Gerici Siyasal İktidarın Gençliğin Zihniyetine Saldırıları (Antalya Direniyor)

gerici-egitim-saldirisiAKP iktidarının son zamanlarda gündeme getirdiği “müfredat değişikliği”-siz onu toplumu ortaçağcı zihniyete göre dizayn etme girişimi olarak okuyun-, kamuoyunda geniş yankı uyandırdı ve tartışma yarattı. Lakin bu müfredat değişiminin ilkin gündeme gelişi, yaz aylarının başına doğru gitmekte. Gençliğin bir üyesi, sosyalist bir liseli olarak, karşı-devrimci siyasal iktidarın saldırısı altında kalan biz gençliğin de, toplumu baştan sona dizayn etme ve 1923’te gerçekleşip, emperyalizm çağında gerçekleşmesinden ötürü görevlerini tamamlayamamış milli burjuva devrimin her türlü ilerici getirisini silen tefeci-bezirgan karakterli, halk düşmanı bu düzenlemelere karşı, birincil hedef olarak ses çıkarması gerektiği görüşündeyim. Bundan ötürü, bu yazıda, Marksizm-Leninizmin metoduna uygun bir şekilde yeni müfredatın içeriğini analiz etme ve bunun coğrafyamızın mevcut durumundaki, toplumumuzun gerisin geriye gidiş sürecindeki rolünü, yerini ortaya koyma çabasına gireceğim.

MÜFREDATIN İÇERİĞİ

Yeni müfredatta, dikkat çeken unsurların başlıcaları şöyle sıralanabilir;

  • Hanımın kocasına karşı sorumluluklarından dem vuran Orta Çağcı saldırı, bir hanımın kocasına mutlak surette ibadet etmesi gerektiği düşüncesini öğütlemektedir. ““İslam, erkeğin üstlendiği mesuliyetlere karşılık kadının da kocasına itaat etmesini istemiş ve bu itaati ibadet saymıştır. Ailede çocukların büyütülüp terbiye edilmesi daha çok anne tarafından yerine getirilir. Ailede erkek vazifesini yapar, ailesine karşı güzel davranır; kadın da ona karşı gereken muhabbet, hürmet ve itaati gösterirse aile içinde düzen ve uyum sağlanmış olur.” gibi açık ifadeler kullanan metinde, tipik patriyarkal-ataerkil bir aile ve toplum yapısının kutsallaştırılması hemen göze çarpıyor.
  • “Ateistlerle, müşriklerle, mürtedlerle” yapılan evlilikleri “kabul edilemez” olarak niteleyen Milli Eğitim Bakanlığı’nın rezil karşı-devrimci saldırısı, gizli yapılan evlilikleri de “zina” olarak görerek, dinci bir toplumun zihniyetini yeni neslin beynine işleyerek inşa etme niyetini kendi eliyle açık ediyor.
  • Genç yaşta evliliklerin kutsanması, ülkemizdeki “genç yaşta evliliklerin”-ki bildiğim bu “genç” yaş adeti sadece genellikle doğuda gördüğümüz çocuk gelinler için geçerli- örf olduğu beyan ediliyor.
  • Sonunda evlilik olmayan flört ve ilişkileri şeytanlaştıran MEB, gençlere bu konudaki “masumane”(!) tavsiyelerini iletmekten de geri kalmıyor.
  • Mustafa Kemal’e, onun inkılaplarına yönelik bölümlerin kaldırılması dikkat çekiyor.
  • “Kişi evliliğe kadar iffetini muhafaza etmeli; sadece nikâhın koruyucu şemsiyesi altında karşı cinsle bir araya gelmelidir. Unutulmamalıdır ki temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktırlar” ifadelerini kullanan yeni müfredat saldırısı, bireyler arası ikili ilişkiye de “İslami usule” göre el atmış gibi görünüyor.
  • Cihat kavramına, bu sene yetişmese de seneye yer verme arzusu, açık şekilde Orta Çağcı niyetleri su götürmez biçimde ortaya koyuyor.
  • Ve son olarak,artık gözlemlenmiş ve kanıtlanmış bir doğa yasası, bir olgu olan evrimi ve onu açıklayan teori olan, modern biyolojinin en güçlü teorilerinden biri olan ve her bulguda daha da gelişip daha da güçlenen evrim teorisinin, evrimsel biyolojinin müfredattan kaldırılması, gençliğin zihnini “yaratılışçılık” zırvalarıyla doldurup şişirmek ve küçük Adnan Oktar’lar yetiştirmek için yapılan bir hamle olarak gözümüzün önünde bulunuyor.

GERİCİ SİYASAL İKTİDARIN SINIFSAL KARAKTERİ

AKP iktidarı, bugünkü toplumda hala gerici tefeci-bezirgan sermayenin varlığının kanıtıdır. AKP iktidarı, ülkemizin maddi alt-yapısında var olan antika tefeci-bezirganlığın bir üst yapısal yansımasıdır. AKP iktidarının sınıf karakteri, tamamen gerici ve antika bir sosyal bölük olan, tekelci finans-kapital ile işbirliği yaptığı sürece ve oranda egemen olabilen, geçmişten kalma, antika bir toplumsal karaktere, tefeci bezirgan sermayeye denk düşer. Peki nedir tefeci-bezirganlık?

“Tefeci-Bezirgân Sermaye, Türkiye’nin tüm köylerinde, kasabalarında ve şehirlerin varoşlarında kurduğu ağlarıyla küçük üretmenlerimizi haraca bağlar. Tefecilikle, küçük üretmenlerimizi faiz kıskacında boğar. Borçlandırdığı üretmenlerin ürünlerini, daha tarladayken, hatta henüz ekilmeden yok pahasına kapatarak, hiçbir üretim yapmadan, üretilenden en büyük kârı sağlar. Bayilikler yoluyla Finans-Kapitalin mallarını en ücra kasabada-köyde pazarlar, benzin istasyonlarını o işletir. Görevi bununla da bitmez; din iman bin mintan demagojisiyle halk kitlelerini tarikatlarda örgütleyerek, kafadan silahsızlandırır, oy davarına çevirir. Finans-Kapitalin peşine takarak, demokrasicilik oyunuyla halkı kündeye getirir. Yani bir avuç azınlıktan oluşan Finans-Kapitalistlerin tüm bir Türkiye’ymiş gibi görünmesini sağlar.

Tefeci-Bezirgân Sermaye, 6-7 bin yıllık Antika bir sınıftır. İdeolojisi, Ortaçağın ideolojisi olan Şeriattır. Çünkü Ortaçağda kendisi kayıtsız şartsız hakim sınıftı. O yüzden, o günlerini özlemle anar ve o toplumsal düzene dönmek için çalışır. İnsanlarımızın dini duygularının ise onlar için, istismar edilecek, paraya ve oya tahvil edilecek meta olmaktan öte bir anlamı yoktur. İslamiyet’te rıba, yani faiz açık-net bir biçimde haram kılındığı halde; bu sınıf, bir taraftan Şeriatı savunurken, bir taraftan da faizle-tefecilikle geçinir. Çok sıkıştığında faizin adını“kâr ortaklığı”na çevirir. Aldığı faizi alım-satım kisvesiyle kamufle ederek Allah’ı da kulu da kandırır. Görünürde bir faiz almaz. Bir bezirgân olarak, ihtiyaç sahibi küçük üretmene, ihtiyaç duyduğu nakit paranın çok daha üstünde tutarı olan bir malı, vadeli ve yüksek fiyattan satar. Sonra, aynı malı dükkandan hiç çıkmadan, çok düşük fiyattan satın alır. Küçük üretmen, kendisine gereken nakit kadar bir parayla bezirgânın dükkânından çıkarken, genelde birkaç ay vadeli (harmana ödenmek üzere) aldığının iki, (süre biraz uzunsa) üç misli tutarında bir senedi arkasında bırakarak çıkar.” [1]

İşte bu tefeci-bezirgan sermaye, bugün banka kubbeleri altında tekelleşen egemen finans-kapital zümresi ile ittifak içinde, ülkemizi kendi şeriat ideolojisi doğrultusunda, Orta Çağ’a çevirmek üzere adım adım ilerlemektedir, ve görünen o ki epey de bir yol kat etmiştir. Kimi zaman sözümona “sosyalist-solcu”(!)larımızın ve kimi “liberal”lerin desteğini “özgürlük, demokrasi” söylemi ve mağdur edebiyatıyla toplamış, kimi zaman radikal ve ultra gerici yönünü açıkça göstermiş, ve nihayetinde de iktidar olarak hedefine günbegün yaklaşır duruma gelmiştir.

Tefeci-bezirgan karakterli siyasal iktidar, sınıf karakterinden gelen yabancı tekelci sermaye ile işbirliği dürtüsü doğrultusunda, Amerikan emperyalizminin New York Times’ta, Armed Force Journal’da defalarca itiraf ettiği, bakanlarına açıklattığı, haritalarını yayınladığı, makaleler yazdırdığı, NATO kolejlerinde okuttuğu BOP haritası ve BOP stratejisinin, kendi itiraf ettiği üzere “eş başkanı” rolündedir. Ve kendi sınıfsal çıkarı, işbirlikçiliği ve ihaneti doğrultusunda, ülkemizin 1923’te yaşadığı burjuva devriminin getirdiği bütün ilerici unsurların ve başta laikliğin tasfiyesine soyunmuş, dün şeriat tehlikesini “Kemalist paranoyası” ve laikliği de “burjuva işi” olarak yaftalayan sözümona ” Marksist”(!)leri de laikliği dilinden düşürmez hale getirmiştir.

Bu eğitim müfredatı da, tefeci-bezirgan sermayenin toplumu kendi ortaçağcı zihniyetine göre adım adım değiştirme, dönüştürme ve dizayn etme planının bir parçasını teşkil etmektedir.

NİHAİ ÇÖZÜM İÇİN TOPLUMSAL DEVRİM ZORUNLUDUR

Türkiye topraklarında gericiliğin kökten çözümü, sadece mevcut siyasal iktidardan şu ya da bu şekilde kurtulmak mıdır? Pek çok burjuva/küçük-burjuva milliyetçisinin, pek çok kendine “Kemalist” veya “sosyal demokrat” diyen insanın, aynı merkezden yönetilerek danışıklı dövüş eden para babaları partilerince kandırılmış, onlara gönül vermiş insanımızın, ve başka bir deyişle, ne yazık ki emekçi halk kitlelerinin çoğunun yaygın kanısının aksine, kesinlikle hayır! Burada, önümüze ışık düşürmek için, işçi sınıfımızın evreni kavrama ve değiştirmesinin bilimi olduğuna, gerek maddi varlık gerek insan düşüncesinin genel kanunlarının bilimine dayandığına inandığımız Marksizm-Leninizm, onun dayandığı bir “Weltanschaung”(evreni kavrayış) olan, ve diyalektik materyalizmin ilkelerinin, Stalin’in deyimiyle tarih ve toplum yaşamının kavranışına uygulanması olan tarihsel maddeciliğin kullanılmasının zorunlu olduğuna inanıyorum.

Önce geçmişimize bir göz atalım; geçmişte tefeci-bezirgan sermaye, eski üretim biçiminden kalmış ve burjuva devrimi tarafından silinememiş sosyal bölükler, yine finans kapitalistlerle işbirliği halinde iktidara gelmiş miydi?

Cevap: EVET! Çıkarlarını para babaları partilerine dahil olarak ve onlarla işbirliği içinde, “çok partili demokrasi”nin nimetlerinden yararlanarak 1946’dan beri savunan antika tefeci-bezirganlık, ve geçmişten kalma feodal-ağalık kalıntıları, 1950 yılında toprak reformuna karşı çıkmış ve toprak reformu girişiminin getirdiği bir kopuşma ile ortaya çıkmış Demokrat Parti ve kendisi de Aydınlı varlıklı bir toprak ağasının oğlu olan Adnan Menderes ile iktidara gelmişti. Bugün farkındaysanız, AKP’nin, Nurullah Ankut’un deyimiyle “kaçak saraylı reisi”, yakın geçmişte Adnan Menderes’in idamı üzerinden son derece büyük bir mağdur edebiyatı yaparak sempati toplama çabası göstermiştir. Ve bugün gerek AKP’nin kendisi, gerek tabanı Menderes ve DP’ye karşı hayırhah bir durum içerisindedir.

Menderes ve DP’nin sonu ne oldu? Bildiği üzere, 27 Mayıs 1960 tarihinde Ordu içindeki Kuvay-i Milliye-Jön Türk gelenekli genç subaylar/ordu gençliği tarafından alaşağı edildiler, ve Adnan Menderes’in idam cezasının infazına giden süreç başladı. Peki, Menderes’in boynuna yağlı urganı geçirip Demokrat Parti’yi dağıtmak, bizi onların temsil ettiği gericilikten kurtardı mı?

Cevap: HAYIR! Şayet kurtarmış olsaydı, bugün bu yazıyı, kapitalizmin tekelleştiği dönemde burjuva devrimi yaşamamız dolayısıyla ulaşamadığımız burjuva demokrasisini yaşamış, alt-yapısal ve dolayısıyla üst-yapısal ilişkilerinde antika tabakaları barındırmayan bir ülkede kaleme alıyor olurdum, ve yazımın konusu toplumu Orta Çağcı çizgide dizayn eden karşı-devrimci AKP hükümeti olmazdı.

Peki neden? Bu sosyal olguyu, olguların bilimiyle, nesnel gerçekliği pusula edinen, Engels’in deyimi ile olanı olduğu gibi ortaya koymaktan başka bir şey ifade etmeyen, Stalin’in deyimiyle “Marksist-Leninist partinin dünya görüşü” olan diyalektik materyalizmle açıklarsak; ancak o zaman onu kavramamız mümkün olacaktır.

Peki, Marksizm-Leninizmin teorisi, bu olguyu nasıl açıklığa kavuşturabilir? Bunu, bilimsel sosyalizmin ustalarından Friedrich Engels’ten dinleyelim;

“Materyalist tarih görüşü, üretimin ve üretimden sonra üretilen ürünlerinin her toplumsal rejimin temelini oluşturduğu; tarihte görülen her toplumda, ürünlerin bölüşümünün ve ürünlerin bölüşümü ile birlikte sınıflar ya da zümreler biçimindeki toplumsal eklemlenmelerin üretilen şeye, bunun üretiliş biçimine ve üretilen şeylerin değişim tarzına göre düzenlendiği tezinden yola çıkar. Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa-aykırı, ve adaletsiz oldukları, usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler olduğunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan anormallikleri ortadan kaldırma araçlarının da, -azçok gelişmiş bir durumda,- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasında uydurması değil ama beyni yardımıyla, göz önünde bulunan üretimin maddi olguları içinde bulması gerekir.” [2]

Düşüncenin, zihnin, bilincin, tinsel ve ruhsal şeylerin varlığına sebep olan, onları yaratan şey; onların dışında ve onlardan bağımsız olarak, dolayısıyla da nesnel olarak bulunabilme özelliğine sahip maddi gerçeklik, maddi olgudur. Düşüncenin, fikrinin, idenin kökeni, maddeden, varlıktan gelen, sonuna kadar maddesel bir kökendir. Lakin zihin, bilinç, tinsellik, ruhsal şeyler, maddi gerçeklikten bağımsız, onun dışında bulunamazlar, bilakis bunlar, belli bir dereceye kadar gelişmiş bir organın, beynin sebep olduğu şeylerdir, ve insan zihni, insan düşünme süreci,maddi dünyanın bir yansıması, ama yalnızca tek yönlü bir yansıma değil, Lenin’in belirttiği ve Marks’ın Feuerbach Üzerine 11. Tezinde vurguladığı gibi, onu yansıtmakla kalmayan lakin aynı zamanda onu değiştiren bir yansımadır. Maddi temeli olmadan, düşünsel bir varlığın mevcut bulunması mümkün değildir, ve kilit nokta da burasıdır.

Rosa Luxemburg, biz Marksistleri, burjuva siyasetçilerinden ayıran ve bize siyasal gerçekliği kavrama ayrıcalığını tanıyan faktörü şöyle izah etmektedir:” …Burjuvazinin, en sadık uşakları dâhil, günlük siyasi gelişmeleri üstün körü bir şekilde değerlendirdiğini biliyoruz. Velev ki; siyaseti doğru okumaya çabalasınlar, bu kendilerini daha da derin bir bilinmeze sürükleyerek, çelişkiler yumağının içinden çıkamaz hale getirir. Bizler ise; tüm acemiliğimize rağmen, dünyada gelişen siyasi olayları doğru analiz edip, ona göre tavır alarak, pek çok şeyi tepe taklak edebildik. Bunu nasıl mı başardık? Bize bu tür olayları, anlama ve kavrama kabiliyetini veren şey şudur; toplumun sosyal, politik ve kültürel gelişimini belirleyenin, üretim ilişkileri olduğunu bilmemizdendir. Bunun tarihsel gelişim kanunlarını kavrayıp, ona göre siyaset yapmamız, bizleri başarıya götüren nedendir.” [3]

Yukarıda Engels de, bu düşüncenin tarih ve toplum kavranışına nasıl uygulandığını sergilemektedir. Toplumun alt yapısı(maddi yaşayış biçimi, üretim ilişkileri, bölüşüm, ekonomi temeli vs.), toplumun üst yapısının(siyasal ve hukuksal ilişkiler, felsefe, düşünsel olgular, din, ideoloji vs.) üzerinde yükseldiği alanı teşkil eder. Toplumun üst-yapısı ve alt-yapısı, karşılıklı diyalektik bir ilişki halinde olmakla birlikte, temel olan, insanların maddi varlıklarını üretmek için zorunlu olarak gerçekleştirdikleri temel ekonomik faaliyetlerdir. Ve üst yapıda baş gösteren her olgu, düşünsel varlık maddi varlıktan bağımsız bulunamayacağı için, alt-yapıda var olan maddi bir temel üzerine yükselir.Alt-yapıda varlık sebebini kaybeden olgu, üst-yapıda da sönümlenmeye başlar, üst-yapıda varlık gösteren her olgu, alt yapıda bir temele sahiptir. Öyleyse üst-yapısal bir olguyu tarihin çöplüğüne göndermek için, maddi temeline dinamit koymak gerekir.

Gelgelelim; 27 Mayıs 1960 hareketi, Amerikancı-gerici tefeci-bezirgan Menderes hükümetini devirip sosyalizmi özgür bırakarak 68 hareketinin önünü açmış ve Türkiye’de devrimci sosyalist hareketin filizlenmesinin önünü açmış olsa da, bunlar yalnızca toplumun üst yapısında halk yararına yapılan değişikliklerdir, ve bunlar en fazla, Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayan’ların, Hikmet Kıvılcımlı’ların analiz edip tanımladığı gibi bir “politik devrim” olarak görülebilir. Lakin, bu bir sosyal devrim olmadığı, toplumun bütün bir maddi örgütlenişini, üretim biçimi ve ilişkilerini radikal bir biçimde, kökten değiştirip alt yapısal değişiklikler yapmadığı, alt-yapıdan Menderes’leri, DP’leri yetiştiren sosyal kökü koparmadığı için, onlardan ebediyen bir kurtuluş getirmemiştir.

Bu tarihsel deneyim, ve onu incelerken açıklanan Marksist ilkeler açıkça göstermektedir ki, AKP iktidarından kurtulmak tek başına gericiliği alt etmeye yeterli olmayacaktır. Peki, gericilikten kurtulmanın yolu nedir?

Yukarıda açıklanan prensipler doğrultusunda, gericilikten kurtulmanın tek yolunun, onun dayandığı maddi temeli, onun toplumsal kökünü, onun ekonomideki sınıfsal varlığının (tefeci-bezirgan sermaye) kesin ve mutlak tasfiyesi olduğunu salık veriyorum. Ve şimdi ekleyeceğim iddia da, bunun emperyalizm çağında izi tozu silinen ve bu toprakların hiç görmediği burjuva demokrasisinin sınırları içerisinde asla başarılamayacağı, mutlaka işçi sınıfı önderliğinde ve sonu sosyalizme gidecek olan bir toplumsal devrim gerektirdiğidir.

Batı’da silinip süpürülmüş olan feodal kalıntılara karşın, Türkiye’de tefeci-bezirgan sermaye, burjuvazinin, Devrimler Kartalı Lenin ustanın deyimiyle “devrimci barutunu tükettiği” tekelci-kapitalizm/emperyalizm çağında burjuva devrimini yapması sebebiyle İş Bankası’nın kuruluşu ile başlayan bir süreçle tekelcileşmesi ve devrimci yönünü kaybetmesi ile meydana gelen Finans-Kapital işbirlikçiliği ve ittifakı sayesinde ayakta durmuş ve onunla ittifakta kaldığı ölçüde egemen kalabilmiş, ve hakim Finans-kapitalist(mali-oligarşi) zümrenin en büyük müttefiki olmuş, onun parti ve örgütlerinde kendi çıkarlarını savunmuş ve vurguna, talana devam etmiş, yabancı finans-kapitalle, ABD emperyalizmi ile işbirliği içine girmiş ve onun Yeşil Kuşak Projesi kapsamında Komünizmle Mücadele Derneği, Aydınlar Ocağı,Milli Türk Talebe Birliği, İlim Yayma Cemiyeti gibi ayrı örgütler kurmuş, halihazırda AB-D Emperyalizminin BOP planı için uşaklık-kuklalık eden, bu şekilde varlığını sürdüren bir gerçekliktir.

Bu durumda tefeci-bezirganlığı hedef alan bir mücadele, doğrudan onu ayakta tutan unsurları, yerli-yabancı finans-kapitali ve/dolayısıyla ülkemizi bir yarı-sömürge olarak elinde bulundurup Orta Doğu coğrafyasını savaşlar ve katliamlarla kendi çıkarları için formülleştirdikleri haritaya sürükleyen AB-D emperyalizmine yönelmek zorundadır.

Bu mücadeleyi küçük-burjuva milliyetçileri öncülüğü altına alamaz; “Küçükburjuva tabakaları, ‘küçük’ oldukları için maddece ve manaca ezilip sömürüldüklerine göre, İşçi Sınıfı’na yakındırlar. Aynı tabakalar ‘Burjuva’, yani ‘Özel Mülkiyet’ denen cismi yok ismi var tabu ile çarpılmış bulundukları için, İşveren sınıfının zafer arabasına bağlı kalırlar. Bir yandan bağımsız hiçbir düşünce ve davranışa sahip olamazlar. En saçma uyduruklara inanır ve aldanırlar. Öte yandan, anarşiye dek “Bağımsız” görünmek karasevdasından kurtulamazlar. Hiçbir kolektif aksiyonu ölüm dirim ölçüsünde benimseyemeyen Küçükburjuvalar, kendisini beğenmiş ukalalık illeti ile inmeli olurlar.” [4] Dolayısıyla küçük-burjuvazi, herhangi bir devrimci harekete önderlik edemez.

Bu mücadeleye milli burjuvazi vs. öncülük edemez. Çünkü burjuva devrimleri çağı emperyalizm ile birlikte kapanmış, burjuvazi devrimci barutunu tüketmiş ve gericileşmiş, tamamen gerici finans kapital egemenliği kurulmuş, proleter devrimlerin doğum ve kapitalizmin ölüm çağı gelmiştir. Bu çağda, ilerici-devrimci bir hareketi burjuvazinin öncülük edip tamamlaması olasılık dışı hale gelmiştir ve bu çağda burjuvazinin devrimci görevleri, tarihin ve devrimlerin yegane lokomotifi olan proletaryanın görevidir.Bu mücadele, şayet kapitalist sistemin ötesine geçemezse, burjuvazi çağımızın ekonomisi gereği tekrar tekelleşecek, tekrar gerici eylemlerde bulunacak, feodal kalıntıları silemediği gibi, bizi en fazla şu an bulunduğumuz yere geri getirecektir. Anti-emperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra gerçekleşenden daha fazlasını veremeyecektir.

Dolayısıyla; bu mücadele, hem finans-kapitale yönelik ve anti-emperyalist olmalıdır, hem proletarya öncülüğünde ve nihai olarak sosyalizmi hedefleyen bir mücadele olmalıdır. Sosyalizmden aşağısı ölümdür, ve gericilik, tefeci-bezirganlık sorunu, ancak ve ancak bu topraklarda sosyalizmin inşası, proletaryanın devrimci diktatörlüğü ve demokrasinin tesisi meselesinin bir parçası olabilir, öyle ortaya koyulabilir ve öyle anlaşılabilir. Sosyalizmden aşağısı kurtarmaz!

Ne gençlik ne de emekçiler, nihai sonuçta, bir avuç sömürücü ve vurguncuya, bir avuç para babasına pabuç bırakmayacaktır. Bugün egemen durumuna bakarak sevinenler, hayatın değişmeyen tek gerçekliğinin değişimin kendisi olduğu, doğum ve ölüm, yapım ve yıkım, bir altüst oluş olduğu, doğmakta ve büyümekte olanın aynı zamanda çürümekte ve ölmekte olduğu gerçeği karşısında bozguna uğrayacaktır. “Saraylar saltanatlar çök”ecek, “kan sus”acak ve “zulüm bite”cektir. Bugün egemen olanların yarın egemen olmamalarının sebebi, bugün egemen olmalarından başka bir şey değildir.

“Bugünden geriye bir yarınlar kalır, bir de yarınlar için direnenler!”

Bilimsel-komünist bir lise öğrencisi olarak, akranlarımı, dostlarımı, gençliği, içine çekildiğimiz BOP ve Orta Çağ bataklığına ve gericiliğe karşı, onun gıdası olan emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine, ABD-AB emperyalizmine karşı, sömürü, vurgun ve talan düzeni olan kapitalizme karşı; anti-emperyalist mücadeleye, anti-feodal mücadeleye, anti-şovenist mücadeleye, ve SOSYALİZM için mücadeleye çağırıyorum!

GENÇLİĞİN SÖYLEYECEK SÖZÜ VAR!

Antalya Direniyor’dan Ege

Alıntılar:

[1] Halkın Kurtuluş Partisi Sitesi
[2] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, syf.64
[3] Rosa Luxemburg, Karl Marks ve Marksizm, Vorwarst-İLeri (Berlin) No. 62 Tarih: 14 Mart 1903 (Rosa Luxemburg’un toplu eserleri. Cilt 1 ve 2. Sayfa 369-377)
[4] Hikmet Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler, Derleniş Yayınları, syf. 23

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir