Hikmet Kıvılcımlı – Bugünkü Türkiye Ekonomi Politikası

melk4

“İktisatçı” takma adı ile yayınlanan bu seri, 8. ile 22. sayılar arasında 14 sayı sürdü.

– Bölüm I, Sosyalist Sayı 8, 8 Aralık 1970

Bu araştırma, uzun inceleme zincirinin bir halkasıdır. Şimdiki Türkiye Finans – Kapital tahakkümünün şehirlerimize ve kırlarımıza nasıl musallat olduğunu iki ayrı ayrımcıkta ele alıyoruz.

Şehirde: Finans Kapital

Şehirlerimizdeki Finans-Kapital tahakkümüne ve sermaye oyunlarına resmî istatistikler ölçüsünde işaret ediyoruz.

Millî Gelirde Şehirlinin Köye Tahakkümü

Önceden bilinmesi gereken bir alfabecil gerçeklik var: Türkiye 20’nci yüzyıldaki dünyamızın Kapitalist kesiminde yaşıyor. 20’nci yüzyılın Kapitalizminde egemen ekonomi temeli, Batı dilinde: Finans – Kapital, Osmanlıcada: Mâli Sermaye denilen tekelci kapitalizmdir.
Tekelci Kapitalizm Batı’ya 19’uncu yüzyıl sonunda egemen olmuştur. Bir paradoks olmak üzere, Türkiye daha 19’uncu yüzyılın ortalarından beri Finans – Kapitalin tahakkümü altına girmiştir. Beş on yabancı Şirket, Kırım Savaşından beri Türkiye’nin ekonomisine, mâliyesine, başlıca üretim ve devlet alanlarına pençesini atabilmiştir. Batı‘dan tek “ileri” olduğumuz yan, bu Tekelci Sermaye tahakkümüne herkesten erken uğrayışımızdır.
Bu gerçeklik açısından ekonomi yapımızın karakteristiğini rakamlarla belirtmek ilginç olur.
Bir ülke ekonomisinin temeli üretim alanıdır. Kapitalizmde iki büyük ve apayrı üretim alanı her gün biraz daha birbirinden uçurumla ayrılır:
1-Sanayi üretimi,
2-Tarım üretimi…
Hacım bakımından Tarım alanı çok geniştir: Nüfus‘umuzun %75’i tarım üretimi ile uğraşır, İhracat‘ımızın %80’i tarım ürünüdür. Ancak bu görünüşün altında bir trajedi yatar: 1969 yılı İstihsal Sektörleri itibariyle (1961 sabit fiyatlarıyla) Türkiye Millî Gelirine bakalım.

Piyasa fiyatlarıyla Gayri Safi Millî Hasıla………….90.078,8 milyon

Sanayi…………………………………………………………………….15.897,0

Ziraat……………………………………………………………………..24.208,0

İnşaat Sanayii…………………………………………………………..5.400,5

Ulaştırma………………………………………………………………….6.127,4

Bu ne demektir? Türkiye’de üretim, sanayi ile ziraat alanında madde yaratır. Bunlara İnşaat ile Ulaştırmayı da katarsak, madde yaratan sanayi: 27.424,9 milyon, tarım: 24.208,8 milyon tutar. Tüm madde üretimi: 51.633,7 milyon olur. Bu üretilen maddelerin üzerinden: Ticaret, Banka, Devlet, Serbest Meslek ve Emlâk Sahipleri 38.445,1 milyon gelir sağlıyorlar. Ulaştırma’nın maddî değer yaratma yeteneği bir yana bırakılırsa, şu sonuca varıyoruz: Türkiye’de Millî Gelirin kabataslak bir yarısı gerçek madde değeri yaratarak, öbür yarısı yaratmaksızın benimseniyor.
Daha ilginç yanı ise, madde değeri yaratan %75 tarım insanımızı, Millî Gelirimizin ancak %26’sı temsil ediyor. Nüfusumuzun görünüşte %25 ise, Millî Gelirde %74 pay sahibi oluyor. Bu kabataslak durum, Türkiye alınyazısında kimin ve neyin ağır bastığını belirtiyor. İnsan kalabalığı olarak 4’te 1 şehir nüfusu, Millî Gelirin 4’te 3’üne egemendir. Tek sözle, şehir köye 9 kat üstünlük taşır. Kabalamaca, şehirli köylüye 9 kat tahakküm yapar!
Köyün Tarım ekonomisi ile Şehir faaliyetlerinin Millî Gelir içinde gelişim orantıları çok dikkate değer. Tarım millî geliri ,1961 yılında’100 iken,1969 yılı 100,8 olur. Yâni 9 yılda %1 bile artış yoktur. Aynı süre için Gayrısâfi Millî Hasıla 100’den 107’ye çıkar. Köy millî geliri binde birden az, Şehir millî geliri yüzde birden az artmıştır. Her yıl Köy millî geliri 0,08 ve tüm (Köyü de içine alan Şehir) millî geliri 0,77 artar. Gene Köy, millet gelişimi içinde 9 kat aşağıda kalır.
Ancak tüm Millî gelir yerine yalnız Sanayi millî gelirine bakarsak, ayrıcalık daha çok büyür. Sanayi 1961 yılı 100 iken 1969 yılı 112 olur. O zaman Tarım yılda 0,08 ve sanayi 1,33 artar. Yuvarlak hesap, Sanayi her yıl Tarımın 16 katı daha çok Millî Gelir payı edinir! Şehir Sanayicisi (Kapitalist), Köylülüğün (içinde agavâtı, eşrafı, âyanı, tefecisi, bezirgânı ile birlikte) 16 katı gelişim olanağı gösterir.
Şehir alanında durum nasıldır? Orada insanlarla olanakların orantısı büsbütün korkunç denecek kertede ters düşer. Millî Gelir açısından, Şehirde madde değeri yaratan Sanayi, İnşaat, Ulaştırma 27 milyar küsur, yaratmayan faaliyetler 38.445,3 milyon (hemen 38,5 milyar) değeri temsil ediyor. Ulaştırmanın madde yaratma yeteneği bir yana bırakılırsa; yuvarlak hesap: Madde yaratan faaliyetler 25 milyardan çok az, yaratmayanlar 40 milyardan pek çok fazla değeri benimsiyorlar. Yâni, Tarım dışı millî gelir içinde: Madde yaratanlar %40, yaratmayanlar %60 pay benimsiyorlar.
Kısacası, daha Millî Gelirin kaba rakamları bile, yaratmayanı yaratana üstün çıkarıyor.

Kamu ve Özel Sanayi Büyükleri

En yaratıcı faaliyet alanı Sanayi‘dir. Orada ne, oluyor? Bütün sınıflı toplumların deyimi ile: En yaman biçimde “büyük balık küçük balığı yiyor.” Yalnız İşyerlerinin büyük (10 kişiden fazla çalıştıran) ve küçük olanların gözden geçirmek yeterince düşündürücüdür.157.759 küçük işyerinin karşısında 3012 büyük işyeri var. Sayıca Büyükler %1,9 ve Küçükler %98,1 ediyor. Ama, o yüzde iki bile etmeyen büyük işyerleri: İşçilerin 10’da 7’sine (%69,4) ücretlerin 10’da 9’una yakmını (85,9) öder; satınalınan veya devredilen mal ve hizmetlerle, satışların ve ifa edilen hizmetlerin hemen hemen 4’te 3’ünü başarır (%73.1 ve 75.3).
160 bine yakın işyeri kumda çelik oynasın: İşçiyi tutan da, işi yaptıran ve kârı vuran da 3 bin kadar işyeri olur. Küçük işletmeden 50 kez az olan büyük işletme, onun 3 katı ekonomi alanını tekelinde tutuyor. Demek Türkiye Sanayiinde, büyük işletme küçüklerden 150 kat üstün ve ağırbasıcı rol oynar.
Demek, sanayiin (şehrin) karşısında tarım (köy) can çekişiyorsa, sanayiin içinde de: Büyük işyerleri önünde küçük işyerleri can çekişerek sürünüyor. Başka deyimle, 3 bin büyük sanayici Türkiye’nin 158 bin sanayicisine kök söktürdüğü gibi, Türkiye üretimine ve genel ekonomisine kayıtsız şartsız egemen olacak güçtedir. Modern çağın kuralı bu.
Ancak, ekonomi temelimizde modern sermaye konsantrasyonunun içyüzü o kadarcıkla kalmaz. İşin bir başka yönünü bize, devlet sanayii ile özel sanayi arasında yapılacak kıyaslama açıklar. 3012 büyük sanayi işyeri içinde: 2775’i Özel kesime, 237’si Devlet kesimine girer. Sayıca devlet kesimi %7.9 ve özel kesim %92.1 eder. Sayıca özel işyerlerinin 12’de 1’ine yakın azlıkta bulunan Devlet kesimi, küllü ayıplarına bakmadan, kendisinin 11-12 katı çokluk olan sektörlere eşit ölçüde ekonomik varlık gösterir.

Devlet kesimi% – Özel kesim%
İşçi Sayısının
Yılda ödenen ücretlerin
1 Kasım 1963’te Çevirici güçlerin
Yıl içinde Sabit Sermaye yatırımı
Tüketilen elektriğin
Katına değerin
43.2
51.1
65.3
51.7
60.8
52.7
56.8
48.9
34.7
48.3
39.2
47.3

“Yurdun kalkınması” özleniyor. Kalkınma insanların yararı için olur. 2775 özel büyük işletme işçisine 1 yılda 5400 lira ücret ödüyor.237 devlet büyük işletmesi gene yuvarlak hesapla 7100 lira ücret ödüyor. Demek özel işletme kuru kalabalığı çalışanlara 1700 lira (%31) eksik ücret ödüyor. Neden bu işkence yapılsın Türk milletinin çalışanlarına?
Denilecek ki: “Ne yapalım. Kalkınmayı hızlandırmak için, özel sermayeden de yararlanmalı”. Doğru mu? 1955’ten 1962 yılına dek, sanayiin taşıt araçları bölümünde, 8 yıllık sabit sermaye yatrımı: Özel büyük işletmelerde 25.205.000 ve devlet büyük işletmelerinde 49.736.000 Türk lirası tutar. Kalkınma, bir ülkede tekniğin ölçüsünü gösteren sabit sermaye yığını ile orantılıdır. 237 büyük işletme 2775 özel büyük işletmeden 2 katına yakın daha çok sabit sermaye yatırıyor.
Demek yurttaşlar için üçte bire yakın daha yararlı yüksek ücret sağlayan, yurt için iki katına yakın daha hızlı yatırım yapan devlet büyük işletmeleri, elbet daha gerçek bir yurtseverce kalkınma sağlarlar. Bu bakımdan, adı büyük olan özel ufaklık 92 işletme, gerçekten büyük olan devletin 8 işletmesi yanında: 16 ilâ 24 kat aşağılık bir iş alanıdır. Büyük devlet işletmeleri, özel sözde büyüklerden 16-24 kat üstündürler.
Devletçiliğimizin, özel sermayeyi yaşatmak için yaptığı hovardaca israflar, hoşnutsuzluğu azaltmak için, önüne geleni kayırarak işletme kadrolarını lüzumsuz kalabalığa boğuşu göz önüne getirilsin.Ötede, devlet işletmelerinde her rakamın gerçek  bulunmasına karşılık, özel işletme muhasebelerinde bin bir fatura oyunu ve kaçakçılık bilinen sahte rakamları son kertede arttırır.

Tüm Ekonominin Büyükleri – Bölüm II, Sosyalist Sayı 9, 15 Aralık 1970 –

Yalnız devlet ve özel büyük yerlerinin karşılaştırılması bile, daha büyük işletmelerin, ekonomide ne denli egemen olduklarını ispatlamaya yeter. Türkiye Sanayiindeki büyük küçük bütün işletmeleri kıyaslamak, daha ibret verici olur.
İmalât sanayiinde 1-4 kişi çalıştıran işyerleri 147 bin 675 iken, 50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerleri 853 tanedir. Büyükler küçüklerin sayıca 173’te 1’i ediyor. Gıda sanayiinde bu rakamlar 11.899 ile 152’dir: Büyükler küçüklerin 78 de 1’idir. Yalnız bu iki sanayi dalında işçi sayıları ile ücret tutarları 1964 yılı şöyledir:

Yuvarlak hesap: 1000 kadar büyük işletme, 150 bini aşkın küçük kadar, yahut ondan üçte bire yakın (%62) fazla işçi çalıştırıyor. Bir büyük işletme (50 kişi ve daha çok işçi çalıştıran) rahat rahat 150 küçük (1-4 kişi çalıştıran) işletme kadar insanın alınyazısını elinde tutuyor.
Ya bu çalışan insanların alınyazıları nasıldır? Küçük işyerinde çalışanların yıllık gelirleri (maaş-ücret) Büyük işyerlerindekilerin 10’da 1’i kadar düşüktür. Demek Büyük İşletme, insanın alınyazısını çizmekte Küçüklerden 1500 kez daha etkendir. Bu geçim şartları ile Türkiye’de Büyük işletmeler karşısında Küçük işletmelerin yaşamaları da, yaratmaları da, sürünmekten beter, bir işkence çekmektir…
Buna karşılık, 1 Kasım 1963 günü, çalışanlardan 1-4 kişilide: 285.857 kişiye yılda 195.076.000 lira ücret-maaş (adam başına 682 lira) ödeniyor; 50 kişi ve fazlası işyerlerinde: 273.495 kişiye 1.872.418.000 (adam başına 6846) lira ödeniyor. Bu durum, Millete: Olmaz olsun o 285.857 işyeri dedirtmez mi?
Bu kural önünde gerçekliğe daha yakından bakalım. Sanayi alanında “Büyük İşyerleri” diye gösterilen 3012 işletme: 10 kişiden, yahut 10 beygir gücünden yukarı güçle çalışan yerlerdir. Aynı 1964 yılı 50 kişiden daha çok çalışanlı daha büyük işletmelerin sayısı, tüm Türkiye sanayi kollarında: 1705 tanedir. Daha bu rakam söylenirken açıkça anlaşılacağı gibi, 3012 Büyük adlı işyerinden 50 kişi çalıştırmayan 1307 tanesi, elbet 50 ve daha fazla kişi çalıştıran bu 1705 işyeri yanında devede kulaktır. 237 devlet işletmesinin 2775 özel büyük işletmeye taş çıkartışı gibi…
Gözü kapalı söyleyebiliriz ki, Türkiye ekonomisinin sanayi bölümüne o 1705 işyeri şartsız kayıtsız egemendir.Bu egemenliğin kişi olarak anlamı aranırsa, 237 Devlet işletmesini biçim bakımından çıkarırsak, 1468 Özel sanayi işletmesi Türkiye üretimine egemendir.
Sanayi yanında “büyük” sayılan işletmeli toptan – perakende ticaret, ulaştırma ve haberleşme, hizmet gibi öteki ekonomi dallarında 1963 yılı şu rakamları buluyoruz:

Böylece Türkiye ekonomisinin temelinde 3314 Özel ile 484 Kamu işletmesi cancana yatmaktadır. 500’ü bulmayan Kamu kesimi: Şehirde ve Köyde 3300’ü zor geçen Özel kesimden çok üstün güçte, ama onun emrinde işlemektedir.
Türkiye’nin “Büyükler” adını alacak ekonomi kodamanları: sanayi, ticaret, ulaştırma, hizmet, tarım alanlarında en çok 3314 aile olabilir. Devletle birlikte 3798 büyük kurum… Yuvarlak rakam fazlası ile 500’ü bulmayan Devlet Beyliği diyebileceğimiz kurum yanında gene 500’ü bulmayan Toprak Beyliği besbellidir… Bunlar (Toprak ve Devlet Beyleri) birinci Binlik sayılabilirler.
Geri kalan ticarette (perakendecilere) egemen 500’ü bulmaz Toptancı, hizmetlere egemen 500’ü aşkın işletme 150’yi bulmaz ulaştırmaya egemen kodamanlar topu birden ikinci Binliksayılabilirler.
Öteki Sanayi’nin 1500’e varmaz büyükleri gerçekte bini aşarlar mı?

– Bölüm III, Sosyalist Sayı 10, 22 Aralık 1970 –

Asıl işin, sosyal problemin püf noktası buraya gelir dayanır. Büyük Sanayi işletmeleri iki açıdan eleklenebilir:
1) Büyük imalât işyerlerinin çalıştırdığı işçi sayısına göre orantıcıl dağılımı içinde 49 kişiye kadar olan işyerleri 1964 resmî İstatistik Grafiklerinde %76’yı buluyor. (İstatistik ayrıntılarını saklamakla birlikte, genel grafik çizilerinde bunu gösteriyor) (1). Bu hesaba göre, büyük sayılanlar içinde asıl 50’den yukarı işçili yerler 4’te 1 olurlar. 200 ilâ 499 kişı arası çalıştıranlar %5 (20’de 1), 500’den 1000’e dek işçi çalıştıranlar %2.5 (40’ta 1), 1000’den yukarı işçi çalıştıranlar % 1 ile 2 arasıdır.
Asıl Türkiye sanayiinin alınyazısını çizenler, o “büyük” sayılan işletmelerin 10’da 1’ileri sayısında demektir. Tüm “Büyük sanayi” sayılan işletmeler 3012 olunca, asıl kodamanlar 300 kadardır.
2) Büyük imalât işyerlerinin hukukî durumlarına göre dağılım oranı ise: %45 kadarı kişi mülkiyetinde, geri kalanı (kollektif, Anonim, Limited, Özel Kanunla kurulmuş, Komandit) şirketlerdir. Türkiye’de şirket’ler arasında sayılan Kooperatifler yüzde yarım bile yer tutmaz (%0.4).
Türkiye’nin bütün ekonomisi gibi, politikasından kültürüne ve dinine dek her şeyine kontrolunu en az 40 yıldan beri koymuş bulunan Ekonomi ağları: Şirket ağaları‘dır. 3000 büyük işletme içinde 300 en kodamanı bu açıdan değerlendirelim. Bu en kodamanların 132’si kişi mülkü sayılsa,168’i Şirket demektir (2).
Daha 1929 yılları, Türkiye’de bile, İktisat Bakanlığı Şirketler Sigorta Müdürü ile İstanbul Şirketler Komiseri, “Sermaye Hareketleri” adlı irice kitabın başında şu hakikati yazmışlardı:
“Şirketlerin her yıl ulaştıkları sonuç, aşağı yukarı memleketin ekonomi durumunun ve sağlığının rakamlarla deyimlendirilmesi demektir.” (s. 3)
Dünyamızın, hele Türkiye’mizin “hakikat”leri, 40 yıldan beri pek değışmedi: tersine büsbütün koyulaşıp kardı. “Şirketler” (Kumpanyalar) deyimi halkın kolay anlaması için Finans – Kapital sözcüğünün yerine kullanılabilir. Türkiye ekonomisine, ve dolayısı ile tüm yaşantımıza Ceza Kanunlarında yazılan “Tehakküm” kertesinde egemen olan gizli-açık güç: Bu şirketler şebekesidir. Bunu anlamadıkça, Türkiye’nin değil ekonomisinde, en bayağı lotaryacı politikasında bile hiç bir şey anlamış olunamaz.
1929 yılı Bilânçolarına göre Türkiye’de 166 şirket vardı. (H. K.: Emperyalizm‘den Türkiye’de Kapitalizm, s.162,1965). Bunlardan 102’sinde Kurucu, İdare Meclisi üyesi v.b. kişiler, 444’ü Türk (yahut Müslüman), 181’i gayrıtürk (veya Müslüman olmayan): topyekün 625 kişiydi. 166 Şirket için sayılabilecek Finans – Kapitalist sayısı: 633’ü Türk, 233’ü gayrıtürk olmak üzere topyekün 866 kişi idi.
Aradan geçen 41 yıl sonu ne gibi değişiklik oldu. Başlıca iki karakteristik değişme görüldü:
1- Şirketlerin sahipleri içinden kaçı Müslüman – Türktür, kaçı Müslüman – Türk değildır, bu inanılmaz bir kıskançlıkla saklanıyor. Kapitalist sınıfı içınde seçilen en kodaman Finans – Kapitalist elemanları, Türk ve Müslüman olsunlar, olmasınlar, tam kafatascı – mukaddesatçı – nurcuların istediklerinden âlâ “Canciğer kuzu sarması” olup, yürekten kaynaşmışlardır.
2- Millî Kurtuluş Savaşını arkadan hançerleme durumuna düşmüş bulunan en büyük Toprak Beyleri, 1929’da henüz içlerinden en kodamanlarını Kapitalist sınıfınınkilerle kaynaştırabilme fırsatını o denli bulamamıştılar. Lehül Hamd Dolar ve Sam Amcaları sayesinde bugün Büyük Emlâk Sahiplerinin en kodamanları da kapitalist sınıfının en kodamanlarıyla etle tırnak olabildiler.
1929 yılının 166’ları dışında kalan 491 toprak beyi, bugün artık yerini bulmuştur. Kapitalizmin 2 egemen klâsik sınıfı içinden: Burjuvalar ile Büyük Toprak Sahipleri sınıflarından en kodaman elemanlar biricik Finans – Kapital zümresi halinde kenetleşip her şeye tehakküm yolunu bulmuşlardır.
Yukarıda ayrıntılarını verdik. Türkiye’ye hangi temel ekonomik madde gücü egemendir? Sorusunun karşılığı açıktır: Finans – Kapital egemendir. Türkiye’nin kendi sosyal yapı karakteristiği içinde egemen Finans – Kapital zümresi kendi içinde kaç bölüğe ayrılabilır ve bu kümeler kaçar kişidirler?
Hepsi, hatırda kalmak için. yuvarlak rakamla gösterilir ise: 500’er (beşer yüz) birimi geçmemek üzere, yukarıdan aşağıya sıralanabilen 5 küme Finans – Kapital tipi göze çarpar:
1- Devletçiliğimiz (484),
2- Toprak Ağalarımız (491),
3- Sanayi Baylarımız (3-5 yüz),
4- Ticaret Baylarımız (5-6 yüz),
5- Hizmet Baylarımız (565).
35 milyon insanımızın alınyazısını kim çiziyor? Bu 5 kollu Finans – Kapital zümresi içinde egemen olan, yuvarlak hesap 2500 Birim.
Bu birimlerin çoğu “Şirket”, yâni “Ortaklık” adını alır. Evet. Her ortaklıkta bir çok ortaklar bulunabilir. Hiç kuşku yok. Bütün o ortakları, “Birim” deyimi ile bir kişi gibi göstermek küçümsemek olmaz mı?
Hayır. Her ortaklıkta, Finans – Kapital işleyişinin iç makanizmasını bilenler için, başı çeken çoğu bir tek sayın kişi olur. Ötekiler onun kul’ları (Vasalleri)dirler. Hele göstermelik hissedar kalabalıkları, en bön çocuğu güç kandıracak gözbağlarından başka bir şey değildirler. Tersine, bir çok Şirketlerde aynı tek kişi’nin başrolü oynadığı düşünülürse, 2500 birimi 2500 kişiden daha aza indirmek de olağandır.

Finans-Kapital Tahakkümünün Birinci İkiyüzlülüğü:
Ekonomi ve Zor – Bölüm IV, Sosyalist Sayı 11, 29 Aralık 1970 –

İki üç bin kişilik Finans – Kapitalist zümresi, nasıl oluyor da, kendisinin binlerce katı kalabalık 35 milyonluk Türkiye nüfusunu böylesine şartsız kayıtsız tahakkümü altında tutabiliyor? Dişinden tırnağına dek örgütlü, silâhlı, plânlı, bilinçli oluşu bir yana: Başlıca 3 mekanizmanın gizlediği aldatmaca ile:
1- Ekonomi temeline egemen oluşu sayesinde;
2- Kapitalist sınıfını temsil etme iddiasıyla;
3- Uluslararası Finans-Kapitale dayanışı sayesinde.
Finans-Kapitalin Türkiye ekonomisine nasıl en kodaman üretim alanlarını tekelinde tutarak tahakküm ettiğine ve edebildiğine bundan önce işaret ettik. Biraz tarih ve toplum bilgisini kendi omuzları üstündeki başı ile edinen her kişi: Toplum ekonomisine egemen olmanın, toplum tümünü neden güttüğünü çabuk kavrar. Bu kavrayışa varmak için Marksist olmaya bile pek gerek aranamaz.
Bunun aldatmaca neresinde? Şurasında: Toplumun alınyazısını en son duruşmada ekonomi temeli belirlendirir hakikatini Finans – Kapitalist denli domuzuna bilinçle bilen tek sosyal küme Finans – Kapitalistler zümresidir. Ama, o zümre bütün tahakkümünün bu hakikati kendisinden başka kimsenin öğrenmemesine borçlu olduğunu da iliklerine dek bellemiş ve denemiştir. Onun için, kendisi, her soluyuşunda madde ve ekonomi üzerine davranarak yaşadığı halde, millete  yaydığı düşünce tahrikât ve propagandasında her şeyin ruh ve kültür üzerine kurulduğunu yaymakta bir saniye bile boş geçirmez.
Finans-Kapital binlerce yıllık bütün egemen sınıfların deneyişiyle bu ikiyüzlülüğünü her ne pahasına olursa olsun yürütür. Halk: “Aleme verir talkını, kendi yutar salkımı” der bu ikiyüzlülüğe. İkiyüzlülük olduğunu bilir. Ama bin yılların alıştırdığı gelenek – görenekleri yüzünden, bile bile lâdese aldanır. Finans – Kapital bütün silâhları ile bu en iğrenç ve saçma ikiyüzlülüğünü öylesine maskelemeyi becerir ki, en “körükörüne, parmağım gözüne” olaylarda bile yığınları şaşılacak kolaylıkla aldatabilir.
Örnekleri sayılmakla bitirilemez. Kültür savunuculuğunun son perdesini “basın hürriyeti” dediği şeyde bulmakla öğünür. Gerçekte bütün basınlar ve yayınlar: Matbaalar, gazeteler, kitap yayınlayıcılığı, memlekette basılan kitap ve gazetelerin okunabilmesi için dağıtış ve satış bâyilikleri hep sermayenin elindedir. Basın – Yayının imiğinde Finans-Kapitalin pençesi sarılmış durur. Haddine ise Finans – Kapitali zerrece tedirgin edecek bir ses çıksın. Çıkaranın imiğini sıkmak işten bile değildir.
Hani o, Mustafa Kemal’in ünlü sözü vardır: “Hürriyet’i Matbuât’ın mahzurlarını en iyi giderecek şey, gene hürriyet’i matbuâttır” der. (Basın hürriyetinin sakıncalarını en iyi basın hürriyeti giderir, demektir). Rahmetlinin bu söze bütün ömrünce kaç saniye inandığı bilinemez. Ama aynı sözün bir gün bile uygulanamadığını anlamak için, çıkmış çıkacak “Matbuat (Basın)  Kanunları”na şöyle üstünkörü göz atmak yeter. Şu satırların Türkçede çıkması bile, o “Basın özgürlüğü” yalanını doğru gibi göstermek için, bir sınıra dek göz yumulmadan başka nedene dayanamaz.
Bir kafatasçı demagoji, eline geçirdiğini sandığı gizli Finans-Kapital örgütleri içinde en zararsızının üyelerini liste olarak yayınlama şantajına başvurmuştu. “Basın Özgürlüğü” bu kadar olurdu, doğrusu. Kirli çamaşırlar epey merak uyandırmıştı. Finans – Kapital bu aşırı ihtiyatsızlığın “Hürriyet’i Matbuât”ına karşı hangi silâhı kullandı? “Gene Hürriyet’i Matbuât” panzehirini mi? Karşı Özgür Yayın’la, sergilenen Finans-Kapital maskaralıklarını çürüttü, yahut yalanladı mı?
Aslâ. Öyle “ruh” ve “kültür” silâhları yalnız cahil halk ve enayiler için harcanır. Finans-Kapital, gazetenin sahibi görünenlere önce iki satırlık bir ihtarcık çekti: Yapılanla pişman olunmaması dileğinde bulundu. Bu ihtar yeterli kalmayınca ne oldu? O yaman “ifşaatçı” gazetenin ansızın “ifşaat” sütunları kısıldı. Ardından Gazete, o ifşaatı yapanları tefe koyup rezil eden bambaşka bir “Ceriyde’i feriyde” oluverdi: Finans candamarı sıkılınca, ifşaatçıların solukları kesiliverdi.
Hem hiç sessiz sedasız. “Tereyâğdan kıl çekmek”, bu Finans-Kapital işlemi yanında bayağı güç ve gürültülü sayılabilirdi. Bir var imiş, bir yok imiş. Kimsecikler farkına varmaksızın, halkın ruhu bile duymadan, “suçlular” kapıdışarı edilip, gazete, Finans-Kapitalin kafatasçılığa yan bakan başka bir demagojisinin kürsüsü kesilivermişti. Bu hârika kalıp ve ruh değiştirme: Ne “ruh”, ne“kültür” yolu ile değil, en acımaksız madde olan ekonomi yolundan para silâhı ile başarılmıştır. “Basın Özgürlüğü”nün kılına dokunulmuş görünmeksizin, Finans-Kapitalin son silâhı olan:“Kafatasçılık özgürlüğü”, efendisini tanımaz kesilince, ansızın bodrumda boğulmuştu.
O basit olayın bin birçeşitleri, velveleli velvelesiz, her gün toplumun her alanında akıp geçer. Hele Demokrasi yosmasının ırz’ı nâmusu hangi yollardan korunmaz ki. Sendika Özgürlüğü olur mu? Olur. “Grev Hakkı” var mı? Ne demek, tabiî var. Sendika, Grev, toplu Sözleşme Kanunları harıl harıl çıkarılır. Ancak o “Hak”lar, o “Hürriyet”ler: Finans-Kapitalin “ruh” ve “kültür”anlayışı sınırında kalmalıdır.
İşçiler, köylüler, insan mantığı ile o hak ve hürriyetlere kazara sahip çıkmaya kalkıştılar mıydı, o davranışa “Demokrasi” ruhu ve kültürü değil: Finans-Kapitalin maddesi en öldürücü biçimi ile saldırır: Polis kurşunu, Jandarma süngüsü, Asker tankı… onlar da yetmedi mi, gelsin Sıkı Yönetim! Bir anda Anayasa da, Babayasa da, bütün kanunlar, usuller, nizamlar da bir tek generalin o andaki anlayışına ve eğilimine kalmıştır. Toz kondurulmayan “Büyük Meclis”ler: Baka kalırlar. Finans-Kapital, bütün “Hür Basın”ın ciğerleriyle hep bir ağızdan “Oh! Devlet varmış!” temposunu tutar.
Sıkıysa ekonomi candamarları üzerine oturmuş bulunan Finans-Kapitalin: Ruhcu, kültürcü, fikirci. felsefeci, dinci, imamcı ikiyüzlülüğüne millet inanmasın. Günahı öbür dünyadaki “Ceza günü”ne bırakılmaz. Finans-Kapitalin telli kaza kurşunu ile alnından vuruluverir. Ölümüne susamamış bulunan herkes, Finans-Kapitalin: Ekonomi temelindeki madde sömürüsünü görmemezlikten gelecek, onun sapına kadar ruha, kültüre inanmış Allahcı ve dinci gösterişlerine inanacaktır.

Finans-Kapital Tahakkümünün İkinci İkiyüzlülüğü:
Sınıfını ve Rejimini Aldatış – Bölüm V, Sosyalist Sayı 12, 5 Ocak 1971 –

Ancak, Finans-Kapital yalnız çiğ Ekonomi ve çim çiy Zorbalık silâhı ile kalmaz. Onun göklere çıkardığı Ulusal ölçüde Sosyal Sınıf tabanını temsil etme gibi en yaygın bir aldatmacası, o ekonomi ve zorbalık yırtıcı gücüne sırmalı kaftan gibi giydirilir. Finans-Kapitalin asıl milleti ardında zincire vurulmuşça sürükleyen, süngüden keskin, kurşundan delici silâhı bu sosyal sınıf aldatmacasıdır.
Bildiğimiz gibi, kapitalist dünyanın her bölgesinde nasılsa öylece, Türkiye’de de Finans-Kapital birkaç bini geçmeyen sayıda azınlık bir zümredir. Ama, ağzına bakarsanız o, hiçbir zamanMillet Bütününü torbasında keklik saymaktan geri kalamaz. Kurduğu “Demokratik düzen”, “Özgür Basın-Seçim-Geçim” ve daha bilmem ne tuzak makineleri öylesine işletilebilir ki, gözgöre tüm halk, bütün millet, gönül hoşluğu ile, oy nâmusunu da ona vererek kendini yüzde yüz teslim etmiştir, sanılır. İkide bir “Rejim!” deyişi vardır. İnsan inanacak gibi olur sanki.
Bu sanıyı en iyi perçinleyen sosyal taban: Finans-Kapitalin, her ülkede bir avuç vurguncu zümresi iken, kendisini tüm kapitalist düzeni yaratmış ve bir sosyal sınıf gibi yutturabilmesidir. Finans-Kapital: kendisini Kapitalist sınıfı sayar. Daha doğrusu, her ülkede Kapitalist sınıfını: Kendisi imiş gibi göstermenin bin bir dolandırıcılığını yapar. O denli ki, en sonunda millet ve halk şöyle dursun, Finans-Kapital tahakkümüyle sıkılan Kapitalist sınıfı bile onun kendisinden başka birşey olmadığına inanır.
Öyle ya. Kapitalist düzenin en aşırı savunucusu kimdir? Finans-Kapitaldir. Öyleyse, düzeni büyük titizlikle koruyan Finans-Kapital, Kapitalist sınıfının da kurtarıcısı ve koruyucusu niçin olmasın? Bütün hiyle, ikiyüzlülük, aldatış gelir bu noktaya dayanır. Bizim değme “Solcu” ve azgın “Sosyalist”lerimizin hiç dillerinden düşürmedikleri o: “Çağdaş Uygarlık düzeyi” pelesengi nedir? Düpedüz Kapitalizmdir, Modern Burjuva Rejimi‘dir. Finans-Kapital: Modern sermayenin en son haddi olduğuna göre, “Çağdaş Uygarlık” gibi, sağda solda hiç kimseciklerin gık diyemeyecekleri bir “Düzen”in yalın kılıncı demektir.
Biliyoruz. Finans-Kapital: Kapitalizmin son haddi, ölüm döşeğinde yatalak biçimidir. Yarattığı dünya çelişkileri, bunalımlar, savaşlar ve bin bir zorbalıkları ile, insanoğlunu Kapitalizmin getirdiği tek Sosyalizm kurtuluşu eşiğinde her gün, her saat yok olma uçurumu ile yüzyüze getirmektedir. Demek Finans-Kapitalizmin savunduğu Tekelci Sermaye Rejimi, gerçek 19. yüzyılın az çok Genlikli ve İlerici Kapitalist düzeni bile değildir.
Tam tersine, Kapitalizmi en ılımlı sancılarla Sosyalizmi doğurmaktan alakoyduğu ölçüde: İnsanlığı toptan ölüme sürüklemektedir. İnsanlığın yok olduğu bir dünyada Kapitalist Rejimi yaşar mı? Ne var ki, Finans-Kapital işlediği genosid cinayetlerini, sanki Kapitalizmi savunuyormuş gibi gösterme ikiyüzlülüğü ile maskelemektedir. Bu aldatıcılık sayesinde, önce Kapitalist sınıfını(Finans-Kapital zümresi dışında kalan bütün Sermaye ve Toprak sahibi zümreleri), onun ardından da milleti sürüklemektedir.
Bu iki yüzlü aldatıcılığın Türkiye’deki gerçekliğini birkaç Resmî burjuva istatistik rakamı ile açıklayalım. Türkiye’nin efendileri, bizim burjuvalara, Alman Nazi’lerinden çevirme bir hoş ad taktı:“İşverenler!” Türkiye’de o “İşveren” denilen, – hiçbir zaman, hiçbir nâmusluca gen işi vermeyen,- Yerli Millî Kapitalist sınıfı kaç kişidir? İşte Finans-Kapitalin hazırlattığı Resmî Devlet İstatistiklerinde bu sayı rakamlarının serüveni çok ilginçtir.
 “15 ve daha yukarı yaşlardaki faal nüfusun çalışma kolları ve meslekteki mevkii itibariyle ayrılışı” sütunlarında, yıllara göre “İşverenler” sayısı şöyle yazılıdır.

İşverenler (Employers)

1955 yılı: 39.526 Fark: +116.581
1960 yılı: 156.107 Fark: -2654
1963 yılı: 153.453

         Düşünelim. 5 yıl içinde Türkiye’nin İşverenler sayısı hemen hemen 4 kat (%395)artmış gösteriliyor.Bu rakamlar DP’nin “Nurlu İstikbal” günlerinde yazılıyor. Biliyoruz. Finans-Kapital, şartsız kayıtsız egemenliğine DP ile kavuştu. Bu egemenliğin ilk seçim döneminde dört iktidar yılı: Bir vur vuranın anacık babacık vurgunu içinde geçti. Finans-Kapital, Bayar-Menderes çetesi eliyle Türkiye’de en ağır vergileri topladı. Topladığı vergiler kadar, birikmiş İkinci Evren Savaşı yedek değerlerini de mirasyedice harcadı. Ayrıca bir o kadar tutar da “dış yardım” adı altında Türkiye’yi boğazınadek Borçlar batağına batırdı. (Bakıla: H.K., Siyasetimiz)
Bu bir iş yapıp üç harcama çapulculuğuna rağmen “Yağma Hasan’ın Böreği” metod, Türkiye’de o zamane dek görülmemiş bir “Hareketli Ekonomi” denilen öfori (keyiften şişme havası) yarattı… Ama 1954 yılına dek. O yılla birlikte, gidiş zıngadak durdu. Çünkü Tekparti’nin 20 yılda biriktirdiği altın gibi yedek değerler, 4 yıl içinde suyunu çekti. Aşırı vergilerin yarattığı sinsi enflasyon, gelirleri giderlerin altına düşürdü. Böyle müflüs bir bezirgânın dünyada itibarı da kalmayacağı için, “Dış yardım” adlı borçlanma kapıları da Uluslararası Finans-Kapitalce kapatılır duruma getirildi. Bayar’ın ve Bakanlarının Amerika’ya gidip 300 milyon dolar dilenmeleri alayla terslendi…
Dikkat edelim. Eğer Türkiye’de İşverenlerin sayıca artmasını gerektiren bir kapitalizm furyası Türkiye’de olmuş olacaksa bu ancak o kritik 1954 yılının öncelerinde olmalı idi. Her şey daha çok kapitalist yetiştirmeye 1950-54 yıllarında pek elverişli idi. 1954’ten sonra gelirlerde, yedeklerde, borçlarda bir kasılma ve kısılma başlamıştı. Bu durum Türkiye’nin işverenleri sayısında da bir kısılma gerektirmez mi?

Sermaye Konsantrasyonu: (Antika + Modern) Kapitalistlerin Birleşmesi – Bölüm VI, Sosyalist Sayı 14, 26 Ocak 1971 –

Resmî İstatistiklerde tersini görüyoruz.1954’ten bir yıl sonra, 1955 yılı Türkiye’nin tüm İşveren sınıfı, Finans-Kapitalistlerle birlikte: 40 bin kişi bile değil. Kapitalizmin konsantrasyon sermayenin gittikçe az elde büyümesi (yoğunlaşması) kanununu herkes bilir. O bakımdan, Sermaye büyür, ama sermayecilerin sayısı küçülür. Kimi altüstlükler, arada sermayecilerin kamçılayıp gel geç olarak çoğaltsa bile, sürekli kural: Her geçen yıl bu sayının kişi ve işletme olarak azalma eğiliminde olduğunu gösterir.
Türkiye’de bunun tersi olabilir mi? “Büyük” adlı “10 işçi veya beygir gücü” çalıştıran Sanayi imalât işyerlerine bakalım. Bunlar arasında gerçekten büyük olan ve her yıl bir başka boşluğu doldurmak zorunda kalan devlet işletmelerini bir yana bırakalım. Onlar 1958 yılı:195 iken,1959 yılı: 214, 1960 yılı: 219, 1961 yılı 226, 1962 yılı: 230, 1963 yılı 237 olmuşlardır… Asıl Özel Girişim kesiminde “Büyük” işyerleri sayısı ile, o işyerlerinde “ücretsiz” çalışanların sayıları yıllara göre şöyledir:

İmalât Sanayii bakımından kızoğlankız (bâkir) sayılması gereken Türkiye’de bile rakamların (arada yanlış ihtimalleri de göz önünde tutulursa) genel gidişi azalmak olmuştur. 1958’den 1961’e dek 4 yıl işyeri sayısında artış var. Ondan sonraki 2 yıl ise eksiliş o artışları fersah fersah geçer. 4 yıl boyu artışların toplamı (1710) iken, ondan sonraki 1 yılda eksiliş tek başına (2843), iki yılda eksiliş (3864) ü bulur: 4 yıldaki çoğalış, 2 yıldaki azalışın yarısından çok daha düşüktür. Azalış çoğalıştan 4-5 kat (4.6 kat) daha hızlıdır. Ve gerçek kapitalist gelişim de ancak bu tempoyla olur.
İmalâtta ücretsiz çalışanların sayıları düşünülürse, durum daha da konsantrasyon lehinedir. 1958 yılı büyük sanayiin 4928 inde ücretsiz çalışanlar 4777 kişidir demek bu işyerlerinde patronun çalışmadığı 151 işletme vardır. 4777 işletme esnaf-patron elindedir.1963 yılı oran tersine döner: Esnaf-patron işletmeleri 686 dır, asıl kapitalist işletmelerse 2088’dir. Yâni 6 yılda işletme sayısı %44 (yarıya yakın) azalır; kapitalist karakter 13 kat çoğalır.
Böyle bir gidiş ülkesinde nasıl olur da kapitalistlerin sayısı her yıl ardarda % 100 (4 yılda %395) artar? Ya sayı bilmiyorlar bizim sayın istatistikçiler, ya Kapitalist nedir tanımıyorlar. Yahut, Finans-Kapital efendileri, kendi Sosyal tabanının iğneleştiğini görünce, ne yapıp yapıp Türkiye’de kapitalistleri bir çırpıda 39 binden 156 bine çıkartıvererek, yürek serinlendiriyorlar ve insan aldatıyorlar.
Nitekim sonra bu çaba sürdürülemiyor. 1963 yılı sayımında (3 yıl sonra) işverenleri %100 çoğaltmak şöyle dursun, 2654 kişi azaltmak gerekiyor. Bir kaç yüz Finans-Kapitalist, Millet içinden kendi kuyruğuna takabileceği 150 bin küsur kişilik bir tabanı artık yeterli bulmuş olmalıdır. Kapitalistleri her yıl % 100 arttırmanın sivriliği bir yerine batmasın diye, Şah sarayının üskatından bırakılan çekici yere düşürmek zorunda kalan Acem’in durumunda görünüyor Finans-Kapital.
Bir itiraz akla gelebilir: Finans-Kapital, Türk tarımına onbinlerce traktör soktu. Bu ve benzeri Tarım makinelerine sahip olan köylüler kapitalistleşmiş olamazlar mı? Hayır.
Traktör sayısı daha 1955 yılından beri istikrarlaşmış, sanki değişmez duruma girmiştir.

Demek 1955’le 1960 arası Türk köyüne traktör akımını çoktan durmuştur. Ona karşılık, Tarımda İşverenler‘in sayısı:

1955 yılı: 2.781
1960 yılı: 49.473
5 yılda artış: 46.692

30 bin traktöre sahip olmuş köylüler içinde 49 bin kapitalist  yetişir mi? 5 yılda %1775  kapitalist artışı! Ve sonra duruş.
Bu durum neden ileri gelebilir? 1955 yılına dek Kapitalist sayılmıyanlar, 1960 yılında nasıl kapitalist olurlar? Tek ihtimal şu:  1955’e dek Türkiye’nin Kapitalizmden önceki Tefeci-Bezirgânsermaye sahipleri, Türkiye’nin Antika sınıfı olarak Modern Kapitalistler arasına sokulmuyorlardı.1960 yılı af çıkıyor: Finans-Kapitalizm nasıl Büyük Emlâk Sahipleri ve Kapitalist sınıflarının en kodamanlarını kaynaştırıyorsa, tıpkı öyle bir eğilimle: Antika kapitalistler sınıfı ile Modern kapitalistler sınıfı arasında bir kaynaştırma yapıyor. Toplum politikasında gerekli görülen (Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân) sınıflarının ölüm kalım ittifakı gibi aynı sosyal nedenlerle, Ekonomi politikasında: biri Modern, ötekisi Antika olan iki kapitalist sınıf birleştiriliyor.
Tekparti çağı: Antika Sermaye ile Modern Sermayeyi ayrı kablarda korumuştu. Çokparti çağı: .Bu iki düşman kardeşi birleştirdi. Finans-Kapitalin 20-30 yıllık çabası Türkiye ve Halkı için korkunç olan bu ittifakı (ölü ile diriyi bir yatakta birleştirmeyi) başardı.

İlk Yabancı Sermaye “İnkilâbı” – Bölüm VII, Sosyalist Sayı 15, 2 Şubat 1971 –

Türkiye Finans-Kapital’inin üçüncü gizli faaliyeti: Bütün ruhu ve kalıbı ile teslim olduğu Uluslararası Finans-Kapitale ne denli kaynaşık bulunduğunu halktan ve milletten saklamak çevresinde toplandı. Ve doğrusu, mahkemede herkesin gördüğü dişi deveyi, şahit gösterip erkek diye karara bağlatan Emeviye Saltanatının bu özbeöz mirasçısı ülkede, bu ikiyüzlülük hiç de büyük marifet sayılamazdı.
Bu aldatış nasıl yapılıyor? Bayağı, hiç utanmazca varı yok gibi göstererek yapılıyor. Türkiye’de kapitalist sınıfını bir anda 39 binden 150 küsur bine çıkarmak nasıl yoku var etmekse, yurdun iliklerine işletilmiş Uluslararası Finans-Kapitali yok etmek de, aynı kaygısızlıkla, onun tersi yapılarak beceriliyor. Yabancı sermaye mi? Ne haddine! Kemalist Türkiye’ye yabancının tırnağını sokacak olanın alimallah alnını karışlarız!
Bir kaatilin cinayetini saklayışı, Yerli Finans-Kapitalin Uluslararası Finans-Kapital izlerini yok edişi yanında pek mâsum bir davranış sayılabilir. 1908-19 Meşrutiyet burjuvazisi, “Müslüman dini aşikâre” yolundan, kendisini yüzdeyüz Uluslararası Finans-Kapitalin (Yedi Düvelin) açıkça emrine.adamıştı. Onun için 5 yılda koca İmparatorluk hemen bütün Avrupa ve Afrika gövdelerinden budandı. İkinci 5 yıllık İlk Emperyalist Evren savaşında, İmparatorluğun Asya (Arab-İslâm) dalları değil, Küçükasya (Anadolu) gövdesi bile tırpanla doğrandı.
Komprador Meşrutiyet burjuvazimizin kılı bile kıpırdamadı. Yâni “memleketi takım takım Bolşeviklere” mi sunacaktı? “Memleket”: ya Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin İngiliz Mandası, yahut İttihat ve Terakki Partisi nin (Alman yenilince) Amerikan Mandası ülküsüne adanacaktı. Fakat, biraz gerçeğe bakan Yerli Millî Burjuvazi: Mandalaşmakla, ortada Türkiye denilecek bir şeyciğin kalmadığını sezmekte gecikmedi. Onun için, Finans-Kapitalin İstanbul’u kendi topu tüfeği ile işgal etmesine gık demedi de, maşa gibi kullandığı Yunan’a İzmir’i işgal ettirişi önünde ayaklandı. Hele Yunan Bursa ya girdiği gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde: “Şeytan da oluruz, bolşevik de oluruz!” çığlığını koparmaktan geri kalmadı.
Blöf tuttu. Uluslararası Finans-Kapital, Anadolu’nun “Şûrâlar Hükümeti” kurmaması için Yunan önünde tarafsız kaldı. Aslında Uluslararası Finans-Kapitalin bütün amacı: Çorak Anadolu yaylâsı değil, bereketli Arap-Acem Petrol topraklarını tekeline almak ve Kuzeyde önlenemeyen Bolşevik selini, Kafkaslar ötesinde sed ve bend etmek idi. Halifeliği – Saltanatı (Alman Genelkurmayının düzdüğü Panislâmizm ve Pantürkizm korkuluğunu) kaldıracak ve “Misâk’ı Millî” kabuğu içine çekilecek Kapitalist bir Türkiye, her iki Dünya Finans-Kapital amacını gerçeklertirmek için en ideal istihkâm olabilirdi.
Ne var ki, kimi 19. yüzyıl kafalı sömürgecilerin, Helenizm ,“Megola İdea” hayaliyle kışkırttıkları gerçekçilik dışı Millî Kurtuluş Savaşı ile kan dökülmüştü. Nüfusun %80’i köy 19’u şehirküçükburjuvazisi olan Müslüman – Türk halkına dün bir numaralı düşman diye gösterilmiş bulunan Yabancı-Gâvur Finans-Kapitali (“Emperyalizm ve Kapitalizmi”) bir anca can yoldaşı, kankardeşi ilân edivermek hiçbir babayiğitin yiyebileceği yoğurt değildi.
Öyleyse gizli çalışılacaktı. Hem de Emperyalizme karşı en ufak bir ciddi düşünce ve davranışı, daha kımıldamadan: “Gizli faaliyet”“Cemiyyet’i Hafiyye” ilân ederek en tehlikeli düşman gibi “kanun dışı” saymakla, kendi gizli faaliyeti maskelenecekti. Cumhuriyet Türkiyesi’nin taşı toprağı barut kokan ilk günlerinde, Osmanlı Fâtihlerinin zaptettikleri yerlerde Yazımyaptıkları gibi, askerce bir “Durum Yargılaması” (Vaziyyet Muhakemesi) yapıldı.
1929 yılı Türkiye’de Finans-Kapital örneği 166 Şirket vardı. Bunlardan 13’ü Ticaret 7’si Banka olmak üzere 20’si açıktan açığa “ecnebi” idi. “Ecnebi”: Osmanlı düzeninde babadan oğula Dirlikçi olmayan kişilere denirdi. Onu modernleştirdik: “Yabancı” yaptık. Şirket sayısı bakımından 166’da 20’si (% 12,04) açık Yabancı Sermaye idi. Ama geri kalan (Yerli Millî gibi gösterilen) 146 şirketin sermayesine daha bakar bakmaz, bir acı gerçeklik sırıtıyordu: Bu 146 şirketin 156.8 milyonu (şimdiki 10 milyarı) bulan sermayesi içinde yalnız 78.2 milyonu Türk lirası idi; geri kalan 78.6 milyon lirası: Sterlin – Fransız Frangı – İsviçre Frangı, yâni yabancı para idi! (H. K.: Emperyalizm ve Türkiye’de Kapitalizm kitaplarına bakıla).
Şirketlerin sayıda yabancı olanları % 12.4’ü görünür. Sözde yabancı olmayanların ise %50.12 paraları açıkça yabancıdır. Toplasak, %62.16 şirket varlığı: İlk bakan göze, kör değilse, mutlaka göreceği kadar açık seçik Yabancı’dır. Açıkça yabancı kalan 20 şirketin, öteki 146 sözde “Yerli Şirkete oranla mutlak daha büyük sermayeli olacağı düşünülsün. 1969 yılı, Türkiye Finans-Kapitalinin en az %70 sermaye gücü ecnebi – yabancı demektir. Ve Finans – Kapital olarak Türkiye Ekonomi Temeli gibi, Sosyal – Politik – Kültürel – Dincil ve ilh. tüm Üstyapı ilişkileri alanına bu yabancı gücün % 100 diyemezsek, %70 egemen olacağı anlaşılmayacak dâva değildir.
E, hani bizim “Antiemperyalist ve de Antikapitalist” Millî Kurtuluşumuz?.. Takkenin böylesine açık rakamla düşüp kelin görünmesi önünde birşeycikler yapılmalıydı. Olmaz böyle şey! denildi. Ve o zamanki havanın stili ile hemen buyuruldu:
“-Çıkarın, şu kâfir şirketlerin başlarındaki “ecnebi” şapkaları!..“
Büyük Millet Meclisi’nde Deli Hâlit Paşayı bir kurşunda öldürüp, elini kolunu sallayarak dolaşan yaman Ali Bey (Afyon) “Nafia Vekilliğinde” kimi yabancı şirketleri devletleştirdi. Onu gören öteki şirketler başlarındaki şapkaları çıkardılar. Ama daha önce “Şapka İnkılâbı” yapılmış bulunduğu için, saygı duruşuyla ellerinde tuttukları şapkaları atmadılar. Aynaroz Kadısı’nın karısına şarap küplerini gösterip “İç, Eda.. iç! Ben onların kâffesini sirke eyledim!” diye haykırdığı gibi oldu.
“- Bu şapkadır. Şapka Türk serpuşudur”. denildi.
Herkes başına şapkayı geçirince: Gâvur – Müslüman kalmadı, Yerli – Yabancı hepimiz “bir güneşte çamaşır kuruttuğumuz için” sıkı-fıkı “Akraba” olduk.
Şaka etmiyoruz. Türkiye’de Yerli Finans – Kapital ile Uluslararası Finans – Kapital arasındaki kaçar göçerlik, tıpkı kadınların peçe ve çarşaf inkılâpları gibi hoş bir estetik “Devrim”le ortadan kaldırıldı idi.

Finans Kapital’in üçüncü İkiyüzlülüğü

Kamuflaj, o kamuflâj. Türkçe’de Kamuflâja Peçeleme denir. Türkiye’de Finans – Kapital: en büyük “peçeleri Kaldırma İnkılâbı” kampanyaları ortasında peçelendi. O gün, bugündür, burjuvazi, cumhuriyet burjuvazisi o peçeyi birdaha kaldırmamak için elinden geleni ardına koymadı. Ve Finans-Kapital haydudu. ne yaptı yaptı, karda gezip izini belli etmemenin yollarını iyice buldu. Yerli-Ulusal Finans – Kapital ile Yabancı-Uluslararası Finans – Kapital arasındaki bütün sınırlar yazboz tahtasına çevrildi. Alabildiğine birbirine karıştırıldı.
Öylesine ki, Türkiye’de nice kıl kuyruklar, “Bir Finans – Kapital de var mıymış?” gibilerden dudak büktüler: Hâlâ, kimi “Sol-Sosyalist” toplantılarında “bilimsel”likte ve de rakamda, istatistikte ve de keskin uzman ekonomistlikte burunlarından kıl kopartmayan pek seçkin ve saygın “Bilimsel Sosyalist”ler, Finans – Kapital sözcüğünü ağızlarına aldırtmamak için kanteri dökerler. Ve de emperyalizmi bir kalemde “Sınır dışı” göstermek bâbında, Zâl Oğlu Rüstem çıkışları yaparak, sosyalizm adına Ali Cengiz oyununa kalkışıp, bilime milime cirit arttırırlar.
Sözde “Sol”un, gerçek “Sağ” ile şaşılacak kertede açık açık ve rahatlıkla “İşbirlikçilik” etmeleri neye yarıyor? Ülkenin en yakıcı problemine duman perdesi yaymaya.. Gene de, İngiliz’in dediği gibi: “Olaylar inatçıdır.” Her türlü “Çarşaf İnkılâpları” ötesinde, Finans – Kapital mızrağı çuvala sokulsa bile, ucu her gün milletin en nâzik yerine batarak kendini yer yer ele vermekten geri kalmıyor. “Peçelemek” için koskoca bir Başbakanlığa bağlı harıl harıl işletilen “Devlet İstatistik Enstitüsü” kuruldu. O görüp saklanamıyor.
1963 yılında yapılıp 1968 yılında Türkçe ve Amerikanca yayınlanan: “Sanayi ve İşyerleri Sayımı: İmalât Sanayii” (Türkçe bilmiyorsanız: “Census of Manufacturing Industries and Business Establishments: Manifacturing”) tam 1112 sayfalık iri yarı, (normal kitapların iki kat boyunda), ağırlığından taşınmaz, sayfa çokluğundan okuyana göz karartısı ve miğde bulantısı verir muazzam bir kitaptır. Eserin tek amacı: Uluslararası Finans – Kapitale, en elverişli sömürü alanını araştırma zahmetine katlanmaksızın, devletçiliğimizin masrafı ile buluverip sunmaktır.
Sosyal ilişkiler üzerine her rakam, içinden çıkılmaz bir bilmece – bulmaca oyununa çevrilmiştir. Belli ki Efendilerimiz, kendi çıkarları dışında her problemi peçelemek için kurumlar düzenlemişlerdir.
Bu kitapta yabancı veya yerli kapitalllerin durumları üzerinde yalnız 23 sayfacık ayrılmıştır: 40’ ta bir bile değil, hemen hemen 50 de (48 de) bire kadar bile önemsiz konu! Türkiye’yi kaç tane yerli, kaç tane yabancı Finans – Kapital ve iri Kapital, kaçar lira sermaye koyarak, ne denli sömürüyor? İstatistik Enstitüsü’nün baş görevi bunu maskelemektir. Hiç değilse etimizi gâvur mu daha çok ısırıp yiyor, Müslüman mı? Onu bile Türkiye halkının öğrenmemesi için bir devlet çarkı kurulmuş!
Türkiye’de 6224 numaralı ve numaracı bir “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” var. Buyur etmiş topraklarımızı ve insanlarımızı Yabancı Sermaye adlı Uluslararası Finans – Kapitale… 1963 yılı. Uluslararası Finans – Kapitalin (U.F.K.) Türkiye kaynaklarına karşı gösterdiği “cilve” şu rakamları belirtiyor:

(Pr. Dr. A. F. Açıl: “Türkiye Tarımında Sermaye Sorunları” 1965 broşür)
Bir buçuk milyar liradan aşkın proje sunulmuş, 1 milyara yakını kabul edilmiş, yarım milyardan çok fazlası kararname bekliyor… Sonuç? Pr. Açıl’a göre: “Sermayenin esas kaynağı tasarruftur.” (a y., s. 17): Sömürü değil!… Onun için, Sayın Profesör Doktor Açıl’lar, kanunun bunca “teşvik”lerine rağmen yabancı sermaye’nin Türkiye ekonomisine çok az girmiş olmasından yakınır. Uluslararası Finans – Kapital daha çok Anonim, Limited Şirketlere “iştirâk” (katılma) göstermektedir. İş kollarına göre katılışları şu orantıdadır:

Lâstik Sanayii 21,1 %
Kimya Sanayii 17,8 %
Gıda, İçki Tütün Sanayii 13,5 %
Tarım 0,5 %

Bu rakamlar bize ne söylüyor? Hemen hemen hiç bir şey:
1112 sayfada 23 sayfalık sermaye durumu istatistikleri ise, ondan daha göz boyayıcıdır. Orada, bir yol büyük işletmelerde ne yerli, ne yabancı sermayenin gerçek rakamları verilmez. O en büyük Devlet esrarı gibi saklanır. Yalnız İşyeri Sayısı üzerine atılan 23 sayfalık veriler bile, yabancı sermayeli işyerlerinin tam ve belirli sayısını dahi gösteremez. Gülünç bir orantı taslağını yapar:

Bu hiçbir şeyi açıklamayan karmakarışıklık, bir şeyi gizleyemiyor. Hiç değilse sayı bakımından Uluslararası Finans – Kapital şaşılacak bir yaygınlıkla: Devletin, Devlet İktisadî Teşekküllerinin, Özel İdarelerin, Belediyelerin, Köy Tüzel Kişiliğinin, Türkiye Cumhuriyeti Uyruklu Özel ve Tüzel Kişilerin sermayeleri ile birbirinden ayırdedilemeyecek kertede içli dışlı kaynaşıktır. Finans Kapital’de gâvur, müslümandan ayırdedilemez. Ve edilmemesi için özel bir kamu çabası harcanmaktadır. Hepsi senden benden Türk ve Müslüman geçinir. Karda gezerler, izlerini belli etmezler.
Finans-Kapitalin yerlisi ile yabancısının sermaye bakımından orantısı üzerinde bir fikircik olsun edinmek için, kimi Sanayi kollarında Sınaî Kalkınma Bankası İkrazları‘na bakalım:

         Uluslararası Finans – Kapital bir tek banka kanalından, Türkiye sanayiine 8 yılda nasıl girmiştir? 1958 yılı Sayıca büyük işletmelerin %7.8’ine, 1965 yılı % 25.5’ine katılmıştır. Sermayece, 1958 yılı %7.8 işletmeleri %31.2 oranını, 1965 yılı %25.5 işletmelerin % 42.3 oranını kaplamıştır.
Bugün Yerli Finans – Kapital, Uluslararası Finans – Kapitalin Türkiye’de egemen büyük sermayenin tam tamına kaçta kaçını kapladığını büyük kıskançlıkla saklıyor. O orantı 1929 yılı %70 civarında idi. Bugün, yalnız bir banka kanalından yatırımların %42.3’ünü ele geçirmiş bulunuyor. Her yıl %0 l-2’den fazla artış temposu ile Türkiye Sanayii üzerine tahakkümünü yürütüyor.

Ayrım: II
Kırda: Finans-Kapital – Bölüm VIII, Sosyalist Sayı 16, 16 Şubat 1971 –

Finans – Kapital’in genellikle çalışır insan yığınlarımızı ve özellikle Köylerimiz üzerindeki sömürü ve ezi yollarına resmi istatistiklere göre işaret ediyoruz.
Tüm Milletin İşsizlik + Pahalılık Belâsı
2 – 3 bin Finans – Kapitalistin güttüğü 30 – 35 milyon nüfusumuz ne âlemdedir? İster istemez o milyonların içinde önce Faal Nüfus’u işsiz nüfustan, sonra da Faal Nüfus içinde Tarımda (Köyde) çalışanları öteki alanlarda (yuvarlak hesap Şehir ve Kasabada) çalışanlardan ayırt etmek gerekir.

Bu rakamlar neyi gösteriyor? Türkiye, her 5 yılda nüfusunun yüz kişisinde 3 – 4 kişisini gayrı faal, yani işsiz birakan bir ülkedir. Her yıl 1000 kişimizde 7 – 8 kişimiz, aylaklığa itilmektedir.
Acep, üretimimizin çapı ve verimi artıyor da, bir bölük insanımız üretim yerine başka yüksek kültür işlerine harcıyacak bol aylâk zaman mı buluyor?
Bunu anlamak için nüfus başına düşen Milli Gelirin artışı ile pahalılığın artışını karşılaştırmalı. Ama, bunun için dürüst istatistikleri nereden bulmalı ? İstatistiklerin dürüstlüğüne şüphe getiren bir olayın rakamını verelim:
Nüfus başına Milli Geliri sâbit fiyatlarla 1950 yılı için aynı Devlet İstatistikleri ; bir 513, bir 554, bir de 588 lira yazıyor.1960 için de gene : 600 – 690 – 692 lira yazıyor. Bunların hangisine inanmalı?
Daha baskını var :1960 yılı Nüfus başına Millî Gelir 600 lira iken,1961 yılı ansızın 1888 liraya çıkıyor. 1 yılda adam başına 3 kat fazla gelir çoğalması mı bu? İnsan 27 Mayıs’ın böyle bir Noel Babalık ettiğine inanmak ister. Ama, dünyanın hiç bir ülkesinde görülmemiş böyle bir olayı, Türkiye’de yaşayanlara inandırmak kimin elinden gelir?
Böyle inanılmaz kalplıklar önünde ihtiyatlı gidelim. Nüfus başına düşen Milli Safi gelirin ilk 1955 -1960 yıllarındaki ve son 1961-1965 yıllarındaki artış orantılarını almakla yetinelim.

Demek, 1955 ten 1965 yılına dek millî gelirin adam başına düşen artışı, her yıl hemen hiç değişmeksizin % 3 oluyor.
Buna karşı geçim endekslerinin rakamları daha insaflıca :

Demek, hayat pahalılığı, sömürünün zaman zaman azgınlanışına göre : Her yıl kimi % 5, kimi % 18 arasında insanlarımıza satır atıyor. 10 yıllık ortalama : Her yıl yurdaşımızın bir yıl öncesine oranla % 14 daha pahalı bir geçim altında ezildiğini gösteriyor.
Finans – Kapital Türkiye’li insana her yıl en çok Milli Gelir payında % 3 artış sağlarken, uğrattığı pahalılık en az % 5 ile % 18 (ortalama % 14) olur. Yâni Efendilerimiz bir elleriyle yurtdaşa verir görünüyorlarken, öbür elleriyle yurtdaşın cebinden ve kursağından 14 aşırıyorlar.
Millî Gelir hesabı, biliyoruz, kapitalist kalpazanlığın en itciklerinden biridir. Bir yıl Türkiye’de yaratılmış bütün değerleri, hiç bir Komünist Toplumda yapılamayacak biçimde (milyoner olsun, çarıksız köylünün ücretsiz çoluk çocuğu olsun) herkese eşitce “paylaştırıyor”. Ve buna, hiç utanmadan :Adam başına düşen Millî Getir payı adını verebiliyor. Milyonerin de, çobanın da cebine her yıl sonu eşitce gelir düştüğü yalanını ciddî ciddî yutturuyor. Ve burjuva, küçük burjuva “ülemâsı” da bu yalanı trajik pozlarla “Bilimsel”leştirmeye çalışıyor.
Develerin bile güleceği o Millî Gelir sahtekârlığını hiç unutmayalım. Elbet her yıl üretilen Millî Gelir değerleri yığınından milyonere düşen pay milyonlardır, çobana düşen pay (eğer düşerse) yalnız o milyonların karşısında acı acı yutkunmaktır.
Ama biz o yalanı bile, bir ân doğru saysak, ne görüyoruz ? En sahte Millî Gelir hesabından dahi adam başına düşen artış, her yıl yükselen gene toptan pahalılığın 4 buçukta biridir. Burjuvazinin uydurma kitap rakamları ile dahi, Türkiye vatandaşının her yıl geliri 1 artarken, pahalılıkla 4 veya 5 elinden alınmaktadır.
İşte bu en hafif rakamlar dahi şunu ispatlıyor : Her yıl 1000 kişide 7 – 8 kişimiz İşsizliğe mahkûm edilirken, bu, o kişilerin çok kazandıkları için az çalışmaya başladıklarınan ileri gelmiyor. Tam tersine: Pahalılık her yıl ortalama % 14 arttıkça, yurtdaş kemerini sıka sıka müzmin İşsizlik illetiyle kırılmaktadır.

Köy ve Proleterleşme – Bölüm IX, Sosyalist Sayı 17, 23 Şubat 1971 –

Türkiye insatılarının toptan alınyazısı işsizlik – pahalılıktır. Faal nüfusun tümü için doğru olan bu durum üretim alanlarının başka başka dalları için nasıldır?
Başta köy insanımızı kaplayan tarım ile, şehir ve kasaba kalabalıklarını içine alan öteki (sanayi – ticaret, v.b.) faaliyet alanlarını birbirinden ayrıca incelemek gerekir. Bu ayrımı biz yapmıyoruz. Kapitalizm yapıyor. Sermaye nerede doğduysa orada sanayiye önem ve yatırım verdi. Tarıma girse, kârından toprak beyine de irat ayırmak ve haraç vermek zorunda kaldığı için, sanayi ve ticaret vb. ekonomi alanlarına girmeyi önerir. O yüzden, nerede kapitalizm gelişirse, orada köyle şehir arasındaki uçurum büyür. Tarım geri kalır. Köy üretmeni okkanın altına gider.
Onun için kapitalizmin en sakar sömürü kesimine giren Türkiye’de tarım alanını ayrıca ele almak heryerdekinden daha büyük önem taşır.
Cumhuriyet tarihi boyunca iki büyük konak ayrılır :
1-Birinci Emperyalist Evren Savaşından İkincisinin sonuna dek (1927-1950) 23 yıl;
2 -İkinci Emperyalist Evren Savaşından sonrası (1950-1965) 15 yıl…

Çok anlamlı olmak üzere, Türkiye’nin Tekparti çağı sayabileceğimiz 23 yıl boyunca nüfus gelişimi mutlak bir durgunluk içindedir. 1927 de köy nüfusun % 76 sını 1950 yılı % 75.12 sini tutar. Bu tam bir askercil yerinde say olayıdır.
Ondan sonra gelen çokparti çağı, 1945 te başlamış bulunsa bile, 1950 den önce iktidara gelmiş sayılamaz.
Yalnız hissedilmiyecek bir yavaşlıkla 10 bin ve daha yukarı nüfuslu yerlerin 5 yılda % 1 çoğalması ile karşı karşıya bulunuruz:

Çokparti çağı ile birlikte neler görüyoruz :

DP iktidarı ile birlikte, Finans-Kapital köye doğru en korkunç parendesini attı. Tekparti çağında bini bulsa benzini kesilen traktörlerin, 10 binlercesini birden köylere saldı. O zaman, 23 yıl Köy nüfusunun Genel Nüfus toplamında oranı % 1 bile zor değişir ve azalırken, şimdi her beş yılda bu oran % 2.5 ilâ % 4’e yakın düşüşler gösterdi. 23 yılda % 1 zor düşen Köy nüfusu oranı, 15 yılda % 9.56 oranında alçaldı.
Bu ne demektir ? Kapitalizmin en azgın biçimi olan Tekelci Sermaye baskını altında Türkiye köylerinde Proleterleşmenin (köyden şehire akının, köylünün işçileşmesinin) 14 kat aşırı bir hız kazandığı demektir. Böylece, çeyrek yüzyıl sayı ile yerinde sayan “Durgun akar” Kemalizm’in yerini, Menderesizm’in başını yiyen tehlikeli “Hareketli Ekonomi”si almıştı. Ok yayından çıkmıştı. Onu 27 Mayıs bile ancak yüzde yarım (% 0,63) kertesinde güç frenleyebildi.
Bu Türkiye köyünde : “Külâhını kurtaran kaptandır”, yahut “Altta kalanın canı çıksın” parolasını bayrak yapmaktı. Aynı tempo 10 binden yukarı nüfuslu yerlerin de eskisi gibi her 5 yıl geçtikçe yüzde yarım ilâ bir değil, yüzde 3-4 çoğalması ile yarıştı.

10.000 nüfustan fazla kalabalıklaşma, köy nüfusunun şehire akını idi. Tekparti çağında her yıl ancak 1 tane artan bu kalabalık yerler, Çokparti çağında her yıl 3-6-9 rakamı ile artmaya girişti. Hız, gene 3’ ten 9 katına doğru ilerledi. Türkiye, Köyü ve Tarımı böyle bir koşuya kaldırdı.
Bu koşu nedir? Dünyasından kopmuş, Ahirete adanmış köylü yığınlarının ansızın uyanışıdır. Büyük şehirleri korkunç gecekondu varoluşları ile [bir kelime okunamadı] sınıfının sayıca ve bilinçce Türkiye sınıflar savaşına kılıcını bütün ağırlığı ile koyuşudur.

Köy Ekonomisinde Kapitalizmin Parçalanışı – Bölüm X, Sosyalist Sayı 18, 2 Mart 1971 –

Genel nüfus sayımlarının sosyal sonuçlar verebilecek rakkamları 5-10 yıl geciktirilmeden açıklanmıyor.
Dünyanın pek az yerinde rastlanan, böylesine kökünden yolunur köy ekonomisi içinde olayların daha ayrıntılıca gidişi neler gösteriyor?
“Kol kırılıyor, Finans Kapitalizm yeni içinde kalıyor.” Onun için, 1970 Türkiye’sinde ancak 1955-1960 İstatistikleri ile yöneliniyor. 10-15 yıl önce 15 yaşından büyük Faal nüfus içinde Tarım faal nüfusu şöyledir.

Nüfusun tümü içinde faal nüfus her 5 yılda % 3-4 azalırken, o faal nüfusumuz içinde köylü faal nüfusun oranı % 2 azalıyor. Türkiye sanayileştikçe: Köylüleşme geriliyor. Bu gidiş hâlâ sürüp gidiyor mu? Finans Kapital orasını saklıyor. Bir yanda proleterleşme şiddetle artarken, faal nüfusça köylüleşme de artmıyor. 1955-1960 DP “Hareketli Ekonomisi” bu çelişkiyi geliştiriyor. O genel çizgi içinde Türk köyü 5 yıl içinde şu gelişimi gösteriyor:

Bu rakamlara göre Türkiye köylerinde Finans – Kapitalin tam teçhizat saldırıya kalktığı ikinci 5 yıl içinde akılları durduracak bir altüstlük, dilsiz bir ihtilâl olmuştur. Bu ihtilâl : Köyde bütün dehşeti ile bir kapitalizmin köy yığınlarını, en çetin ve en modern çelişkili bir sosyal sınıflaşma içine artmıştır.
Bu ekonomik ihtilâl, dış bakışta köy faal nüfusumuzun 5 yılda % 3 artması gibi insana geri geri gidiş, köylüleşme izlenimi veriyor. Görünüşe aldanmayalım  Gidişin içyüzüne bakınca, birbirinden çıkan bir muazzam altüstlük ile bir de bundan aşağıya kalmayan bir dağların kayışı gibi iki keskin kutuplaşma baş gösterir.
Birinci altüstlük kutbunda : Köyde, neredeyse ansızın sayılacak, yaman bir kapitalist çelişkili ınıflaşma meydana gelir. Köy işveren sınıfı ile köy işçi sınıfı birbirlerinin karşısında keskin cephelerini kurarlar. Köy İşverenleri 2781’ den, 49.473’e çıkarak, 5 yılda yüzde 1672 (16-17 katı çoğalınış görünürler. Yukarıda bir bakıma yorumladığımız bu olağanüstü gelişim şüpheli de olsa, köyde işveren sınıfının muazzam bir çoğalışa kavuştuğu gerçeğine çürütülemez belge olabilir.
Köy burjuvazisine karşı ister istemez fışkıran köy proletaryasının sayısı, ne denli saklansa örtülemeyecek bir düzeye çıkmıştır. 5 yılda 3 katına çıkmış % 177 çoğalmıştır.1963 yılı 1 Kasımı, Türkiye imalât sanayiinde tüm işçilerin sayısı 679.462 olarak sayılıyor : Büyük sanayide 352.441 işçi gösteriliyor. Ondan 8 yıl önce tarım İşçileri 244.235 iken, 3 yıl önce 676.791 kişiyi buluyor. Böylece köy proletaryası, şehir proletaryasının imalât sanayiinde çalışanlarını hızla geçip gitmiştir.
Bu sessiz köy ihtilâli yanında, ondan daha sessiz ve belirsizce göze çarpan ikinci derin çelişki kutup : Büyük köy heyelanı, tarım dağlarının kayışı gelir. Bu köy heyelânı : Köy ekonomisinde Ücretsizler diyeceğimiz boğaz tokluğuna aile için çalışan adsız tarım köleleri ile, onların yanı başında, daha doğrusu ücretsizlerin başında “kendi hesabına çalışır” diye anılmış bulunan asıl köy küçük üretmenleri karşıtlığıdır.
Kendi hesabına çalışan küçük köy üretmenleri 5 yılda % 9 artmışlar, 262.975 kişi çoğalmışlardır. Onlara karşılık, daha doğrusu onların altında Ücretsiz çalışan aile köleleri % 8 azalmışlar, 570.950 kişi gibi yarım milyonu aşkın yığınlarıyla eksilmişlerdir. Besbelli ücretsizlerin eksilişleri ile üreticilerin artışları arasında kaçınılmaz bir ortak ilişki (kolelâsyon) var.
Belki içlerinden bir bölüğü de “Kendi hesabına çalışır” bağımsız küçük üretmen olmuştur. Ancak Kendi hesabına çalışanların hepsi ücretsizlerden gelse:

Ücretsizlikten çıkanlar       ……….…… 570.950
Kendi hesabına çalışır çoğalanlar ………. 262.975
Gene ücretsiz çalışırlıktan kurtulmuş ….. 307.975

kişi ortada kalır ki, onlar ve ötekilerin çoğu 432.556 kişi artmış bulunan ücretli köy proleterliğine geçmiş köy çalışkanları demek olurlar.
Her şey, tek nedene bağlanabilir. Türkiye köyünü Finans – Kapital denilen en azılı kapitalizm canavarı dalamıştır. Uzunca tekparti çağının “Müteakkip ve Muraakıp” batak durgunluğu, bin yıllık geleneksel Türkiye köyü için ebediyen ölmüştür. Bu acıklı da olsa objektif ve somut olarak kaçınılmaz olan ekonomik – sosyal ve büyük sonuçtur. Bilinmez köy insanlarının 5 yılda 3181 kişi, % 44 artışı da: Finans – Kapital dalayışının yarattığı dağılış, parçalanış, külâhını kurtaranın kaptan oluşudur.
Ne denli olumsuz görünürse en az o denli çatışık Tez ve Antitezlerini en ücra Türkiye köyünün bağrında hançerler gibi çarpıştıran gidiş, elbet en gürbüz Sentezlere gebeliğin diyalektiğini yaşatmaktadır. Bütün satılık veya parasız küçük burjuva kuruntulu provokatör yahut anarşist romantizmleri Türkiye köyünde dahi öldürücü vuruşuyla tepelenmektedir.

Susuzluğun Açlığın Önceden Belirtisi – Bölüm XI, Sosyalist Sayı 19, 2 Mart 1971 –

T.R.T Güneydoğu Anadolu’nun ansızın susuz kaldığını, hayvanların öldüğünü, sağ kalan insanların göçtüklerini “timsah gözyaşları” dökerek anlatıyor (13-14 Temmuz Radyo haberleri). 1970 yılı dünyasına bu olay, acı bir Tabiat cilvesi gibi anlatılıyor.
İstanbul’da ekmek ve et perakende fiyatları, aynı timsah gözyaşları ile istatistiklerde saklandı.

Yâni 10 yılda, şehirli yurttaş her yıl yiyeceğinin 4’te biri ile 3’te biri kadarını kursağından kaptırarak aç kalıyor. Köylü en sonunda susuzluktan ölmek durumuna giriyor. Ve efendilerimiz, köylünün susuzluğunu tabiata mal ettiği gibi, şehirlinin aç bırakılışını da alınyazısına bağlıyor.
Etle ekmek her yıl ortalama : (7,68 + 53,54 = 61,22 + 2 = ) 30.61 kuruş pahalılaşır. Buna karşılık, milyonerin payı da içine katılarak, adam başına millî gelir: (17,61 + 14 = 31,612 = ) 15.5 kuruş artar (3) … Bu kabaca yalan gelirin bile 2 katı pahalılıkla insanlarımızın soyuluşu, Efendilerimize göre tabiatın veya Allahın işi gibi gösterilir. Onun için her mahallede bir Kur’an Kursu, her kasabada bir İmam – Hatip Okulu açılarak, Türkiye halkına günahlarını affettirecek duâlar öğretilir.
Oysa Efendilerimizin timsah gözyaşları gibi, suçu kadere yahut Allaha yükleme küstahlıkları da, halkımızın zavallılığından yararlanarak yapılan binbir sahtekârlıktan biridir. Şehirlinin aç kalışı gibi, köylünün susuz kalışı da: Türkiye Finans – Kapital zümresinin Tefeci – Bezirgân sınıfını yedeğine alarak en az yirmi yıldanberi yürüttüğü Vatana ve Millete ihanet edercesine suikastlerinin kaçınılmaz sonucudur.
Bunu, güdücü efendilerimiz bilmiyorlar mıydı? Hatta bilmeden ve kör bilinçsizlikle bu cinayeti işlemiş olsalar dahi, olayların anlamı değişmezdi. II. Eınperyalist Evren Savaşından sonra, Türkiye Finans – Kapitalinin dışarıda uluslararası Finans – Kapital ile, içeride antika Tefeci – Bezirgân sınıfı ile suç ortaklığı yaparak “Hürriyeti sıçması”: Yâni emperyalist kesimi seçmesi, şimdiki zehirli meyvaları (bilinçli bilinçsiz) hazırlaması demekti.
Bununla birlikte, Türkiye halkının işçi sınıfı içinde yetişen savaşcılarca, Türkiye (Finans – Kapital + Tefeci – Bezirgân) kaynaşmasının bugün vardığı sonuçlar: Daha 1954 yılı resmî bir Vatan Partisi adına teorice belirtilmiş ve o kahredici zılgıt altında pratikte açıklanmıştı. V.P. Gerekçe’sinde.. konu şöyle konuyordu:
“DP. memlekette ”ZİRAİ KALKINMA gibi“ en müspet harekete girişiyor. Lâkin bu iş Bezirgân ve Tefeci mekanizması uygulanınca nereye varıyor ?”
“Türkiye ötedenberi, tıpkı fakir köylümüz gibi, zahiresi ile kendisini güç bekleyen bir memlekettir.” (H.K. : Kuvayimilliyeciliğimiz,1957, s. 20)
Sonra öğreniyoruz, 1955 yılı: Memlekete giren traktörlerden 129’ unun firması bilinmiyor. Geri kalanlar 86 çeşit Uluslararası Finans – Kapital firmasının malıdır:
“Dünyanın yetmiş yedi buçuk milletinin binbir çeşit âletini sırf TİCARİ KAR bakımından memlekete sokunca, yedek parça anarşisi, en tabîî ihtiyaçları bile 3-5 misli arttırdı. Dolayısı ile masraflar vurgun fiyatlarını gerektirdi” (a.y., s. 21)
Bu sözde “Hür Teşebbüs” ve “Özel Sermaye” patentli modernleşme:
Egemen sınıflar açışından, Finans – Kapital tahakkümünü yüzde yüz perçinledi :
“Kodaman şehir bezirgânlığı ile taşra hacıağalığının elbirliği ve açık menfaat birliği azıttı “traktör ve ziraî âletlerin tedarikinde ecnebi firmaların Türkiye’deki acentesi olan bezirgânlar bir mümessillik, ithalâtçılık ve satıcılık tekeli altında getirdikleri malları, Ziraat Bankası’ndan aldıkları peşin para ile satarak sırça saraylar kurdular. Hacıağalar, ceplerinden pek az bir para çıkarmakla, ucuza ele geçirdikleri toprakları pahalı karşılık diye göstererek, en modern üretim cihazlarını ellerine geçirdiler. Köy ekonomisine eskisinden daha kuvvette hâkim oldular.” (a.y., s. 22)
“Burada artık, hacıağalığın sınırı kodaman bezirgânlığın sınırı ile karıştı. Traktör iktisadıyatı bakımından” (a.y., s. 21) korkunç yönelişi aldı.
Güdülen köy yığınları açısından, şu üç sonuç ortaya çıktı :
“A – Üretmen Köylümüzün yüzde 97’si küçük, fakir köylüdür. Kendi tarlasından rızkını çıkaramaz. Köy hacıağasından yahut kasaba Tefeci – Bezirgânından buğday satın alarak geçinir. Onun için buğdayın (dışarıya ucuz satıp damping yapmak için) içpazarda pahalanması… köyümüzün yüz kişide 97 kişisini canevinden vurdu. Orta köylü dediğimiz yüzde 23 köylümüzün de borçlarını arttırdı.” (a.y., s. 21)
“B – Millî bir plânla ve halk için, halk eliyle köye girmeyen traktör, bugün tüm kırlarımızda göze batan MADDİ BİR FACİAYA kapı açar. Daha çok toprakları sürmek gereği, köylülerin boş bereketli topraklarını ve OTLAK’larını da tarlalaştırır. Bir yanda toprağın dinlenme ve nadas imkânı azaldıkça kuvveti düşer, öte yandan ekilmemiş yerlerde küçük ekincilerin az çok otlatabildikleri beş on davarı, iki üç ineği aç kalır… Hayvan ürünlerimiz kıtlığa uğrar. Şehirlerimizde, bir kilo etin 5 liraya patlaması bir tesadüf değildir. Tekyanlı ve üstünkörü Tarım Politikamızın zehirli meyvasıdır. Bu durum şehir halkı için hayat pahasıdır. Ama fakir köylü için NEFES BORULARININ TIKANMASI demektir.” (a.y., s. 22)
“C – Traktörlü büyük üretim, kara sabanlı ekinciliği rekabeti ile ezer. Sanayide olduğu gibi ziraatte de büyük balık küçük balığı yutar. Hele küçük ekinci pahalı zahire ve tohum tedariki yüzünden ağır borca girer ve ekmeğine katık, sırtına ruba veren malını, davarını kaybederse, büsbütün daha kolay bir lokma haline girer. O zaman toprağını satmaktan veya bırakıp kaçmaktan başka çare kalmaz. Bu gün şâhidi olduğumuz: Köylerden şehirlere işsiz insan akını, artar. Bir kelime ile: Köyün binde üç kişisi lehine, binde 997 kişisi tedirgin olur ve eski tefeci hacıağalar sadece modern büyük arazi sahibi haline gelirler.” (a.y., s. 22)
Bu üç mekanizmanın 1950-1970 arası işleyişi bütün sonuçlarıyla 1954 yılı Türkiye’de bir siyasî parti programı biçiminde öne sürüldü. En çok “solcu”ların es geçtikleri o mekanizmanın genel ve özel sonuçları adım adım izlenmeliydi. 20 yıldır sürüp gelen “pahalı ithalât”, “dış ticaret dengesizliği, “Döviz Açığı” yanında: “Köyler ıssızlaşıyor, şehire akın edenler, işsizler ordumuzu kabartıyor… Şehirde çalışanların ücretleri düşüyor, hayat şartları ağırlaşıyor. Demek şehirde ve köyde nüfusumuzun en çok 1000’de 5’ini tutan büyük bezirgân ve hacıağalar dışında herkes: Köylüler, esnaflar, işçiler, aydınlar ziraatin makineleşmesi yüzünden bir tehlikeye girmiş bulunuyorlar.”
Normal bir Batı ülkesinde, bu gelişme (hiç değilse.sonuçları bakımından) olumlu yanı olumsuz yanına üstün bir hamle olabilmişti. Oysa bizde, Kodaman Bezirgân ve Hacıağa nüfuzu, bu en olumlu görünen “Tarımın Makineleşmesi” olayını bile, inanılmayacak olumsuz sonuçlara kaldırdı.“ (a.y., s. 23)

Erozyon Hikayesi ve Finans-Kapital Çapulu – Bölüm XII, Sosyalist Sayı 20, 16 Mart 1971 –

Dr. Baade (FAO Mediterranean Project, Turkey Country Report.1959) danberi Türkiy’e’de “Erozyon” (Aşınım : Toprak aşınması) diye bir moda sözcük su üstüne çıktı. Dr. Baade’ye göre Türkiye topraklarının %50’si aktif erozyona uğruyor. Harvey Oakes (Türkiye toprakları. 1958) e göre ancak 8.592 milyon hektar topraklarımız %0-1 ile %1-3 meyilli oldukları için erozyondan hiç veya pek az etkilenir.

“25 milyon hektar tarım arazisi içindeki nispeti takriben % 34,5 olur. O halde yurdumuzda mevcut tarım arazisinin ancak % 34,5’i erozyondan masun, geri kalan % 65,5 nin az veya çok erozyondan etkitenmiş olduğunu kabul etmek yerinde olur.” (Mesut Özuygur, y.z.m. : Tarımda Doğal Kaynakların Muhafazası ve Geliştirilınesi, 24-26 Kasım 1965, T. Ziraat Mühendisliği I. Teknik Kongre, s. II)
Pr. Dr. Orhan Yamanlar ve arkadaşları : 20,481 milyon hektar toprakların 12 su toplama havzası ile (6.287 milyonluk diğer alanlarında ortalama sonuçları bulurlar:

Erozyon Oranı;
Hiç veya az % 28,52
Orta şiddette % 32,52
Çok şiddette % 38,31
Oyuntu Erezyon % 0,55

Bu hesapça Türkiye’nin % 71,48 toprakları erozyona uğrar.
Şu “Erozyon” denilen illet veya âfet ne zamandan beri ve niçin Türkiye kırlarına saldırıyor ? Antika tarihte toprak ekonomisine Tefeci – Bezirgân sömürüsünün sızmasıyla başlamış erozyonlar için elde yeterli belgeler yok. Ama, Türkiye toprağına şartsız kayıtsız Finans – Kapital saldırışı ile erozyon artışı arasındaki paralelliğin izleri gözden kaçamayacak denli derindir.
Erozyonun başlıca etkeni : Su ve yol akımlarıdır.
SU EROZYONU : “Pulluk altına alınan arazi, entansif ziraat metodlarının tatbik edilmesi ve makinalı ziraate gidilmesiyle memleketimizde erozyon problemi ciddî bir hâl almaya başlamıştır.” (M.Ö., a.y., s. II)
Pulluklu, makineli, entansif tarım ne zamandanberi, kimin eseridir? 1950 denberi DP ve AP’nin eseridir. Bu açıdan erozyon olayına bakınca ne görüyoruz? Finlans – Kapitalizmin şiddetli girdiği yerde şiddetli erozyon, giremediği yerde az erozyon görüyoruz.
Bunu, Türkiye’nin çeşitli tarım bölgelerinde örneklenmiş buluyoruz.
Doğu Anadolu : “Ensantif ziraate gidilmemiş olması ve birçok yerlerde hâlâ geniş tabii meraların mevcut bulunması toprakların yıkanmasını geniş ölçüde önler. Keza ziraat altında olan arazilerin bir kısmının kuru ot istihsalinde kullanılması da buraları tamamiyle erozyondan korur.” (M.Ö. a.y., s.12)
Görüyoruz “Medeniyet”i yasakladığımız Doğu kendi natürel ekonomisiyle, kendi toprağını kendine göre en rasyonel biçimde savunmaktadır.
Orta Anadolu : Yağışları 350 mm geçmeyen, çoğu kurak (susuz) bir çöldür. Ona rağmen Bahar sonu yüksek şiddette kısa süreli “Kırk İkindi” yağmurları ora toprağını kemirir. Çünkü:
“Toprak, çokluk, zayıf bir bitki örtüsü ile kaplı veya bundan tamamen mahrum olduğu için, bu şiddetli yağışlara karşı muhafazasızdır. Kısa zamanda büyük kayıplara maruz kalır.” (M.Ö., a.y., s.13) Sürüklenen kum, taş “geniş verimli toprakları… bağ, meyve bahçeleri ve çeltik sahalarını” boğar. Oyuntu erozyon, sel taşkınları artar.
Orta Anadolu antika Tefeci – Bezirgân çapulla “bitki örtüsü” kaldığı için çölleşir.
Karadeniz : Oyuntu, sel molozu, heyelan âfetleriyle aşınır. Nedeni “Toprağın bir muhafaza örtüsünden mahrum bırakıldığı”, yahut : “Orman tahribinin bir sonucudur.” (M.Ö., s.y., s.14). Bu hangi olaya bağlıdır ? Finans – Kapitalizmin sokuluşuna.
“Karadeniz’in en önemli para getiren mahsulü olan fındık ve bundan sonra en çok yetiştirilen tütün, mısır ve fasulye toprağı erozif tesirlere açık bırakan mahsullerdir: Legüm veya yem bitkilerini içine alan herhangi bir münavebe sistemi mevcut değildir.” (M.Ö. , a.y., s.14)
Batı ve Güney Kıyılar: Aynı Finans – Kapitalizmin daha geniş saldırışıyla aşınır :
“Bu bölgenin kültür bitkileri pamuk, tütün, bağ, zeytin, incir ve hububattan ibarettir ki, bunların çoğu erozyona karşı toprağı ya pek az korur veya hiç korumaz.Buralar Türkiye’nin en entansif tarım yapılan bölgeleridir. Yetişen mahsuller iyi para ettiği için tabiî flora tarafından korunan geniş arazi parçaları kültür altına alınınca, geniş ölçüde erozif kuvvetlerin tesirine açık bırakılmışlardır.”
Vaktiyle çokluk kesif bir orman örtüsü ile kaplı olan bu bölgelerde, orman tahribatı ve arazi açmaları maalesef günlük hadiseler arasında yer almış bulunuyorlar.“ (M.Ö:, s.15)
Nereden yola çıksak, önümüze gelen hep kendi toprak ekonomisine bilimi ve bilinci değil, Finans – Kapitali sokmuş geri bir ülkenin, kan ve can damarlarının akılsızca kurutuluşu oluyor.
YEL EROZYONU : Bu trajediyi daha keskince göze batırıyor.
“Bundan 20-25 sene önce hiç bir önem arzetmeyen rüzgâr erozyonu, son yıllarda yarı kurak iklim karakterinde olan Orta Anadolu’da son derece tehlikeli olmaya başlamıştır.” (M.Ö., s.15) deniyor. Bunu yazan mühendis “Üç önemli sebep.” öne sürüyor :
a) “Mer’a”ların “makineli ziraat”le “sürülüp ekilme”si;
b) “Dar bir sahaya sıkıştırılan hayvancılığın aşırı otlama”sı:
c) “Nadas-hububat” sisteminde “toprakların yarısına yakın bir kısmının her sene herhangi bir bitki örtüsünden yoksun” kalması…
Yakından bakacak olursak bu sebep, gerçekte 1 tek nedene indirgenebilir. b) “Dar alanda aşırı otlatma” da, c) “Bitki örtüsünden yoksun” kalmakta hep ve yalnız en başta : “Mer’a”yâni “Otlak” kıtlığına dayanır. Bu mekanizmanın Türkiye topraklarını nasıl çölleştirdiğine en acıklı örnek Konya – Niğde illerinde yapılmış bir etütten elde ediliyor.
Yalnız o iki ilde “110.920 hektar arazi rüzgâr erozyonu tehdidi altındadır… Karapınar 95.000 hektarla başta gelmekte… Bu sahanın 25.000 hektarı çok şiddetli erozyon sahasıdır. Bu saha içinde 2000 hektarı; yüksekliği 4-5 metre olan kum eksibe alanı vardır… Bu saha içinde 50.000 koyun otlatılmakta iken aşırı otlatma neticesinde koruyucu bitki örtüsünün kalkmasıyla erozyon başgöstermiştir.” (M.Ö., a.y., s.16)

Sosyal Erozyon ve Devrim Dalgacılığı – Bölüm XIII, Sosyalist Sayı 21, 23 Mart 1971 –

Burjuva bilginlerinin Doğa’dan gelen bir gökcül âfet, gibi anlattıkları “Erozyon” : Hiç de tabiî değil, tümüyle sosyal bir hastalık, daha doğıusu geri bir Tefeci – Bezirgân ülkesi içine zorla aşılanmış Finans – Kapital çapulunun yarattığı bir sosyal kanserdir. Onu, burjuva bilginleri de, farkına varmaksızın verdikleri ayrıntılı bilgilerle açıklamış durumdadırlar.
Erozyon kanseri ne zamandanberi Türkiye köyünü kemiriyor?
“Bundan 20-25 sene önce hiç bir önem arz etmeyen rüzgâr erozyonu sonyıllarda yarı kurak iklim karakterinde olan Orta Anadolu’da son derece tehlikeli olmaya başlamıştır.” (M.Ö., s. 16)
“Karapınar’da rüzgâr erozyonunun tesiri bir şekilde ortaya çıkmasında son 5 sene içinde mer’adan alınarak sürülen ve bir bîtki örtüsünden yoksun kalan arazinin çok büyük rolü olmuştur.” (M.Ö., s.16)
Nedeni oportada açıktır.1965 yılından yirmi yıl öncesi 1945, beş yıl öncesi 1960 olur. Erozyon Kanseri 1945 ile 1960 arasında gelmiş ve azgınlaşmıştır. Finans – Kapital emrindeki antika Tefeci – Bezirgân sınıflarda halk yığınlarımıza tanrının bulunmaz nimeti, “Süleyman Sofrası”, gökten yağınış “Kudret Helvası” diye yutturulmak istenen “şartsız kayıtsız Finans – Kapital”egemenliği o 1945-1960 “Çok partili Demokrasi” yıllarıdır. İki olayın aynı yıllara gelişi tesadüf  değil, tam bir paralelliktir. Finans – Kapitalin Türkiye topraklarına o zamana dek görülmemiş bir itcillikle baskın saldırısına, traktör biçimli “zırhlı tümenleri” ile “Yıldırım Savaşı”na girişi,1945 yılı ile başlar,1950 yılı ile mutlak iktidara geçer. Ve 27 Mayıs’ın patlak verdiği 1960 yılı bütün zehirli soygun meyvalarını buram buram sunar. Kokorozlu bir bilgin lâfı ile maskelenen Erozyon Kanseri de tam o 1950-1960 yıllarında, sosyal yapımızda “Kansız İhtilâl”e benzetilen kan kurutucu kangrenini çöl biçiminde topraklarımıza yayar.
Ispat mı aranıyor? B. İrfan Saykan’ın : “Konya ve Niğde Vilâyetlerinde Rüzgâr Erozyonu Sahaları Etüdü ve Alınması Gerekli Tedbirler.” (1962) raporunda : “Karapınar Kazası Ziraat ve Mer’a Arazi durumu” (Hektar olarak belirtiyor) :

6 yıl içinde ne olmuştur? Otlaklar (mer’a) tarım topraklarının % 471’i (5 katına yakın büyüklükte) iken, 6 yıl sonra % 4’üne (25’te birine) küçülmüştür.117 kerre düşüş. Traktör Ağaları halkın 212 bin hektar otlağından 202.3’ bin hektarını zırhlı makineli silâhlarla zaptetmişlerdir. 25 otlaktan 24’ü Ağanın tarlası olmuştur. Geri kalan bir otlakta halk kendi hayvanlarını beslemek işkencesine katlandırılmıştır. 25’te bir daralmış yerde otlamaya sıkıştırılan hayvanlar ise, bastıkları yerde ot bitirmeyen Atlilla’nın Hun orduları gibi, ortalığı toz edip önce çöle çevirmişler, sonra o çölde aç kalıp kırılmak zorunda kalmışlardır.
Trajediniıı içyüzü budur. Aynı trajedi Karapınar’dan tüm Türkiye yüzeyine de biraz eksik biraz aşırı yayılmıştır. Türkiye’ninı tüm toprakları 77 ilâ 78 milyon hektardır. Bu toprakların, Resmî Devlet İstatistiklerine göre nitelik bölünümleri şöyle özetlenir. (Milyon Hektar) :

7 yılda tüm Türkiye topraklarında tarım tarlaları % 68 artmış. Otlaklar % 69 eksilmiştir. Besbelli ki, traktör ağası ektiği yerden çok köy komunasının otlaklarını silip süpürmüştür. Öteki rakamlarda göze çarpan pek az değişiklik olur. Örneğin: Tüm Türkiye toprakları % 0.46 genişlemiş. Ormanlar da ona yakın % 1.6 artmıştır. Arada büyük fark yok…
Buna karşılık Tarlalar % 68, Bağ – Meyva – Sebze ekimi % 50 artmıştır. Bu artıştan toplam 360 bin hektar artışı çıkarır isek, bütün (tarla), (Bağ – meyve – sebze), (orman) artışları 10.083 milyon hektar olur. Mer’alar ise, aynı süre içinde 11.671 milyon hektar azalmıştır. Demek 7 yılda 1 milyon 588 bin hektarlık (15 milyon küsur dönüm otlak: Tarla, yahut bağ bahçe, yahut orman dahi olmaksızın ziyyan edilmiştir. Finans – Kapitalin Türkiye toprağına ve insanına ihaneti bu ısrafla da ayrıca katmerleşmektedir.
1954 yılı Vatan Partisi Gerekçesinde: “Fakir köylü için NEFES BORULARININ TIKANMASI” diye damgalanarak önceden haber verilen olay budur. Orıdan 3 yıl sonra yayınlanabilen Vatan Partisi gerekçesinde şu not konulmuştu:
“O tahminimiz yazık ki sonradan (1957 Başvekâlet “Ziraî İstatistik” No. 373’teki rakamlara göre) doğru çıktı. 1950’den 1957’ye kadar ekilen topraklar 4.688 bin hektar artmış.. Fakat, ürün getirmeyen topraklar oldukları gibi kalmış (Yalnız 4 hektar eksilmiş.) Halbuki çayırlar ve mer’alar tam 8.301 bin hektar azalmış… Demek çorak yeri imâr etmemişiz; köylerin otlaklarını sürüp tarlaya çevirmişiz. (Köylünün nefes borularını tıkamışız; Şehirlinin et, yağ vs. kaynaklarını daraltıp, yiyecekleri pahalandırmışız…)“Gerekçe. s. 22).
Bu acı gerçekliğe somutça dikkati çeken ve çözümler öneren Vatan Partisi’ne Finans – Kapitalin 1957 Seçimleri üzerine nasıl kanlı saldırıda bulunduğu anlaşılır şeydir. Asıl ibret dolu yan, “Devrimci” aydın Küçükburjuvazinin “Susuş Kumkumalı” tükenmez sabotajı oldu. Bu ve benzeri öngörüler ve öneriler pek mi önemsiz şeylerdi? 100 kişimizde 70 köylümüzün ve 29 İşçimizin, emekçimizin alınyazısı idi. Tabiî adsız ve sessiz züğürt insancıkların problemi pek çok “Sosyalist Beğcikler”i ilgilendiremezdi. Onlar “büyük” devrim dalgaları geçiriyorlardı.
Böylece Finans – Kapital yalnız köylünün ciğerini sökmekle kalmıyor, bu durum önünde en bilimcil davranması gereken Aydın devrimcileri de yığınlara yabancılaştırıyor.

Fiyat – Gelir Sosyal Erozyonları – Bölüm XIV, Sosyalist Sayı 22, 30 Mart 1971 –

Milli Gelir, sabit fiyatlarla nüfus başına 1955 yılı: 513, 1960 yılı: 601 lira düşerken, 1961 yılı ansızın 1636, liraya fırlar. Bu acaiplik, Finans-Kapitalin Resmi İstatistiklerle nasıl insafsızca oynadığını gösterir. Böyle kaygısız bir oyun içinde yönelmenin güçlüğü bellidir. 1961 yılı sabit fiyatlarla câri fiyatlar aynı (1636) sayılmıştır.

Bu rakamlar bir yanda, tüm ülke ekonomisinin, ötede çiftçiliğin oynak ve mutsuz serüvenini açıklar. 1948 yılı Finans-Kapital her ne pahasına olursa olsun CHP vesayetinden sıyrılma hazırlığındadır. 1950 DP iktidarı azgın fiyat şahlanışını başlatır. 8 yıl sonra İndeks: Tüm ekonomi için % 27,5 ve Çiftçilik için % 34.2 artmıştır. Çiftçilik tüm ekonomiden % 7 yüksek bir kontenjan sağlamıştır. Köy yığınlarının DP politikasına oy davan gibi akışı bu maddecil temele dayanır.
Bu ne demektir? Finans-Kapitalin şartsız kayıtsız egemenliği: kendi çıkarından çok Çiftçileri mi korumuştur? Hayır. Finans-Kapital, CHP’yi geniş insan yığınlarından tecrit etme yolunu tutmuştur. Bu yolda en başarlı metot: Antika Tefeci-Berirgân Hacıağalara sosyal bir sınıf olarak kendi yanına çekmek irin Traktörlerle silâhlandırmaktı. Biliyoruz, Türkiye’de Çiftçi sözcüğü «Köylü» anlamına gelmez. Köy Burjuvası anlamına gelir. Antika Köy burjuvasını Modern Köy burjuvasına çevirmek en etkili manivela, Traktör ve onun yarattığı öteki teknik, ekonomik, sosyal değişikliklerdir.
Finans-Kapital, daralmış sosyal tabanını o yoldan Modern Çiftçiler sınıfı ile genişletmek için altta güreşen kurnaz pehlivanlık yaptı. 1957 İkinci Seçimleri de kazanıncaya dek, kullandığı müflis çiftlik sahibi Menderes ekibi tarafından, câri Üretim fiyatlarında Çiftçiliğe, öteki alanlarındakinden % 7 oranında üstün kontenjan tanıdı. Ancak bu geçici bir taktikti. Geniş kara yığınları bir yol «vur ha vur» coşkusu ile kendi zafer arabasına bağlar bağlamaz, ne yapacağını biliyordu.
Hemen maniveleyi kendi Finans-Kapital çıkarı yönünde ağır bastırmıya girişti. Daha doğrusu: Köylere traktörlerle açılan yıldırım savaşı, aslında ve gerçekte yine Tefeci-Bezirgânlara yeni burjuvaları Finans-Kapital haracına bağlamıştı. Ama ikinci Seçim Zaferine değin, «Hem ye, hem yedir» havası estirilmişti. Yağmada arslan payı her zaman Finans-Kapital Kodamanlarına düşmekle beraber, Tefeci-Bezirgân sırtlanları ile Demirkırat burjuvaları tilkilerine de epey diş kirası bağışlanıyordu.
1958 yılı son kerte oldu. Daha ertesi yıl, İşler tam tersine çevrildi. Çiftçllik’in İndeksi ansızın
bir yılda 19,2 puvan birden başaşağı tekerlenirken, tüm Gayri safî hasıla da ancak: 4,2 puvan düştü. Hemen hemen fiyat oyunu, çiftliği 5 kat hızla alaşağı etti. Bir yıl içinde Çiftçilik indeksi artı 7 iken, tersine dönüp, eksi 8 oldu. Bu tersine dönüş -Menderes’in şansına tıpatıp uymuştu. 1958 «boom»u (ekonomik şişkinliği) 1959’da yandan çok aşağılara doğru söndü.
27 Mayıs’ın patladığı 1960 yılı, ister istemez azçok kanlı bir ayarlama yapılacaktı. Devrim’in halka şirin görünme eğilimi, kısa da olsa tarafsız hakem imiş gibi rol oynamayı gerektirdi. Gerçekte fiyat kabarışı her alanda tekerleniş gösterdi. Ama Çiftçilik’teki düşüş 12 puvan İken, Gayrı Sâfî hasılada 17 puvan oldu. 27 Mayıs bir çeşit dengelilik sağlıyordu. Ne var ki, dengede üstünlük gene Çiftçilik aleyhine kalıyordu. Gayrı Sâfi Hasıla fiyatları Çiftçilik’ten % 3 yüksek oluyordu.
Devrim’in 5.’nci yılı Finans-Kapital, zafer arabasına bağladığı ‘«Çiftçilik»i, Devrim öncesi durumdan çok daha aşağılara katlandırmanın yolunu buldu: ondan %8,8 puvan yukarı çıktı. 1948 ile 1965 .arasında Türkiye’yi kıskıvrak bağlıyan
Finans-Kapital saldırısı, kendi kontenjanım toparlama % 7,2 puvan yükselttiği halde, müttefik kulu çiftçiliği 17 yılda kendisinden %8,8 puvan aşağıda alakoydu. 1948 yılı 100 olan Çiftçilik 1965 yılı 98,4’e indi. 17 yılda artmak şöyle dursun, 1,6
puvan eksildi.
Üretim faaliyet kollarının Millî Gelir içindeki nispeti yıllara, göre Çiftçilik için şöyle oldu:

Yıllar / Yüzde
1948 …. 53
1955 ….. 46,2
1960 ….. 42,5
1965 ….. 36,4

Bu gelişim, Türkiye’de Kapitalistçe sanayileşme temposunu gösterirken, Milli Gelir içinde Köyün gittikçe değer yitirişini de anlatır. 17 yılda Köyün Millî Gelirde payı yandan üçte bire doğru: % 16,6 düşmüştür. Finans-Kapitalin şartsız kayıtsız egemenliği süresince, çiftçiliğin Millî Gelirde tuttuğu yer her yıl % 1 eksilmiştir.
Köyde adam başına düşen Mili! Gelir payı da öyle olur.

Bu Resmi rakamlar aşınca uydurmadır. Ona rağmen, Finans-Kapitalin Türkiye kırlarında en hovarda cömert davrandığı 1955-1960 – balayı yıllarında bile, Ortalama Milli Gelirden Köye %61-63 pay ancak düşer. Gene de Köy Nüfusunun ortalama adam başına gelirden 195 ilâ 218 lira eksik pay alışı sürüp gider.
_________________
(1) Oysa daha önce 50 kişiden az işçi çalıştıran büyüklerin sayısı 1307 ve tüm büyükler içindeki oranı %43 olarak bulunmuştu. Resmî istatistiklerin, böyle çelişik rakamlarla, gerçekleri peçeleleme çabası açıkça görülmektedir.
(2) Aslında bu en kodamanların belki hepsi de Şirket‘tir. Finans-Kapital böyle gizli çalıştığı için, bunları kesince tesbit etmemiz mümkün olmamaktadır.
(3) Sâbit fiyatlarla Millî Gelir 1955 yılı 513 lira iken, 1960..yılı 601 liraya çıkar. 27 Mayıs’tan sonra sâbit fiyat Ali Cengiz oyunu ile 1961 yılı 1936 liraya,1965 yılı 1854 liraya çıkarılır (eskinin 3 katı edilir).1955’ in sâbit fiyatlarına göre; İlk 5 yılda ortalama 17,61 lira artan kişi başına Millî Gelir, ikinci 5 yılda 14 lira artmış bulunur.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.