Hepimize göre sanat

arastirma-bizim-sanatEstetik konusu, bazı değerlendirenleri tarafından nedenselliği(determinizmi) olmadığı iddia edilen bir konu olarak tanımlanmakta. Diğer bir anlamı ile, estetik görüşlerin belirli bir yöntemle oluşamayacağı, nedensellikçi bakışın sanat eserlerini anlatmada yetersiz kalacağı, estetiğin hala felsefenin alanı olduğu iddia edilmekte.

Dünyanın büyük bir kısmının hala fizikötesi bir varlığın olduğuna inandığı bir zamanda, nedensellik dışı fikirlerin hayatta kalması normal bir durum. Estetiğin cisimleşmiş hali olan sanatta da, günümüzdeki yapıbozumcu bakış açılarının egemenliğinin bir süre daha devam edeceğini görebiliriz. Tarihsel maddeci görüşler doğrultusunda eyleme geçirilen ilk deneme olan Sovyetler Birliği’nde dahil, eksik bırakılan, günümüzde parababaları tarafından beslenilen aydın takımınca güdülen estetik yöntemlere karşı mücadele, şu anda “altta güreşme” durumundadır.

Estetiğin çok tartışılan kavramlarından “güzel” ve “çirkin” in izafiliği üzerine yapılan estetik tartışmalarına yapılacak katkı ve birçok kişinin bir sanat eserini değerlendirme konusunda yaşadığı tereddüdü ya da toptan reddedişi açıklanması, olgunun ortaya konulması konusunda bir adım olacaktır.

Toplum yaratığı olan insanın yargılarının, duyumlarının kaynağındaki iki temel göz önüne alınabilir. Bunlardan birincisi çevrede etkileşimde bulunulan tüm nesnelerdir. Olguya yönelik duyum ile ortaya çıkan yargı arasında oluşan farkı yaratan ise, yine çevredeki nesneleri soyutlayarak kavramaya yönelen hayalgücüdür. Dolayısıyla insan, olguyu olduğu gibi görmesiyle ve o olguyu dönüştürmek için sorgulamasıyla diğer canlılardan farklıdır.

İnsan, hayalgücü sebebiyle olgunun dışına çıkabilir ve olgunun dışında bir algı yaratabilir. Aynı şekilde olguyu kabul etmekle beraber onun nedenselliğini kavrayarak olguyu değiştirebilir. Yani insan bu özelliği ile edilgenlik dışına çıkar. Kısacası tarihsel maddeci görüş, nedenselliğini baştan bilinebilen, hiçbir şekilde önlenemeyecek olan edilgen bir “kadere” değil, insanların kendi gerçekliğine ve buna göre ortaya çıkardığı eylemlere dayandırır (Ne kadar acıdır ki, bu maddeci görüş, pozitivizm ile karıştırılarak, tarihsel maddecilerin belirlenmiş bir kaderi öne sürdüğü tezi geliştirilmiştir).

Estetik değerlendirmedeki farklılıklar da buradan ortaya çıkar. İnsanların çevresinde gördükleri ve geçmişte yaptıkları değerlendirmeler doğrultusunda oluşturduğu verilerin farkları, onların estetik olarak bakış açısını da dönüştürür. Yine hayalgücünü etkileyen olgulardan biri olan algının sınırlılığı da estetik bakışa etki eder.

Tüm bu verilerin ışığında, güzel ve çirkinin ne olduğu üzerine yapılan tarihsel maddeci değerlendirmeleri ele alarak, sanatın herkese göre mevcut olan gidiş kanunu ortaya koyabiliriz.

Toplumsal gerçekçi sanata en önemli katkılarda bulunan Çernişevski; “Güzellik, hayattır; güzel, olması gereken hayata dair kavrayışımıza uygun düşen şeydir.” diyerek güzelliği tanımlar. Çirkinliği ise tam zıttı hayatın dışında, yapay olarak olarak tanımlar (1). Olguya uyum noktasındaki çekincesini de ekler Çernişevski, güzelliğin “var olan” yaşamda değil, “olması gereken” yaşamda bulunduğunu belirtir. Mevcut olgular “güzele” uymuyorsa, yani yapaylık tarafından kuşatılmışsa, o zaman olgu güzelliği temsil edemez. Buna göre estetikte olguyu tanımlayan kanun, yapılan sanatın gerçekliğe uyumudur. Ancak bunun ötesinde hayalgücümüzde kurduğumuz güzellik, yani olguda henüz bulunmayan, yapaylıkla bir savaş içindeki güzellik de Çernişevski’nin görüşünde yer tutmaktadır.

Çok önemli bir tarihsel maddeci kanunu anmamız gerekiyor: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” Karl Marks’a ait bu söz, aslında estetik alanındaki olguyu tanımlama konusunda da kendisine yer buluyor ve diyalektik bir ilişki ile hem geçmişi, hem de geleceği birleştiriyor, birbirine bağlıyor.

Günümüzde bu ilişkiyi, teknolojinin geliştiği, yapay tasarımların daha da arttığı, yapıbozumcu anlayışın egemenliğini ilan ettiği şartlarda tekrardan göz önüne alarak incelemeliyiz. Böylece bir sanatçının her insana göre “güzel” olarak değerlendirilebilecek, sanatı bir felsefe olmaktan çıkararak yönteme kavuşturacak ipucunu da elde edebiliriz.

Estetiğin hala bir felsefe olarak görülmesi ve belli bir yönteme dayanmadığı söylemi, bir olgunun çarpıtılmasıdır. Daha önce bahsettiğimiz gibi, insanların kavradığı olguların, hayalgüçlerinin ve algı sınırlarının farkı ve her insan için farklı “güzel” tanımlarının olması, ortada bir felsefi tartışmanın olduğu izlenimi doğuruyor. Halbuki bu izlenim, aslında bir dayatmanın, başka bir estetik yöntemin uygulanması ile ortaya çıkmaktadır.

Bu yöntem ile tarihsel maddeciliğin “yabancılaşma” kavramı arasında bir doğru orantı bulunmaktadır. İnsanın kendi emek gücü ile ürettiklerine yabancılaşması, sanat üretimleriyle ilgili görüşlerine de etki ediyor. Bu etki hem dayatma, hem de rıza şeklinde kendini gösteriyor. Bir taraftan egemen haldeki sömürücü sınıf, insanların güzelliğe dair tüm inançlarını yok ediyor, bu yok edişin ardından ona farklı bir güzellik anlayışı aşılıyor. Dolayısıyla bu kişinin güzellik anlayışının geleceği değiştirmekle, olguya uyum sağlamakla, bir durumu değiştirmek ile alakası kalmıyor ve farklı bir “güzel” anlayışı doğuyor. Doğa ile hiçbir uyumu olmayan, insanların geleceğine dair hiçbir umut vermeyen, onları karamsarlığa sürükleyen sanat eserlerinin “güzel” olarak değerlendirilmesi de bu şekilde gerçekleşiyor. Hatta bu sanat eserleri de insanlarda heyecan, neşe, coşku yaratıyor. Ancak yapay bir sanatın yarattığı bu duyguların gidişi ile gerçekçi bir sanat eserinin yarattığı duyguların yönelimi, birbirinden ayrılıyor. Çok ünlü bir deyimdir, “halk böyle istiyor” sözünün aslı; “biz sizin adınıza böyle istiyoruz”dur.

Yapıbozumcu anlayışın görevi ise farklıdır. Yapıbozumcu anlayış, estetikte kendi görüşüne göre uygun olmayanı eleştirir, yapay olanı değiştirmeye karar verir. Yapıbozumculuk, olguyu ortaya koymak yerine yeni bir yapaylık sunar ve bu sunduğu yapaylığı dayatır. Bu girişim, aslında parababalarına bir mesajdır. Kendilerinin olguyu daha iyi çarpıttıklarını, olgu ile sanatın bağlarını daha iyi kopardıklarını ve alışılmışın dışında bir “güzel” kavramı yarattıklarına dair mesaj verirler. Şansı olan, parababalarının maaşlı sanatçısı olur.

Tüm bu duruma karşı bir sanatçı ne yapabilir?

1- Sanatçı, başka bir insanın algısında henüz canlandıracak çevrede bulunmadığı ya da canlandıracak kadar hayalgücünü kullanamadığı noktalara ulaşmalıdır. İnsanları en çok değişime ikna eden durum, bilgiye ulaşabilme olanağıdır. Sanatçı bu bilgiyi insanlara iletirken, insanların algı gücünün sınırlarını genişlettiği derecede güzeli yakalar. Bir sanat eserini değerlendiren kişinin ufku açabilen, ona bilgi katabilen, olguyu olduğu gibi aktarabilen eser güzeldir. Dolayısıyla sanatçı, olguyu kavrama yeteneği konusunda yetkin olmalıdır.

2- Sanatçı, olguyu ortaya koyarken geleceği de anlatmalıdır. Özellikle yabancılaşma ile kafadan silahsızlaşan, çaresizleştirilen insanlara olgularla bağlantılı olarak geleceği sunabilen sanatçı, güzeli yakalar.

3- Tarihsel maddeciliğin yöntemi, “parababaları sanatı” ile bir savaşım verir. Buna sınıflararası savaştaki sanat cephesi de diyebiliriz. Günümüzde “pop kültür” diye adlandırılan dayatılmış sanatın en yoğun saldırısı “sevgi”ye yapılmaktadır. Günümüzde çoğu şarkı sevgiden, aşktan bahsetmektedir ancak çoğunun işlevi sevgiyi köreltmektir. İnsanların en çok köreltilen, sıradanlaştırılan duygusu, insanlara, çevreye, doğaya karşı sevgileridir. Sanatçı, bu saldırıya karşılık sevgiye, doğallığa sarılmalıdır. Ayrıca parababaları sanatına hazırlık kursu diyebileceğimiz yapıbozumcu ve post-modern akımlara karşı anti-tezler üretmelidir. Tarihsel maddeciliğin eleştiriciliğinin adını kullanarak, insanları sevgisizlik, umutsuzluk ve karamsarlık sistemine hapseden tüm akımlara karşı mücadele edilmeli.

Geçmişte bu konular üzerinde başarılı olan çok sayıda sosyalist gerçekçi sanatçı mevcut. Ancak sanat, tek bir cephe değil. Diğer cephelerde “nefsi ile cenk edemeyenler” ya da çevre koşulları yetersiz kalan çok sayıda değerli sanatçının savaşım gücü maalesef kayboldu. Dolayısıyla o savaş gücünü tekrardan elde etmek, herkese göre sanata hayat vermek, devrimcilerin, orantısız zekayı ortaya koyanların, direnenlerin elindedir.

Dipnotlar:
(1) N.Çernişevski – Sanatla Gerçeklik Arasındaki Estetik İlişkiler

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir