Hikmet Kıvılcımlı – Çek Meselesi mi? Dünya Meselesi mi?

Çek meselesi neye benzedi?

Türkiye’de pek sevilen esnaf mutfağının, lâhmacun kadar sürümlü bir aşı vardır: “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü?” der.

Türkçesi: harp yok, darp yok. Sovyetler Birliği Çek baldızını niye öptü?

Mesele bu kadarcık, yâni bizim esnafça bile konulsaydı, şöyle bir soru ortaya çıkacaktı: Acep, ortada bir “Bayram, seyran” var mıdır, yok mudur? Sovyet enişte, Çek baldızını böylesine ALENEN “öpmekle” körkütük sarhoşluğu yüzünden, içinde ayıkken saklı duran bir sapık güdüyü mü açıkladı? Yoksa… gerçekten hasbi bir “ağabey” şefkati mi göstermek isterken, pot kırdı?

Sovyetler, Çekoslovakya’dan ne isteyebilirler? Sovyetlerin bir SOSYALİST Cumhuriyetler birliği olduğunu bir yana bırakalım da, bayağı bir kapitalist devlet olduğunu bir an öne sürelim. Kapitalizm İngiltere’de gelişince, kara Avrupa kıt’asındaki rakiplerine karşı: Belçika, Felemenk, Lüksemburg gibi sürüyle satranç tahtasındaki paytaklara benzer devletçikler kurup savunmasını sağladıydı. Sovyetler de, sosyalizm sistemini emperyalizme karşı toprak üzerinde savunmak için, hele İkinci Emperyalist Evren savaşından sonra, Doğu Avrupa denilen ülkede, sınır boyu: Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi kendi sistemine uyarlı devletçikler tanıdı.

Kapitalizm için Belçika, Felemenk, Lüksemburg, hattâ Monte Carlo ve Andora devletçikleri ne ise, ne denli “BAĞIMSIZ” ise, sosyalizm için de: Polonya, Çekoslovakya hattâ Mogolistan odur ve o denli “BAĞIMSIZDIR”… Bu bağımsızlığı Sovyetlerin kendileri istemişlerdir. Hattâ çeyrek yüzyıldan beri kendi elleriyle kurmuşlardır. Şimdi ansızın, bir geceyarısı kendi kurduğu ve tuttuğu o “Bağımsız devletler”in savunduğu bağımsızlıklarını neden zedelesin? Önce en basit mantık gereği bunu akıl almıyor.

Diyelim ki “Mantık”ımız çelişkileri kapsar. Olaylar ortada. Sovyetler Birliği yeryüzünün altıda biri. Yerüstü ve yeraltı zenginlikleriyle, büyük emperyalist Amerika Birleşik Devletlerinden çok daha üstün ve bütünlemesine varlıklı. Henüz o yaman ülke zenginliklerini kapitalist Amerika kadar olsun değerlendiremediği ise bir başka olay. İkide bir kapitalist dünyadan buğday ithal etmek zorunda kalıyor. Kendi toprağında yapacak böylesine uçsuz bucaksız işleri sıra beklerken Sovyetlerin gözü niçin dışarıda olsun?

Kapitalist düzenin eşitsiz ekonomik gelişimi, kapitalist devletleri zaman zaman dünya dengesini alt-üst edecek pazar ve ham madde aramak maceralarına sürükler. Sosyalizm için böyle bir kaçınılmazlık yoktur. Özellikle Sovyetler Birliği’nin toprakları her türlü teknik ve ekonomik gelişim için gerekli bütün hammadde kaynaklarına ve en geniş insan, pazar malzemesine sahiptir. Böyle bir devletin başkalarına ait topraklara ihtiyaç duyması düşünülemez. Hele Karpat dağlarının karlı tepelerinde tünemiş, öteden beri tarihte her Avrupa reformuna Jean Huss çapında bayraklar sunmuş gelenekli iki üç milyon Çek ve Slovak’ın toprağına göz dikmekle neyi kazanacaktır? Bütün dünyayı aleyhine kışkırtmak mı hoşuna gidecektir?

Daha bunu sorarken bir TOPRAK meselesiyle karşı karşıya bulunmadığımız kendiliğinden anlaşılıyor. Ya sosyal ve politik durumlar?

“HER MİLLET KENDİ ALINYAZISINI KENDİSİ BELİRLENDİRECEK” formülünü Sovyet güdücüleri bilmiyorlar mı? Biraz okur yazar olan her namuslu kişi bilir ki, ne denli küçük olursa olsun, her milletin kendi alınyazısına kendisinin sahip olması parolası bir Sovyet icadıdır. Bu parolayı yeryüzünde ilk koyan ve uygulayan akım LENİNİZM adını alır. Sovyetler Birliğinde bir insanın güdücü olmasına hacet yok: İlkokula giden bebekler dahi, o parolayı ilmühal ezberler gibi hatırında tutar.

Öyle ise ne oluyor?

Evet, bütün mesele burada. İtiraf edelim ki, “HÜR BASIN”: Kapitalist dünyasının altıncı kuvveti olmaktan çıkmış, birinci kuvveti olmuştur. “KAMUOYU” denilen şeyi, her olayın püf noktasında, sonuna dek kör etmeyi ve uçurumun dibine dek istediği yere doğru sürüklemeyi bilen en başarılı kör oyunu, en usta inceliklerle hep o “Hür Basın” oynar. Günlerce, haftalarca, aylar ve hattâ yıllarca: her sabah gözünü açan okur yazara, yeni uyanmış taze beyninin içini açtırır. O beynin içine fonla öyle: uçkur, peşkir, cinayet, polis hafiyesi, hırsız, yankesici, vurgun, dolandırıcılık, kız kaçırma, cinsi sapıklık, spor ayıcılıklar, sinema yıldızları, Kur’an Kursları ve ilh. ufaklıklarını boşaltır ki, okuyucuya usanıp hiç bir şeyi ciddiye almaz olur, yahut bir detektiflik esrarkeşi kesilir çıkar.

Yıllarca bu kokuşmuş hava ile sistemlice serseme döndürülmüş bulunan beyinlere, bir de bakarsınız hiç beklenmedik ve yerden göğe dek haklı görülen bir cevher atılır: “Her millet kendi alınyazısını kendisi belirlendirmeli!…” Ne imrenilecek inci fikir, değil mi? O tonla hür basın süpürüntüleri ortasında bu ufacık elmanın parıltısı bütün gözleri kamaştırır. Ah! öyle mi? Yazıklar olsun… En usanç getirmişinden, en zabıta romanı ve filim yıldızı, yahut spor esrarkeşine dek herkesin gözü bu elmas ışığa dalar. Ve onun dışında kalan bütün dünya bir anda kararıp gözden yitiverir.

Artık varsa yoksa o elmasın değeri uğruna acınılır. Bütün öteki her gün yutulmuş süprüntülerin acısı çıkarılacaktır. İşte Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu bile, hiç âdeti değilken, programlarının beşte dört haberler bölümünü hep o ciddi Çekoslovak meselesine ayırır. Olayların iğne ucu kadar görünmez ayrıntıları üzerinde projektörlerinin milyonlarca mumluk ışığını çevirip, evirip, dolaştırır.

Çek meseelsi cihan kamuoyuna böyle verildi, veriliyor, verilecek. Bu şartlar ortasında, en sağlam düşünceli insan azıcık sendelemekten kendini alabilir mi? Ne lüzumu varmış küçücük bir Çek milletini istemediği sosyalizmde zorla tutmaya? Yeryüzünde bunca kapitalist ülkeler var. Sovyetler Birliği hepsiyle: “BARIŞ İÇİNDE BİRLİKTE YAŞAMA”ya kuzu kuzu yanaşmış iken, şu kendine göre bir «SOSYALİZM» denemek isteyen Çekoslovaklara niçin dayanamasın? Sonra, bir çeyrek yüzyıldır, Ruslar gibi aynı Slav dilini konuşan bir kaç milyon insanı sosyalizme ısındırmak için, zırhlı silâhlardan başka araç bulamamış olmak ne demektir? Ve ilh, ve ilh…

Çek meselesini, “Hür Basın”ın sunduğu gibi, sırf ve yalnız ufacık Çek toprağı meselesi olarak ele aldık mıydı, en insaflı düşünürün bile yukarı ki sorulardan kendini alamaması kaçınılmaz olur. Hele Türkiye gibi dünya akımlarının hem en anaforlu dönemecinde, hem en vurdum duymaz ortamında yaşayan bir ülke için, yani dünya ile bütün bağları yüzyıllardan, bin yıllardan beri balta ile kesilip koparılmış insanlar için… olayın içyüzünü kavramak hemen hemen imkânsızlaşır.

Ne var ki, sosyalist Doğu’dan yükselmiş “İZAH”lara kulak asmayalım. Çünkü önce onlar bir yanı tutacaklar ve sonra belki de: aşağı tükürsek sakal, yukarı tükürsek bıyık durumunda susacaklardır. Nitekim de öyle oluyor. Resmi iki üç bildiri dışında o yandan çıt gelmiyor. Yalnız işlem, davranış, aksiyon var… Kapitalizmin emperyalist çağını şahlandırmış olan ve general diktasını yaşayan Batıda, nasılsa ağızdan kaçmış gibi görünen tek tük dil sürçmeciklerini göz önüne getirelim. Her saat başı kafamıza boşaltılan kararlar dolusu ajans ve radyo haberleri içinde boğulmayalım.

“Çekoslovakya Faciası” çevresinde kan gövdeyi götürürken, Fransa’nın “Colombey-Les-Deux-Eglise Bildirisi” içinde geçen bir sözcüğü bir daha okuyalım. O bildiriyi yapmış görünen De Gaulle de, hiç yoktan; “Bayram değil, seyran değilken” baldızını öpen enişte durumunda kalıyor. Hür basının himmetiyle “dünyayı allak bullak eden” Çek meselesi sanki hiç ortada yokmuş gibi, Fransa kadar muazzam bir emperyalizm ülkesi adına ağır ağır konuşturulan De Gaulle ne diyor? Hep kabahat “BLOKLAR POLİTİKASI”nda, diyor. O kadar. Fransa’nın da aşağısı sakal, yukarısı bıyık. De Gaulle de açık tüküremiyor. Dişleri arasından “Çekoslovak” sözcüğü yerine “BLOKLAR POLİTİKASI” deyimini kaçırıveriyor.

Anlaşıldı mı? Bloklar: NATO ile VARŞOVA Paktları adını alan, kapitalizm ile sosyalizm arasında karşılıklı nöbet tutan silahlı iki cephedir. NATO blokundan Fransa, Çek meselesi konuşulurken “BLOKLAR POLİTİKASI”nı yadırgıyor! Şu Fransa düne dek NATO’ya üs olmuş, bugün NATO’dan nasıl yakasını kurtaracağını kestiremeyen Fransa’dır. Ve Çekoslovak derken, “BLOKLAR POLİTİKASINI ÇEK” diyor.

Diyelim ki Fransa NATO’da çekimserdir. İngiltere’de “İŞÇİ PARTİSİ” iktidarı var. Bu iktidar ölecek, gözü NATO çöplüğünde kalacak olan başlıca NATO çığırtkanı horozlardan biridir. İngiliz horozu Çekoslovak olayları üzerine ne düşünüyor? Tarafsız Fransız basınına, sayılı bir “İNGİLİZ DİPLOMAT” şunları söylüyor:

«Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’ne karşı Haçlılar Seferi açmak fikri bir yana bırakıldığı andan itibaren elden gelecek tek tutumdan başkası ortada kalmıyor; kırılıp dokülenleri sınırlamalı, bunun için kamuoyu dayatıyorsa, barış içinde bir arada yaşama yumuşamasını (gerginliği gidermeyi) kabul etmeli, ama her ne pahasına olursa olsun, herhalde Soğuk Savaşa dönmekten sakınmalıdır.»

Ne demektir bu? “Kol kırıldı, yen içinde saklayalım” demektir.

Niçin?..

Dünyada kapitalizmi icat etmiş olan İngiltere ve iki emperyalist evren savaşının üstün başpehlivanı olmuş İngiltere ile Fransa “DİPLOMASİSİ”, “Çek faciası” önünde yavaşça niçin böyle fısıldaşıyorlar dersiniz? Bütün dünyanın hür basını, Çekoslovak olayından başka hiç bir şey tanımaz ve bu uğurda kızılca kıyametleri ayyuka çıkarırken: yeryüzünün sayılı iki büyük emperyalistine, birbirlerini kedi köpek kadar çekemez hale gelmiş bulunan Fransız ile İngiliz’e ne oluyor ki, böyle aynı noktada birleşebiliyorlar? Mesele “ÇEK” değil “BLOK”tur, yok “SOĞUK SAVAŞ” olmamalı, “BARIŞ” olmalı diyorlar.

Lütfen unutmayalım. Yirmi birinci yüzyıla insan türü merdiven dayamış bulunuyor. “DEVLET” kavramı artık “FELÂKET” kavramı ile bir olmuştur. İnsanlık, dalında çoktan olgun çürümek üzere bulunan SOSYAL SINIFSIZ BİR TOPLUM çırpıntısı içinde kıvranıyor. Ortada hâlâ “KÜÇÜK DEVLET”, “BÜYÜK DEVLET” yetmemiş, iki de “SÜPER BÜYÜK DEVLET” türemiş. Felâket olarak, unutmayalım ki, “SÜPER BÜYÜK DEVLET” olmak bile “AZ FELÂKET” değil. Onun için Fransa ve İngiltere gibi “BÜYÜK DEVLETLER” aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler bıyık durumunda bozuluyorlar. Ya böyle
bir dünyada “KÜÇÜK DEVLET” olmak ne demektir? “TRAJEDİ”nin kökü burada yatıyor.

Onun için, insanlığın trajedisini sosyal ölçüde bütün büyüklüğü ile koymadıkça, “Hür Basın”ın her günkü süprüntü seyyar satıcılığını yuta yuta beyin ve mide fesadından kurtulmayı umamayız. Burada artık Çekoslovak’ya kadar SSCB’nin de mutsuzluğu ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Andre Ulmann 23 Ağustos 1968 günü şöyle yazıyor:

“Şimdi, kınama dalgası herşeyi çiğniyerek taşıyor. Yalnız başına bu dalganın bile vahim politika sonuçları olacak. Onun için insan kendi kendisine sormamazlık edemiyor: Sovyetlerle Varşova mektubundaki beş oyun arkadaşı, neden o dalgayı sineye çektiler?”

“SSCB’nin ve oyun arkadaşlarının müdahale ederken geçirdikleri tereddütler, en sonra davranışa geçme kararını verişleri yeterince gösteriyor ki tartışma daha başlamak üzere iken bile, kamuoyunun Çekoslovakya dramı gibi baktığı şeyin sınırlarını aşmıştır…”

Teşhis kabalama budur. Büyük hastalığın (yahut büyük doğum sancılarının) semptomları, ister istemez, “KÜÇÜK DEVLET” olmanın ağrıları ile açığa vuruyor. Bu ağrılar ne ilk, ne son olacağa benzemiyor. Daha dün yaşamış olanlar bir daha hatırlayabilirler. İKİNCİ EMPERYALİST EVREN SAVAŞI başlangıcında gene Çekoslovakya gibi küçücük bir ülke ile SSCB’nin akıl almaz kertede uzamış, hem de o zaman epey kanlıca uzamış bir inanılmaz savaşı oldu: Finlandiya Savaşı…

Bir devle ayakları altında dolanan afacan bir çocuğun güreşini andırıyordu Sovyet-Fin savaşı. Bu savaş dünya kamuoyunu öylesine dehşetle oyaladıydı ki, rahmetli Amerikan Cumhurbaşkanı Roosevelt bile, bir ara dayanamayıp: “Sovyet Bombaları Yalnız Fin çocaklarını ve kadınlarını öldürüyor, yazık oluyor” diye bildiride bulunmuştu. Stalin de; “Mister Roosevelt o kadar uzakta olduğu için, Sovyet bombalarının yalnız çocukları ve kadınları öldürüp öldürmediğini göremiyor” karşılığını vermiştir savaşın sonunda herkes bir şeyi öğrenmişti:

Finlandiya’ya yabancı askerin çıkması demek, Sovyetlerle savaş demek olur!

Çok geçmedi, Nazi orduları, Finlandiya’ya çıktılar. Çek geçmedi Nazi orduları Fin orduları ile birlik olup Sovyetleri en nazik yerlerinden, Kızılordu’yu arkadan hançerlemek için Finlandiya yolu ile Leningrad’a taarruza geçtiler… Kabahat kimindi? Sovyetlerin mi, Finlandiya’nın mı? Yoksa, hattâ azgın Alman Nazilerinin mi? Herkes kendi açısından bir gerekçe taşıyordu. Kabahat: can çekişen kapitalizmindi.

Aynı İkinci Emperyalist Evren Savaşında bir başka “KÜÇÜK DEVLET” daha okka altına gitmekle trajedi yaşadı. Bir gece yarısı, bu sefer azgın Naziler değil, “BÜYÜK DEMOKRASİLER” baskın yapılar. İngiltere ile Sovyetler Birliği küçük, geri ve cılız “İRAN DEVLETİ”nin topraklarını ansızın, – tıpkı Çekoslovakya’da olduğu gibi hiç direnç görmeksizin – işgal ediverdilerdi. Olayların akışı ile sonuç görüldü. İngiltere ile Sovyetler İran yolunu kesmemiş olsalardı, Nazi orduları Boğazların ve Ege denizinin kıyılarına indikleri zaman Türkiye üzerinden Yakın Doğu’ya atlamanın (askercil, politik, sosyal) her türlü yollarını plânlamışlardı… Kabahat kimindi? İngilizlerin mi? Acem Şahının mı? Yoksa Sovyetler’in mi? Herkes kendi açısından bir gerekçeye dayanıyordu. Kabahat hâlâ debelenen kapitalizmindi.

Onun için, gerek Fransa’nın, gerek İngiltere’nin, Çekoslovak o ayını serinkanlılıkla düşününce “BLOKLAR POLİTİKASI”na bağlamaları, heyecana kapılıp saçını başını yolmanın asıl derde deva olamayacağını gösteriyor. Mesele dünyanın horoz ötmez, gün batmaz bir dağ tepeciğinde geçmiş facia sınırları kadar ufaltılamıyor. Niçin? Bunun her günkü bir kaç örneğini gelecek yazı ile vermeye çalışalım.

DÜNYANIN SİLÂH SESİ

A) GÜÇLER DENGESİNDE ÜÇ SİLÂH SESİ

Dünya meselesi olarak Çekoslovakya probleminin, duyarlık ve heyecan ötesindeki anlamı ne olabilir?

Soru böyle konulunca, her şey, göz kamaşmasından kurtuluş kertesine bağlı kalıyor. Yargı için tek ağır basacak eleman, artık şu veya bu formül, slogan, düşünce, davranış olmaktan çıkıyor. En kritik anda, zinciri sürükleyen HALKA aranıyor.

Ve yalın keskinlikte, çırılçıplak GÜÇLER DENGESİ ortaya çıkıyor. Bütün öteki hikâyeler, şiirler, müzikler, hatta prensipler ve sistemler, güçler dengesi önünde birer hoş sadâdırlar. Şu kubbede, ya kalırlar, ya kalmazlar. Kaldıkları zaman bile dinlenilir, geçilirler… Dünyanın sesi, KUVVETİN sesidir. Her sesin gücü, GÜCÜN sesinden gelir. Yeryüzü ezeli savaş meydanıdır. Orada ilk ve son duruşmada, yalnız (maddi veya manevi) GÜÇLERİNE göre, silâhlar konuşurlar.

Çekoslovakya olayı birbirinden çıkmış 3 güce dayanır silâh sesini patlatmış bulunuyor :

1- Dünya’nın Silâh sesi,
2- Almanya’nın Silâh sesi,
3- Çekoslovakya’nın Silâh sesi.

Bu sesleri bilmeyen yok. Gene de, hep birlikte şöylece üç sese toptan kulak kabartmamız yararsız olmayacaktır.

B) TAVŞANIN KULAĞI

Sovyet Blokunun bütün söyledikleri bir yana. Ok gibi yerine varan tek hareketi şu oldu: Ordular Çekoslovakya’ya girer girmez, ülkenin Batı sınırları boyuna süzülüp yığıldılar. Gelen asker Çekoslovakya’nın bütün şehirlerinden dışarıya, çıktı. Çekoslovakya’nın bütün idarecileriyle anlaşıldı… Yalnız, Alman sınırındaki yığınak koygunlaştırıldı. Söz konusu Çek Sosyalizmi miydi? Hayır, belli ki, müdahalenin baş amacı o yığınılan sınırlardır.

Bir Aşırı-Ulu Devlet, durup dururken, Dünya Kamuoyunun, hatta bayrak bildiği Sosyalizmin üstünden, alelacele ordularını bir sınıra dayaması, gelişi güzel alınmış karara dayanamaz. Öyle olabileceğini öngörenler bile, askerin Alman sınırına dayandığını görür görmez, problemin Çekoslovak sınırından dışarıya atlamış bulunduğunu kabullenmek zorunda kalır.

Çekoslovakya ile Batı (Kapitalist) Almanya sınırları 356 kilometreyi çok aşıyor, Bir 570 kilometre de Avusturya sınırı vardır… Bu “ALMAN IRKI”nın sınırı ötesinde neler oluyor? Sinik tavşanın kulağı burada gizleniyor. O Tavşan orada yeni yatmıyor. Çekoslovakya ile Avusturya sınırında Alman Tavşanının neler kazdığı unutulamayacak dünün dumanı üstünde anısını çağrışıyor.

C) İKİNCİ EMPERYALİST SAVAŞIN PÜF NOKTASI

29 yıl önce Alman faşizmi, Dünyaya saldırmak için dama tahtası aradı. Önce, Avusturya’yı yuttu. “Anşlus” hakkı tanınır tanınmaz, Çekoslovakya Nazilerin ağzına sokulmuş bir lokmaya döndü. Alman Emperyalizmi Çek lokmasını yutmadıkça ne sağa, ne sola saldıramazdı. Çünkü, Çekoslovakya, belinin ortasına iner, Almanyayı bugünkü gibi ikiye bölerdi. Çekoslovakya, Orta Avrupa stratejisinde öylesine nâzik ve kestirmece kaledir.

Ona rağmen, Batılı Emperyalistler (sahnede: İngiliz, Fransız; kuliste: Amerika), Çekoslovakya’yı yutan, Hitlere, Münih andlaşması ile “Afiyet olsun” dediler. Sovyetlerin Nazi saldırısına karşı birleşme teklifini, Çemberlayn’ın şemsiyesi kadar olsun ele almak tenezzülünde bulunmadılar. Batı Emperyalizmi Çekoslovakya’yı Alman faşizmine helâl etmeselerdi ne olurdu?

Şu iki olay, 55 milyon insanın canını İkinci Emperyalist Evren Savaşından yüzde yüz kurtarırdı:

1- 1939 yılı, Çekoslovakya’nın ordu gücü, bütün Alman ordularından üstündü. Ne İngiliz’e, ne Fransız’a, ne Amerikalı’ya, ne Sovyetler’e hacet yoktu. Tek başına Çek ordusu, Almanya’nın altından girip üstünden çıkmaya yeterliydi, Nazilik ölürdü. Dünya demokratik yoldan, savaşsız gelişirdi.

2- Çekoslovakyaya da hacet voktu. Çek Ordusunun üstünlüğünü herkesten iyi bilen Alman Genel Kurmay Başkanı, serseri Nazi çılgınlığına Almanlığı kurban etmemek için, Hitler kuduz köpeğini, fare kapanma kıstırmış, tevkif etmek için parmağını kaldırmak üzere idi (Gisevius’ün “Bis am bitteren End”ini kaç defa okusak azdır).

Bütün bu olayları domuz gibi bilen Batı Emperyalistleri, Münich’te, histerik genelev orospuları gibi afokonlar geçirerek Hitlerin altına yattılar, Bütün dünya Emperyalist ajanlarıyla sıkı fıkı çalışan Gisevius: Hitlerin tevkifi için son emri almak üzere gittiği geceyi anlatır. Ansızın: “Achtung Achtung!” diye müziğini kesen radyo: Hitlerin Münich Zaferini müjdeler, ve Alman Genel Kurmay Başkanı’nın son işareti yapacak iki eli, çâresizlikle iki yanına düşer.

Bütün Emperyalist gizli servislerinin dosyalarında yatan, fakat milletlerin okudukları zaman bile anlıyamadıkları hakikat ne idi?

1- Çekoslovakya meselesi, Emperyalist Evren Savaşı‘nın birinci problemidir.
2- Çekoslovakya’yı Naziliğe yutturan şey, Çek ordusunun güçsüzlüğü değil, tersine güçlü oluşu, Emperyalist oyununu bozacak kertede güçlü oluşudur.

Emperyalist oyunu ne idi? Açıkça şu idi: Finans-Kapital denilen Şirketler Saltanatı için, artık yeryüzünde şu veya bu Vatan, yahut Millet yoktu. Milletleri kafese koymak için Vatan çemberleri içinde Ali Cengiz oyunu oynayan, her ülkeye dal budak salmış biricik TEKELCİ SERMAYE OLİGARŞİSİ vardı. Bu Oligarşinin çıkarı, Vatan Millet sınırlarını fakir fukaraya dokunulmaz en yüce kutsallık gibi yuttururken, kâğıt helvası yer gibi yemek ve yedirmekti.

Bu oyunu “Diyalektik” oynuyorlardı: kimi Demokrat, kimi Faşist geçinecekti. Viyana şantiyesinde işçiler iskeleden yaka paça aşağı attıkları için işçi düşmanı kesilen, serseri, aylıklı asker Hitler onbaşıdan daha ahmağını ve daha namussuzca kaçığını bulamadığı için, Alman milletinin başına getirenler sayılı “Batı Demokrasileri” oldu. Bir İkinci Evren Savaşına ihtiyaçları olduğu için, Nazi hayvanlarını uçuruma ittiler.

Her zaman Savaş: hazıryiyici üst sınıfların, Toplum içindeki Sosyal Sınıflar Savaşını, dış savaşla oyalamak oyunudur. Ama, hiç bir zaman Sınıflar Savaşı 20’inci Yüzyılda olduğu kadar Milletlerin Savaşı kılığına itçe sokulamadı. İnsanoğlu, gözgöre kendisini, daha iyi soysunlar ve ezsinler diye salhaneye atamazdı. Hele İşçi Sınıfı Tarihe gireli, sınıf savaşı yüzük taşı gibi ortada kalmıştı. Hele Sovyetlerde İŞÇİ SINIFI iktidarı kurulunca, ona karşı Alman öküzlerini ürkütecek Nazi çoban köpeklerinden daha uygunu bulunamazdı.. Ancak aç bırakılmış Faşist köpekler sıkıştırılacaktı ki, Sovyet fırınına 5 milyon işsizle birden saldırtılabilsin, İkinci Emperyalist Evren Savaşının içyüzü bu idi. Bilmeyen kaldı mı? Ama, “Hür Basın” sayesinde, üçüncü Emperyalist Evren Savaşı mayalandırılırken, insanların dikkati ayrıntılarla boğularak, Sınıflar Savaşı: bir Milletler Savaşı kılığına elbet sokulmak istenecektir. Onun için, 29 yıl önceki oyunu gözden kaçırmamalıyız.

D) “BLITZKRIEG” (YILDIRIMSAVAŞ) DENEYİ

Nasıl unutulabilir?.. Daha İkinci Emperyalist Evren Savaşı başlarken gören göze kılavuz istenmedi. Mesele ve Savaş: sözde ALMANLIK ile ANGLOSAKSONLUK yahut FAŞİSTLİK ile “DEMOKRATLIK” arasında olmaktan çıktı. Kapitalizm ile Sosyalizm arasında kozların paylaşılması yönüne çevrildi.

Alman Genelkurmayını şaşırtan buydu. Vatan-Millet formülü-Tabu’sundan başka kavram tanımamak üzere otomatlaştırılmış Asker kafası bir türlü anlayamıyordu. Nasıl olur da, demir gibi kuvvetli Çekoslovak ordusu Alaman’ı tepelemeye bol bol yetecekken, ondan başka, bütün müttefikleri: Fransız, İngiliz, Leh ve hepsini “Ruh’u habisi” Amerikan Devletleri takım taklavat Hitler gibi elleriyle yetiştirdikleri külhanbeyin önünde dört kat secdeye kapaklanırlardı?.. Zorbalığını bâtıl itikatlaşırmış Cermen derebeyi Prusyalı yunker ağa, elini yanağına vurarak, bunda bir Şeytan işi var sanmıştı. Hitler’e İblis yardım ediyordu, hiç ötesi yok. Bu adamla uğraşılmaz!

Sovyetler Şeytana inanmıyorlardı. İblisi tanıyorlardı. Hitler sarhoşunun kendi üzerlerine yıkılmak istendiğini açıkça gördüler. Stalin, asılacak Ribbentrop’la saldırmazlık paktı imzaladı. Kıyameti en çok koparanlar: Hitler Çekoslovakya’yı yutarken işbirliği teklif eden Sovyetlere dirsek çevirmiş tatlı su demokratı Batı Emperyalistleri oldu. Oysa, Arabın dediği gibi: “Cezâ, amelin cinsindendi.” Batı Emperyalistleri, Avrupa Emperyalist kenefine jandarma yazdıkları Naziliği bomba edip Sovyetler üstüne atmışlardı. Sovyetlerin yaptığı, tıpkı Çanakkale Savaşında, İngiliz Coni’nin (tatlı canını düşünerek) fitili tükenmeden el bombasını Türk istihkâmına atınca, bizim Mehmetçiğin aynı bombayı patlamasını beklemeksizin yakalayıp İngiliz istihkâmına fırlatışını andırıyordu. Darılmaca yoktu.

Beride, Alman faşizmi, tek başına Çekoslovakya Ordusunu bile yenemeyeceğini herkesten iyi bildiği için, Kızılordu ile savaşı göze alamamış ve ilk fırsatta hesaplaşmak üzere, von Schlieffen stratejisi ile, tek cephede hazırlığını bitirinceye dek, saldırmazlık paktını Sovyetlerle imzalamıştı. Emperyalist Evren Savaşının Faşizm ile Sosyalizm arasında geçeceğini anlamamak için insanın pek “şâir” veya “muharrir” yahut kurnaz “diplomat” olması gerekirdi.

Naziler, Batı Demokrasileri sayesinde Çekoslovak ordusu, Avusturya ordusunu, Macaristan, ve ilh. ordusunu yedeğine alıp birkaç kat güçlendi. Yetmedi. Askeri eğitmek, Yıldırım Savaşı için bir tecrübe tahtası bulmak, sarsılan moralleri bir parlak zaferle kuvvetlendirmek için Polonya’yı da yedeğine almak zorunda kaldı. Batı Emperyalizminin “garanti verdiği” Polonya’nın bir milyonluk Süvari Ordusu, Savaş Tanrısı çalımlı eşsiz şövalye Rydz-Śmigły’nin sürgünde beslenmesine yarayacak Polonya hazinelerini kaçırmaktan başka bir işe yaratılmadı. Polonyalı kahramanlar da, ağababaları Batı Emperyalistleri gibi, o Nazilere, karşı Sovyetlerle işbirliği yapmaktansa, şânla, şerefle Hitler’e teslim olmayı öngördüler.

Bu sonuncu raundla birlikte Batılı Emperyalistler muratlarına erdiklerini umdular, Alman Faşizmi Polonya’yı it dalamış keçiye çevirirken, Sovyet Orduları Varşova önüne dayanmış, Alman faşizmine: “o kadar uzun boylu değil, dur!” demişlerdi. Faşizmle Sosyalizm burun buruna gelmişti. Batı Emperyalizminin “Demokrat Hür” basını, Almanlardan çok Sovyetleri kınadı. Olur muydu hiç fukara Polonya’yı arkadan vurmak? Oysa Polonya’nın zengin sınıfları Naziliği yıllardan beri kırmızı balmumu ile çağırmaktan kırılmışlardı. Batı Emperyalizmi “lisan’ı hâli ile” Hitlere: ne duruyorsun, saldır Sovyetlere diyordu.

E) “DRôLE DE GUERRE”

Hitler saldıramıyordu. Napolyon bütün Avrupa’yı yedeğine aldığı halde yenilmişti. Şimdi ise Batılı Demokrat Emperyalistler, Almanla Sovyeti kızıştırmak için, tırnaklarına tükürürce Hitler’e Savaş ilân etmemişler miydi? Stalin Batı Emperyalistlerine: “Kestaneyi ateşten çıkartamam” demişti. Hitler, çıkaracaktı ama, kestaneyi Alman Emperyalizminden başkasına yedirmemekle görevliydi. O zaman, Emperyalizmin birisi Demokrat, ötekisi Faşist iki cambazı bir Savaş ipinde oynamaya giriştiler… Hem, ne “Savaştı” o?

Ona, işi hep sarakaya alan Fransız Emperyalizmi: “Drôle de Guerre” adını vermişti: “Savaş acâibi!” Sahiden de Emperyalistler bir Komedi oynadıklarını sanıyorlardı. Sözde birbirlerine Savaş ilân etmişlerdi. Tam bir yıl, neredeyse tüfek patlatmaksızın, Alman askerleriyle Fransız-İngiliz askerleri, meşhur Majino hattı üstünde karşılıklı yârenlik edip çamaşır kuruttular.

Demokrat Emperyalistler, Nazilik Polonya lokmasını hazmeder etmez, kendilerini bırakıp Sovyetlere saldırmasını bekliyorlardı. Naziler ise, Savaşın en dolaysız KUVVET problemi olduğunu herkes kadar biliyorlardı. Güneydoğuda: Varşova, Prag, Viyana, Budapeşte, Bükreş, Sofya ve ilh’ı, Kuzeyde Danimarka, Norveç ve ilh’i yedeğe alınca, Europafestung (Avrupa kalesi) dedikleri yerde bir Paris’in işini tamamlıyacaklardı. Hitler tecrübesiyle biliyordu. Danzig Gauleiter’ine dediği gibi: «Kapitalistler mi? Parayla satın alınmıyacak kapitalist, kapitalist değildir.” Fransız kapitalizmi toptan satın alınmak için çanak açmış beklerken, deli miydi o kadar Alman faşizmi kendisini hazırlıksız Bolşeviğin dişine taktırsın?

Alman Finans-Kapitali alttan Demokrasi Finans-Kapitali ile, Alman Genelkurmayı üstten Fransız-İngiliz-Amerikan Genelkurmayının Faşist su başlarıyla anlaştılar. Nazi ordusu, bisiklet yarışı yaparca, dokunulmamış köprülerden ve açık bırakılmış ezeli Cermen geçitlerinden atladı. Bir solukta Paris’e gelip, en ünlü Fransız kahraman Mareşali Petain’le “ASKER ASKERE”: “AVRUPA KALESİNİ” komünizmden nasıl kurtaracaklarını plânlaştırdılar. Ve hemen, Hitler’in velihat tayin ettiği Hess, bir uçakla Büyük Britanya adasına uçuruldu. Sovyetler Birliğine açılacak Haçlılar seferinde İngiltere’nin de, bir Gauleiter’lik olarak “Europafestung”a katılması isteniyordu. Ava giden Anglosakson Emperyalizmi, şimdi yetiştirdiği Hitler’e, itlere mi av olacaktı? Sosyalizme karşı Haçlılar seferine Alaman, “Avrupa kalesi” ile gidebilirdi. İngiliz Emperyalizmi Alman Emperyalizminin emrine girmek için bu günleri tertiplememişti!

En sonunda, Anglosakson Emperyalizminin plânı kendiliğindenmişçe tuttu. Alman Faşizmi; Eski Dünya’ya lider oldu: Uzak Doğu’nun Tokyo’sundan, Çin, Hint Çini, Malezya, Endonezya yollarıyla ASYA’yı; Adisabeba’dan Libya yoluyla Tunus, Cezayir, Fas’a dek AFRİKA’yı; Lizbon ve Madrid’den Oslo’ya dek, Helsinki’den İstanbul’a dek AVRUPA’yı Berlin mihveri çevresinde teşkilâtlandırdı. Zafer arabasına bağladığı bütün Eski Dünyanın Savaş potansiyeli ile Sovyetler Birliği kestanesini ateşten çıkarabileceğine güvendi. Buna Churchill’i bile inandırdı.

Böylece, Dünyanın Emperyalist silâh sesi, bir anda, Alman Emperyalizminin Komünizme karşı o patlatılmış silâh sesine dönmüş oldu. 30 yıl önceki Alman silâh sesiyle, 80 yıl sonraki Alman silâh sesinin nasıl kopuntusuz süre geldiğini hatırlamazsak, şimdiki Çekoslovakya silâh sesini iyice seçemeyiz. SOSYALİZM ile KAPİTALİZM arasındaki ANA ZITLIĞI, sâf insanlara lâtilokum diye yutturmak ve unutturmak için, akıllı (DEMOKRAT) Emperyalizm’in eski huyudur: Emperyalistler arası zıtlığı maske gibi kullanır. En geçerli olanı ALMAN MASKESİ’dir. O fazla sırıtırsa: bir küçük milleti kanlı karnavala sokmayı pek becerir. Fin maskesi, Leh maskesi, Macar maskesi olmazsa; ÇEKOSLOVAK MASKESİ kullanılır.

Önce Alman Silâhının Maskesini, sonra Çekoslovak Silâhının maskesini kaldırmaya çalışalım.

ALMANYA’NIN SİLAH SESİ

A) KÖPEK KÖPEĞİ (EMPERYALİZM EMPERYALİZMİ) ISIRMAZ

İkinci Emperyalist Evren Savaşında Alman Silâhını Sovyetler Birliği kırdı. Anglosakson Emperyalizminin kırık Alman silâhını onarmak için her şeyi yapacaklarını bilmek keramete bağlı değildi. Hele Amerikan Emperyalizminin tıpkı Birinci Emperyalist Evren Savaşından sonraki gibi Alman Emperyalizmini diriltme şırıngalarına başlayacağı daha Yalta Konferansı’nda belli oldu.

Churchill, Almanya’yı, eski: Bavyera, Saks, Renan vb. bölümlerine parçalamak teklifini yapmıştı. Bu iş için kurulan Komisyon 2 defadan fazla toplanamadı. Roosevelt: Amerikan askerlerinin Avrupa’da en çok 2 yıldan fazla kalmayacağını Stalin’e vaadetmişti. Üzerinden çeyrek yüzyılı aşkın zaman geçti: Amerika Almanya’ya yeniden 45.000 asker yolluyordu. Roosevelt, çarçabuk öbür dünyaya gönderilmişti. Ardından Truman, 1945 Temmuz Potsdam Konferansında, Almanya’nın bir merkezde birleştirilmesi projesini getirmişti bile. Fransa veto etmeseydi: Alman Emperyalizmi 23 yıl önce diriltilmiş olacaktı.

Bunun böyle olacağı Savaş Boyunca Batı Emperyalizminin tavşana kaç, tazıya tut deyişinden belliydi. Alman Faşizmi Sovyetlere saldırdığı gün: Batılılar Kızılordunun Sibirya’ya dek silinip süpürülmesini beklediler, Churchill’in ünlü “ADALETİN KILICI” söylevi bunu açıkça ilân etmişti. O görüşle ve sırf Faşizm, Sovyetleri yıktıktan sonra, hazıra konmak amacıyla Demokrat Emperyalizmler: “İKİNCİ CEPHE” kuracaklarını açıkladılardı. Uzun ve kanlı savaş yılları uzadıkça, her altı ayda bir adı anılan “İkinci Cephe” ertelendi. Şu yıkılası Sosyalizm bir türlü dayancını yitirmiyordu ki, Demokrat Emperyalizmler hazıra konacak bir “İkinci Cepheyi” açsınlardı.

Naziler Stalingrad önüne geldiler. İkinci cephe gene açılmadı. Beklendi. Kızılordu, Alman Ordusunun belini ortasından kırdığı gün, “İkinci Cephe” adlı temcit pilâvı yeniden ısıtıldı. Alman Emperyalizmi anasından doğduğuna pişman edilip, Kızılordu Alman sınırlarını aşacağı sıralar, en sonra “İkinci Cephe” açıldı. Görünüşte Demokrat Emperyalizmler “Sovyetlere yardım” için geliyorlardı. Gerçekte İkinci Cephenin: Alman Emperyalizmini korumaktan başka hiç bir amaç gütmediği ortadaydı. Demokrat Emperyalistler, son dakikada (Hitler’in son dakikasında) ALMANYA’NIN ÜÇTE İKİSİNİ SOSYALİZM’den kurtardılar. İkinci Cepheinin Alman Emperyalizmini korumaktan başka amaç gütmediği sırıttı.

Onun için Stalin: “Allah bizi dostlarımızdan korusunda, biz düşmanlarımızın hakkından nasıl olsa geliriz” demişti.

B) HİTLER İTİ ÖLMEZ

Nazi orduları henüz kaçmakta ve Kızılorduca kovalanmakta iken toplanan Yalta Konferansı şu bildiriyi yayınlamıştı:
“Bizim (Sovyetlerle Demokrat Emperyalistlerin) bükülmez irademiz, Alman askerciliğini (militarizmini) ve Alman Nasyonal Sosyalizmini kökünden yıkmaktır ve bunu öylesine yapmaktır ki, Almanya bir daha hiç bir zaman Cihan barışını bozamasın. Bütün savaş canilerini hemen mahkeme önüne o çıkarmaya ve çarçabuk cezaya çarptırmaya kararlıyız.”

1945’ten 1964 yılına dek ne yapıldı?

Alman savaş suçlularını yargılayan Münich mahkemesi, yalnız hamamın namusunu kurtarmaya çalıştı. Sosyalizme giren Doğu Almanya’da kaç tane cinayet suçlusu Nazi varsa, hep birden, gizli, açık Batı Almanya’ya kaçtılar. Her gün bütün dünya bu kaçışanların: Sosyalizm istemediğinden olduğu yayıldı. Ona rağmen, Nazi katilleri o denli çokmuşlar ki, 9 yıl içinde Doğu Almanya 16.572 Faşist caniyi yargıladı. 12.807 kişi hüküm giydi. 1.578 kişi beraat etti. 2.178 kişi suçlu bulunmadı. Mahkûm edilenlerin 118’i ölüm cezasına, 231’i müebbet hapse, çarptırıldılar. 5.088’i üç yıldan yukarı hapis yattı.

Bir de bütüne yakın Nazi suçlularının koltuğu altına sığındıkları Batı (Federal) Almanya’ya bakalım. Orası, nüfusça Doğu Almanya’dan iki üç kat kalabalıktır. Kaçanları da hesaplarsak, Batı Almanya’da yüzbinlerce Nazi savaş suçlusu bulunuyor demektir. Bunlardan yalnız 12.457 kişi yargılanabildi. 9’u idam, 90’i müebbet hapis, 80’i kürek cezasına çarptırıldı. 7.000 sanık beraet ettirildi… Demek koca Almanya’da milyonlarla insanı gazla boğup, fırında yakanlar 9 kişicikmiş!

Bu “SINIF ADALETİ”nin anlamı açıktı. Emperyalizm, ister Faşist olsun, ister demokrat olsun tek amaç güdüyordu: Alman militarizmini ve Naziliği değil, Almanya’da ve gerekirse Alman azgınlarıyla dünyada sosyalizmi yıkmak! Bu işte yeryüzünün en gözü kararmış otomat hayvanları Almanya’da yetiştirilebilirdi. Efendisini tanımayan şu veya bu Nazi başı veya kuyruğu, Adalet gösterisi ile milletleri kandırmak için, ortadan kaldırılabilirdi. Ama, NAZİLİK’in kendisi, Emperyalizmin vazgeçilemez silâhıydı. Sıra geldikçe kullanılacaktı. Gerekirse o Naziliğe “Cihan barışı gene bozdurulacaktı”

Onun için Emperyalizm, önce gizli gizli, sonra açıktan açığa, bütün cinayet işlemiş sayılı Nazileri, Batı Almanya’nın bütün kilit noktalarında başa geçirdi. 1964 yılı cinayetle suçlu 1900 Alman faşisti, Batı Alman devletinde hemen her yeri tutuyorlardı. Nazi katillerinin Batı Almanya’daki rollerini anlamak için, şu bir kaç örneği göz önüne serelim:

  • 21 tane Bakan ve Federal Devlet Sekreteri,
  • 100 tane “Bundeswehr” (Ordu) general ve amirali,
  • 828 tane Büyük hâkim, Savcı, Yargıç,
  • 244 tane Dışişleri yüksek memuru, Bonn Elçisi, Konsolosu,
  • 279 tane Polis başı, “Anayasa koruyucusu” (adı verilen gizli polis) yüksek memurları.

Yâni, Batı Almanya’nın: Gizli, açık polisi, İçişleri, Dışişleri, Orduları, Adliyesi, en ince hesaplarla denenmiş Nazi katillerinin kontrolü altına sokulmuştur. Amerika ve Emperyalizm o eski kurt Nazi külhanbeyilerine güveniyor. Naziler de, bu güvence yerden göğe dek elverişli oldularını ispat için harıl harıl hazırlanıyorlar.

Emperyalist Alman silâhının bugünkü durumunu daha iyi kavramak için, birbirinden çıkan 3 tutumu gözönüne getirelim: 1- Alman Emperyalist metodu, 2- Alman Emperyalist doruğu, 3- Alman Emperyalist tabanı.

C) FAŞİZM METOTLARI

İkinci Emperyalist Evren Savaşında Alman Emperyalizminin hangi karakter ve metotlarla çalıştığını öğrenmeyen kaldı mı? Tıp Doktoru G.Reins, Konsantrasyon kampında öldürülenlere rapor düzmek için çağrıldığı Neu-Sassfurt’ta şunları görüyor:

“Kamp tutukluları yere uzanmışlardı. Onlar artık insan değillerdi; deriyle örtülü birer iskelettiler… Hep açlıktan ölmüşlerdi.”

Bu öldürülenlere, Nazi şefleri: “Kan bozukluğundan” yahut “Asistoliden” ölmüşler gibi rapor istiyor. Ve Herr Doktor da imzaları, ezbere bastığını saklamıyor….. Burada Faşistin itliğine mi tutulursun, Doktorun davarlığına mı? Orta Alman, ister Nazi orman ayısı olsun, ister yüksek kültürlü, böylesine otomattır.

Peenemün’de yeraltı işletmesinde kırbaç ve çizmeli tekmeyle çalıştırılanlar, Greifswald insan yakma fırınında kül ediliyorlardı. Bunların ele geçebilmiş tek tük listelerinde şunlar okunuyordu:

(Fransız) “No: 299: G. Charpentier: Âsilik etti. Kurşuna dizildi.”
(Türk) “No. 6: Haydar Kobura: Kaçarken tepelendi.”
(Slav) “No. 18: Stanislaus Kuşarski: Reichsführer SS’in emriyle asıldı.”

Bu uzayıp giden kısa trajediler kimin içindi? Savaş esiri yabancı sürgün, Yahudi, her milletten Nazi aleyhtarları kamplara yığılmışlardı. Alman Finans-Kapitalistleri milyarlar vursun diye, yeraltı dehlizlerinde aç açına çalıştırılıyorlardı. Çalışamayacak gibi olanlar, geri gönderilip yakılıyor, yerlerine yenileri sürülüyordu. Böylece, hem esir beslemek külfeti azalıyor, hem boğaz tokluğu bile düşünülmeyen köle işçiler harcanıyorlardı. Yağlarından sabun, küllerinden gübre, üzerilerinde çıkan Kıymeti nesnelerden, Nazi sevgililerine armağanlar sağlanıyordu.

Alman Emperyalizmi için her şey mübahtı ve basitti. Örneğin, 6 Kasım 1944 günlü bir emir “Yahudi” yerine “Sonderdienstverpflichtete” (Özel hizmete ayrılmışlar) sözcüğünü öneriyor ve: “Çalışanlardan itaatsizlik gösterenler hemen Gestapo’nun yetkili otoritelerine haber verilecektir” buyuruluyordu. Emrin üstünde de kocaman bir: “GEHEİM!” (Gizlidir) damgası. Cinayeti kimse görmeyecek!

Yalnız Güney Almanya’nın (Çekoslovak sınırlarının) Gestaposu emrinde 230 bin savaş esiri böyle çalıştırılıyordu. Esirlerin 100 bini Macar Yahudisi, 50 bini İtalyan, 5 bini İtalyan, 5 bini İtalyan subayı idi. Thuringe’nin Saxe-Anhalt potas madenlerinde galeri sistemiyle, dünyadan gizli yeraltı silâhı ve uçak fabrikaları kuruluyordu. “Çalışkandır, yamandır Alman milleti.”

Yeraltına köle işçi o işletmelerinin başına “YAGER” (Avcılar) grubu geçmişti. O gruptan “Schlempp grubu” 3 muazzam Finans-Kapital konzern’i arasında işbölümü yapmıştı:

1- REIMAHG işletmeler (Reichsmarschal: Alman İmparatorluğu Mareşalı, Hermann Göring hava gemicliği), 144 yılı bir çok tekelci şirketin kaynaşmasından doğmuştu. “Schlempp grubu”, korkunçluğu dillere destan olmuş Buchenwald Konsantrasyon Kampından 10 ayda getirttiği 15 bin işçiden 5 binini öldürmüştü. Öldürülenlerden: Hollandalı, Belçikalı, Fransız, Yugoslav, İtalyan, Leh, Çekoslovak, Sovyetli, İspanyol olarak fişleri ele geçirilebilenler 885 kişidir. REIMAHG, yalnız 1944 Eylülünden 1945 Martına dek 1017 köle yer.

2- MALACHYT işletmelerinde tesbit edilebilen ölü sayısı 768’dir.

3- SCHLEMPP grubu Çekoslovakya’nın o zaman Leitmeritz adını alan bölgesinde çalıştırdığı köle işçilerden yüzde 28,4’ünün en kısa sürede “Kayıp yüzdesi” olduğunu, bu yüzde içinde hastaların bulunmadığını gizleyememiştir.

Nazi ordularının her girdiği yerde binlerce çeşidi işlenen cinayetlerden niçin Güney Almanyadakilerini andık? Bunların Çekoslovak sınırı oluşu yanında, bir başka yan var: Neu-Stassfurt kampı ve Schlempp grubu ile sıkı bağlı olan: Herren Doktor honoris causa Heinrich Lübke!

D) KİBAR İNSAN KASABI ALMAN CUMHURBAŞKANI

Güney Almanya Silah Şirketlerinin köle işçileri sinek kadar acımaksızın yiyen elebaşısının, Batı (Federal: Kapitalist) Almanya Cumhurbaşkanı Heinrich Lübke olduğunu işitirseniz, inanır mısınız?

Bir süre önce Doğu (Demokratik: Sosyalist) Almanya Hükümeti, Lübke’nin: 1) Gestapo ajanı, 2) Hitlercilerin güvençli adamı, 3) Konsantrasyon kamplarını kuran ve köle işçi sömüren kişi olduğunu ispatlayan belgeleri, altlarında açık “Lübke” imzalarını taşıyan fotokopileriyle yayınladı. Tabii bu belgeler Batılı Emperyalistler için birer “Başarı sertifikası” ve “İyihâl kâğıdı” yerine geçli ve Lübke’nin cidden Batı Almanya’nın Başkanı olmaya lâyık bir ulu kişi olduğunu ispatladı.

Bay Lübke, suçlamaya uzun süre karşılık vermedi. Tenezzül mü ederdi koskoca bir Emperyalizm Cumhurbaşkanı? Derken, susumanın ağırlığı arttı. En sonra 1965 Aralığında en çok satılan Batı Alman dergisi “der Spiegel”e “Bernburg yeraltılarını tanımadığını ve inşaat gruplarının zorla işçi çalıştırmalarıyla hiç bir ilişkisi bulunmadığını” açıkladı.

Kuru iftira mı yapılıyordu Herr Lübke’ye?

Bay Lübke’nin “Bernburg yeraltıları” dediği şey “LEAU Konsantrasyon Kampı” idi. 1941 yılı köle işçileri öldürerek çalıştıran Schlempp grubu, 1944 yazında Lübke’yi Schlempp’in yerine geçirerek “Yâger” grupuna katılmıştı. Bu olayı, o sıra Lübke’nin emrinde çalışmış mühendis E. Tomischke şöyle anlatıyor:

“1944 yılı Neu-Stassfurt yeraltı tuz madenleri galerisindeki tesisler inşaatını Bay Lübke şahsen idare etmiştir… Bay Lübke şefimdi. Her gün kendisiyle işim çıkıyordu. Peenemünde’deki işlerim için, daha sonra Ausburg’ta yıkılan Messersehmidt fabrikalarının yeniden inşası için o bana emir veriyordu. 1944 yılı Neu-Stassfurt’a gene Bay Lübke’nin emriyle gönderildim. Orada, Bay Lübke’nin yalnız Hava Bakanlığından Dornbergerle değil, aynı zamanda SS mensubu Reich (Alman Emperyalizmi) Emniyet Merkez Ofisi (gizli polisi) ile de işbirliği yaptığını öğrendim.”

“Bay Lübke’nin Neu-Stassfurt Konsantrasyon Kampının inşaatı gibi, Wolmirsleben çalışma kampının inşaatını da şahsen gütmüş olduğunu teyit ederim. Bundan başka Bay Lübke 400 tutuklu kadın için de bir Konsantrasyon kampının plânlarını yaptıysa da, bu iş gerçekleşemedi.”

“Bay Lübke’den aldığım tâlimata göre, SS Reichsführer nezdinde tanımadığım servislerle mutabık kalaraktan, Buchenwald Konsantrasyon Kampındaki sürgünler, Konsantrasyon Kampının inşaatında ve büyütülmesinde ve başka işlerde çalışacaklardı. Öyle de yapıldı. Neu-Stassfurt şantiyesi gibi, ona benzer Marienburg – Helmstedt’deki, Baalberg-Bernburg’taki, Salzgitter’e yakın Höxter’deki ve Hatmersleben’deki şantiyelerden de Bay Lübke tam sorumluydu.”

“Bay Lübke, 7-8’ini hatırladığım teftişlerinde, her güçlük ve ârıza gibi Konsantrasyon Kampından gelmiş sürgün iş-elinin kullanımı üzerinde de bilgi alıyordu. Her gün ısrarla daha büyük çaba gösterilmesini istemekte şiddet gösteriyordu. Güçlüklerden söz edip, sürgünlerin Kamptaki sağlık durumları üzerine dikkatini çektiğim vakit Bay Lübke bana Reich’in varoluşu yahut varolmayışı söz konusudur, karşılığını karşılığını verdi.”

“1944 Şubatında Lübke bana: şimdi artık bozgun önüne geçilmez hale geldi. Birlikte Batı’ya gidelim; orada Sehlempp inşaat grubu savaş ve konsantrasyon kampı inşaatı yapmadı, dedi.”

Acep şu anlatılan Lübke başka bir Lübke midir? O potu kıran, 1945 Mayısında Amerikan CİC (Counter İntelligence Corps) adlı casus teşkilâtı oldu. Alman Hava Bakanlığı memurlarından Wolfgang Lübke adında birisini yakaladı. Ona hiç LEAU’da bulunup bulunmadığını bir gün bir gece sordu. Köyünde incelemeler yaptı. Adamın LEAU’da bulunmadığı anlaşılınca kendisi bırakıldı. Şimdi o Wolfgang diyor ki:

“O zamanlar başka bir Lübke soyadlı adam bulunduğunu bilmiyordum. Ancak sonradan Heinrich ile karıştırımış olduğumu anladım; çünkü bizim köyde benden başka kimseyi tutuklamamışlardı.”

Demek Amerikan casus servisleri de, sıcağı sıcağına Lübke’yi merak etmişler. Sonra, besbelli, meziyetlerini kavrayarak hizmetlerine almayı ve sırası gelince Almanya’nın başına geçirmeyi uygun bulmuşlar!

E) ALMAN SİLÂHININ TEPESİNDEKİ İTLER

1946 Ekim 12 günü bir “Uluslararası Kanun” çıktı. Güvenlik Konseyinin 38 sayılı Direktifi (Paragraf II, Madde 2, No. 2) şunu emreder:

“Almanya’da… yabancı sivil kişilere veya savaş esirlerine uluslararası kanunlara aykırı olarak muamele edenler… başlıca suçlulardır.”

Bu kanuna göre Bay Lübke 1 numaralı Nazi suçlularındandır. Nasıl olur da, böyle kör körüne parmağım gözüne bir insan kasabı, Batı Almanya’da saklanmakla kalmaz, getirilir Kapitalist Almanya’nın Cumhurbaşkanlığına çıkarılır?

Normal 19’uncu Yüzyıl “AKIL”ı ile düşünenler buna inanmak isteyemezler. Emperyalizm, 40 milyon Batı Almanı içinde, Konsantrasyon Kamplarının kurucusu ve denetçisi bir Gestapo ajanından başka adam mı bulamamıştır?… Bulamaz. Bizde bulabildi mi dersiniz? 1944 yılı Amerika, bir türlü tekin sayamadığı İsmet İnönü’nün Tek Parti – Tek “Milli Şef”liğini devirmek isteyince ne yaptı? Mumla adam aradı. Ve Türkiye Finans-Kapitalinin güvendiği sabık İş Bankası Umum Müdürü Celâl Bayar ile, ona tempo tutacak müflüs çiftlik sahibi Menderes, çaptan düşük taşra avukatı Koraltan ve modası geçkin profesör Köprülü’den başka kimseciği bulamadı.

DP iskambil kâğıtları eskiyince atıldı. 1960’tan sonra, İnönü köprüsünden geçer geçmez Amerika, Ankara’ya dek gönderdiği CIA ajanlarıyla, Paşanın dediği gibi “BİR BAŞBAKAN ARADI.” Kimi buldu? Yığınla kaşalot sırıtişlı hacı-ağa hepsini yoklaştırıp sonra: Morison firmasında sınangılı balina heybetli Demirel’i buldu. Adı işitilmemiş Demirel hava fişeği gibi AP başkanlığına oradan Hükümet başkanlığına çıktı.

Finans-Kapital her ülkeden milletten öylesine kopuşmuş bir tekelci azınlıktır ki, yüzde yüz güveneceği adamların sayısını bir elinin parmaklarıyla güç sayar. Gene şeylerin diyalektiği ile, aynı Finans-Kapital, her ülkede bütün para, politika, basın, idare, devlet, bilim, din, iman ne var ne yok her şeye öylesine toptan el koymuştur ki, dilerse dün kanun dışı ilân ettiği kişiyi, bugün bir devletin başına şân ve şevketle geçirip üne, zenginliğe boğarak, çılgınca alkışlatmadığı ayak takımı bıraktırmaz. Bay Lübke, emperyalizmin o kerte uluslararası Finans-Kapital görevlisi ve güvenlisidir.

İkinci Emperyalist Evren Savaşı: Hitlerci sapıkların Cermen ırkçılığı uğruna mı yapıldı? Buna ancak bizim Okdan kuyruklu kafatasçılarımız inanmakla görevlendirilmişlerdir. Savaş: yalnız Tekelci Şirketlerin, normal zamanda düşen kârlarını kan ve ateş içinde on kat aşırısına çıkartmaları için yapılır. Lübke’ler, o aşırı kârın yollarını bulanlardır. Lübke’nin omuzdaşı (tadını kaçırdığı için Amerikalılarca asılan) SS Ekonomi İdaresinin Ofis Şefi Obergruppenführer (üst grup önderi) SS. Pohl, Nüremberg mahkemesinde şöyle demişti:

“Savaş Endüstrisinin yeraltı kurumları inşaatı uğruna, çeşitli firmalar arasında şiddetli bir rekabet vardı.”

Yâni, aldatılmış insanlık can derdine düşürüldüğü gün, kodaman şirketler yağ derdi ile birbirlerine girmişlerdir. Herr Lübke, o yağ savaşında arslan payını “DEVLETÇİLİK”ten kopartmış “YAGER” (Avcılar) grubuna katılan SCHLEMPP GRUBU’nun adamıydı. Gruppenführer, SS Kammler’le birlikte, Konsantrasyon Kamplarının 100 binden fazla kurbanını sömürerek ulu Alman Şirketlerine milyarlar kazandırmıştır. Hiç böylesi unutulur mu?

85 yeraltı kampı işleten Focks-Wulf şirketi, savaş göklerini dolduran Heinkel, Junkers Konzernleri (tröstler üstü tekeller) ve Türkiye’de bile reklâm ışıkları gözleri kamaştıran: Siebel, Asram, AEG, Telefunken, Wintershall, vb., dün olduğu gibi bugün de Bay Lübke’lerden “SİLAH SİPARİŞLERİ” ve “DEVLET YARDIMLARI” sağlayacaklardır…

Bay Lübke’nin asıl özel durumu daha ilginçtir. Bugünkü Çekoslovakya sınırlarını koklayan Güney Almanya’da “Yager
Grubu”ndan en çok yararlanmış tekelci Alman firmaları şunlardır: A.T.G. – Siebel – Werke (Flick), Heinkel, Messer-schmidt, Junker… Bütün o devleri kontrol eden iki konzern HANİEL ile QUANDT adını alır. Lübke özellikle bu konzernlerin adamıdır.

Bitmedi. Nazi Almanya’sında en büyük savaş sanayii – köle işçi dalaverelerinde STRABAG (Strassenban AG) firması: Neustassfurt’deki “REH” projesine, Thuringe’deki (Oırdruf) “S 3” projesine katılmış ve Lübke’nin Schlempp grubundan en yağlı siparişleri sağlamıştır. STRABAG’ın hisse senetleri kimin elindedir? Yüzde 55, Batı Almanya’nın “ÜÇ BÜYÜKLERİ” adı verilen iki banka ile bir Konzern’in elindedir. Hisse senetlerinin yüzde 35’ini ilk ikisi, yüzde yirmisini üçüncüsü tutan Üç Büyükler şunlardır:

1- Wehrhahn konzeni: Adenauer’in (Lübke’den önceki Alman Cumhurbaşkanının) damadının elindedir.
2- Pferdmenge Bankası: Adenauer’in “İNTİMİ(sıkıfıkısı)”nin elindedir.
3- Abs’ın DEUTSCHE BANK’ı: Adenauer’in danışmanının elindedir.

Şimdi, Amerika için, Adenauer’in (Bayar gibi) eskimiş bir kart olduğunu düşünelim. Onun yerine geçirilecek “Yeni kart” kim olabilirdi? Adenauer çekileceğini anlayınca Lübke’yi tutup önce Bakan, sonra Cumhurbaşkanı yaptırıverdi. Seçim, meçim mi?… Hadi canım: her gün nelerini gözümüzle görmüyoruz muyuz? Lübke’nin seçilmesi “açıkça” şundan ileri gelmiştir:

“O, yeni silahlanma programını kolaylaştırmaya kabiliyetli sınanmış adamdır.”

Alman silâhının tepesinde bu adamlar duruyor.

F) ALMAN SİLÂHININ TABAN’INDAKİ İTLER

Tam Çekoslovakya trajedisi günlerinde Almanya’nın nerelere geldiğini en peçesizce belirten tek olay: NEONAZİ (Yeni Nazi) Partisidir. Bu partinin adı bile (DP den kırma AP gibi) Nazi adının kısaltılmışıdır. Hitler’in partisi: NSDAP idi. Bu ada, utanmazca bir demagojiyle: S: Sosyalist, ve A: Amele – İşçi sözcükleri katılmıştı. Şimdiki Almanya faşizmi artık: “SOSYALİST” yahut “İŞÇİ” maskeleri takmıyor. Çünkü arkası: Amerika kuvetli.

Unutmayalım. Batı Almanya’da namuslu sosyalistlerin parti kurmaları yasaktır. Ama, Yeni Nazi Partisi 1969 seçimlerinde “Başa güreşerek” Bundestag‘a (Alman Meclisine) kuvvet gösterisiyle girmeye çağırılıdır. En tarafsız Batı gazeteleri: Yeni Nazi programıyla Hitlerci Programın birbirinden kopya edilişini “TABİİ” buluyor.

Batı Almanya’yı birdenbire kırıp geçiren Yeni Nazi programından iki bölüme işaret etmek yeter:

I) “HÜRRİYET İÇİNDE ALMAN BİRLİĞİ” 1-3 MADDELER: “1945 Komünist fütuhatı ‘GERÇEKLİĞİNİ’ tanımıyoruz.” “O yerlerden her türlü vazgeçiş, Alman ulusunun çıkarlarına ihanet etmektir.”

“O yerler” içinde bugünkü: Sovyet, Polonya, Avusturya gibi ÇEKOSLOVAKYA toprakları da vardır.

3-6. maddeler: “Sovyetler ülkesi ve Doğu Almanya üzerindeki isteklerimizden hiç kimse, hiç bir hükümet ve hiç bir parti vazgeçemez.”

Dikkat edilecek şey: Doğu Almanya da bir Almanya’dır. O Batı Almanya’yı “Geri almak” istemiyor da Batı Almanya Doğu’yu ve ötesini istemeyeni ihanetle suçluyor!.. Neonazi programı nasıl gerçekleşecek?

II) “SAVUNMA VE AVRUPAYI SAVUNMA SİYASETİ” (Program bölümü) ile. O bölümde şunlar saklanmıyor:

“Avrupa’nın var olması için gerekli askercil garanti, her şeyden önce Almanya’nın irade birliğinin yeniden kuruluşuna ve Avrupa bölünüşünün ortadan kaldırışına bağlıdır.” (Yani Hitler’in “EUROPAFESTUNG‘u: Avrupa Kalesi” yeniden kurulmalıdır) Bunun için:

“Artık İkinci Evren Savaşı’nın özel birliklerine karşı hiç bir kötüleme yapılmamalıdır.” (Yani: bütün nazi SS’leri, “Alman ulusu adına” cinayet işleyenler, yeniden itibara kavuşturulmalıdır: sanki kavuşmamışlar gibi!) O da yetmez: Yeni Nazi plânını gerçekleştirmek üzere bir “Erveiterte strategie: Genişliğine ordular güdümü” ne uygun “ANSIZIN SALDIRMA” ve “YILDIRIM SAVAŞI” tertiplenmelidir (Emperyalizm Araplara karşı İsrail savaşında bunu tertipledi ve Alman Genelkurmaylığı o yeni Yıldırım Savaşını coşkunca selâmladı).

Gilbert Denod diyor ki:

Bu program, Bundeswehr (Alman Emperyalist ordusu) içindeki Hitlerci subaylar arasında pek sempatik bir yankı bırakıyor. NPD’nin Bavyera şubesi (Tam Çek sınırı!) Eski Wehrmacht (Hitler ordusu) subaylarının veya bir çok fiilen hizmette bulunan pek çok Subay ve Üstsubayın katılmasıyla seminerler ve görüşme toplantıları örgütlüyor. Bu toplantıların başarıları öylesine büyük oluyor ki, ayda iki üç defa yapılması yetmiyor ve çağırılanlar mahfilinin daha çok genişletilmesi düşünülüyor. (23 Ağustos 1968).

Demek Çekoslovak sınırında “Yıldırım Savaşı” çoktan hazırlanıyor.

Bundeswehr’in genel müfettişi General Maiziere, Alman: Ordusunda Yeni Nazi Partililerin %1 olduğunu saymış. Alman “Sosyologlarına” göre: profesyonel askerler, Alman milleti içinde 1000 kişide 3 kişiyi geçmemekle birlikte, Neonazi Partisi içindeki üyelerin her 10 kişden 1 tanesini o profesyonel Alman ASKERCİL’leri tutmaktadır.

İşte, Çekoslovakya meselesinde Almanya’nın silâh sesi budur. Bunu kavramadıkça, ne Sovyetleri, ne Çekoslovakları anlamak olağanlaşamaz.

ÇEKOSLOVAKYA’NIN SİLÂHI

Amerikan emperyalizmi, tıpkı Hitler gibi, bütün kapitalizmi YEDEĞİNE aldıktan sonra, Alman silâhını alıştıra alıştıra Çekoslovakya’ya doğru yöneltiyor. Özellikle Güney Almanya’da (Çek sınırında), harıl harıl “YILDIRIM SAVAŞI”
talimleri yaptırıyor. Çekoslovak silâhının özellikleri nedir?

A) ÇEKOSLOVAKYA “NİRE”DİR?

Çekolsovak toprağının 3’de 1’i ormandır. Ama, yağmuru yılda ortalama 600 ile 700 milimi geçmez (Türkiye’nin yarıdan çok topraklarında nem bunun üstündedir). Ona rağmen Çekoslovak toprağının %66’sı ekilir (Türkiye’de ekilen yere % 11, nadas bırakılanla % 17’dir). Bu durum, orada sanayii önerir.

Çekoslovakya nüfusça dünyanın 1000’de 5’i, toprakça 1000’de 8’idir. Öyle iken Çekoslovakya’da adam başına ham demir üretimi (361 kilo ile) dünya 4’üncüsü; çelik üretimi (511 kilo ile) dünya 3’üncüsü (Belçika ve Batı Almanya’dan sonra; Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya’dan önce); linyit üretiminde (4740 kilo ile) dünya (Doğu Almanya’dan sonra) 2’ncisi gelir.

Toptan COĞRAFYA ve TARİH üretici güçleri bakımından Çekoslovakya’nın asıl iki MÜTHİŞ denilecek özelliği vardır ki, onlar kavranmadıkça mesele güç anlaşılır:

1) TARİH BOYUNCA: Orta Avrupa’nın gerek Kuzeyle Güney arasındaki, gerek Doğu iLe Batı arasındaki hemen bütün başlıca TİCARET yollarının GEÇİTLERİ Çekoslovakya’dan geçmiştir. Tarihte, ekonomide, politikada, askerlikte ve ilh. TİCARET yolunun ne olduğunu gözönüne getirirsek hemen şaşmayız: Çekoslovakya demek, Kara Avrupasının KİLİT noktası demektir. Ne var ki işe başka bir dünyayı yerinden uçuracak eleman geldi katıldı.

2) MODERN TEKNİK, ATOM ÇAĞINI yarattı. Ve: “Çekoslovakya’nın, dünya ölçüsünde: önem taşıyan muazzam URANYUM maden kaynakları vardır.” (Karel Kral: Tcheoslovaquie, s. 8, 1963)

Yalnız bu iki varlığın yamanlığı bize şu iki sonucu çıkartmamazlık edemez:

1- Çekoslovakya demek, AVRUPA’nın ekonomisinde (hele, “Drang nach Osten: Doğuya atıl” ve Europafestung: Avrupa kalesi”, biçimli “YAŞAMA ALANI” güden Alman Finans-Kapitali için) “Yaşantı düğümü: Ukde’i hayatiyye” demektir.

2- Çekoslovakya demek, DÜNYANIN atom gücü ve nükleer enerji alanında “Yaşantı düğümü” demektir. Bu düğümün Sosyalizm yahut Emperyalizm elinde oluşu dünyanın bir anda alın yazısını değiştirebilir.

İnsanın ensesinden yaşantı düğümüne belirisz bir iğne ucu batırılsa, ânide ölüm gelir. Çekoslovakya, bütün küçüklüğüne rağmen, dünyanın öyle yaman bir can noktasıdır. Onun için, ne Emperyalizm, ne Sosyalizm işin bu nâzik yanı üzerinde konuşmayı sevmiyor. Siyaset, bütün can alıcı noktalar üstünde deliye taş andırmama zanaatidir. Hele Kanpitalizmde siyaset: yalnız EN ÖNEMLİYİ EN ÖNEMSİZ gösterme hokkabazlığıdır.

Çekoslovakya meselesinde Kapitalizm de, Sosyalizm de, hiç düşüncesini belli etmeden, durup durup ansızın DAVRANIŞ’tan başka tepki göstermeyişi bundan ileri gelir. O yüzden herkes ansızın çileden çıkıverir. Çekolsovak meselesi temelinde yalnız bir BÜTÜN AVRUPA meselesi olmakla kalmaz, aynı zamanda bir BÜTÜN DÜNYA meselesi oluverir.

B) ÇEKOSLOVAKYA’NIN EKONOMİK YAPISI

Çekoslovak milletine bir Devrim oldu. Ama, hani şu, ağızlara sakız “Devrimciliklerden” biri değil. Toplumun ekonomik ve sosyal temelinin gerektirdiği DEVRİM “Oldu mu?” “Yapıldı mı?”, “Kim yaptı?” İkinci mesele. İnsanlığı sıkan Kapitalizm kabuğunun orası çatladı. Devrim oldu.

Maden yatakları, enerji kaynakları, ormanlar, sular, maden suları, sanayi üretim araçları, ulaşım araçları, kollektif taşıtlar, bankalar, sigortalar, radyo ve televizyon, sinema, okul, bilim MİLLİLEŞTİRİLDİ. TOPRAK: yalnız işleyenin tasarrufuna sunuldu. ŞAHIS MÜLKÜ: dokunulmaz bilindi. Bütün ülke EKONOMİSİ biricik PLÂN’la Sendikaların en geniş
çapta katıldıkları Devlet kontrolüne geçti.

Şimdi, çelik, metalürji, makine sanayii gibi MİLLİ İŞLETMELER: yetkili Bakanlıklarca güdülüyor. Besi sanayii gibi, hem üretimle her sürümle ilişkili endüstriler İŞLETME GRUPLARI adı altında yürütülüyor. Bu iki çeşit sanayi dışında, ayrıca mahalli taşıt, esnaf işletmeleri, tâmir atelyöleri, çeşitli halk hizmetleri LOKAL KOMUNA İŞLETMELERİ olarak çalıştırılıyor.

Çekoslovak Devrimi böylesine basit. Bütün o ucu bucağı görünmez Kapitalist üretim kargaşalığı bir anda durultulmuş: hayvanca Serbest Rekabet’in ve eklerinin verine insan bütün o muazzam ekonomi yapısını insanlar nasıl işletirler? (Bizim sarmısaklı “DEVLETÇİLERİMİZ”in kulaklarına kurşun): Çekoslovakya’da ekonomi elden geldiğince DEVLETİ İŞE KARIŞTIRMAKSIZIN, bütün emekçi yığınların aktif katılışı ile yaratıcılaştırılır. Çalışanların ekonomi güdümündeki kesin davranışları ve kontrolleri şu kurullar ve kurumlarla sağlanır:

1- SENDİKALAR: a) Bütün önemli ülke meselelerinin çözümünde söz ve iş sahibidirler.

b) Çalışma, ücret, yaşantı düzeyi, kültür, sosyal güvenlik ve ilh. gibi bütün önemli işçi problemlerinin çözümlerini arar, bulur ve uygularlar.

c) Bir zaman sırf Devletin tekeline (sınıf olarak kapitalizmin teşkilâtlı insafına) bırakılmış olan: hastalık sigortası, iş güvenliğini denetleme, iş kanununu ve kararnamelerini düzenleyip gerekli her türlü kararları alma ve yürütme işlerini üzerilerine alırlar.

d) Ekonomi PLÂN’ının kuruluşuna, kontroluna, gerçekleştirilmesine girişirler.

2) MİLLİ TARTIŞMA: Yalnız Sendikalarda teşkilâtlanmış halk ile kalınmaz. Sendikalılardan başka bütün ülke çalışanları yaptıkları toplantılarda her önemli problemi ayrıntıları ile kendisine iş edinip eleştirir. Emekçilerin itirazları, teklifleri ışığında kararlar alınır. Ona göre genel normlara ve davranışlara geçilir.

1957 yılı “MİLLİ EKONOMİNİN GÜDÜMÜ”, 1958 yılı “YAŞANTI DÜZEYİ” (hayat seviyesi), 1960 yılı “ANAYASA TARTIŞMASI” gibi konular, kapalı kutu salonlarda, birkaç açıkgözün yakıştırıvermesi ve millete dayatması biçiminde, oldu bittiye getirilmedi. Teşkilâtlı tabanın kotarısı ile, bütün çalışanların millet ölçüsünde en ince ayrıntılarına dek gözden ve eleştiriden geçirildi. Örneğin, 1961 yılı “İŞ SAĞLIĞI” problemi tam 20.000 taban Sendika örgütünde, 3 milyon çalışan insanın tartışma, tavsiye süzgeçlerinden geçirilerek, halkın direktifleri yönünde Millet Meclisine getirildi.

3) TEKNİK EKONOMİ ŞÛRALARI: Bütün sanayide ve Yapı işlerinde, sendikalarca seçilerek, müdürlerin yanlarına verilmiş DANIŞMANLAR heyetleri vardır. Bu heyetlere: en değerli mühendisler ve teknisyenler, işçi yenilikçileri, icat yapmış olanlar‘dan başka Parti, Sendika ve Gençlik sorumluları da katılırlar. Herşey bu seçkin danışmanların göz-
leri önünde geçer. Danışmanların tavsiyelerini, sebep göstermeksizin ve sorumsuzca kimse erteleyemez.

4) ÜRETİM KONFERANSLARI: Her ATÖLYEDE ve her İŞLETMEDE taban Sendikanın örgütlediği sık sık Konferanslar yapılır. Bu konferanslara yalnız seçkinler değil, bütün çalışanlar katılır. Orada, üretim her başarısı ve her yetersizliği eleştirilir. Tavsiyeler, öğütler verilir. Sorumlular gerekli dersleri çıkarırlar.

5) TEKNİK EKONOMİK KONFERANSLAR: İşyerlerinden seçilmiş DELEGELER toplanırlar. Bunların başlıca görevleri: özel plânları yapmak, çalışmayı örgütlemek, yeni teknoloji yaratma ve uygulama, veni üretim ve ürünler yapma gibi işleri yürütmektir. İş yürütülürken, hep çalışanların denemelerinden, teklif ve öğütlerinden yararlanır.

Yukarı ki üretim mekanizmaları, insanların: 1- YARATICILIKLARI, 2- Güvençli Sağlıkları, 3 – Kollektif andlaşmaları ile geliştirilir.

a) YARATICILIK: Uğruna iki kurum vardır “SOSYAL YARIŞMA” ve “YENİLİKÇİLER ve İCADÇILAR HAREKETİ.” Bu iki çeşit davranışın adlarından da anlaşılacağı gibi, yurttaşın her ileri ve yeni yaratıcı girişkinliğini teşvik edip geliştirmek örgütlenir. Üretimde daha iyi sonuçlar almak, malzemeyi tasarruflu kullanmak, işin üreticiliğini arttırmak ve benzeri işlerde, bütün çalışan yığınları harekete, o yarışmaya, icat ve ihtira yapmaya imrendirilir. Başarı gösteren kişilere veya gruplara şeref unvanları, nişanlar vb. verilir.

b) SAĞLIK: uğrunda özellikle iki kurul vardır: “MİLLİ HASTALIK SIGORTASI”, “İŞ GÜVENLİĞİ VE SAĞLIĞI”. Bu iki örgütü doğrudan doğruya Sendikalar güderler. Bu güdümle, ayrıca, çalışanların her günkü denetleri, öğütleri, eleştirileri yakından izlenir. Sağlık ve Güvenlik uğruna geniş plânlar yapılır. Ona göre Kollektif Konturatlar yapılır. İşin gidişi ve yenilikleri uygulamak için özel personel seçilir. O seçilen müfettişler, sağlık ilişkilerinde bir aksaklık görürlerse, makineleri, hattâ bütünüyle işi durdurmakla görevlidirler. İşi kaytarana karşı disiplin tedbirleri alırlar.

Gerek Sigorta ve gerek Sağlık ve Güvenlik kurulları ile müfettişleri: yapılan evlerin inşaatını, üleştirilmelerini, kantinleri, lokantaları, mağazaları, hizmet, başarı ve fiyat bakımından sıkı kontrol altında tutarlar.

c) KOLLEKTİR KONTURATLAR: İşletme müdürleri ile işçiler adına yetkilendirilmiş İŞLETME KOMİTESİ arasında kararlaştırılır.

Böyle bir Ekonomi makinesi saat gibi işlemez mi? 13 buçuk milyon insanın emeği hiç bir tesadüfün veya kişinin yahut “sorumlu”, “yetkili” adını alacak katın keyfine bırakılmıştır.

C) ÇEKOSLOVAKYA’NIN POLİTİKA YAPISI

“Ekonomi güzel, ama, ya politika? Demokrasi? Parlamentarizm? Siyasi Partiler? Kuvvetlerin ayrılması? Bağımsız Adalet? ne merkezde?” denecek. Ayni “merkezde!”

Çekoslovakya’da 3’ü bütün ülkenin, 3’ü (nüfusun %28,3’ünü tutan) Slovakya’nın olmak üzere 6 siyasi partisi vardı: 1) KOMÜNİST Partisi, 2) SOSYALİST Partisi, 3) POPÜLER (Halkçı: Papas) Partisi 4) Slovakya KOMÜNİST Partisi, 5) Slovakya LİBERAL Partisi, 6) Slovak DEVRİM Partisi… Şimdi bunlar 5 kaldılar.

Çekoslovakya’da her 18 yaşını bitiren seçer, 21 yaşına varan seçilir. Seçim, bütün kapitalist dünyada olduğu gibi: tek dereceli, gizli oy, açık sayıyla yapılır. Yalnız Kapitalizmin hiç yanaşmadığı bir çok GERÇEK TEMSİL karakterleri daha vardır. Milletvekili seçilen kişi, 4 yıl istediği oyuna kalkışamaz. Seçmeni atlattı mı, geri çağrılabilir.

Çekoslovakya’da, yalnız kanun oylamakla kalan Meclis değil, Milli Komiteler, Devletin ve Hükümetin Mahalli İdare Organları ve bütün Mahkemeler de halkın oyları ile seçilirler.

Bütün seçilenler, halkın önünde her zaman SORUMLU olarak HESAP verirler.

MİLLET MECLİSİ: Seçilecek adayları ya doğrudan doğruya her YURTTAŞ, yahut TEŞKİLÂT KOMİTELERİ (Siyasi örgütler, Sendikalar, Kültür kurulları, Kooperatifler, Kadın, Gençlik vb. örgütleri) gösterebilirler. Ayrıca, yüzleri görülmemiş adaylara, ezbere oy verilmez. Seçim bölgeleri küçüktür. Adaylar, seçmenlerin önüne çıkıp kendilerini tanıtırlar. Sonra seçilirler. Seçimi kazandın mı bir daha seçmenin yüzünü şeytan görsün, yok. Sık sık seçmen toplantıları yapılır: Seçilenler orada hesap verip, kontrol edilirler.

Millet Meclisinde 5 Başbakan yardımcısından 3’ü (Sosyalist, Papas, Devrim Partili) olurlar.

HÜKÜMET: kurmak da seçimle yapılır. Bütün partiler “Milli Cephe”de birleşirler. Hükümete girecek Bakanlar için gerekli ADAYLAR’ı: Millet Meclisi gibi Sendikalar, Millî Komiteler ve Gençlik örgütleri de gösterirler. Gerek Çekoslovak Cumhuriyeti Hükümeti, gerek Millî ve Mahallî Hükümetler: “Slovak Millî Şûrası”, yahut (Mahallî, Belediye, Bölge ve ilh.) MİLLÎ KOMİTELERİ aynı yoldan seçilirler.

Çekoslovak Hükümetinde Katolik Din Partisinden de, Sosyalist Partisinden de Bakanlar vardır.

YARGI ORGANLARI: Mahkemeler, yalnız sözde “bağımsız” değildirler. Halka karşı bağımsız olacaklarına, halkça seçilerek, fiilen yalnız halka karşı sorumlu olurlar.

Askercil mahkemeler dışında başlıca 4 tip yargı organı vardır:

1- Yüce Mahkemeyi: Millet seçer
2- Bölge Mahkemelerini: Bölge Milli Komiteleri seçer.
3- İl Mahkemelerini: Halk, gizli oyla seçer.
4- Lokal Mahkemeler: Doğrudan doğruya emekçilerin 2 yıl için seçtikleri yargı organlarıdırlar.

Bu Yargılama Organları da, Devletin Yasama ve Yürütme organları gibi: faaliyetlerinin raporlarını seçmenlerine sunarlar: Adaletsizlik gösterenler, geri alınabilirler.

D) SOSYALİZMİN NİMETLERİ

Ekonomi yapısı gibi, politika yapısı da böylesine basit, sağlam temellere oturmuş bir ülkede alınan ve halkın günlük yaşantısını, her zamanki alın yazısını ilgilendiren ekonomik
ve sosyal sonuçlar nasıl oldu?

Kapitalist Çekoslovakya’da 1933 yılı 320 bin işsiz vardı. 1964 yılı bir tek işsiz kalmadı.

İtibari ücretler 1948 yılı 625 koron iken, 1961 yılı 1467 korona çıktı. Gerçek ücret ortalama %50 arttı. Aylık ücret farkları işçiler için 8 basamak oldu. Birinci basamak 350-375 koron, sekizinci basamak 800-880 koron aldı. Teknisyen ve mühendisler: Birinci basamakta: 750-890 ve 17’nci basamakta 3600-4800 koron, idare memurları: 1’inci basamakta 550-630,
ve 18’nci basamakta 2550-3350 koron alıyor. Demek, emeğine göre gelir var.

Ücretler dışında, teknisyenlere % 10,6, işçilere % 10-25 prim verilebilir. Ondan ayrı olarak: Çalışma şartlarını düzeltme, işyeri sağlığı, katma iş, ekip başı işi, gece işi, çalışılmamış saatler için ücretler % 7,9 oranında artar.

Anaya: Doğumdan önce 4 hafta, sonra 14 hafta, 5 yıl çalışmış işçiye 3 hafta, 15 yıl çalışmışa 4 hafta, madende, yer alımda, röntgen gibi işlerde çalışanlara 5 hafta yılık ücretli
izin verilir.

Çekoslovakya’da tarım da sosyalizme girdi. Rakamlar şöyle:

Demek 1953 yılı SOSYALİST kesim %44,7 iken 1960 yılı % 88,0 oranına yükselmiştir.

Kooperatif üyesi işçi değildir. İşler, toprağına ve şartlarına göre 7 kategoride normalleştirilmiş birimlere ayrılmıştır. 1’inci kategoriye 0,50 birim, 7’nci kategoriye (makinist, uzman) 2 birim üzerinden pay verilir. İş birimi 1955 yılı 8 koron iken, 1961 yılı 16,2 korona çıkmıştır.

Sosyalist toplumun bir ayırdı daha: İşçi ücretleri ve Kooperatifçi payları (aynî yanında nakdi birim payları) yükselirken, kapitalizmde yapıldığı gibi eşya fiyatları da yükseltilmez, Tersine 1953’ten 1959’a dek 6 yılda, 5 övün (tutarı 175 milyar koron tutan) sürekli fiyat indirimleri yapılmıştır.

Alım gücü bakımından 2 koron 1 Türk lirası sayılabilir. Türk parasıyla 6 yılda Çekoslovakya’da ucuzlamalar şöyle olur: 1 kilo ekmek 140’dan 130 kuruşa, pirinç 1400’den 250 kuruşa, şeker 700’den 450 kuruşa, pabuç 100 liradan 83 liraya, dikiş makinesi 1150 liradan 725 liraya inmiştir.

Ya vergiler? Memleket bütçesinin milyar koron olarak masrafları şudur:

Masrafı artmayıp eksilen tek alan: Devlet ve idare işleridir.

Vergiler, hemen hemen halkın sırtından kaldırılmış gibidir, 1962 yılı Sosyalist kesirden (yâni halk dışından) 107 milyar alınan vergi, resim ve mükellefiyetlere karşılık ahaliden 12 milyar toplanmıştır.

Çalışma süresi haftada 46 saattir. Güç işlerde, 16 yaşından küçüklerde haftada 36 saati geçemez, Her hafta 32 saat dinlenme, yılda 7 gün tatildir.

E) SOSYALİZMİN KÜLFETLERİ

Sosyalist devrim yalnız nimetlerle değil, külfetlerle de doludur. Dünya ölçüsünde bir ayarlama yapılmadıkça, her tek ülkede Sosyalizmi kurmak büyük çalışşan yığınlardan olağanüstü fedakârlıklar, hattâ kahramanlıklar bekler. Sosyalizme giren insan yığınları geçmişin kötü kalıntılarını lâfla atamaz. Sosyal değişikliğin gerçekliği ve derinliği ölçüsünde, sosyalizmi kurma güçlükleri büyük olur.

Güçlüklerin en büyükleri Kapitalizmin insanlar ve bölgeler arasında azıttırdığı dengesizliklerdir. Kapitalizm, şehirle köyü birbirine düşman etmiştir. Kapitalist toplum, “BÖL ve GÜT” parolasıyla, her ülkedeki insan toplulukarını, bölük pörçük birbirlerine düşman etmiştir. Ayrıca, kapitalizmde her şey gibi gelişme de, yalnız ve ancak KAR manivelasıyla düzenlenir. Gazoz fabrikası aşırı kâr getirirken, ağır sanayi gibi kâra geçmesi yıllar bekleyen, hele yabancı tekellerin çıkarına aykırı düştüğü için yerli bezirgânlarca baltalanan alana yatırım yapmak “MİLLİ MENFAATLERE UYGUN” bulunmayıverir. Sosyalizmde plân öncelikleri vardır. Sırat köprüsüne benzer.

Çekoslovakya’da bu ve benzeri bir sürü dengesizlikler kaçınılmazdı.

Bir yol Sosyal Devrim, çalışan yığınları hallaç pamuğu gibi atmış, yeni yeni harmanlar yapmıştır. 1948 yılı, bütün ekonomi dallarında 5,5 milyon kişi çalışırken, 1961 yılı 6,1 milyon kişi çalışmıştır. Endüstride aynı yıllar çalışanların saysı 1,6 milyondan 2,3 milyona çıkar tarımda ise, tersine sayı 2,3 milyondan 14, milyona iner. Bu sayılı bir altüstlüktür.

Tarımda eskiden yerlerin karakteri daha az derin altüstlüğe uğramamıştır. 1955 ile 1961 yılları arasında Fert (özel) işletmeleri 4,1’den 0,5’e (sekizde birinden daha azına) düşmüş, sosyalist işletmeleri 3,1’ten 6,4’e iki katından aşırı artmıştır. 6 yılda tek başına ilkel ve dağınık üretim yapanlar %57 oranından %7 oranına eksilmiştir. Eksilirken, yığınla insan gelenekcil sürüyle alışkanlıklarından edilmişlerdir. Bunun yaratacağı iyi kötü tepkiler, toplumda bilinçsizlikler ölüsünde hoşnutsuzluklar biçimine girmez de ne yapar?

Bizde en basit Kemalist Devrimlerin bugüne dek halk içinde ne derin hoşnutsuzluklar biçiminde sömürüle durduğunu göz önüne getirelim. “Şapka inkılâbı”: isyanlar çıkarmış ve darağaçlarıyla desteklenmişti. Sömürücüler, Kemalizmin: Türkiye’yi Kapitülasyoncu Komprador burjuvaziden temizlenmesini kendi öz çıkarlarına yaradığı zaman bile Allah’a, Din’e karşı işlem gibi göstermenin yolunu buldular. Ve hâlâ Türkiye’nin çektikleri o hoşnutsuzlukların sinsice kışkırtılmasından ileri gelmektedir.

F) KÖY ŞEHİR, ÜRETİM – TÜKETİM ÇELİŞKİLERİ

Sosyalizm kuruluşunu bir an önce gerçekleştirme çabası, ister istemez: 1- Köyle Şehir arasındaki dengesizlikleri, 2- Sanayi kolları arasındaki dengesizlikleri İNSANLARIN DEĞERLENDİRME gücüne ısmarladı. O dengesizlikleri dengelemek, güdücü durumdaki örgütlerin ve kişilerin bilgi, deneme, enerji, karakter DENGELİLİKLERİne düştü. Dengeliyecek insanların bütün objektif ve sübjektif yeterlilikleri ve yetersizlikleri ekonomik Dengesizliği azaltacak, yahut çoğalacaktı. Kediye göre budu olacaktı.

Çekoslavakya’da hangi kerteye dek haklı veye haksız olduğu ancak yerinde değerlendirebilecek dengesizliklerden küçük bir iki örnek alalım:

1- ŞEHİR – KÖY GELİŞİM DENGESİZLİĞİ: Sosyalist kuruluş sanayii Savaş öncesi 1937 yılı 90 endeksli ise, 1961 yılı 405 endeksine çıktı. Aynı indeksler Tarım alanında %100’den %103’e çıktı. Bu resmi rakamlara göre sanayileşme ve 4 yakından çok fazla yükselirken, Tarım yerinde saymış demektir. Nüfus çoğalışının çabukluğu gözönüne getirilirse, Tarım ekonomisi gerilemiş bile sayılabilir. Bereket, genel sanayileşme ve bilimcil çalışna gidişi Çekoslavak Tarımını verim bakımından kurtarmıştır: 1937 yılı hektar başına ürün verimi % 17 iken, 1961 yılı %26’ya çıkmıştır.

Buna rağmen, Köyle Şehir arasındaki uçurumu doldurmak demek olan Sosyalist devrim bakımından gözönünde tutulmamasına imkân bulunmayan yukarıki gidiş, haklı nedenlerle de olsa, henüz amaca ulaşılmaktan ne denli uzak kalındığını az çok gösterebilir. Bu durumu sömürmek isteyecek bütün eski Kapitalist Toplum sınıf ve zümrelerinin el altından, yahut açıkça “suret’i haktan görünerek” ne demagojilere başvurabilecekleri ve bunda ne kerteye dek başarı kazanacakları biz Türkler için kendiliğinden anlaşılacak şeydir. Kemalizme karşı gericiliğimizin “BAŞARI”ları ortadadır.

2- SANAYİ KOLLARI ARASINDAKİ DENGESİZLİK: 1953 ile 1960 yılları arasında sanayinin topuna birden yapılan Çekoslavakya yatırımı %200 oranındadır. Bu yatırımın üretim dallarına göre değişen orantılar şöyledir. “YAPI” işlerine % 300, lojman (barnıma) alanın yatırım %70.

Bütün Çekoslavakyanın aynı yıllarda üretim araçlarına yatırım % 58,1’den %59,8’e çıkarken, tüketim araçlarına yapılan yatırım %41,9’dan % 40,2 ye iner. Besi endüstrisi % 21,7’den %16,4’e düşer, Çelik endüstrisi % 6,4’ten %7,8’e düşer.

Savaş öncesine orantıyla Çekoslavakyada üretim endeksi % 473, tüketim endeksi % 333 artmış bulunur.

Yalnız Sanayile Ziraat, Sanayi içinde şu kolla öteki kol, tüm ekonomide Üretim ile Tüketim arasında, dünyanın en haklı nedenler ile de olsa göze çarpan büyük küçük her dengesizlik,
o ekonomi alanlarıyla ilgili insan yığınları içinde olmadık tepkilere yol açmamazlık edemezdi. Bu durumu sömürmek isteyecek bütün eski Kapitalist Toplum sınıf ve zümrelerinin el altından, yahut açıkça “suret’i halktan görünerek” ne demagojiler icat edebileceklerini tahmin etmek için kerametler tekrarlamaya yer yoktur.

G) ÇOĞUNLUK – AZINLIK ÇELİŞKİLERİ

Yukarıda kısaca değdiğimiz durumlar dışında, Çekoslovakya’nın bir de insan gereçleri bakımından çelişki ve çatışkıları gelir hepsinin üstüne tüy diken Tarih, bir gün Kapitalizmin sahneye çıkarak kadim aşiretlerden ve ümmetlerden apayrı bir sıra “MİLLERLER” biçeceğini düşünüp ona göre, insanları hep bir makastan çıkarmayı başaramamıştır. Her ülkede Millet bütünü içinde bir türlü eritilememiş, bâzan tersine, kapitalist şovenizm azıttıkça büsbütün birbirine yan bakar edilmiş bir çok mahalli topluluklar ve azınlıklar vardır.

Çekoslovakyanın İkinci Emperyalist Evren Savaşı başlarında uğradığı Nazi saldırısı o azınlıklar bahanesi altında sebeplendi. Eski Cermen derebeğlikleri, bilerek bilmeyerek, Çekoslovakya’nın İslâvlarını Doğu’daki İslâvlardan ayırmak içinmiş gibi, Doğu Çek sınırlarına Südetler adlı Alman ırkından bir sivri kama sokmuşlardır. Bu bir avuç Alman azınlığı Alman Emperyalizminin bütün Çekoslovaya’yı yıllarca süre kan ve ateş boğması için vesile yapıldı.

Ayrıca Çekoslavakya’nın tüm 140 bin kilometre karelik Topraklarının 49 bin kilometre karesi SLOVAKYA adlı başka (Bohemya ve Miravyalılardan ayrı) bir insan-islâv topluluğunun oturduğu yerdir, Slovaklar Türkiye’nin “Şark vilâyetleri”ni andıran bir yaşantı içinde Çeklerden ayırtlı bulunurlar.

Tarihe karışan Antika Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda, Slovakya Macar derebeğilerinin toprakbentliği altına sömürülürdü. 1918’den 1938 yılına dek kurulmuş Çekoslavakya Cumhuriyeti kapitalistti, Batılı Emperyalist “Mütefiklerinin” telkini ile Çek burjuvazisi, şoven çıkarları uğruna, Slovak halkının antika derebeyilerin sömürüsünden kurtarmakmakta yararlık gördü, Slovak dünyası, Çekoslavakya’nın “MAHRUMİYET
BÖLGESİ” durumundan çıkarılmadı.

Bugünkü Türkiye gibi, Kapitalist çağın Slovakyası da, 1919’dan 1938 yılına dek, yalnız anlaşma yoluyla yabancı ülkelere, kendi besleyemediği ve iş bulamadığı çocuklarını “İHRAÇ” etmekten ve Uluslararası Finans-Kapital’e ucuz köle işeli gibi satmaktan sıkılmadı. 9 yılda 225.853 Slovak insanı resmen kendi yurtlarından dışarıya göçmek zorundan kurtulamadı. Bu akımın üstüne, 1938-1945 Alman işgali boyunca, Naziliğin insanları birbirine düşürüp soyma zehri, Slovaklarla, Çeklerin arasını bozmakta rekorlar kırdı.

Bütün o nedenlerle, Sosyalizme girildikten sonra dahi, bugün Slovakya insanları, Çek toplumundan 50 ile 80 yıl arasında geri kalmış durumdadırlar. Bunu belirten endeks, Tarım nüfusunun tüm nüfusa orantıları şöyledir:

Bu rakamlara göre, 40 yıl önce tüm nüfus içinde Tarım nüfusunun oranı Çeklerde, Slovaklardakinin 3’te 2’si iken, 40 yıl sonra yarısına düşmüştür. Slovak köylüsü Çeklerdeki köylüden o 26,2 fazla iken, 40 yıl sonra % 31,2 fazla olmuştur, Çekler ilerlerken, Slovaklar biraz daha orantıca gerilemişlerdir. (Pavel Turgan, Viktor Pavlanda: Developement economigue de la Slovaguje, etc. 1963, Bratislava)

Bu nedenlerle Slovakya’nın yatırımları 1953-1960 arası sanayide % 36’dan % 33,5’a, ulaştırmada %19’dan %9,7’ye, lojmanlarda %24’ten %19’a düştü…

Bütün o Tarih derinliklerinden gelen ve Sosyalizmin bir türlü yok edemediği dengesizlikler, daha önceki genel Köy Şehir, Sanayi dalları dengesizliklerine katılınca, Çekoslovakya içinde ayrı bir Slovakya problemi kılığında biçimlenmekten geri kalmadı, DUBÇEK, bu problemin Slovakya’dan Çekoslovakya’ya doğru gittikçe yükselen kişileşmesidir. Yâni, Dubçek adlı kişinin Slovak politikasından, Çekoslovakya politikasının başına geçişi bir tesadüf değildir.

H) “SARAY İHTİLALİ” VE BOCACE’NİN HİKAYESİ

O zaman karşımıza 1967 Martından 1968 Ağustosunun 20’inci günü sabah saat 23:20’sine dek, başlıca 4 raundluk heyecanlı bir Politika maçı çıkıyor. Maça uzaktan bakınca çok sıfatlar yakıştırıldı. Bir yol Çekoslovak olayı bir İÇ SAVAŞ (SİVİL SAVAŞ) olmadı: hemen hemen bir tek Slovak işçisi Çek köylüsü, Çekoslovakya’nın halkından bir tek kişi karışmadı. Emperyalist “Hür Basın” öyle şeyler görmek ve göstermek için çok alınteri ve çok timsah gözyaşları döktü. Öyle bir şey olmadı. Erkekli kızlı heyecanlı gençler, çağlarından beklenilen içtenlik ve coşkunlukla, göğüslerini, bağırlarını açıp, silâhlı Sovyet askerlerine
yumruk ve tükürük ve söylev savurdular. Karşılık görmediler.

Olay bir Yabancı Saldırgan Ordunun işgali mi idi? Bir kaç hafta önce çekilip gitmiş olan Varşova Paktı askerleri Çek sınırlarında manevra yaptıkları yere dönerlerken ülkenin İktidarda olan Politikacıları milletle bütün bağlarının kopmuş olduğunu: bir yerden telefon dahi edemediklerini gördüler. Ve Resmi Devlet büyükleri “Gizli Radyo” kullanmak gibi bir paradoksla, Millete “Aman, sakın şeytana uyup zor kullanmamalarını” öğütlediler.

Bu ne demekti? Çekoslovakya’da sanki bir “SARAY İHTİLÂLİ” oluvermişti, Saray ihtilâl bile değil: çünkü hemen öğrenilmişti ki, İktidarda olanlar yerlerinde bırakılmışlar, anlaşmaya oturmuşlardı, Neden? Çünkü, geniş Çekoslovakya yığınları, kurulu Ekonomik ve Sosyal düzenin, ayrıntılardaki aksaklıklarına rağmen değişmesi yönünde bir eğilim göstermiyordu, Sosyal Düzen olduğu gibi dokunulmaz kalacaktı, Tepedeki insanlar
da, aralarında nasıl isterlerse öylece kendi kozlarını kendileri paylaşmışlardı, Tarihte, geniş köylü yığınlar zaman zaman Fatihlere böyle: gelene beyim, gidene paşam demişlerdi. Ne gelen, ne giden yeni bir sosyal düzen getirmeyince: gelen gideni aratmasın yeterdi!

Çekoslovakya’nın tepesinde gidenlerle, gelenler kimlerdi? Genellikle AYDINLAR, özellikle POLİTİKACILAR diyebileceğimiz güdücü zümrelerdi. İki taraf da SOSYALİZM üzerine yemin
ediyorlardı. Kitap: Marx’ın Kapitali, Mesele SOSYALİZM ile onu anlayıp uygulayacak olan ve adlarına “SOSYALİST” denilen insanlar arasındaki ilişkide toplanıyordu, Problem bu denli ufaltılıp üzerine bin mumluk projektörle bakıldımıydı, üzerine çok şey de söylenebilir, hiç bir şey de söylenmese, az çok anlaşılabilir.

Hiç unutulmaması gereken bir Diyalektik vardır: Tarihcil maddeci Sosyalizm yanılmazdır; ama onu uygulayanlar her zaman boylarınca, çaplarınca yanılırlar. Hele bir yol da “YANILMAZ PAPA HAZRETLERİ” durumuna çıkmaya (daha doğrusu düşmeye) görsünler. Artk yanılmaların en daniskaları kolayca her renge boyanıp “MUTLAK HAKİKAT” kılığına sokulmaktan güç kurtulurlar, Allah kimseyi “RİN PAPA” yapmasın: bu tür monstırlar, ölülerin “HABİS RUHLAR”ından çok daha tehlikeli olurlar, Çünkü ölümden beter duruma düşmüşler: her türlü düzelme umutlarını kökünden bâltalamışlardır. Ve o zavallı ilkel
“HABİS RUHLAR” gibi, yalnız “BÂTIL İNANÇLI”ların kuruntularına dayanmakla kalmazlar en ayık davranması gereken gerçek inançlıları da ayartabilirler.

Bu gibi durumlarda; yâni SOSYALİZM ile SOSYALİST kişi arasındaki ilişki konusunda tek çıkar yol, Bocaçe’nin hikâyesindeki kahramanları hatırlayıvermek olur, Parisli hristiyan, çok sevdiği Yahudi dostu ile Ahirette de birlik olabilmek için, onu Musâ dininden İsâ dinine çağırır durur. Israra dayanamayan Yahuhi bir gün der ki: “Mâdem Katolik Hak dindir, onu güden Papa ile Kardinalları mutlak en seçkin ve iyi insanlardır, Roma’ya gidip bakacağım, öyle iseler, Hrıstiyan olup geleceğim.”

Hrıstiyan Parisli kuşkulanmıştır. Romadakilerin ne haltlar yediklerini pek bilir, Yahudi arkadaşını o fikrinden caydırmıya çalışırsa da, dinletemez. Yahudi Roma’ya gider. Döner dönmez, onu sıkıntıyla karşılayan Hrıstiyan’a Katolikliğe girdiğini müjdeler. Rahat nefes alan Hristıyan: “Gördün mü, Boşuna zahmet ettin…” gibilerden konuşurken Yahudi, elini kaldırıp: “Dur!” der, “Papa ve Kardinalleri kadar dünyada aşağılık ve kötü insanları ben görmedim. Hristiyanlık böylesine insanlar elinde bile batmayıp, dünyaya yayıldığına göre, anladım ki, Katoliklik Hak din imiş. Onun için Hristiyan oldum!”

Uzun yılların içli dışlı nice denemeleri, bize SOSYALİZM ile SOSYALİST Papa veya Kardinal Hazretlerini tpıkı Parisli Musâ kulu gibi değerlendirmeyi fazlasıyla öğretmiş olmalıdır. İsâ ülkü uğruna çârmıha gerilmiştir. İsâcı Papa ve Kardinallar, yaldızlı Saltanat sürmüşlerdir. Olabilir. Hristiyanlık gibi Sosyalizm de bütün Papalarına ve şanlı Kardinallerine rağmen 1’inci Emperyalist Evren Savaşından sonra yeryüzünün 6’da biri, 2’inci Emperyalist Evren Savaşından sonra yeryüzünün 3’te biri SOSYALİST olmadı mmı? Demek HAK DOKTORİN insanlık için Ka- [bir cümle yarım kaldı…]

I) “ET” mi? “HÜRRİYET” mi? ÇEK AYDINI

Ancak Çekoslovakya’nın aydınlattığı olay, 2’nci Emperyalist Evren Savaşından beri Sosyalizme geçmiş ülkelerde uzayıp gelmiş zincirin son halkasıdır. Aynı nedenlerle olduğu için Emperyalizmin aynı hesapları ile karşılanmıştır.

Aydınlar ve Politikacılar zümresi “acayip kertenkeledirler.” Çekoslovakya’da 7 yıl geçmemiş, İdare bütçesi, bizdeki gibi kat kat artacağına 3’te 1 eksilmiştir. Her bürokrat aydın gibi, vaktiyle bol keseden geçinmeyi hazır yemeye çevirmiş, üstelik kendilerini halk sürülerini “min tarafillâh” gütmeye “MEMUR” edilmiş sayan Kapukulları ol saltanatın sarılmasından tedirgin olmamazlık edememişlerdir.

Bu zümre tedirginliği, bütün aydın projektörlerini hep Çekoslovakya’daki Sosyalizm aksaklıkları üzerinde o dolaştırmaya kapı açmıştır. 1948 ile 1961 arasında sanayi üretimi % 405, prodüktivite (üretkenlik) %284, İşçi ücretleri % 1448 artmış. Aydın için bu, olabilir. Bir ailenin ortalama masrafı 100 sayılırsa, 1961 yılı bunun % 41,9’u yiyecek, içeceklere, % 11’i giysi ve ayakkabılara, % 4,9’u möblelere, % 1,4’ü kiraya gidiyor. Evet, 1000 lira kazanan aile (Türkiye’de 500 liradan aşağı kira ödemez) Çekoslovakya’da 14 lira ev kirası öder. Isıtma, aydınlatma ve ilh, ile bütün barınma masrafı 1000 lirada 18 liradır, Aydın onu
gereği gibi önemsemez.

Bir ailenin ortalama tüketimi aynı Çekoslovakya’da şöyledir:

Parlak aydın o semte aldırmayabilir. Ülkede 5 yıl geçmeden (1948-1955) Sosyalist sektör % 60,4’ten 91,4’e Kamuyu besleme ticareti (lokantalar, kantinler) de % 98,7’ye, üretim
ulaştırımında, teknik araç servislerinde tarım ürünlerini satın alma servisi ile başka maddi üretimlerde % 100 oranına çıkmıştır. Bu ne demektir? Yığınla aracı burjuva ve küçük burjuvaların vurgun olanakları tıkanmış demektir. El oğlu emekçinin evine giren yağa, ete bakmaz. Aracı – vurguncunun hazır yeme hürriyetinin daraldığını görür.

Sosyalizmin, çabuk boy atmadan ileri gelen çocuk rahatsızlıkları gibi, büyüme arızalarına ve dengesizliklerine Dünyanın büyük deri değiştirme krizleri de özel katkılar yapmıştır ve yapıyor. Krizlerin başında Emperyalist dengesizliklerin ölüm ufunetlerini boşalttığı Vietnam trajedisi gelir. Vietnam Kurtuluş Savaşlarının Amerikan saldırganlarına karşı kullandıkları savaş araçlarından çoğu Çekoslovak malıdır. Bu durum Emperyalizmin neden o denli “Çekoslovakya’yı düşünür” olduğunu gösterir, öte yandan, Çekoslovakya içindeki hoşnutsuzlukların dar anlamıyla günlük çıkar bahanelerine dayandığını izah eder. “Çekoslovakyanın ne işi var Vietnamda?” der, eloğlu.

İnsanlık için biricik KESİN CEPHE’nin Sosyalizm-Emperyalizm cephesi olduğu unutuldu mu, bir ulusun hoşnutsuzluğu, kolayca dar bencilliğe, oradan da Emperyalizmin dümen suyuna yöneltilebilir. O zaman, Devrim dalgalanışlarıyla çalkalanmış halk hoşnutsuzluğunun tenceresi yuvarlanır, parlak Çekoslovak aydın ve politikacılarının somurtkan kapağını bulur.

Çek burjuva aydınlarının bir de şovenizm tüükenmezi var. Sibirya’dan Ukrayna ve Ural ötelerine uzanan İslâv dünyasına, bizim “Panturanizm”e çalan Çek üstünlüğü duygusu, her Çek Aydın ve politikacısının gönlüne sinmiş bir arslan gibi yatar. Birinci Emperyalist Evren Savaşı sonunda Sovyet İhtilâli henüz kazma kürekle dövüşürken, Emperyalizmin tepeden tırnağa silâhlandırdığı bir kaç Çek tümeni, Ksenofon’un Anabasis’te anlattığı Grek aylıklı askerleri gibi koca Rusya’nın altından girip üstünden çıkmışlardı… Ne demek Moskof komünizmi? İsIâv ırkının en üstün kültürlü ulusu olan Çekler, en üstün sosyalizmi niçin yaratmasın?

Şu bizim Bâbıâli aydınlarına bir geçit resmi yaptıralım. İçlerinde Çek kültürlüleri çapında bıçağı hakkına Evren ünü yapmış kaç tane bulabilirsiniz? Öyleyken 40 yıllık Kemalist lâik Cumhuriyetimizi, o bir avuç Kapıkulu artığı Aydın – Politikacı, beş on yılda «ABDÜLHAMİT HAN» hayranı edivermediler mi? “Hürriyeti”, çalışan yığınların ölüm kalım savaşından ve “BİRİCİK DÜNYA” problemlerinden soyutlaştırdık mı, ondan en çok yararlananlar, bu alanda en sınangılı olan eski Sosyal sınıflarla kalıntıları olacaktır.

HAZIR MEZARIN BAYAT ÖLÜLERİ

Sosyalizm kadar temelleri geniş ve sağlam bir Sosyal yapının Üstyapı doruklarında geçirilen sarsıntı: bir çok olumlu, bir de çok olumsuz denilebilecek, büsbütün Çekoslovakya’ya özgü iki Aydın – Politikacı zümreler nedenin zıtlığından kaynak almıştır.

ARTI NEDEN: Çek aydın ve kültürlüleri çok üstün kaliteli örnekler yetiştirir. Çek yazarı ve düşünürü ve politikacısı: vatanını sevdiği kadar Kültür üstünlüğünü de sever. Bir Amerikan, bir İngiliz yahut Fransız, Alman kültürlüsünden değerce santim eksik olmadığını bilir. Bu bilincin en büyük reklamını yapan ise, Batı Emperyalizmidir. Çek eserleri, en güzel baskılarla yayınlanıp yazarlarına birer küçük masal hazinesi, ve küçük bir ülke sınırlarından bin kat geniş yaygınlıkta ün saltanatı sağlar. “Yabancı dostların” Türkiye yazarları için bile esirgemedikleri bu edebiyat sürümü sahici değer Çek kültürlüsüne ne rüyalar gördürmez.

Bu olumluluğun «aşırılığı” Çekoslovakya’da haddini aştığı ölçüde saçmalığa dek varmaktan geri kalamazdı. Çünkü Çekoslovakya Emperyalizmden doğruca Sosyalizme geçen sıkıntılı bir berzaha girmişti. Sıkıntıların ağır yükünü emekçi yığınları taşıyordu. Orantılı olarak İMTİYAZLI denebilecek şartlarda yaşayan Aydınlarla Politikacılara yakışacak tutum ne olabilirdi? Millete dar geçitin bilincini aşılayacak ülkücülüğü sunmak, Geleceğe yaratan şartların ağırlığına ülkücülükten başkasıyla uyulamazdı.

Ülkücülük, kör hoşnutsuzlukları şımartmak veya sömürmekle değil, ana bilincin pusulasını şaşırtmamakla görevini yerine getirebilir. Kaç ünlü Çekoslovak yazarı, yahut politikacısı: kaç fabrikada, kaç işçiyle kaynaşıp, hergün bir kaç saat olsun çalışıp, gece sıkışık amele lojmanında yattı? Beden sağlığın kazanmak için olsun, kaç köyde, hangi köylülerle Kastro gibi tırpana sarılıp harmanda, izbede uyudu? Geri küçük ülkede insancıl ülkücülük somutlaşmalıdır. Çalışan yığınlara öyle davranışlar, kan terini ve gözyalını sildirtip güven getirir. Yapılacak sürüyle yanlışlar ve ukalâlıklar böyle önlenir. Araya karışacak su uyur, düşman uyumazların zehirleri böyle etkisiz kırakılır…

Çekoslovakya’nın ünlü ve devrimci edebiyatçı ve politikacılarının çabalarına, Batıda çok basılan eserlerinde tanık oluyoruz. Hemen hepsi, cezaevlerinde geçirilmiş acıları (tıpkı bizimkiler gibi) sulandırıp satmakla geçiniyorlar. Anladık, Cezaevleri Toplumun idrarına benzer. Orada çekilenlerle dışarıda yapılanlar arasında paraleller kurulabilir. Öyle geliyor ki, Çekoslovak Kültürlüleri, 13,5 milyon insanın yaşantısını yankılamakla olumluluklarını dev aynasında görmeği birbirine karıştırdılar. İnssahı yerinden oynatacak nüktelerle, dokunaklı sataşmalarla,, kendi dükkâncıklarının imalâtlarına bol müşteri aramaktan kurtulamadılar. Derde devâ bulmak için milletle birlikte adsızca savaşmayı, gerekirse yok olarak varolmayı pek göze alamadılar.

ESKİ NEDEN: Çekoslovak kültürlerinin kolay yolu tutmalarında, Çekoslovakya’nın kolay yoldan hazır o sosyalizme girmesinin rolü oldu. Kızıl Ordu, Alman Emperyalizminin belini kırar kırmaz, Çek yazarları ve Politikacıları, armut piş, ağzıma düş sosyalisti kesildiler. Bundan daha büyük tâlihsizlikler de oldu, İthal mal Sosyalizm, Sürgünde hazırlanmış, hazır elbise gibi hazır kadrolara teslim edildi.

Bir devrimci harekete katılanlardan memleket dışına kaçanlar, mutlaka her zaman en ülkücü, en devrimci olanlar değildir. Çoğunlukla işlerin bunun tersi olduğu görülmüştür. Osmanlı “Hürriyet kahramanları”nın çoğu, Abdülhamit hafiyesi çıkmadılar mı? Lenin, Rusya dışına kaçtığı için değil, tam tersine, kendi ülkesinde yarattığı pratiğinden ve teorisinden güç aldığı için Lenin oldu. Mao’nun belki de en güçlü yanı, Çin toprağı dışına fırlamamış olmasından geldi.

Çekoslovakya’nın (ve Sovyetlerin) en acı tâlihsizlikleri, Novotny gibi hâzır ayakkabı liderlerden başka, Sosyalizmin başına geçirecek adam bulamayışlarında toplandı. Bu ayakkabı, Çekoslovak milletinin ayağını vurma ve en sonu CIA nasırları çıkartmakta gecikmedi. Bunun ayrıntılarına girmeyelim.

Eski Cumhurbaşkanı Novotny’nin “sağ kolu” general Sejna idi. Stalin’in burnuna Beria girer de, Novotni sağlam bırakılır mı? Sejnaların sırtlarında yumurta küfesi yoktur. Maskelerinin düşeceğini sezdiler mi, “HÜRRİYETİ SEÇ” derler: Emperyalizmin casus ağları içine dönerler, Sejna da efendisi (yahut oyuncağı) Novotny kendisini koruyamaz duruma düşünce Amerika’ya sığındı. Şimdi Çekoslovak milletinin (ve bütün Sosyalist Devletlerin) bir çok sırları dışarıdan ısmarlama Lider Novotny’ler sayesinde CIA’nın (Amerikan Casus Teşkilâtının) elindedir.

Patlamaz mı Çekoslovak silâhı?

Hangi dünya içinde? 1- Büyük modern millete oranla kadim Kent (Site) veya Derebeyilik ne ise, bugün insanlığa oranla MİLLETLER o. Bağımsızlık Sırat Köprüsü… 2- Emperyalizm kendi liderini (Roosevelt gibi yaşlıysa beyin damarını “fenni şekilde”, Kennedy’ler gibi gençse beynini kurşunla) dağıtarak öldürüyor. Maksadı, ölümlerden ölüm beğendirir gibi: Nixon ile Humphrey’den birini başa geçirip Dünya’yı hegemonyası altına sokmak.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir