güden toplum geleneği silinmiş gitmiştir.

“Osmanlı İmparatorluğu’nun gerek sanayii, gerek ziraati küçük üretimdir. O zamanki teknik ve bilim, geniş mirî toprakları büyük işletme usulleriyle değil, küçük üretmen tarlacıkları ile ekip biçmeye elverişlidir. Memleketi güden unsurlar, bezirgân düşmanı değillerdi. Tersine, kendileri, göçebe toplumların tarihsel eğginlikleriyle -Cengiz ve Timur akınlarının başlıca zembereği olan- bezirgânlık geleneğine uyuyorlardı. Orta Asya’dan getirdikleri İlkel Sosyalizm ruhları, Arabistan çölüne sinmiş tanrı buyruğu Müslüman prensiplerine tıpatıp uygunca katışarak -nice hayalci sosyalisti imrendirecek- bir küçük ekonomi adaleti kurmuşlardı. Fakat, bir yol oturuk yaşamaya başlayıp göçebe ruhunu yitirdikçe, üst-insan olmanın zehirleyici rahatına kavuştukça, ilk “ipi ile kuşağı”ndan başka varı bulunmayan ülkücü İlbler (idealist şövalyeler), eski medeniyetin çökkün “efendi”lerinden kalma lüks ihtiyaçlara alıştılar. Eski eşit insan anlayışlı gaziler durumundan imtiyazlı kast haline geçtiler. Küçük üretimin dağınıklığından, aczinden yararlanmayı Allah korkusundan başka hiçbir şey engellemiyordu. Vurgun ve fiilî sorumsuzluk, zamanla derebeyleşen zorbaları sultana olduğu kadar tanrıya karşı da oyun oynamaya götürdü. Şeriatın sosyal buyrultuları kitabına uydurulup, rafa kaldırıldı. İlk Dirlik Düzeni böylece, sosyalizme değil derebeyliğe tekerlendi, gitti.” (s.75-76)

Kesim Düzeni “sadre şifa” vereceğine [gönlü rahatlatacağına], “betterin beterini” getirdi. Dirlik Düzeninin derebeyi: toprakta iğreti, devlet emrinde bir kasttı. Onu padişah fermanı yıkabilirdi. Kesim Düzeninin (Mukataacı Mültezim – Sarraf) üçüzü iki sosyal sınıf olarak devletin temeli olan toprağa ve gelirine el koymuş, yerli köklü “eşraf-âyan” gibi sökülmesi güç mütegallibeler haline geldiler. Mütegallibeliğin kökü: Millet malını çalmakta toplanıyordu. Onların bütün Osmanlı topluluğuna, çiftçisinden padişahına dek herkese attıkları şiar: “Devlet malı deniz, yemeyen domuz!” parolası oldu.

Bu parola herkes gibi, belki en çok, çiftçinin de kulağına hoş geldi. Çünkü Osmanlı toplumu bütünü ile, hele çiftçilerle kesimciler büsbütün aynı sathı mâilden [eğik düzlemden] kayıyorlardı. Kesimciler, mirî toprak üzerinde “TEFVİZ” yoluyla tasarruf hakkını alınca, çiftçi ile benzer duruma girdiler. Kesim toprağının tasarrufu:

“Üzerine yapılacak bina, veya dikilecek ağaçlar ve bağlar yapanın
mülkü olmak şartıyla bedel’i misline yakın muaccele denilen bir bedel
ile yahut senelik müeccele denilen ücret.”
karşılığı ediniliyordu.

Bina ve ağacın mülk olması çiftçi için de aynen öyle idi. Gerçi aralarında dağlar ve uçurumlar kadar fark vardı; NİCELİK bakımından ÇİFTÇİ bir çift öküzün hak edebildiği kadarcık yeri (75 ilâ 150 dönüm toprağı) elinde tutuyordu. “Berriyetüş Şam”lıya göre, kesim “malikâneler”i 10 bin reayayı (çiftçiyi) içine alabiliyordu. Demek kesimci: 750 bin ile 1,5 milyon dönüm mirî toprağa konmuştu. Nitelikçe fark daha az keskin değildi: çiftçi işleyendir; kesimci işletendir. Ve kesimcinin havale ettiği mültezimin pençesi altında çalışacak olan, gene çiftçi olacaktır. Toprağın toplum mülkiyetinden kayması, malikâne sahiplerini derebeyleştirecek, çiftçinin başına işler açacaktır.

Ona rağmen -bugünkü “Demirkırat” oyununu andıran bir içgüdü ile- iki
taraf suç ortaklığında birleşirler. Bütün Müslümanların toprak üzerindeki
Ortak Mülkiyetini kendi kişi mülkiyetleri altına aşırmak için, oybirliği
ederler.

Açıkça TASARRUF (işleyip yararlanma) hakkı nasıl oldu da, daha doğrusu hangi kaygan satıh üstünde itile itile MÜLKİYET” değilse bile ona yakın bir hak durumuna sokuldu?

Bu uzun aşırma prosesi, daha “Kanuni” denilen Süleyman I’in Budin’i ele geçirir geçirmez, Budin defterine Ebussuut eliyle yazdırdığı buyrultu ile başlamış sayılabilir. Fermanda iki zıt, birbirini çürütecek hüküm bir araya gelmiş bulunur:

1- “Miri Toprak” kimsenin şahsi mülkü olamaz. Çiftçi bile fiilen işleyeceği toprağın ancak tasarrufuna sahiptir:
2- “Menkule”ler [taşınırlar, taşınır değerler], yani toprak üzerindeki bütün bayındırlıklar (Osmanlı için ev de “taşınabilir” sayılıyor):
Evler, bağlar, bahçeler vb. onları emeği ile yapan çiftçinin “kişicil
mülkiyet”ine girer.”
(s.76)

Çalışanın emeğini bayındırlık işinde kullanmasını teşvik için konulduğu besbelli olan bu kural, çalıştıranlar için de otomatikçe yürürlüğe girer.

“Köylü, bütün ömrünce işlediği toprağa kendinden çok şeyler katmaktadır. Bunu başkanlarının keyfine bırakacaksa, toprağı gübrelemeye bile çokça kalkmayabilir.” (s.77) Onun için “Kara saban ve kuru öküzle küçük tarla üretimi sosyalleşemez.” Öyleyse ne yapmalı? Köylünün yalın kat “tasarruf hakkını gittikçe biraz daha genişletmek icap eder.” (s. 78)

Küçük üretim yordamı ile toplum mülkiyeti arasındaki: “Ekonomik tezata karşı o zaman henüz sosyal rolü bulunan kan bağları görevlendirilir. Tasarrufun mülkiyete yaklaşması şu basamaklardan geçer:

1- “EHİL”den “BÜYÜK OĞUL”a: Çiftçiden boşalan çift toprağını,
vaktiyle dirlikçi: yalnız “ehil” olana, çiftliği en beceriklice çekip çevirene “TAPU” (Batı Ortaçağındaki “VASSALITE”) ile devrederdi. Çiftçinin
oğlu “ehil” değilse babasının yerine geçemezdi. Mirî toprak düzeninde ilk
çatlak, “ehil” şartı kaldırılarak toprağın “Büyük Oğul”a tapulanması ile
başladı.

“Yakındoğu’da Osmanlılığın oynadığı rolü, Batı Avrupa’da tekrarlayan Karolenjiyen Fransası gibi, Osmanlılıkta da “Le Droit d’ainesse” (büyük oğul hakkı) konuldu.” Bu ilk adım büyük güçlüğe, ilk zamanlar hiç uğramadı. Çünkü “Küçük oğullar ağabeyi babaşah sayıyorlardı. Ama bu sürgit yürüyemezdi.” (s.74)

2- BÜYÜK OĞULDAN “KÜÇÜK OĞULLARA”: Fransa’da,
“sonradan doğan oğullara” “apanage” (Türkçesi “ekmeklik”: Ölünceye değin geçimine yarayacak gelir), yahut “donnation” (bağış) verilmek suretiyle (büyük oğul önceliği) ılımlaştırıldı.”
(Histoire Générale des Peuples, c. I, s. 185)

Osmanlılıkta Ebussuut’un fetvaları, daha “Kanuni” adlı Süleyman çağında tasarruf hakkını öteki “oğullara” geçirtir.

3- “OĞULLARDAN KIZLARA”: 1378 (Göç: 775 yılı: “Babadan intikalin [geçişin] erkek evlâda meccanen [bedava], kız evlâda “tapu’yi misli” ile “i’ta” (verilmek) (Atıf: “Arazi Kanunname’i Hümâyunu”) usulü ikar. “Demek, Osmanlı devletinin birinci yüzyılı sonlarında, erkek evlâdın bedava toprak tasarrufundan faydalanması hak[kı] tanınmıştır.”

4- ANADAN OĞUL’a: 1567 (Göç: 975) yılına kadar, anadan erkek evlâda tasarruf intikali “Tapu’yi misliyle” olurdu. Bu çağ “Ukalây’i yehuddan (yahudi akıllılarından) Yusuf Nâsi’nin Osmanlı sarayını “DOLAP” (banka) içine sokmaya başladığı çağdır.” (Osmanlı Tarihi’nin Maddesi Cilt:III, Kitap Bir, Bölüm İki, s.80)

5- “BÜYÜK OĞUL” Kaydı Kalkar: 16’ncı Yüzyıl başlarından beri büyük oğul’un toprak tasarrufunda önceliği kaydı büsbütün kalkar. Hattâ (ATIF’a göre) erkek evlât yoksa, çiftlik kız evlâda “Tapu’yi misli” ile geçer.” (s.80)

Bu birbirine geçmiş tarihli basamak basamak gelişmelerde:

Artık çiftçi karınca olur, toplum mülkiyeti zahire ambarı… Hakkını alın terinden, gücünü ekonomi ve Tarih yönünden alan “Mutasarrıf” [kullanım hakkına sahip olan kişi] yavaş yavaş “mâlik” (mülkiyet sahibi) durumuna girer. (s.80)

Dokunulmaz tüm Müslümanlar malının kutsallığını ve bütünlüğünü korumakla görevli devletlûlar neden susar ve göz yumar.(s.80)

Sonra oldu bittiyi kitaba uydururlar. Çünkü onlar da kesimci (MUKATAACI) göreviyle sessiz halk ve Allah önünde bu yolu açmakta haklı görünmeyi başka türlü sağlayamazlar. Milyonluk toprakları, kutsal toplum ve kamu mülkiyetinden kendi özel kişi mülkiyetine aktarmak için; küçük üretmen köylünün alınteriyle işlediği tarlayı benimseme içgüdüsünü haklı çıkarır gibi davranıp, “efkârı umumiye”yi [kamuoyunu] hırsızlıklarına destek yaparlar.

Daha baştan, Kesim Düzeni ile sağladıkları kamu topraklarına “Tasarruf” sözü dururken “Malikâne” diye (mülk sahibi değilse de onun gibi bir şeyin yeri) anlamına gelen yarı Arap, yarı Acemce bir kaypak ad takmları niyetlerini göstermeye yeterdi. Bugün hepimiz biliyoruz: “birinin malikânesi” denildi mi, kimse o yerin aslında Müslümanların ORTAK MALI olduğunu düşünemez bile; malikâne, sahibinin bal gibi “mülkü”dür, sanılır. Avrupa’dan tercüme kanunlarımız bu oldu bittiyi tanımakta gecikmeyeceklerdir.

O çok basamaklı sosyal-ekonomik heyelânda, artık mülkiyet hakkıyla, tasarruf hakkı birbirine karışmıştır. Kimse içinden çıkamaz. Yalnız, Müslümanlığın lâfı ortalıkta dolaşırken, bu “şeriata aykırı” durumu, kapıkulu hocalarımız kitabına uydurmuşlardır. Bildiğimiz gibi MÜLKİYET altında (kişinin özel mülkü) olan bir şey, sahibi isterse:

  1. İCAR” edilir (kiraya verilir);
  2. MİRAS” bırakılır (ölen mülk sahibinin malı kendi özel dölüne kalır);
  3. REHİN” edilir (ödünç alınan bir paraya karşılık gösterilir);
  4. HİBE” edilir (mülk sahibi malını dilediğine bedava bağışlayabilir);
  5. BEY’İ” edilir (satılır).

Özel kişi, kendi mülkü olmayan bir şeyi, bu beş türlü tasarruftan hiçbirisine sokamaz. Kutsal ŞERİAT’a göre (Tanrının buyruğunca) mirî malları (kamu mülkiyetinde olan toprakları) padişah dahi olsa hiç kimse, kişi olarak özel dileğiyle o beş türlü tasarrufa uğratamaz. Karakaplı öyle yazar.

Ama iliştiğimiz basamaklı toprak hırsızlığının kitaba uyduruluşu öylesine alır yürür ki, en sonunda tasarruf altında bulunan toplum topraklarına, mülk (özel kişi mülkiyeti altında bulunan) topraklara yapılan her şey; başka bir ad takılarak pekâlâ yapılır. Bu olayı şöyle adlarla kitabına uydururlar:

Bunun artık “Mülkiyet” veya “Tasarrufu” diye bir farkı kalmış mıdır? Ama Allahtan korkulup, peygamberden utanıldığı için, yapılan işlere sözde başka adlar takılarak “kutsal şeriatın” afokonu bastırılır. Bir şeyin adını değiştirmekle, kendisi değiştirilebilir mi? Kulları atlatanlar: Hem de Müslüman kalarak, peygamberi kandıracaklarına yahut Allahı aldatabileceklerine nasıl inanırlar?

Olmuş. “Mülkiyet: Propriété ile “Tasarruf: Possesion”aşağı yukarı her dilde bugün karışmış bulunur. Çünkü, bütün dünya, bizim yoldan geçmiş, toprak üzerindeki kutsal toplum mülkiyetini özel kişi mülkiyetine çevirmiştir. Laik çağda oldu bitti, daha açıkça “kanun” gücünü kazandı..

TOPRAK GELİRİNİN ÜLEŞİMİ

“Dirlik düzeninde toprak gelirinin paylaşılması, sosyal işbölümü kadar basittir. Miri toprağın tasarrufu gibi ondan doğan değerlerin mülkiyeti de, doğrudan doğruya üretmene (çiftçiye, reayaya) aitti. Miri toprağın mutlak kamu mülkiyetini temsil eden devlet: kendi zümrelerine şer’an ve kanunca sınırları belirtilmiş bir İDARE ÜCRETİ (öşür, Müslüman olmayanlardan ayrıca haraç) alır idi… Osmanlı idaresi ülkücü ilblerin elinde kaldıkça, dirlikçilerin toprak gelirinden aldıkları pay devede kulaktı. Sonra gittikçe arttırılan sürüyle vergiler ortaya çıktı.” (s. 246)

Kesim düzeni, işi büsbütün azıttı.

Osmanlı Miri topraklarında milli gelirin çeşitli sınıf ve zümreler arasında nasıl paylaşıldığı üzerine daha açık fikir edinmek için, modern Tarım (Ziraat ekonomisindeki değer üleşimi ile bir kıyaslama yapmalıyız. Batı toprak gelirleri, hiç değilse klasik ekonomi bakımından şu bölümlere ayrılır:

1- Üretmen çiftçinin zaruri geçimi, modern ziraatte üretmen: toprak işçisi.
2- Arazi sahibinin iradı (rant);
3- Sermayeye düşen pay;

Bu üç bölümün ekonomi realitesinde yeniden ikişer bölüme ayrıldığı görülür.

TOPRAK ÜRETMENİ’nin (ister işçi, ister çiftçi olsun) aldığı geçim ücret, başlıca iki derecede olur:

a) Yaşatan geçim: Bir çalışan insanın kendisinin ve çoluk çocuğunun orta normal bütün zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak ücret veya kazanç kadar payı toprak gelirinden almak;

b) Süründüren geçim: Toprak üretmeni bu seviyedeki ücret veya kazancı ile ölmez, yaşar ama hep bildiğimiz gibi, ona (modern insanın yaşama standartına bakılınca) yaşamak değil, sürünmek denir.

TOPRAK İRADI: Hiçbir iş ve sosyalca yararlı görev görmediği halde, sırf şu veya bu yoldan toprağın mülkiyetini tekeline geçirdiği için, ne doğrudan doğruya üretmene (işçi veya çiftçiye) çalışma ne dolayısıyla üretmen sayılan kapitaliste işletme imkanı vermeyen, vermek için haraç isteyen arazi sahibinin payıdır. İrat da iki derecede olur.

c) Mutlak Irat(La Rante absolue): Ekilen en kötü topraktan dahi arazi sahibine çıkarılması gereken pay demektir.

d) Fark iradı (La Rente differentielle): En kötü toprağa nispetle, daha iyi yahut daha “yerinde” olan toprağın sağladığı fazlalıktır. Arazi sahibi sulu toprağından yararlanmayı, çorak topraktan daha yüksek irat ile kiralar; ne kadar çorak olursa olsun şehir içindeki arsasını şehire uzak toprağından çok yüksek kiraya bağlar; şehir büyüdükçe arsa ihtiyacı arttı mı, toprak sahibi de irad haracını arsanın toprağında hiçbir değişme olmadığı halde, ateş pahasına çıkarır. İşte bu en kötü veya en az yerinde olan toprağın getirdiği irad üstündeki aşırı irada fark iradı denir.

“TOPRAK SERMAYESİNİN: Tarım gelirinden aldığı pay da ikiye bölünür:

e) Faiz: Toprağı işletmek üzere yatırım yapacak sermayeci (kapitalist) muhtaç olduğu parayı başkalarından kiralar. Toprak kiralarken nasıl irad ödemeyi göze alırsa, tıpkı öyle, para ödünç alırken de para sahibine faiz ödemeye mecbur kalır.

f) Kâr: Sermayeci toprağı, çalışacak işelini, yatırılacak parayı bir araya getirmekle gösterdiği girişkinliği, babası hayrına yapmaz. O da, kendisine ÜCRET-İRAT-FAİZ dışında bir pay bekler, ki ona KÂR denir.” (age)

Toprak ekonimisinde bugün insan oğlunun işletmeyle elde ettiği gelir bu anlattığımız 6 türlü bölüme ayrılarak paylaşılır. Biz bu payları, adalet üzere ayrılmış, yani her sosyal sınıf ve zümreye eşitçe üleştirilmiş sayar isek şöyle bir şema ile karşılaşırız: Bu hesapta toprak üretiminin, köylü geçimi dışındaki masrafları bulunmaz; artıdeğerle, üretmenin geçimi birliktir.

“Burada sırf şematik bir fikir vermek için, toprak gelirinin bölümlerini altı eşit parçaya ayırdık. Gerçekte bu denli “adilane” eşit bölünüm olamaz. Ama ideal kapitalizmde bu şema oldukça hakikate yakın orantılar verebilir.” (s. 249)

Sonra, buradaki şema modern toplumdaki toprak gelirinin yalnız sosyal sınıflar arasında yapılan ideal üleşimini gösterir. Medeniyet çağıyla birlikte, sosyal sınıfların üstüne, her gelirden pay alan bir de DEVLET çıkmıştır. Devlete de ayrı bir pay gerekir.

Bu altılı gelir bölümü üzerine gerek devletin gerek sosyal sınıf ve zümrelerin aldıkları gelir payları belirtmek ve uygulamak için aşağıdaki işaretleri kullanacağız:

ŞEMALARIN SONUÇLARI

“1- Tarihte küçük üretmen köylü için en ideal çağ: Devletle çiftçinin (ama bugün Türkiye’de büyük arazi sahiplerine sahtece verilen adla sözde çiftçinin değil; Osmanlı Dirlik düzeninde bir çift öküzle geçimini sağlayan küçük üretmen çiftçinin) başbaşa kaldıkları normal (TARİHÖNCESİNDEN MEDENİYETE) geçiş çağıdır. Orada Devlet, faraza ilk kanuni Kesimcilikte olduğundan iki misli ve bütün öteki çağlardakinden (Derebeyleşen Dirlikçilik ve Kesimcilik gibi Demokratik ileri kapitalizmde olduğundan) 4 misli fazla pay aldığı halde, üretmen çiftçi bahtiyardır; çünkü o da, kanuni Kesimci düzende olduğundan 2 misli, kapitalizmde olduğundan 3 misli, Derebeyleşmiş Dirlik düzeninde olduğundan gene 3 misli, derebeyleşmiş Kesim düzeninde olduuğndansa, tam 8 misli daha yüksek oranda pay alır.
“Demek, Batı Avrupa’da Daha doğrusu İngiltere’de Toprakbentliğin kalkıp da hür çiftçilerin kuruldukları 15. Yüzyılda olduğu gibi, Osmanlı Dirlik düzeninin de ilk ülkücü başlangıç çağında yaşama, doğrudan doğruya üretmen köylü-çiftçi için gerçekten bir “ALTIN ÇAĞ”dır. Köylünün, GELENEKÇİ ve ESKİ ZAMANLARA HASRET oluşu bundandır.”
(S. 50)

Boyuna dokundurulduğu gibi “geri kafalı”, “nettiğini bilmez şaşkın” oluşundan değildir.

“2- Fakat ilk ülkücü birlik düzeni, ister istemez çabuk geçen bir ara çağdır. İngiltere’nin 15. Yüzyıl tarımında, derebeyi sömürmesi yerine kapitalist ve ortağı Lord sömürmesine geçiş konu idi. Osmanlılıkta, derebeyleşip göçmüş Antika bir medeniyetin yerine başka bir Antika medeniyete geçiş (bir Rönesans, İslam Dirilişi) konu oldu. Avrupa’da bağımsız küçük üretmen Çiftçi işletmesi bir “SOSYAL DEVRİM” geçidi, Osmanlılıkta bir “TARİHSEL DEVRİM” geçidi oldu. Dirlik düzeni, ister istemez,kendinden sonraki gelişim basamaklarına, şeylerin akışıyla gidip soysuzlaştı. İngiltere’de büyük derebeyi artığı arazi sahipleri, toprak beyleri bile “modern LORD” biçiminde kapitalistleşip, sermayeci ağa oldular; Osmanlılıkta, tersine parabeyleşen Tefeci-Bezirganlar, “EŞRAF”, “AYAN”laşarak TOPRAK BEYLİĞİNE soysuzlaştılar.

“Bununla birlikte, Dirlik düzeni, hatta derebeyleştiği zaman bile, köylüye geri bir kapitalizmde veya derebeyleşmiş Kesim düzeninde olduğundan 2 misli yüksek geçim düşürdüğünden, köylü hala kendisine bir “SAHİP” özlemektedir. Buradaki sahip, köle sahibi “EFENDİ” değil, Osmanlı’nın ülkücü İlb (Şövalye-Gazi) kanaatkar ve fedakar, sosyal adaletçi “SAHİB’ül ARZ”larıdır.” (s. 50)

“3- Kesim düzeni hiç değilse ilk normal “kanuni” konağında üretmen köylüye hiç değilse yarı yarıya, yaşatan geçimden üstün bir şey, Devlete de ondan öncekinin 2 misli bir gelir sağlıyor görünmektedir. Bu görünüş sayesinde Devlet o reformu başarı ile sonuçlandırabildi. Derebeyleşmiş dirlik düzeninde “MEHDİ” aramak yolu ile gerçekte derebeyliğe karşı ayaklanma eğginliği gösteren köylü, “CELALİ”lere alet edilmek isteniyordu. Devlet, Anadolu köylüsüne ilk Kanuni Kesim yararlıklarını gösterip, Anadolu İç İsyanlarını içinden fethetmiş sayılabilir.

“Kesim düzeni, eski dirlikçi derebeyleşmesine taş çıkartacak sömürüsü ile o yaman soysuzlaşmaya, ayanlaşmaya başlayınca, halkın ağzından “DEVLET BABA” sözünün “ZALİMLER”e karşı düşmemesi bu mekanizma ile doğmuştur. Padişahların, saray görevinde ve kapıkulluğunda boğaz tokluğuna yetişmiş vezirleri milyonluk hazine ve sefahatlerde yüzer görünce “bire zalim şol mel’un) deyip kelle uçurmaları ve sık sık “müsaderelere girişmeleri o bakımdan halkça,hele köylüce sosyal adaletin bir tecellisi sayılmış ve “DEVLET BABA”ya güveni artırmıştır.” (s. 250)

“4- Kesimci Düzeninin karakteristiği ilk KANUNİ ile son DEREBEYLEŞMİŞ Kesimcilik düzenine ait iki şemada açıkça belirir. Kesimcilik başlarken Devlete, ondan önceki (Derebeyleşmiş Dirlik Düzenindekinin) iki misli kadar gelir, hem de peşin parayla sağlanır. Devlet kastları (İLMİYE-SEYFİYE-KALEMİYE-MÜLKİYE) memnundur. Köylüye, şöyle böyle bir süründüren de olsa geçim bırakılır. Köylü, eskiden beri alıştığı durumunda bir değişiklik olmadığını görerek, üst tabakalarda kanın gövdeyi götürmesine aldırmaz, taraf tutmaz. “KÖYLÜ LAKAYTLIĞI” denilen şey budur. Geri kalan toprak gelirinin yarıdan aşağı düşmeyecek bölümünü üstünleşecek KESİMCİLİK SINIFLARI: mukataacı beylerle, tefecibezirgan sermaye sahipleri kendi aralarında büyük bir hakkaniyetle, (serbest rekabete yakın arz ve talep kanunu ile) üleşirler. Çağın “KANUNİ”liği budur.”

“Lakin üretimin kontrolünü bir yol ele geçirip üstün sosyal sınıflar durumuna giren sermaye sahipleri, çarçabuk, alttan, üstten vurgunları ile, züyüf akçayı (enflasyonu) ve o kalpazanlık sayesinde uzun vade ile ellerine geçirdikleri büyük topraklardaki karunlaşmayı hem devletin hem halkın ve küçük üretmen köylünün zararına ilerletirler. Köylü o zamane dek görülmedik yaman darlığa düşüp, “YERLERİN ESİRİ” dedikleri hale geldi. Kendisini yaşatmaya değil, süründürmeye yetmeyen geçimin altına inerler. Kesimci ile sermayeci arasındaki ilk “ADALETLİ KANUNİ” gelir üleşimi bile zedelemez.”

“Köylünün ses etmeye HAKKI yani GÜCÜ yoktur.

Ya en üstteki Kesimci beyler neden susarlar?

Çünkü onlar da suç ortağı olarak yapılan hırsızlıktan “KILIÇ”larını, paylarını alırlar. Aşağıda tefecibezirgan sermayeye kaptırdıklarını, yukarıdaki Devletin payından kendi hesaplarına geçirirler. Devletse Kesimci bey ve efendilerin elinde bulunduğundan ses çıkarmaz.” (S. 51)

5- Kesim düzeninin çarçabuk soysuzlaşması, dirlik düzeninin en soysuz derebeyleşme çağını bile aratmakta gecikmedi. Halkımızın bin yıllık deneyimlerle “GELEN GİDENİ ARATIR” sözü, 60-70 yüzyıldan beri sürüp gelen bu oluş “TEKERRÜR”lerinden çıkmadır.

Ne yapılabilirdi?

“Kesimcilik, köylünün köleden aşağı geçim yollarını kesmiştir. Devletin payını yarı yarıdan aşağılara doğru budamıştır. Ama artık Devlet eski ilk ülkücü İLB’lerin, Müslüman şövalye Gazilerin DİRLİKÇİ DEVLETİ Olmaktan çıkmış, KESİMCİLER DEVLETİ olmuştur. Koltuğu altıda yetiştirdiği sosyal sınıfların her gün biraz daha büyük arslan payı almalarını sağlayacak iktidar durumuna girmiştir.” (s. 251)

Artık işi yoksa, imparatorluğun her bozgunu üzerine kan ağlayan, Hristiyanlıktan dönme (belki “KOÇO” iken “KOÇİ” olmuş) namuslu “KOÇİ BEY”ler şöyle haykırsınlar:

Elhamdülillahi teala, Saadetlu Padişahım hazretlerinin ol makule ma ve modale ihtiyacı yoktur ki mansıp için kimseden akça ala ve mahsus tevabii yoktur ki, yolsuz mansıplar verilmek lazım gele. Cümlealem Seadetlu Padişahımızın kulu ve muti fermanberidir. Herbiri istihkakı üzere, yolu ile riayet olunur. Böyle olacak, layık ve seza değildir ki memleket sahibi ve ibadullah hafızı (tanrı kullarının koruyucusu) İslam halifesi zerre kadar yararlanmış olmaya da mansıpları pulluk pulluk satılıp, bir alay hain hazineler ve defineler derleyeler ve memleketi harap ve yebep ideler!” (Koçibey Layihası, s. 7)

Yahut Padişahı Allahla korkutsunlar:

“Zalimler senden sorulur, vekilinden değil!” (age, s. 48)

“Ceza gününde cümlesi seadetlu padişahımdan sorulur. Ol taktirde, bunların düzeni ile kayıtlanmak farz ve vacip mesabesinde olmuştur. Bir alay değersiz zevk ve sefada olup da, seadetlu padişahımız sorumlu olmak ne revadır?”
(age, s. 75)

Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. “Halkla Padişah arasına önce kafes, sonra duman ve kan perdesi inmiştir. Kesim düzeninin yarattığı “sosyal sınıf”lar, haddini bilmeyecek DEVLETLUyu Padişah da olsa Selim III gibi boğar, hatta Genç Osman gibi ırzına dek el attırıp ölüsünü bile lekelerler.

Haki Kırgız
Müftühama, 52
Fatih İstanbul

,
One comment to “Hikmet Kıvılcımlı – Dünümüz ile Bugünümüz”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.