Gençliğe Sanayi 4.0 tehdidi söker mi? (İstanbul Direniyor)

Aydın gençliğimizde parababalarının yarattığı önyargılara kaynak olan, olgularüstü davranış bilimleri terimleri mevcut. İş yerlerinde çalışanlarının davranışlarını belli bir kalıpta tutmaya çalışma kaygısı taşıyan, mevcut üniversite öğretiminde hala öğretilmeye devam edilen bu terimlerin en bilindiği, çeşitli harflerle (X-Y-Z), renklerle (mavi-sarı-kırmızı-yeşil) ya da hayvan adları (panter-tavuskuşu-yunus-baykuş) ile kişiliklerin, ilişkilerin ve davranışların sınıflandırılmasıdır.

Genellemeye dayanan bu sınıflandırmalar ile “kabul edilebilir” davranış ya da kişilik biçimleri, diğer davranışların “sorunlu” olarak görülmesinden bahsedilmeden kişilere kabul ettirilmiş olunur. Yapılan testlerle, kişinin o tespite inanması sağlanır ve davranış otokontrolle biçimlendirilmiş olur. Böylece bahsi geçen davranışların dışında davranış gösteren kişilerin iş yerinde yadırganması ve susuşa getirilmesi sağlanır. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, işçi sınıfı içinde zümre yaratma ve parçalamanın yöntemi buydu. Bilişsel çalışma yapan işçiler ile bedensel çalışma yapan işçiler arasındaki bölünmenin yetmediği noktalarda, bu tip kontrol çalışmalarına “eğitim” adı altında büyük paralar dökmekte parababaları.

Şimdi aydın gençliğin önüne yeni bir tehdit unsuru olarak Sanayi 4.0 çıkarılmakta. Sömürücüler kulübü TÜSİAD, şöyle tanımlıyor Sanayi 4.0’ı;

“Günümüzde ise artık dijital teknolojiler ile tetiklenen 4. sanayi (d)evriminden söz ediyoruz. Akıllı robotlar, büyük veri, nesnelerin interneti, 3-D baskı, bulut gibi dokuz teknolojinin bu devrimin tetiklenmesinde çok önemli rolü olduğunu gözlemliyoruz.

Bu devrimle ortaya çıkan Sanayi 4.0 kavramını da artık sadece değer zincirlerinin parçalarının kendi içlerinde otomasyonu ötesinde birbirleri ile entegre olması olarak tanımlıyoruz. Entegrasyonun en önemli özelliği ise tüm değer zinciri adımlarının birbiri ile gerçek zamanlı ve sürekli iletişim içinde olması ve bu sayede akıllı ve kendisini uyarlayan bir sanayi sürecine ulaşmış olma vizyonu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu vizyon, daha hızlı, daha esnek, kalitesi daha yüksek ve daha verimli bir sanayi yolculuğunu tanımlamaktadır.

Son cümle, Sanayi 4.0’da ısrarın sebebini açıklamakta. Tabii ki parababaları Sanayi 4.0’ın bu özellikleri ile kendilerinin yaşam süresini uzatmayı ummakta.

Sanayi 4.0 uygulamasının, yani 4. sanayi devriminin işçiler açısından tehdit olarak algılanmasının sebebi ise, bir düz mantık eseri olarak ortaya çıkan işsizliğin artacak olması fikridir. Genç işsizliğinin tavan yaptığı ülkemizde işsizliğin ya da kalitesiz iş koşullarının artışı kaygısı haklı bir kaygı olmakla beraber, bu olgunun kaynağı sadece Sanayi 4.0’ün otomasyon yöntemi olmamakta.

Öncelikle, sanayide otomasyon, komünizme varış açısından emek-gücünün sömürülmesinin sonlanması yolunda önemli bir adım olacaktır. Tekniğin en üst düzeye çıkması, metalaşmayı sönmek zorunda bırakacak bir durum olarak değerlendirilmekte ve sanayide otomasyon/robotlaşma, insanların emek-gücünün sömürülmesini böylece sonlandırmaya doğru götürmekte.

Parababaları bu sonucun farkında mı? Evet farkında, zaten bu sistemi kendilerini yaşatacak tarzda tasarlamaya uğraşmaktalar. Parababalarının bilinçli tercihi ile Sanayi 4.0’ün devreye geçişi, üretim sonrasındaki hizmetlere iş gücünün kaymasını sağlamakta. Bu noktada işsizliğin artacağı fikri, aslında yıllarca süregelen yedek işgücü tehdidinin, yani çalışanların sokakta işsizlerle tehdit edilmesi taktiğinin bir parçasıdır. Yani eski tas, eski hamam.

Türkiye gibi geri bıraktırılmış bir ülkede söz konusu tehdit nasıl kullanılıyor? Günümüzde milyonlarca üniversite öğrencisi, insan bedenini inanılmaz derecede zorlayan işlerde çalışmak yerine, bilişsel yeteneklerini kullanabileceği üniversite bölümlerinde okuyor. Parababaları, bu yeteneklerin kullanılabileceği alanları alabildiğine kısıtlıyor, kendi sömürü alanlarının daha yoğun olduğu hizmetlerde “istihdam” sağlıyor (ve sık sık iş alanı var ama kimse iş beğenmiyor demogojisini yapıyorlar). Bilişsel yetenek (eğitimden edebiyata, spordan müziğe, mimariden çizerliğe hepsini düşünebilirsiniz bu noktada) , bizzat tekniğin geri bırakılmasında olduğu gibi, ücretli kölelik düzeni içinde hiç oluyor. Karl Marks’ın öngördüğü üretken, ufku geniş, hayal gücünü gerçeğe dönüştürebilen insan (yani modern komünizm insanı), emperyalizm düzeninde doğmadan ölüme terkediliyor.

Oysa ki Sanayi 4.0 ile birlikte üretim araçları tekniğinin en son noktaya gelişi, talebe göre esnek ürün üretimi (örneğin ayakkabı üreten bir üretim hattının talebe göre araba lastiği üretmesi), talebin belirlenmesinin kolaylaşması, bilgisayarlı hesaplama ile birlikte muhasebenin kolaylaşması, bunların tümü maliyetlerin sıfırlanması, bürokrasinin sona erişi ve işbölümünün basitleşmesi anlamına geliyor. Sorun, işin insandan robota geçmesinde değil, insanların emek-gücünü üretilen ürünü alabilmek için hala satmak zorunda kalmasıdır. Aslında insanların üretim araçlarını robotlara devretmesi, daha fazla serbest zaman demek.

Gerçek yaşama dönersek, tüm bu teknik gelişime rağmen bugün fabrikalarda, iş yerlerinde insanlar hala mesaiye kalmak ya da kanunun ön gördüğü saatlerden daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. İş yerlerinin büyük kısmı, satış ve pazarlama noktasında yetkin elemanlar yetiştiriyor. Sadece ürünün kalitesi değil, sunum ve geri dönüş hizmetleri de önem görmekte. İlkokuldan üniversiteye kadar tüm eğitim sistemi, emperyalizmin sunduğu “konfor alanı” için birbiri ile çarpışan bireyler yetiştirmekte, dolayısıyla toplum tutsaklaşmakta.

Yukarıdaki felaket tablosundaki sorumlu, aslında Sanayi 4.0’ın özellikleri arasında yer alan, hala çözülmeyi bekleyen ve emperyalistlerin birkaç yıl daha yaşayabileceğini umduğu bir alan ve aslında bir mücadele alanı. Taleplerin önceden tespiti, hatta yönlendirilmesi, bugün emperyalistlerin düzenini sürdürmesi açısından kritik bir konumda yer almakta.

Bugün yüzlerce bilişim tekeli, kullanıcılara “hoşuna giden” reklam vermek için çırpınıyor. Bu anlamsız gibi gözüken çabanın ardında, maliyetleri artan şirketlerin karşılanamayan talebi belirleme uğraşı mevcut (bunu tıpkı inovasyon gibi bir maliyet olarak görmekteler, kaçan talepten dolayı oluşan gelir kaybı da bir zarar). Hatta bir adım daha giderek, algısının %90’ı zaten doldurulmuş olan insanların algısının tamamını yöneltme ve tanıtımlar ile algıları tamamen yönetme, yani aslında insanları robotlaştırma isteği mevcut.

Mücadele hangi noktada başlıyor? Öncelikle şunu tespit etmeliyiz, tüm bu felaket tablosuna rağmen, insan edilgen değildir. Ne olursa olsun, insanlar bir şekilde yaşamak için mücadele etmeye de, üretimde bulunmaya da devam edecektir. Parababalarının işgücü politikaları dolayısıyla isyan olasılığı her zaman mümkün olacaktır (yani böyle gelmiş böyle gider demek çözüm değil). Sanayi 4.0’ın yaygınlaşması ile beraber işsizliğin artması, ücretlerin düşmesi, tecrübeli çalışanların erken emekli edilmesi gerçekleşebilir. Ancak bunların tümü, emperyalizmin maliyetlerini kısmak adına yaptığı, henüz Sanayi 4.0 ortalıkta yokken var olan uygulamalardır. Parababalarının Sanayi 4.0 ile birlikte asıl yapmak istediği, talebi önceden belirleme ve buna göre kendini hazırlama sürecidir. Kilit nokta bu olunca, buna karşı mücadele biçimleri de geliştirmek, yine mücadele edenlerin kendi elinde. Bu nokta ise tartışmaya açık.

İstanbul Direniyor’dan Özgür

One comment to “Gençliğe Sanayi 4.0 tehdidi söker mi? (İstanbul Direniyor)”
  1. Teknolojik gelişmenin nasıl bir üretim süreci yaratıp, içinde barındığı çelişkilere karşı mücadele yöntemleri geliştirilmesi gerektirdiği yönündeki düşündürdüklerini taktirle karşılıyorum. Buhar teknolojisinden elektrik gücüne, içten yanmalı motorlardan bilişim teknolojisin egemen olduğu günümüz teknolojisinin kullanımına kadar geçen sürede sadece üretim sürecini etkilemeyip sosyal sınıflar arasındaki farklarında belirgin şekilde ortaya çıkmasına yol açtığı aleni bir şekilde görünüyor. Doğal olarak kar maximizasyonuna dayalı serbest piyasa ekonomisinde, sermaye ve emek faktörüde teknik gelişmelerle birlikte değişiyor. Fakat bu değişim üretim sürecinde nasıl bir değişime yol açar sorusu hala can alıcı bir soru olarak durmaya devam ediyor. Modern iktisatdın dillendirdiği gibi teknolojik gelişme uygulamaya konulduğunda en başta işsizliğe yol açıp ardından yeni istihdam alanlarının oluşmasına mı yol açar yoksa uzun dönemde yüksek teknoloji daha büyük sermaye kullanımını gerektirerek emek yoğun üretimden daha çok sermaye yoğun üretime geçip artı değer oranının düşmesine mi yol açar. Yeni teknolojiler ilk başta kullanan firmalara yüksek karlar sağlasada zaman içinde diğer firmaların kullanmasıyla karı aşağı çeker. Marx’ta sermayenin yoğun kullanıldığı üretim sürecinde artı değerin değişen sermayeye oranının azaldığını ve emek faktörünün artan işsizlik baskısıyla daha az ücretle çalıştırıldığını matematiksel olarak ispat etmiştir. Bu durum toplam talep yetersizliği yaratarak üretim fazlasının yarattığı krizlere gidişi hızlandıracağını iddia etmiştir. Gerçekliği büyük oranda açıklayan bu görüşün robot teknolojisi dahi üretim araçları arasına alınsa bile bu sürecin hızlanmasından öteye gidemiyeceğini düşünüyorum.Sekiz milyarlık dünya nufusun un yerini bir anda robotlar alamayacağını göre faktörler arası geçiş işsizliği dolayısıyla emek sermaye çeişkisini arttırmaktan öteye gidemez. Emek sermaye çelişkisinin çözümlenmesi sonrandada teknolojik gelişme bütünüyle insanlığın yararına kar gözetmeden hizmet edicektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir