Günümüz Sosyalizminin Kanser Hücresi: “Çin Halk Cumhuriyeti” (Aydın Direniyor)

Yazımızın edindiği konu, kendi anayasalarına göre “sosyalist” olarak nitelendiren üç ülkenin üzerinde şekilleniyor: Küba Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti.

Bu üç ülkede Komünist Partiler iktidarda bulunmaktadır. Sırasıyla Küba Komünist Partisi (KKP), Kore İşçi Partisi (KİP) ve Çin Komünist Partisi (ÇKP). Yazının devamında bu partileri parantez içinde belirttiğimiz kısaltmalarıyla anacağız.

ÇKP, 1963 yılında Mao’nun güç zehirlenmesi, bunama, kariyerizm vb. illetlere (Şark alışkanlıklarına) tutulması sonucu AET ve NATO gibi emperyalist kurumları savunmaya dek savrulmuş ve devrimci bir parti olmaktan çıkmıştır. Yine aynı Çin, Deng ve Guofeng’in 1978’de uygulamaya koyduğu reformlar sayesinde (kapitalist restorasyonlar) sosyalizmden dönmüştür. Sosyalist Kamp içindeki Sovyet-Çin bölünmesi, Sovyetler Birliği ile Çin’i beraber haklayamayacak olan ABD Emperyalistleri’nin de oldukça işine gelmiştir. Bugün ÇKP’de mevcut Finans-Kapital ekonomik gelişim göstermiş ve varolmuştur. Artık Çin’de ne sosyalizm vardır, ne de Çin’in başındaki iktidar bir İşçi Sınıfı iktidarıdır. Bugün Çin, tam anlamıyla bir Finans-Kapitalist ülkedir. Ancak iktidarda bir komünist partinin bulunması sebebiyle hala Küba ve Kuzey Kore gibi ülkelerle yakın ilişkiler geliştir(ebil)mektedir. Genç ve Deneyimsiz Çin Emperyalizmi, AB-D Emperyalistleri kadar açıktan ve düşmanca olmasa bile “Truva Atı” taktiği izleyerek sosyalizmi boğmaya çalışmaktadır. Bunu ise elbette Kuzey Kore ve Küba ile geliştirdiği siyasal, ekonomik ilişkilerle yapmaktadır.

Bugün ÇKP’ye akıl danışarak adımlar atan Küba Devlet Başkanı Miguel-Diaz Canel, geçtiğimiz aylarda Küba’nın “Çin, Laos ve Vietnam’ın yoluna girebileceğini” ifade etti.

2006’dan bu yana nükleer programını yürüten, emperyalizme karşı direnen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin devrimci çabası, emperyalistleri titreten nükleer denemeleri Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kınandı. Çin, Kuzey Kore’nin yanında yer alarak ABD’ye karşı tavır almak yerine iki ülke arasında arabuluculuk yapmayı seçti. 

“Çin de Kuzey Kore’nin hidrojen bombası denemesini kınadı.

Çin Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Pekin yönetiminin, Kuzey Kore’nin uluslararası toplumun karşı çıkmasına rağmen nükleer deneme yapmasına kesinlikle karşı olduğu ve bunu şiddetle kınadığı belirtildi.

Kuzey Kore’ye “uluslararası toplumun Kore Yarımadası’nın nükleerden arındırılması iradesine uyma çağrısı”nın hatırlatıldığı açıklamada, Pyongyang yönetimi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarına saygı duymaya, bölgedeki durumun kötüleşmesini durdurmaya, sorunun diyalog ve müzakere ile çözüleceği yönteme geri dönmeye davet edildi.

Çin’in ve uluslararası toplumun iradesinin, Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması, nükleer silahların yaygınlaşmasının önlenmesi ile kuzeydoğu Asya’nın barış ve istikrarının korunması yönünde olduğu kaydedilen açıklamada, Çin’in BMGK’nın Pyongyang yönetimine yönelik kararlarını tamamen uygulayacağı da ifade edildi.” [1]

Halbuki gerçekten sosyalist bir ülke ne yapar bu durumda arkadaşlar? Kore DHC’nin yanında yer alarak ABD Emperyalistleri’ne meydan okur ve gerçek “şer ekseni“nin emperyalizm olduğuna vurgu yapar. Çin’in yaptığı ise antikomünist, karşıdevrimci, sınıf uzlaşmacısı bir tavır takınmaktır. 

Nükleer silahları ilk bulan ve kullanan kimdir arkadaşlar? 

ABD Emperyalistleri’dir. Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde, Kore’de ve Vietnam’da yarattıkları yıkımlar ortadadır.

Peki “Emperyalizm kan içici, ırza geçici, katliamcı, sömürgeci. Ama sosyalizm böyle değilse neden nükleer silahlara başvuruyor?” denilebilir. Bilimsel Sosyalizm’in kurucusu Marks Usta’nın dediği gibi devrimci şiddet, tarihin dayattığı bir zorunluluktur. Devrimci şiddet, işçilerin ve devrimcilerin maceraperestliğiyle değil burjuvazinin yalnızca şiddetin dilinden anlamasıyla açıklanabilir. Emperyalizm atom bombasını, nükleer silahları üretiyorken sosyalizmin buna kayıtsız kalıp yalnızca kuru kuru barış çığlıkları atması düşünülemez. Emperyalizm nükleer silahları buldu, ancak kısa süre sonra sosyalizm de onu buldu. Böylece nükleer bir denge kurulmuş oldu dünyada. Bu denge, sosyalizmin insanlığı nasıl koruduğuna ve emperyalizmin dizginlerine asıldığına da önemli bir göstergedir. Dün bu görevi üstlenen Sovyetler Birliği ve Sosyalist Kamp ülkeleriydi, bugün ise Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’dir.

Çin, işi daha ileriye götürerek daha sonrasında ticari yönden kısıtlamaya gitti ve yaptırım uygulamaya başladı Kore’ye karşı. Yani ÇKP; bırakın bu devrimci eylemi desteklemeyi, Kore’yi cezalandırmaya girişti.

“Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Kuzey Kore’ye yönelik son ekonomik yaptırımlarını uygulamaya sokuyor. Pekin böylece Kuzey Kore’den kömür, demir cevheri ve deniz ürünleri ithal edilmesini yasakladı.

Çin Ticaret Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, BMGK’nın Kuzey Kore’ye yönelik son ekonomik yaptırımlarının Pekin tarafından uygulanmasına yarından itibaren başlanacağı belirtildi.

Çin, Pyongyang’ın nükleer ve balistik füze programını sonlandırması amacıyla Kuzey Kore üzerindeki ağırlığını daha fazla kullanması için ABD tarafından baskı altındaydı

Sputnik’in Reuters’tan derlediği habere göre Çin böylece Kuzey Kore’den kömür, demir cevheri, kurşun konsantresi ve cevheri ile deniz ürünlerinin ithal edilmesini yasaklamış oldu.

6 Ağustos’ta alınan yaptırım kararının 1 ay içinde yürürlüğe girmesi gerekiyordu.” [2]

İşte ÇKP’nin tüm bu yaptıkları görüldüğü gibi, Küba ve Kore DHC’nin devrimci adımlarının saptırılması ve bozulmaya çalışılmasıdır. Üstünde taşıdığı “sosyalist” etiketinden olsa gerek bunu rahatça yapabilmektedir. Ne KİP ve Kim Jong-Un, ne de KKP ve Miguel-Diaz Canel, Çin’in artık bir emperyalist ülke olduğunu ve bu gerçekliği bir an unutmayarak ülkeyle ilişki kurulması gerektiğini görememektedir veya görmesine karşın ülkeler arasındaki uzun yıllardır süregelen ilişkileri bozmamak için dillendirmemektedir.

Tüm bunlara karşın Küba ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde sosyalizm ayaktadır. Küba, Fidel döneminden beri birtakım kapitalistleri ülkesine çağırıp (ülkeye sermaye girişi sağlamak adına) onlara alan açmışsa bile sosyalizm sürmektedir. Küba, hala daha sosyalizmin Kızıl Bayrağı’nı gururla dalgalandırmaktadır ABD Emperyalistleri’nin hemen dibinde.

Kore ise son zamanlarda pek çok teknolojik gelişim göstermekte, Kim İl-Sung’un bir Marksizm-Leninizm yorumu olarak ortaya koyduğu Juche’yi uygulayarak ekonomik, askeri ve siyasal olarak tam bağımsız ve sosyalist bir ülke konumuna erişmiştir. Bu iki ülkede de, burjuvazinin İşçi Sınıfı üzerindeki artıdeğer sömürüsü bulunmamaktadır. Üretim araçlarının İşçi Sınıfı Devleti’nin elinde olduğu, ortaklaşa kullanıldığı ve sömürünün olmadığı sistem yani sosyalizm vardır.

Çin’de ise Komünist Parti hala hali hazırda iktidarda bulunmasına karşın, ülkedeki işçi grevlerine, eylemlerine katılan öğrencileri tutuklanmakta ve “kaybedilmektedir”. Buyrun haberinden okuyalım:

“Çin’in önde gelen üniversitelerinde Ağustos ayından beri işçi hakları için protestolara katılan en az 10 öğrencinin alıkonulduğu belirtildi.

Guardian gazetesinin haberine göre bir işçi hakları grubu, en az beş şehirde öğrencilerin kimliği bilinmeyen kişiler tarafından kaçırıldığını; bazılarının bekleyen arabalara konulmadan önce dayak yediğini öne sürdü.

Ülkenin önde gelen üniversitelerinden Pekin Üniversitesi’nde Zhang Shengye adında bir öğrencinin kaçırıldığı aktarıldı. Diğer öğrencilerin akıbetinin ise ne olduğu bilinmiyor.

AFP haber ajansına konuşan bir görgü tanığı Zhang’ın kontrol altına alınmadan önce dayak yediğini söyledi.

CNN ise Pekin Üniversitesi’nden konuştuğu bir öğrencinin bütün kampüsün ‘bir terör alanına dönüştüğüne’ dair sözlerine yer verdi.

CNN, kendilerini Marksist olarak tanımlayan ve işçiler için daha geniş haklar talep eden öğrenci hareketinin Çin hükümeti için son yıllarda büyük bir sorun haline dönüştüğünü belirtiyor.

‘Büyük bir ironi’

Komünist Parti tarafından yönetilen ve Devlet Başkanı Şi Cinping’in Marksizme sahip çıktığı Çin’de, Marksist öğrencilerin hedef alınmasının büyük bir tezat oluşturduğu görüşü hakim.

Aynı zamanda Marksizm dersleri çoğu Çin üniversitesinde zorunlu.

Ancak son yıllarda Çin’de insan hakları ve işçi hakları alanında mücadele eden çok sayıda grup büyük zorluk yaşıyor.

Guardian gazetesinin sözlerine yer verdiği, Hong Kong’daki Uluslararası Af Örgütü’nden araştırmacı Patrick Poon, “Marksizmi çalışan ve Marksizme inanan öğrencilerin, Çin hükümeti tarafından Marksizmin kalbinde yatan işçi haklarını savunduğu için içeri alınması çok ironik” yorumunda bulundu.

Son zamanlarda ülkenin önde gelen üniversitelerinde işçi hakları yanlısı hareketlerin ortaya çıkması üzerine bağımsız sendikalar yasaklandı, bütün sendikaların ticaret birlikleri federasyonuna kayıt yaptırılması şartı getirildi.

Başka öğrenciler ve işçiler de kayıp

Haziran ayında Çin’in güneyindeki Shenzhen’deki bir fabrikada işçilerin bir sendika kurulması için mobilize olması olayların kıvılcımını yakmıştı.

Hükümet tarafından talepleri reddedilen işçilerden bazılarının Temmuz ayında gözaltına alındığı, bazılarının da dayak yediği öne sürüldü.

Bunun üzerine Temmuz ayı itibariyle bazı öğrenci grupları işçilere sahip çıkmak için açık mektuplar yazdı ve gösteriler düzenledi.

Bu öğrencilere de baskı uygulandı.

Ağustos ayında 50 aktivist öğrenci, polisin evlerine baskın düzenlemesinin ardından kayboldu.

Başka üniversitelerden de öğrencilerin kaybolduğuna dair haberler gelmişti.

Pekin Üniversitesi’nden kaçırılan Zhang’ın, daha önce kaybolan öğrencilerle ilgili araştırma yapmakta olduğu biliniyor.

Üniversitelerin öğrencilerin ortadan kaybolmasına sessiz kalması ise eleştiriliyor.” [3]

Tabiî BBC ve Uluslararası Af Örgütü’nün iplerinin hali hazırda AB-D Emperyalistleri’nin ellerinde olmasından dolayı bu haberler asılsız da olabilir. AB-D Emperyalistleri, bu tür iddialarla Ortadoğu’da çıkarlarının çatıştığı Rusya-Çin Emperyalizmlerine karşı kamuoyu oluşturmaya çalışıyor olabilir. Bu türden karapropagandayla kendi “Sahte Sol”unun Çin’e saldırıp kendisine sarılmasını sağlamak istiyor olabilir. Fakat yine de, Çin’in artık emperyalist bir ülke olduğunu düşündüğümüzde ülkede bu gelişmelerin yaşanmasının “imkansız” olmayacağını anlayabiliriz.  

KKP ve KİP’in uyanık davranmasıyla ÇKP’nin gerek açıktan gerek gizli kapaklı sosyalizmi boğma girişimleri engellenebilir. Ancak dediğimiz gibi, Küba ve Kore DHC şimdilik Çin’in sosyalizm için bir tehlike olduğunu görmüyor gibiler. Kim Jong-Un ve Miguel-Diaz Canel, Xi Jinping ile gerçekleştirdikleri görüşmelerin ardından Çin’i “sosyalist” olarak gördüklerini ifade etmiş ve ülkeler arası işbirliğinin arttırılması gerektiğini söylemişlerdi.

Kübalı ve Koreli Yoldaşlara uyarımızdır; Çin’e güvenmemelidirler. Tabiî uluslararası alanda ilişki kuracak, ekonomik anlaşmalar imzalanacaktır. Ancak Çin’in hala sosyalist bir ülke olarak görülmesinin gördüğümüz gibi Dünya Sosyalizmi üzerine olumsuzlukları bulunmaktadır.

Aydın Direniyor’dan bir yoldaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir