Friedrich Engels – Kapital, Önsözler

Friedrich Engels’ın Kapital adlı eserinde yazdığı şu sözleri içerir;

1- Almanca Üçüncü Baskıya Önsöz, 7 Kasım 1883
2- İngilizce Baskıya Önsöz, 5 Kasım 1886
3- Almanca Dördüncü Baskıya Önsöz, 25 Haziran 1890
4- Kapital, İkinci Cilt Önsöz, 5 M
ayıs 1885
5- Kapital, İkinci Cilt İkinci Baskıya Önsöz, 15 Temmuz 1893
6- Kapital, Üçüncü Cilt Önsöz, 4 Ekim 1894

Almanca Üçüncü Baskıya Önsöz, 7 Kasım 1883

BU üçüncü baskıyı hazırlamak Marx’a kısmet olmadı. Şimdi, büyüklüğü karşısında hasımlarının bile saygı ile eğildikleri bu güçlü düşünür, 14 Mart 1883’te öldü.

Bu üçüncü baskıyı olduğu kadar, Marx’ın müsvedde halinde bıraktığı ikinci cildi hazırlama görevi de, Marx’ın kişiliğinde kırk yıllık en iyi ve en gerçek dostunu yitiren, ona sözle anlatılamayacak kadar çok şey borçlu olan, bana düşüyor. Burada görevimin birinci bölümünü nasıl yerine getirdiğimi okura anlatmam gerekiyor.

Marx, birinci cildin büyük bir kısmını yeniden yazmak, birçok teorik noktayı daha tam formüle etmek, yenilerini katmak, tarihsel ve istatistik malzemeyi en son bilgilerle tamamlamak istiyordu. Ama, sağlık durumunun bozulmasi ve ikinci cildin baskıya hazırlanması gibi ivedi zorunluluklar, onu bu düşünceden caymak zorunda bıraktı. Yalnızca en gerekli değişiklikler yapılacak, Fransızca baskıda (Le Capital, par Karl Marx, Paris, Lachâtre 1873) zaten bulunan ekler konulacaktı.

Marx’ın bıraktığı kitaplar arasında yer yer düzelttiği ve üzerinde Fransızca baskıya atıflar yaptığı Almanca bir nüsha ile, kesinlikle kullanacağı pasajları işaretlediği Fransızca bir nüsha vardı. Bu değişiklikler ve ekler, birkaç, istisna dışında kitabın son kısmında [bu baskıda sondan ikinci kısmında], “Sermaye Birikimi”nde yapılmıştı. Bundan önceki kısımlar daha derinlemesine elden geçirilmişken, burada, bir önceki metin, özgün müsveddeyi başka herhangi bir yerde olduğundan daha yakından izlemiştir. Bu yüzden anlatım daha canlı, amaç daha kısa yoldan anlatılmış, ama aynı zamanda daha özensiz, İngilizce deyimlerle dolu, zaman zaman bulanıktı; kanıtların sunuluşunda yer yer boşluklar vardı, bazı önemli ayrıntılara yalnızca dokunulmakla yetinilmişti.

Marx, anlatım yönünden birçok kısımları, baştan sona değiştirmiş ve hem metin üzerinde, hem de çeşitli konuşmalarımızda, İngilizce teknik terimler ile İngilizceye özgü terimlerin ayıklanmasında, nereye kadar gidebileceğimi bana göstermişti. Marx, ekler ve tamamlayıcı metinler üzerinde her fırsatta duracaktı ve Fransızcanın yumuşaklığını kendi özlü Almancası ile değiştirecekti; ben, bunları aktarırken, asıl metinle elden geldiğince uyum sağlamakla yetinmek zorunda kaldım.

Böylece, bu üçüncü baskıda, bizzat yazarın değiştireceğinden kesinlikle emin olmadıkça, bir tek sözcük değiştirilmedi. Das Kapital’e Alman iktisatçılar’ının kullanmak alışkanlığında oldukları çapraşık ifadeyi sokmak aklımın ucundan bile geçmedi; örneğin bu karmakarışık dilde, peşin parayla, başkalarının emeğini satın almış olana iş-veren (Arbeitgeber), ücret karşılığı emeği satın alınmış olana da iş-alan (Arbeitnehmer) deniyor. Fransızca’da da, “travail” sözcüğü günlük yaşamda “iş” anlamında kullanılır. Ama, kapitaliste donneur de travail (iş-veren) ya da işçiye receveur de travail (iş-alan) diyen bir iktisatçıya Fransızlar haklı olarak deli gözüyle bakarlar.

Aynı biçimde, metin boyunca kullanılan İngiliz para, uzunluk ve ağırlık ölçülerini şimdiki Alman eşdeğerlerine çevirmeye de kalkışmadım. Birinci baskı yayınlandığı sırada Almanya’da, yılda kaç gün varsa, hemen hemen bir o kadar da uzunluk ve ağırlık ölçüsü vardı. Bundan başka, iki çeşit mark (Reichsmark o sırada, 1830’ların sonlarında yalnızca onu icat eden Soetbeer’in hayalinde mevcuttu), iki çeşit Gulden ve en az üç çeşit taler vardı ki, bunların bir tanesine neue Zweidrittel deniyordu. Doğabilimlerinde metrik sistem, dünya piyasasında İngiliz uzunluk ve ağırlık birimleri egemendi. Bu durumda, neredeyse bütün verilerini, İngiliz sanayi ilişkilerinden alan bir kitap için İngiliz ölçü birimleri oldukça doğaldı. Dünya piyasasındaki koşullar pek az değiştiği, demir ve pamuk gibi kilit sanayilerde İngiliz ağırlık ve uzunluk birimleri hemen hemen tamamen egemen olduğu için sözü edilen son neden, bugün için de geçerlidir.

Son olarak, pek az anlaşılmış olan Marx’ın aktarmalar konusunda uyguladığı yöntem üzerine birkaç söz söylemek isterim. Yalnızca bir olayın anlatıldığı ya da açıklandığı durumlarda, diyelim ki, İngiliz Mavi kitaplarından yapılan aktarmalar, kuşkusuz yalnız belgesel kanıt işini görürler. Oysa, başka iktisatçıların teorik görüşlerinin alırdığı yerlerde durum böyle değildir. Burada, aktarmanın amacı, ekonomik bir fikrin, gelişme süreci içinde ilk kez ne zaman ve kimin tarafından açık ve seçik bir biçimde ortaya konulduğunu belirtmektir. Burada tek kaygı, sözkonusu ekonomik kavramın, bilim tarihi yönünden bir değer taşıması ve zamanın ekonomik durumunun azçok uygun bir biçimde teorik bir ifadesi olmasıdır. Yoksa, bu kavramın, yazarın görüş açısından, hâlâ mutlak ya da nispi bir geçerliliğe sahip olması, ya da bütünüyle tarihe karışmış bulunması sözkonusu değildir. Demek ki, bu aktarmalar, yalnızca metne eklenilen devamlı bir yorum, iktisat biliminin tarihinden alınan bir yorum oluyor ve ekonomi teorisindeki önemli ilerlemelerin tarihleri ile bu ilerlemeleri sağlayanları saptıyor. Ve bu, o güne kadar tarihiçileri, ancak kariyeristlerin özelliği olan cehalet eğilimleriyle sivrilmiş bulunan bir bilim için pek gerekliydi. İkinci baskının sonsözünden de anlaşılacağı üzere Marx’ın niçin ancak istisnai durumlarda Alman iktisatçılarından aktarmalar yaptığı şimdi aydınlanmış oluyor.

İkinci cildin 1884 yılı içinde yayınlanabileceğini umuyoruz.

Londra, 7 Kasım 1883

FRIEDRICH ENGELS


İngilizce Baskıya Önsöz, 5 Kasım 1886

DAS KAPİTAL’in İngilizce bir baskısının yayınlanması için bir gerekçe göstermenin gereği yoktur. Tersine, bu kitapta savunulan teorilerin, hem İngiliz, hem Amerikan süreli yayınlarında ve yazınında sürekli olarak sözü edildiği, bazan saldırıya uğradığı, bazan savunulduğu, yorumlandığı ve yanlış yorumlandığı gözönüne alınırsa, bu İngilizce baskının bugüne kadar niçin geciktiğinin açıklanması bile beklenebilir.

Yazarın 1883’te ölümünden hemen sonra, bu yapıtın İngilizce bir baskısının gerçekten gerekli olduğu ortaya çıktığı zaman, Marx ile bu satırların yazarının uzun yıllardır dostu olan ve kitapla belki de herkesten fazla yakınlığı bulunan Mr. Samuel Moore, Marx’ın yazınsal varislerinin bir an önce halka ulaştırmak istedikleri çeviriyi yapmayı kabul etti. Müsveddeleri, yapıtın aslı ile karşılaştıracak ve tavsiyeye değer gördüğüm değişiklikleri önerecektim. Ancak, çok geçmeden, Mr. Moore’un işleri çeviriyi hepimizin istediği hızda bitirmesine engel olunca, Dr. Aveling’in, yapıtın bir bölümünü üzerine alma önerisini sevinerek kabul ettik. Aynı zamanda, Marx’ın en küçük kızı Bayan Aveling, aktarmaları gözden geçirmeyi ve İngiliz yazarları ile Mavi kitaplardan alınmış ve Marx tarafından Almancaya çevrilmiş pek çok pasajın yerine asıllarını koymayı önerdi. Birkaç kaçınılmaz istisna dışında bu, bütünüyle yapılmış bulunuyor.

Kitabın aşağıdaki kısımları Dr. Aveling tarafından çevrilmiştir: (1) Onuncu Bölüm (İşgünü), ve Onbirinci Bölüm (Artı-değer Oranı ve Kitlesi); (2) Altıncı Kısım (Ücret, Ondokuzuncu Bölümden Yirmiikinci Bölüme kadar); (3) Yirmidördüncü Bölümün son kısmını, Yirmibeşinci Bölümü ve Sekizinci Kısmın tamamını (Yirmialtıncı-Otuzüçüncü Bölümler) kapsamak üzere, Yirmidördüncü Bölümün Dördüncü kesiminden (Birikimin Miktarını vb.) kitabın sonuna kadar olan kısım; (4) yazarın iki önsözü. Kitabın geri kalan kısmı Mr. Moore tarafından çevrilmiştir. Çevirmenlerin herbiri, yalnızca kendi payına düşen kısımlardan sorumlu olduğu halde, ben, yapıtın tümünün ortak sorumluluğunu taşıyorum.

Çalışmamız boyunca esas alınmış olan Almanca üçüncü baskısı Marx’ın bıraktığı ve ikinci baskının, 1873’te yayınlanmış Fransızca metindeki işaretli pasajlar ile değiştirilecek pasajlarını gösteren notların yardımıyla, 1883’te ben hazırlamıştım.[1] Böylece ikinci baskının metninde yapılan değişiklikler, on yıl kadar önce Amerika’da tasarlanan, ama yeterli ve uygun bir çevirmen bulunamaması nedeniyle vazgeçilen İngilizce çeviri için Marx’ın hazırladığı müsveddelerde öngörülen değişikliklere genellikle uygun düşmüştür. Bu müsveddeleri, bize, yararlanmamız için eski dostumuz Hoboken, N[ew] J[ersey]’den Bay. F. A. Sorge verdi. Bu müsveddelerde, Fransızca baskıya dayanılarak yapılacak daha başka değişikliklere de işaret ediliyor; ama üçüncü baskı için elde bulunan son talimattan epeyce eski olduklarından, bunları, özellikle güçlükleri yenmemize yardımcı olduğu durumlar dışında, serbestçe kullanmaya kendimi yetkili görmedim. Aynı şekilde, güç pasajların çoğunun çevirisi sırasında, aslındaki tam anlamdan bir şeyler feda edilmek zorunda kalındığında, bizzat yazarın neleri feda edebileceğinin bir ölçüsü olarak Fransızca metne başvurulmuştur.

Bununla birlikte, okuru, gene de bir güçlükten kurtarabilmiş değiliz: bazı terimlerin yalnız günlük yaşamda değil, ekonomi politikte kullanılan anlamından farklı anlamda kullanılması. Ama bu, kaçınılmazdı. Bir bilimin her yeni yönü, bu bilimin teknik terimlerinde bir devrim içerir. Hemen hemen her yirmi yılda bir, terminolojisinin tümü köklü olarak değişen ve bir dizi farklı adlar almamış tek bir organik bileşim bulmanızın zor olduğu kimya biliminde, bu, en iyi biçimde görülür. Ekonomi politik, genellikle, ticaret ve sanayi yaşamının terimlerini oldukları gibi almakla ve bunlarla iş görmekle yetinmiş, böyle yaparak, bu terimlerin ifade ettikleri dar çerçeve içersine kendisini hapsettiğini tamamen gözden kaçırmıştır. Böylece, hem kârın ve hem de rantın, emekçinin işverenine sağlamak zorunda kaldığı ürünün ödenmemiş bölümünün parçaları (son ve tek sahibi olmamakla birlikte ona ilk elkoyan kimsedir) olduğunun tamamen farkında bulunulmasına karşın, henüz İngiliz klasik ekonomi politiği bile, kâr ve rantların kabul edilmiş kavramlarının ötesine asla gidemedi, ürünün bu karşılığı ödenmemiş kısmını (Marx, buna, artı-ürün diyor) bir tüm olarak bütünlüğü içersinde hiç incelemedi ve bunun için de, bunun ne kaynağı, ne niteliği, ne de değerinin daha sonraki bölüşümünü düzenleyen yasalar üzerinde açık bir kavrayışa ulaşamadı. Aynı biçimde, tarımsal ya da el zanaatları dışında kalan bütün sanayi, hiç bir ayrım gözetilmeksizin manüfaktür terimi içersinde toplanmış, böylece iktisat tarihinin büyük ve temelden farklı iki dönemi, yani el işçiliği çerçevesi içinde işbölümüne dayanan asıl manüfaktür dönemi ile makineye dayanan büyük sanayi dönemi arasındaki ayrım gözden kaçırılmıştır. Ayrıca, modern kapitalist üretimi, insanlığın iktisat tarihinde yalnızca bir geçiş aşaması olarak gören bir teorinin, bu üretim biçimine değişmez ve sonsuz gözüyle bakan yazarların alışkın oldukları terimlerden farklı terimler kullanmak zorunda kalacağı apaçıktır.

Yazarın aktarmalar yaparken uyguladığı yöntem konusunda birkaç söz söylemek yersiz olmasa gerekir. Çoğu zaman, başka kaynaklardan yapılan aktarmalar, bilindiği gibi, metinde öne sürülen olumlamaları desteklemek için belgesel kanıt olarak kullanılırlar. Ama birçok durumda, belli bir düşüncenin ilkönce ne zaman, nerede ve kim tarafınran açık-seçik öne sürüldüğünü göstermek için iktisatçı yazarlardan pasajlar aktarılır. Bu görüş belli bir zamanda egemen olan toplumsal üretim ve değişim koşullarının azçok yeterli bir ifadesi olarak önem taşıyorsa, Marx’ın bu görüşü kabul edip etmemesine ya da genel olarak geçerli olup olmamasına bakılmaksızın, aktarılır. Bu aktarmalar, bu nedenle, bilim tarihinden alınmış sürekli bir açımlama olarak metni tamamlarlar.

Çevirimiz, yapıtın yalnızca Birinci Kitabını [cildini] kapsıyor. Ama bu ilk kitap, geniş ölçüde kendi başına bir bütündür ve yirmi yıldır bağımsız bir yapıt olarak kabul edilmiştir. 1885’te Almanca olarak benim yayımladığım İkinci Kitap [cilt], 1887’nin sonundan önce yayımlanması olanağı bulunmayan Üçüncü Kitap [cilt] olmaksızın mutlaka noksan olacaktır. Üçüncü Kitabın özgün Almancası yayınlandığı zaman, bunların her ikisinin de İngilizce baskısını hazırlamayı düşünmek zamanı gelmiş olacaktır.

Das Kapital’e Kara Avrupası’nda çoğu zaman “işçi sınıfının İncil’i” denir. Bu yapıtta ulaşılan sonuçların, yalnızca Almanya ve İsviçre’de değil, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da, Amerika’da ve hatta İtalya’da ve İspanya’da her geçen gün giderek artan ölçüde büyük işçi sınıfı hareketinin temel ilkeleri haline geldiğini; her yerde, işçi sınıfının, varılan bu sonuçlarda, kendi durumunun ve özlemlerinin en uygun ifadesini bulduğunu gitgide daha çok farkettiğini, bu hareketi yakından bilen hiç kimse yadsımayacaktır. Ve İngiltere’de de Marx’ın teorileri, şu anda bile, işçi sınıfı saflarında olduğu kadar “kültürlü” kimseler arasında da yayılmakta olan sosyalist hareket üzerinde güçlü bir etki yapmaktadır. Ama hepsi bu değil, İngiltere’nin ekonomik durumunun esaslı bir incelemeye tâbi tutulması gereğinin karşı konulmaz ulusal bir zorunluluk olarak duyulacağı zaman hızla yaklaşmaktadır. Üretimin sürekli ve hızlı genişlemesi ve bu nedenle de pazarlar olmadan işlemesi mümkün olmayan İngiliz sanayi sistemi, bir durgunluğa giriyor. Serbest ticaret kaynaklarını tüketmiş durumda; ve Manchester bile, kendi eski ekonomik inançlarından şüphe eder durumda.[2] Hızla gelişen yabancı sanayi, her yerde, yalnızca gümrük duvarlarıyla korunan pazarlarda değil, açık pazarlarda da ve hatta Manş’ın bu tarafında bile İngiliz üretiminin karşısına dikilmiş bulunuyor. Üretici güç, geometrik oranla arttığı halde, pazarlar olsa olsa aritmetik oranla büyüyor. 1825’ten 1867’ye kadar durmadan yinelenegelen onar yıllık durgunluk, gönenç, aşırı üretim ve bunalım dönemleri, gerçekten ömrünü tamamlamış gibi görünüyor; ama yalnızca bizi devamlı ve süreğen bir depresyonun bataklığına bırakmak için. Özlemle beklenen gönenç dönemi gelmeyecek; bunu haber veren belirtileri görmemizle bunların ufukta kaybolmaları bir oluyor. Bu arada, birbirini izleyen her kış, “bu işsizleri ne yapmalı?” büyük sorununu yeniden ortaya çıkarıyor, ama işsizlerin sayısı yıldan yıla kabarırken, bu soruyu yanıtlayacak kimse yok; ve biz, sabırları tükenen işsizlerin, yazgılarını kendi ellerine alacakları anı neredeyse hesap edecek hale geldik. Kuşkusuz, teorisinin tümü, İngiltere’nin ekonomik tarihinin ve koşullarını bir ömür boyu incelenmesinin sonucu olan ve bu çalışmada, hiç değilse Avrupa’da, İngiltere’nin barışçı ve yasal yollarla kaçınılmaz toplumsal devrimin tümüyle etkilenebileceği biricik ülke olacağı sonucuna varan bir adamın sesine, böyle bir anda, kulak vermek gerekir. O, aynı zamanda, bu barışçı ve yasal devrime, İngiliz egemen sınıflarının “köle yanlısı bir isyan” olmaksızın boyun eğeceklerini pek ummadığını da sözlerine eklemeyi kuşku yok ki hiç unutmadı.

5 Kasım 1886

FRIEDRICH ENGELS

Dipnotlar:

[1] Le Capital, par Karl Marx. Traduction de M. J. Roy, entiérement revisée par L’auteur. Paris. Lachâtre. Bu çeviri, özellikle kitabın son kısmında, Almanca ikinci baskının metnindeki önemli değişiklikleri ve ekleri içermektedir.

[2] Manchester Ticaret Odasının bugün öğleden sonra yapılan üç aylık toplantısında, serbest ticaret konusunda ateşli bir tartışma oldu. “İngiltere’nin serbest ticaret örneğini başka ülkelerin izlemesi için 40 yıl boşu boşuna bekleyen bu oda, bu durumun yeniden gözden geçirilmesi zamanının geldiği düşüncesindedir” anlamında bir karar tasarısı önerildi. Karar tasarısı 21’e karşı 22 oyla, yani bir oy farkı ile reddedildi. – Evening Standard, 1 Kasım 1886.


Almanca Dördüncü Baskıya Önsöz, 25 Haziran 1890

DÖRDÜNCÜ baskı, hem metne hem de dipnotlara son biçimlerini vermemi gerektiriyordu. Aşağıdaki kısa açıklama, bu görevi nasıl yerine getirdiğimi gösterecektir.

Fransızca baskı ile Marx’ın müsvedde notlarını bir kez daha karşılaştırdıktan sonra, Almanca metne, bu çeviriden bazı eklemeler daha yaptım. Bunlar şu sayfalardadır: s. 80 (3. baskıda s. 88) [bu baskıda s. 131], s. 458-60 (3. baskıda s. 509-10) [bu baskıda s. 502], s. 547-51 (3. baskıda s. 600) [bu baskıda s. 600-604] s. 591-93 (3. baskıda s. 644) [bu baskıda s. 644-646] ve s. 596 (3. baskıda s. 648) [bu baskıda s. 648-649] dipnot 1 [bu baskıda not 86]. Ayrıca, Fransızca ve İngilizce baskıları örnek alarak, maden işçileri ile ilgili uzun dipnotu metne kattım (3. baskıda s. 509-15, 4. baskıda s. 461-67) [bu baskıda s. 506-514]. Öteki küçük degişiklikler, tamamen teknik niteliktedir.

Bunlardan başka, özellikle tarihsel koşulların gerektirdiği yerlerde birkaç açıklayıcı not daha ekledim. Bütün bu ek dipnotlar köşeli parantez içine alınmış ya da adımın ilk harfleriyle ya da “D. H.” harfleri ile gösterilmiştir.[1]

Bu arada, İngilizce baskının yayınlanması ile birçok aktarmaların baştan sona gözden geçirilmesi zorunlu duruma gelmişti. Bu baskı için Marx’ın en küçük kızı Eleanor, bütün aktarmaları asıllarıyla karşılaştırmak işini üzerine aldı ve böylece İngilizce kaynaklardan alınan ve büyük çoğunluğu oluşturan aktarmaların, Almancadan tekrar çevirileri değil, İngilizce asılları verilmiş oldu. Dördüncü baskıyı hazırlarken bu metne başvurmak işi de, bana düşüyordu. Bu karşılaştırma çeşitli küçük yanlışlıkları ortaya çıkarttı. Kısmen not defterinden kopya edilirken yapılan yanlışlıklar yüzünden, kısmen de üç baskının birikmiş baskı yanlışlıkları yüzünden bazı sayfa numaraları yanlış gösterilmişti; böylesine büyük aktarmalar not defterinden alınırken kaçınılmaz olarak yanlış yerlere konmuş ya da işaretler atlanmıştı; yer yer bazı sözcükler isabetsiz çevrilmiş; Marx’ın henüz İngilizce bilmediği ve İngiliz iktisatçılarını Fransızca çevirilerinden okuduğu, 1843-45 yıllarına ait Paris’te tutulmuş eski not defterlerinden alınan pasajlarda, örneğin şimdi İngilizce asıllarından yararlanılan Steuart, Ure vb. yazarlardan alınan pasajlarda, dilden dile yapılan iki çeviriden dolayı ufak-tefek anlam farkları ortaya çıkmış ve buna benzer bazı küçük yanlışlar ya da ihmaller olmuştu. Ancak, dördüncü baskıyı daha öncekilerle karşılaştıran herkes, bütün bu yorucu gözden geçirme ve dfizeltmelerin yapıtta sözü edilmeye değer en küçük bir değişiklik yapmadığı kanısına varacaktır. Yapıtta yalnızca bir tek aktarmanın, Richard Jones’tan yapılan aktarmanın asıl metindeki yeri bulunamamıştır (4. baskı; s. 562, dipnot 47). Marx, belki de kitabın adını yazarken atlamış olacak.[2] Öteki bütün aktarmalar inandırıcılık değerini aynen korumakla ya da bugünkü tam biçimleriyle bu değeri daha da artırmaktadırlar.

Bununla birlikte, şimdi burada eski bir öyküye dönmek gereğini duyuyorum.

Benim bildiğim kadarıyla, Marx tarafından yapılan aktarmalardan yalnız bir tanesinin doğruluğu şüphe konusu olmuştur. Bu konu onun ölümünden sonra da devam ettiği için burada onu bilmemezlikten gelmem yerinde olmaz.

17 Mart 1872 tarihinde Alman Sanayiciler Birliğinin, Berlin’de yayınlanan organı Concordia’da “Karl Marx Nasıl Aktarır?” başlıklı imzasız bir yazı çıktı. Yazıda, ahlâka sığmayan ve yakışıksız bir dille, Gladstone’un 16 Nisan 1863 tarihli Bütçe Konuşmasından yapılan aktarmanın (Uluslararası İşçi Birliğinin 1864 yılı Açış Konuşmasında ve sonra tekrar Kapital’in I. cilt, s. 617, 4. baskı; s. 671, 3. baskı) [bu baskıda s. 669] tahrif edildiği iddia ediliyor ve, “bu başdöndürücü servet ve kudret artışı … tamamıyla mülk sahibi sınıflarla sınırlı bir artıştır” tükcesindeki tek bir sözcüğün bile Hansard’ın[3] stenoyla tutulmuş (yarı-resmi) raporunda bulunmadığı öne sürülüyordu. “Ama bu tümce Gladstone’un konuşmasının hiç bir yerinde yok. Orada, tam karşıtı ifade edilmiştir.” (Altı çizilerek devam ediliyor): “Bu tümce, hem biçim, hem öz olarak, Marx tarafından araya sıkıştırılmış bir yalandır.”

Concordia’nın bu sayısı; Marx’a Mayısta gönderilmişti; Marx, 1 Haziran tarihli Volksstaat’da adsız yazara karşılık verdi. Aktarma için hangi gazete haberinden yararlandığını anımsayamadığı için önce iki İngilizce yayında çıkmış aynı anlamdaki parçayı, sonra da The Times’ta çıkan haberi belirtmekle yetindi. Bu gazeteye göre Gladstone şöyle söylemişti:

“That is the state of the case as regards the wealth of this country. I must say for one, I should look almost with apprehension and with pain upon this intoxicating augmentation of wealth and power, if it were my belief that it was confined to classes who are in easy circumstances. This takes no cognizance at all of the condition of the labouring population. The augmentation I have described and which is founded, I think, upon accurate returns, is an augmentation entirely confined to classes possessed of property.”

Görüldüğü gibi, Gladstone, burada, böyle olsaydı üzülürdüm, diyor, oysa böyledir: bu başdöndürücü servet ve kudret artışı tamamen mülk sahibi sınıfa inhisar ediyor. Yarı-resmi Hansard’a gelince Marx şöyle devam ediyor: “Daha sonra üzerinde oynanan metinde [zurechtgestümpert], Bay Gladstone, bir İngiliz maliye bakanının ağzından çıktığında, kuşkusuz, saygınlığını yitirecek bu pasajı değiştirecek [wegzupfuschen] kadar kurnazdı. Aslında bu, İngiliz parlamentosunda gelenekselleşmiş bir usuldür ve hiç de küçük Lasker’in, Bebel’e karşı bir buluşu değildir.”

Adsız yazar kızdıkça kızıyor. 4 Temmuz tarihli Concordia’da çıkan yanıtında, ikinci elden kaynakları bir yana itiyor ve parlamentoda yapılan konuşmaları, steno ile tutulan tutanaklardan almanın “âdet” olduğunu alçakgönüllülükle belirtiyor; bununla birlikte, The Times’ta çıkan haber ile (“tahrif edilmiş” tümceyi içeren haber) Hansard’ın metninin (bu tümceyi almayan) “esasta birbirine tamamen uyduğunu”, oysa, aynı biçimde The Times’ın haberinin, “Açış konuşmasındaki o mahut pasajın tam karşıtını” içerdiğini de sözlerine ekliyor. Bu adam, The Times’ın haberinin, o “mahut pasaj” ile birlikte “onun karşıtını” da açıkça içerdiği gerçeğini özenle gizliyor. Bütün bunlara karşı gene de adsız yazar batağa saplanıp kaldığını ve ancak yeni bir hilenin kendisini kurtarabileceğini hissediyor. Böylece, yukarda gösterdiğimiz gibi kendi makalesi “küstahça yalanlarla” dolu olduğu, ve “kötü niyet”, “hilekârlık”, “uydurma beyan”, “şu uydurma aktarma”, “küstahça yalancılık”, “tamamıyla tahrif edilmiş bir aktarma”, “bu tahrifat”, “tek sözcükle rezilce” vb. gibi yüce sövgülerle süslü bulunduğu halde, konuyu başka bir alana kaydırmayı gerekli görüyor ve bunun için “ikinci bir makalede biz (yani yalancı olmayan adsız yazar), Gladstone’un sözlerine atfettiğimiz anlamı açıklayacağız” vaadinde bulunuyor. Sanki hiç bir değer taşımayan özel düşüncesinin konuyla herhangi bir ilişkisi varmış gibi. Bu ikinci makale, 11 Temmuz tarihli Concordia’da çıktı.

Marx, gene 7 Ağustos tarihli Volksstaat’ta karşılık verdi ve bu kez de sözkonusu pasajın 17 Nisan 1863 tarihli Morning Star ve Morning Advertiser’in haberlerindeki metnini yayınladı. Her iki habere göre de, Gladstone, bu başdöndürücü servet ve kudret artışının “varlıklı sınıflara” inhisar ettiğine inanmış olsaydı, bunu kaygı verici vb. bir durum olarak kabul edeceğini söylüyordu. Ama bu artış, gerçekten “tamamen mülk sahibi ‘sınıflara inhisar ediyordu”. Böylece bu haberler de sözcüğü sözcüğüne “uydurularak metne katılmış” tümceyi yineliyorlardı. Marx, ayrıca, The Times ve Hansard’ın metinlerini karşılaştırarak, birbirlerinden ayrı olarek ertesi sabah çıkan üç gazetenin haberlerinin içeriklerinin eşdeğer olmasıyla bu tümcenin gerçekten söylendiğini, Hansard’ın bilinen “âdetlere” göre gözden geçirilen metninde bulunmadığını ve Gladstone’un bu tümcesinin Marx’ın sözleriyle “sonradan kayıplara karışmış olduğunu” bir kez daha saptıyor. Ensonu, Marx, bu adı belirsiz yazarlarla daha fazla uğraşacak zamanı olmadığını bildiriyor. Yazara da herhalde bu kadarı yetmiş olmalı ki, Marx’a Concordia’nın başka sayısı gönderilmiyor.

Bununla sorun kapanmiş gibi görünüyordu. Gerçi sonraları bir iki kez Cambridge Üniversitesi ile ilişkisi olan kimselerden, Marx’ın Kapital’de tariflere sığmaz bir yazınsal cinayet işIediği yolunda esrarengiz söylentiler bize kadar ulaştı. Ancak bütün araştırmalarımıza karşın, kesin hiç bir şey öğrenilemedi. Ardından, Kasım 1883’te Marx’ın ölümünden sekiz ay sonra, The Times’ta Trinity College, Cambridge başlıklı ve Sedley Taylor imzalı mektup çıktı. En tatlı cinsten şirket işleriyle gönül eğlendiren bu küçük adam, durup dururken bizi ensonu yalnız Cambridge nakli rivayetler konusunda değil, Concordia’daki adsız yazar konusunda da aydınlatmış oldu.

“Son derece garip görünen şey”, diyordu Trinity College’in küçük adamı, “Gladstone’un [Açış] konuşmasından açıkça kötü niyetle yapılan aktarmayı … teşhir etmek işinin Profesör Brentano’ya (o sırada Breslau, şimdi Strasburg Üniversitesinden) ait olmasıdır. Bay Karl Marx … önce aktarmayı savunmaya çalışmış, ama, Brentano’nun ustaca yürüttüğü saldırıların kendisini düşürdüğü öldürücü acz içersinde, Bay Gladstone’un 17 Nisan 1863 tarihli The Times’ta çıkan metnini, Hansard’da yayınlanmadan önce, bir İngiliz maliye bakanı için ‘kuşkusuz, saygınlığını yitirecek’ olan pasajını ‘yoketmek’ için ‘üzerinde oynadığını’ öne sürmek küstahlığını göstermiştir. Brentano, metinleri ayrıntılı bir biçimde karşılaştırarak Bay Gladstone’un sözlerine dayandırılan kurnazca seçilip biraraya getirilmiş aktarmaları tamamen dıştaladıktan sonra, The Times ve Hansard’ın metinlerinin birbirleriyle bağdaştıklarını göstermesi üzerine Marx, ‘zamanı olmadığı’ bahanesi ile daha fazla tartışmaktan çekildi.”

Demek ki, işin aslı buydu! Ve Bay Brentano’nun Concordia’daki adsız kampanyası, Cambridge’in verimli iş ortaklığının imgeleminde böyle görkemle yansıyordu. Demek, Alman Sanayiciler Birliğinin bu St. George’u, kiliç elde dimdik duruyor, ve “saldırıdaki yönetim ustalığıyla” böylece savaşıyordu, oysa cehennem zebanisi Marx “öldürücü acz içinde” ayaklarının dibinde “hemen” son nefesini veriyordu.

Ne var ki, bütün bu şiirsel savaş sahnesi, bizim St. George’umuzun hilesini gizlemekten başka bir işe yaramaz. Artık, burada, “uydurma sokuşturma” ya da “tahrifat” değil, yalnızca “kurnazca seçilip biraraya getirilmiş aktarma” sözkonusudur. Konu bütünüyle başka bir yöne kaydırılmıştır ve bunun nedenini St. George ile onun Cambridge’li uşağı çok iyi bilirler.

Eleanor Marx, The Times, mektubunu yayınlamayı reddettiği için, aylık To-day dergisinde (Şubat 1884) karşılık verdi. Tartışmayı, tekrar sözkonusu tek soruya getirdi: Marx bu tümceyi uydurarak metne sokuşturmuş” muydu, sokuşturmamış mıydı? Bay Sedley Taylor, buna verdiği yanıtta, ona göre, “belirli bir tümcenin Bay Gladstone’un konuşmasında geçip geçmediği sorunu Brentano-Marx tartışmasında “tartışma konusu aktarmanın, Bay Gladstone’un kastettiği anlamı vermek ya da buna engel olmak niyetiyle yapılıp yapılmaması sorunu ile karşılaştırılırsa çok önemsiz kalır” diyordu. Ardından, The Times’ın haberindeki “sözlerde çelişkiler” olduğunu kabul ediyor, ama bütünüyle doğru olarak yorumlanırsa, yani gladstoncu liberal anlamda , Bay Gladstone’un kastının ne olduğunu gösterdiğini söylüyordu. (To-day, Mart 1884.) Burada en gülünç nokta da, artık bizim Cambridge’li küçük adamın, sözkonusu konuşmayı, adsız Brentano’ya göre “âdet’ olduğu” üzere Hansard’dan değil de, aynı Brentano’nun “beceriksizce” dediği The Times’ın habeririden aktarmakta ısrar etmesidir. Böyle olması da doğaldır, çünkü o cansıkıcı tümce Hansard’da yoktur.

Eleanor Marx, To-day dergisinin aynı sayısında bütün bu iddiaları çürütmekte hiç de güçlük çekmedi. Bay Taylor, ya 1872’deki tartışmayı okumuştur ve şimdi yalnız “uydurma eklemeler” yapmakla kalmıyıp “sahtekârlığı” da gizlemiş oluyordu, ya da bu tartışmayı okumadığı için susmalıydı. Her iki durumda da şurası kesindi ki, dostu Brentano’nun, Marx’ın “uydurma” ekleme yaptığı suçlamasına bir an bile katılmaya cesaret edemedi.

Tersine, şimdi anlaşılan, Marx uydurma ekleme yapmak şöyle dursun, önemli bir tümceyi atlıyordu. Oysa bu aynı tümce Açış Konuşması’nın 5. sayfasında, “uydurma ekleme”den birkaç satır önce verilmiştir. Gladstone’un konuşmasındaki “çelişki”ye gelince, Kapital’in 618. sayfasında (3. baskı, s. 672),. dipnot 105’de [bu baskıda, s. 669-670, dipnot 113], “Gladstone’un 1863 ve 1864 bütçe konuşmaların’daki sürekli ve apaçık çelişkileri”ne işaret eden Marx’ın kendisi değil midir? Ne var ki, o, bunları, Bay Sedley Taylor’vari liberal duyguları okşayacak biçimde çözümlemek cesaretini göstermiyordu. Eleanor Marx, yanıtının sonunda durumu şöyle özetliyordu:

“Marx, aktarılmaya değer hiç bir şeyi atlamadığı gibi ‘uydurma’ hiç bir şey de eklememiştir. Ama o, Bay Gladstone’un konuşmasındaki belirli bir tümceyi, söylendiğine hiç kuşku bulunmayan, ama her nasılsa bir yolunu bulup Hansard’dan çıkıp giden bir tümceyi yerine yerleştirmiş, yokolup gitmekten kurtarmıştır.”

Bay Sedley Taylor da böylece ağzının payını aldı ve bütün bu profesörsel dalaverenin sonucu, yirmi yıl boyunca ve iki büyük ülke arasında uzun uzun konuşuldu, o günden bu yana, hiç kimse, Marx’ın bilimsel dürüstlüğüne dil uzatmak cesaretini gösteremedi; bir de, kuşkusuz Bay Sedley Taylor, bundan böyle, Bay Brentano’nun yazınsal savaş bildirilerine, tıpkı Bay Brentano’nun, Hansard’ın kutsal yanılmazlığına duyduğu güven kadar inanacaktır. (sayfa 46)

Londra, 25 Haziran 1890

FRIEDRICH ENGELS

Dipnotlar:

[1] İngilizce ve Türkçe çeviride köşeli parantez [ ] içinde verilmiş ve “F.E.” harfleri ile simgelenmiştir. -Ed.

[2] Marx, kitabın adında değil, sayfa numarasında yanlışlık yapmıştır. Sayfa 37 yerine 36 yazmıştır. (Bu baskıda s. 615.) -Ed.

[3] İngiliz parlamentosundaki konuşmaların resmi olarak yayınlandığı tutanaklar. -ç.

[4] “Bu ülkenin zenginliği yönünden işte durum böyle. Ben kendi payıma, bu baş döndurücü servet ve kudret artışının varlıklı sınıflarla sınırlı olduğu inancında olsaydım, bunu kaygıyla ve acıyla karşılardım. Bu, çalışan halkın durumunu hiç dikkate almıyor. Belirttiğim ve sanırım doğru hesaplara dayanan bu artış, tamamıyla mülk sahibi sınıflarla sınırlı bir artıştır.” -ç.


KAPİTAL, İKİNCİ CİLT Önsöz, 5 mayıs 1885

KAPİTAL’İN ikinci cildini basılabilecek duruma getirmek ve bunu, bir yandan birbiriyle bağıntılı ve elden geldiğince tam bir yapıt haline gelecek, öte yandan da, editörünün değil, tamamıyla yazarının yapıtını temsil edecek biçimde yapmak kolay bir görev değildi. Üzerinde çalışılmış bulunan eldeki metinlerin çoğunlukla parça parça bulunması bu görevi daha da güçleştiriyordu. Olsa olsa tek bir elyazması (no IV) baştan sona düzeltilmiş ve basıma hazır hale getirilmişti. Ama büyük bir kısmı, daha sonraki düzeltme ile, büsbütün işe yaramaz hale gelmişti. Öz olarak büyük bir bölümü bütünüyle işlendiği halde, malzemenin çoğu anlatım bakımından son biçimini almamıştı. Dil, Marx’ın özet çıkartırken kullandığı dildi: çoğu kez İngilizce ve Fransızca teknik terimlerin ya da İngilizce tüm tümcelerin ve hatta sayfaların serpiştirildiği alaylı kaba deyimleri ve tümcecikleri içeren konuşma diliyle dolu özensiz bir üslup. Düşünceler, yazarın kafasında geliştiği gibi kâğıda dökülmüş. Tezin bazı kısımları tam olarak incelenmiş, aynı önemdeki diğerlerine yalnızca değinilmiş. Örnekler bakımından olgulara dayanan malzeme toplanmış sayılabilir, ama pek az düzenlenmiş, daha da az işlenmiş. Bölüm sonlarında, yazarın bir sonraki bölüme geçme telaşı içerisinde çoğu kez, burada konunun daha fazla geliştirilmesinin tamamlanmadan bırakıldığı belirtilerek, yalnızca birkaç kopuk tümce bulunmakta. Ve son olarak, bazan yazarın kendisinin bile çözmeyi başaramadığı ünlü elyazısı.

Ben, ancak Marx’ın kendisinin değiştirebileceği yerlerde üslubu değiştirerek, ve ancak yapılmasında mutlak zorunluluk bulunan ve üstelik de, anlamın hiç kuşkuya yer vermeyecek kadar açık olduğu yerlerde, araya açıklayıcı tümceler ya da bağlayıcı ifadeler katarak, bu elyazmalarını elden geldiğince harfi harfine tekrar ortaya koymakla yetindim. Yorumlanmasında en ufak kuşkuya yer veren tümcelerin, sözcüğü sözcüğüne aktarılması yeğlendi. Yeni bir biçime soktuğum ya da sözcükler eklediğim yerler, basılı olarak ancak on sayfa kadar tutar ve yalnızca biçimle ilgilidir.

Marx’ın, ikinci cilt için bıraktığı elyazması-malzemenin yalnızca sayımı bile, büyük iktisadi buluşlarını, bunları bastırmadan önce en ince noktalarına kadar geliştirmede gösterdiği eşi bulunmaz özeni ve sıkı özeleştiriyi tanıtlamaktadır. Bu özeleştiri, konunun sunuşunu, öz olarak olduğu kadar biçim olarak da, ardı arkası gelmeyen bir incelemenin sonucu durmadan genişleyen ufkuna uyarlamasına pek seyrek izin vermiştir. Sözü edilen malzeme şunları içermektedir:

Birincisi, 1861 Ağustosu ile 1863 Haziranı arasında yazılan 23 defterde 1.472 quarto [1] sayfayı içeren Zur Kritik der Politischen Oekonomie başlıklı bir elyazması. Bu, ilk kısmı 1859’da Berlin’de çıkan aynı başlığı taşıyan bir yapıtın devamıdır. Bu, 1-220. sayfalarda (Defter I-V) ve gene 1.159-1.472. sayfalarda (Defter XIX-XXIII), Kapital’in birinci cildinde incelenen konular arasından, paranın sermayeye dönüşmesinden sonuna kadar olan konuları ele almaktadır ve bunun eldeki ilk taslağıdır. 973-1.158. sayfalar (Defter XVI-XVIII), sermaye ve kârı, kâr oranını, tüccar sermayesini ve para-sermayeyi, yani daha sonra, üçüncü cilt için elyazmasında geliştirilen konuları  ele almaktadır. İkinci ciltte ele alınan temalar ile, daha sonra üçüncü ciltte ele alınanların pek çoğu henüz ayrı ayrı düzenlenmemiştir. Bunlar, geçerken, daha doğrusu, elyazmasının esas gövdesini oluşturan kesimde, yani “Artı-Değer Teorileri” başlıklı 220-972. sayfalarda (Defter VI-XV) ele alınmışlardır. Bu kesim, ekonomi politiğin esasının ve özünün, artı-değer teorisinin ayrıntılı bir eleştirel tarihini içermektedir ve buna paralel olarak, kendisinden öncekilere karşı polemiklerde, ikinci ve üçüncü ciltler için elyazmalarında ayrı ayrı ve kendi mantıki bağıntıları içerisinde incelenen noktaların çoğunu geliştirmektedir. İkinci ve üçüncü cildin kapsadığı pek çok sayıda pasajı dışarda bırakarak bu elyazmasının eleştirel kısmını Kapital’in dördüncü cildi olarak yayınlamayı düşünüyorum. Değerli olmakla birlikte bu elyazmasından, bu ikinci cildin baskısında pek az yararlanılabilirdi.

Kronolojik olarak bunu izleyen elyazması, üçüncü cilde ait olandır. Bunun, hiç değilse büyük bir kısmı 1864 ve 1865’te yazılmıştır. Ancak bu elyazmasının, temel kısımlarının tamamlanmasından sonradır ki, Marx, 1867’de yayınlanan birinci cildi geliştirmeye girişmiştir. Şimdi, üçüncü cildin bu elyazmasını basıma hazırlamakla uğraşmaktayım.

Bunu izleyen döneme —birinci cildin yayınından sonra— ikinci cilt için, Marx’ın kendisinin I-IV şeklinde numaraladığı, dört çift-yapraklı bir elyazması derlemesi tekabül etmektedir. Tahminen 1865 ya da 1867’de yazılan elyazması I (150 sayfa), şimdiki II. cildin, ilk ayrı ama biraz dağınık olarak geliştirilmiş biçimidir. Burada da yararlanacak bir şey yoktu. Elyazması III, kısmen, çoğu ikinci cildin birinci kısmı ile ilgili Marx’ın özetlerini içeren defterlerine yapılan iletmelerin ve bu defterlerden yapılan alıntıların bir derlemesi olup, kısmen de, belli noktaların işlenmesi, özellikle Adam Smith’in, sabit ve döner sermaye ile kârın kaynağı konusundaki önermelerinin bir eleştirisidir; ayrıca, üçüncü cilde ait bulunan, artı-değer oranının kâr oranı ile bağıntısının bir serimidir. İkinci ve üçüncü ciltler için işlenmiş metinler, daha sonraki düzeltmelerle geçersiz hale gelirlerken ve bunların büyük bir kısmı atılmak durumunda kalırken, bu iletmelerden de derlenebilecek pek az yeni bir şey vardı.

Elyazması IV, ikinci cildin birinci kısmı ile, ikinci kısmın ilk bölümlerinin baskıya hazır bir geliştirmesidir ve gerekli olan yerlerde yararlanılmıştır. Bu elyazması, Elyazması II’den daha önce yazıldığı anlaşıldığı halde, biçim olarak daha fazla tamamlanmış olduğu için, bu kitabın buna uygun düşen kısımlarında yararlı biçimde kullanılabilmiştir. Elyazması II’den birkaç eklenti yapmak yeterliydi. Elyazması II, ikinci cildin bir dereceye kadar tamamlanmış tek biçimidir ve 1870’ten itibaren yazılmaya başlanmıştır. Birazdan sözünü edeceğim son basıma ilişkin notlar, açıkça şunu söyler: “Metnin ikinci geliştirilmiş biçimi esas alınmalıdır.”

Esas olarak Marx’ın sağlık durumunun iyi olmaması nedeniyle 1870’ten sonra, araya bir başka aralık daha girmişti. Marx, bu zamanını, alışageldiği gibi, tarımbilim, Amerika’da ve özellikle Rusya’da kırsal ilişkiler, para piyasası ve bankacılık ve, ensonu, jeoloji ve fizyoloji gibi doğa bilimlerini incelemekle geçirdi. Bu döneme ilişkin metin aktarmalarını içeren pek çok not defterinde, bunlardan ayrı olarak matematik çalışmaları da dikkati çekecek ölçüde yeralır. 1877 yılı başında, esas çalışmasını tekrar ele alabilecek kadar iyileşmişti. Başlangıcı Elyazması V (56 çift-yaprak) olan, ikinci cildin yeni bir geliştirmesinin temeli olma amacını taşıyan ve yukarda sözü edilen 1877 Martının sonuna kadar uzanan dört elyazmasından iletmeler ve notlar vardır. Bu, ilk dört bölümü içermektedir ve henüz pek az işlenmiştir. Temel noktalar dipnotlarda ele alınmıştır. Malzeme, ayıklanmaktan çok biraraya getirilmiştir, ama bu, birinci kısmın en önemli kesiminin sonuncu ve tam serimidir.

Bundan, baskıya hazır bir elyazması hazırlamak için ilk girişim, yalnızca 17 quarto sayfayı, yani birinci bölümün büyük bir kısmını kapsayan Elyazması VI’da (1877 Ekiminden sonra ve 1878 Temmuzundan önce) yapılmıştır. İkinci ve son bir girişim, yalnız 7 çift-yapraklı sayfayı tutan Elyazması VI’da, “2 Temmuz 1878″de yapılmıştı.

Bu sıralarda öyle görünüyor ki, Marx, sağlık durumunda esaslı bir değişiklik olmadığı takdirde, ikinci ve üçüncü ciltlerin işlemesini kendisi için tatmin edici bir şekilde hiçbir zaman bitiremeyeceğini anlamıştı. Gerçekten de, elyazmaları, V-VIII, kötüleşen sağlık durumuna karşı yoğun bir savaşımın izlerini sık sık açığa vurmaktadır. Birinci kısmın en zor parçası Elyazması V üzerinde yeniden çalışılmıştı. Birinci kısmın geriye kalanı ile, onyedinci bölüm dışında ikinci kısmın tamamı büyük teorik güçlükler çıkarmamıştır. Ama toplumsal sermayenin yeniden-üretimi ve dolaşımı ile ilgili üçüncü kısım, ona pek çok değişiklik gerektiriyor gibi görünmüştü; çünkü, Elyazması II, ilkin yeniden-üretimi, buna aracılık eden para dolaşımını hesaba katmaksızın ele almış ve sonra aynı sorunu, para dolaşımını hesaba katarak tekrar incelemişti. Bunun ayıklanması ve bu kısmın tamamının, yazarın genişlemiş ufkuna uygun düşecek biçimde yeniden kurulması gerekiyordu. Elyazması VIII, yalnız 70 quarto sayfayı içeren bir defter, işte böyle meydana gelmiş oldu. Ne var ki, Marx’ın bu kadarcık bir alana sıkıştırmayı başardığı çok sayıda konu, bu elyazması ile, Elyazması II’den katılan parçalar dışta bırakıldıktan sonra basılmış şekildeki üçüncü kısım ile karşılaştırıldığında açıkça görülmektedir.

Bu elyazması da, gene, konunun sırf bir hazırlık niteliğinde ele alınmasıdır ve esas amacı, Elyazması II’ye üzerinde yeni olarak söylenecek bir şey bulunmayan ve dikkate alınmamış olan noktalara oranla daha yeni olarak kazanılmış bulunan bakış açılarını sağlamlaştırmak ve geliştirmektir. Üçüncü kısım ile azçok ilişkili bulunan, ikinci kısmın onyedinci bölümünün önemli bir kesimi bir kez daha yeniden yazılmış ve genişletilmiştir. Mantık sıralanışı sık sık kesintiye uğramakta, özellikle sonuçta, konunun ele alınmasında yer yer boşluklar bulunmaktadır ve çok bölük pörçüktür. Ne var ki, bu konuda Marx’ın söylemek istediği şey, burada, şu ya da bu biçimde söylenmiştir.

İşte, Marx’ın ölümünden kısa bir süre önce kızı Eleanor’a belirttiği gibi, ortaya “bir şey çıkartmam” beklenen ikinci cilde ait malzeme bu. Bu görevi ben, en dar anlamında yorumladım. Mümkün olan her yerde, işimi, yalnız, eldeki değişik metinler arasından bir seçme ile sınırladım. Çalışmamı, daima, daha öncekiler ile karşılaştırarak, mevcut en son düzeltilmiş elyazmasına dayandırdım. Yalnız birinci ve üçüncü kısımlar bazı gerçek güçlükler, yani sırf teknik nitelikte olmasının ötesinde güçlükler gösterdi ve bunlar gerçekten de oldukça fazlaydı. Bunları, yalnız ve yalnız, yazarın anlayışı içerisinde çözmeye çalıştım.

Metindeki alıntıları, bunlar olguları doğrulamak için aktarılmış olduklarında ya da Smith’ten alınan pasajlarda olduğu gibi, konuya derinlemesine girmek isteyen herkesin özgün metni elde edebileceği durumdaysa çevirdim. Bu, yalnız, onuncu bölümde olanaksızdı, çünkü burada eleştirilen, İngilizce metnin kendisiydi.

Birinci ciltten yapılan alıntılarda sayfalar, Marx hayatta iken son çıkan ikinci baskıya göre gösterilmiştir.

Üçüncü cilt için, Zur Kritik’in elyazması biçimindeki ilk işlenmesi, Elyazması III’ün yukarda sözü edilen kısımları, çeşitli not defterlerine serpiştirilmiş, rasgele birkaç kısa not dışında yalnız şu malzemeler bulunmaktadır: Aşağı yukarı ikinci cildin Elyazması II kadar tam bir biçimde yazılmış bulunan ve yukarda değinilen 1864-65 tarihli çift-yapraklı elyazması; ayrıca 1875 tarihli bir defter: konuyu matematik olarak (denklemler halinde) ele alan Artı-Değer Oranının Kâr Oranıyla Bağıntısı. Bu cildin basıma hazırlanması hızla ilerlemekte. Şimdiye değin görebildiğim kadarıyla, birkaç ama çok önemli kesim dışında, bu, esas olarak teknik güçlükler gösterecektir.


Marx’a karşı önce ancak şurada burada fısıltı halinde, daha sonraları, ölümünden sonra ise, Alman Kürsü ve Devlet Sosyalistleri ve onların yardakçıları tarafından, tanıtlanmış bir olgu olarak ilan edilen bir suçlamayı çürütmek için burayı uygun bir yer olarak görüyorum.Marx’ın Rodbertus’un yapıtından çalıntı yaptığı öne sürülüyor. Bir başka yerde bu konuda hemen söylenmesi gerekeni zaten söyledim [2] ama şimdiye değin kesin bir kanıt öne sürme olanağını bulamadım.

Bildiğim kadarıyla bu suçlama, ilk kez, R. Meyer’in Emancipationskampf des vierten Standes ‘inde (s. 43) yapılmıştı: “Marx’ın, eleştirisinin büyük bir kısmını, bu yayımlardan derlemiş olduğu tanıtlanabilir ” – Rodbertus’un, otuzların son yarısına ait yapıtları kastediliyor. Daha başka kanıt öne sürülene kadar, bu sava ait “bütün kanıtın”, bunun böyle olduğu konusunda Rodbertus’un, Herr Meyer’e güvence vermesinden ibaret bulunduğunu pekala varsayabilirim.
1879’da Rodbertus bizzat sahnede görünüyor ve yapıtı Zur Erkenntniss unsrer staatwirtschaflichen Zustände, 1842, ile ilgili olarak J. Zeller’e şunları yazıyor ( Zeitschrift für die gesamte Staatswissenschaft, Tubingen 1879, s. 219): [3]
“Göreceksiniz ki, bu” (orda geliştirilen düşünce çizgisi), “benim adımı anmaksızın Marx tarafından … pek güzel kullanılmıştır.” Rodbertus’un yapıtlarının, ölümünden sonraki yayımcısı Th. Kozak, bu imayı, daha fazla merasime gerek görmeksizin yineliyor. Das Kapital von Rodbertus, Berlin 1884, Einleitung, s. XV.)

Son olarak, R. Meyer tarafından 1881’de yayımlanan Briefe und Sozialpolitische Aufsätze von D. Rodbertus-Jagetzow ‘da, Rodbertus, düpedüz şöyle diyor: “Bugün, hiç adım anılmaksızın, Schaffle ve Marx tarafından soyulmuş olduğumu görüyorum.” (Mektup n° 60, s. 134.) Ve bir başka yerde Rodbertus’un iddiası daha kesin bir biçim almakta: “Üçüncü toplumsal mektubumda ben, özünde Marx’la aynı biçimde, ama daha kısa ve daha açık biçimde, kapitalistin artı-değerinin kaynağının ne olduğunu göstermiş bulunuyorum.” (Mektup n° 48, s. 111.)

Marx, hiç bir zaman bu çalıntı suçlamaları konusunda herhangi bir şey işitmemişti. Emancipationskampf ‘ın Marx’a ait nüshasında, yalnız Enternasyonal ile ilgili kısım kesilip açılmıştı.Geri kalan sayfalar onun ölümünden sonra tarafımdan kesilene kadar açılmamış durumdaydı. Tubingen Zeitschrift ‘e hiç bakmamıştı. R. Meyer’e yazmış olduğu Briefe vb. aynı şekilde, onun için meçhul kalmıştı ve ben de “soygun” ile ilgili bu pasajdan, Dr. Meyer’in bizzat kendisi lütfedip de 1884’te dikkatimi çekene kadar habersizdim. Bununla birlikte, Marx’ın 48 nolu mektuptan haberi vardı. Dr. Meyer, bunun aslını, Marx’ın en küçük kızına sunma inceliğini göstermişti. Kendisine yöneltilen eleştirilerin Rodbertus’ta aranması konusundaki gizemli fısıltıların bazıları Marx’ın kulağına ulaştığında, bizzat Rodbertus tarafından ileri sürülen iddialar konusunda ensonu ilk elden bilgi edindiğini söyleyerek bana bu mektubu gösterdi; eğer Rodbertus’un bütün iddiası bu idiyse, Marx’ın buna hiç bir itirazı yoktu ve Rodbertus’un, kendi açıklamasının daha kısa ve açık olduğunu kabul ederek bunun zevkini çıkarmasına pekala gözyumabilirdi. Gerçekte Marx, Rodbertus’un bu mektubu ile konuyu kapanmış saydı.

Bunu rahatlıkla yapabilirdi, çünkü, kendi Ekonomi Politiğin Eleştirisinin yalnız anahatları bakımından değil, daha önemli ayrıntıları ile de tamamlanmış olduğu 1859 dolaylarına kadar, Rodbertus’un yazınsal faaliyetleri konusunda en ufak bir bilgisi olmadığını ben kesinlikle biliyorum. Marx, ekonomi incelemelerine, büyük İngiliz ve Fransızlardan yola çıkarak, 1843’te Paris’te başladı. Alman iktisatçılarından yalnız Rau ve List’i biliyordu ve daha fazlasını da bilmek istemiyordu. Ne Marx, ne de ben, Berlin temsilcisi olarak yaptığı konuşmaları ve bakan olarak faaliyetlerini, 1848’de, Neue Rheinische Zeitung ‘da [4] eleştirmek zorunda kalana kadar, Rodbertus ‘un varlığı konusunda tek sözcük duymuş değildik. Her ikimiz de o kadar cahildik ki, böyle birdenbire bakan olan bu Rodbertus’un kim olduğunu Ren milletvekillerine sormak zorunda kalmıştık. Ne var ki, bu milletvekilleri de, bize, Rodbertus’un iktisadi yazıları konusunda hiç bir şey söyleyememişlerdi. Öte yandan, Marx’ın o sırada, “kapitalistin artı-değerinin” yalnız nereden değil nasıl meydana geldiğini Rodbertus’un yardımı olmaksızın da pekala bildiğini, ona ait Felsefenin Sefaleti, 1847, [5] ile, aynı yıl Brüksel’de verdiği ve 1849’da Neue Rheinische Zeitung ‘un 264-69. sayılarında yayınlanan ücretli emek ve sermaye konusundaki konferansları da tanıtlamaktadır. [6] Ancak 1859’da Lassalle’ın aracılığıyladır ki, Marx, Rodbertus adında bir iktisatçının varlığından haberdar oldu ve bunun üzerine, British Museum’da “üçüncü toplumsal mektubu” aradı.

Gerçek durum işte böyleydi. Ve şimdi Marx’ın Rodbertus’u “soymakla” suçlandığı şeyin içeriğinin ne olduğuna bir gözatalım. Rodbertus diyor ki: “Üçüncü toplumsal mektubunda ben, Marx’la aynı biçimde, ama daha kısa ve açıkça, kapitalistin artı-değerinin kaynağının ne olduğunu göstermiştim.” Demek ki, sorunun özü bu: artı-değer teorisi. Ve, Marx’ta, Rodbertus’un, kendi malı diye iddia edebileceği başka ne olabileceğini söylemek gerçekten güç olurdu. Böylece Rodbertus, burada, artı-değer teorisinin gerçek yaratıcısının kendisi olduğunu ve Marx’ın bunu kendisinden çalmış olduğunu ilan ediyor.

Bakalım üçüncü toplumsal mektup, artı-değerin kökeni konusunda ne diyor? Yalnızca şunu: Toprak rantı ile kârı biraraya koyan kendisine ait “rant” terimi, bir metaın değerine bir “değer katılmasından” doğmayıp, “ücretlerden bir değer indiriminden doğmaktadır; bir başka deyişle, çünkü ücretler, ürünün değerinin ancak bir kısmını temsil eder”, ve eğer emek yeter derecede üretken ise, ücretlerin, “bu değerden, sermayenin yerine konması (!) ve rant için yeter miktarda kalması amacıyla, emeğin ürününün, doğal değişim-değerine eşit olması” [7] gerekmez. Ne var ki, bize, burada, bir ürünün “sermayenin yerine konması” için, dolayısıyla, hammaddelerin, araç ve gereçlerin aşınma ye yıpranmasının yerine konması için geriye hiç bir şey bırakmayan bir ürünün “doğal değişim-değerinin” ne tür şey olduğu konusunda hiç bilgi verilmiyor.

Rodbertus’un bu görkemli buluşunun Marx üzerinde ne gibi bir izlenim yarattığını söyleyebilecek durumda olmamız bizim için büyük bir talih. Zur Kritik ‘in elyazmasında, defter X, s.445 ve devamında şunu buluyoruz: “Konu-Dışı. Herr Rodbertus. Yeni Bir Toprak Rantı Teorisi.” Bu, Marx’ın, üçüncü toplumsal mektuba baktığı biricik görüş açısıdır. Rodbertusçu artı-değer teorisi genellikle şu alaycı ifade ile bir yana itiliyor: “Bay Rodbertus, önce, toprak mülkiyeti ile sermaye mülkiyetinin birbirinden ayrılmamış bulunduğu bir ülkedeki durumu tahlil ediyor ve sonra da rantın (bununla o tüm artı-değeri kastediyor), yalnızca ödenmeyen emeğe ya da içersinde bu emeğin ifade edildiği ürünlerin niceliğine eşit olduğu şeklindeki önemli sonuca ulaşıyor.” [8]

Kapitalist insan, birkaç yüzyıldır artı-değer üretmekte ve yavaş yavaş bu artı-değerin kökeni üzerinde kafa yorma noktasına ulaşmış bulunmaktadır. İlk öne sürülen görüş, doğrudan doğruya ticari uygulamadan gelişmiştir: artı-değer, ürünün değerinden yapılan bir ekten doğar. Bu düşünce merkantilistler arasında geçerliydi. Ama James Steuart, daha o zaman, bu durumda, birinin kazanacağı şeyi bir başkasının zorunlu olarak kaybedeceğini kavramıştı. Ne var ki, bu görüş, gene de, özellikle sosyalistler arasında olmak üzere, uzun süre devam etti. Ama klasik bilimden Adam Smith tarafından sürülüp atıldı. 

Wealth of Nations (“Ulusların Zenginliği”), c. l, Bölüm VI’da şöyle diyor: “Belli kimselerin elinde sermaye ( stock ) birikir birikmez, bunlardan bazıları, bunu, doğal olarak gayretli kimseleri işe koşmakta kullanacaklar ve bunların işlerini ya da bunların emeklerinin maddelere kattığı şeyi satmak suretiyle bir kâr elde etmek için bu insanlara malzemeler ve geçim araçları sağlayacaklardır. … İşçilerin maddelere kattığı değer, demek ki, bu durumda, iki kısma ayrışır; bunlardan birisi işçilerin ücretlerini karşılar, diğeri, bunların işvereninin, tüm malzeme stoku ve yatırmış olduğu ücretler üzerinden elde ettiği kârlarını karşılar.”  [9] Ve biraz ilerde şöyle diyor: “Herhangi bir ülkenin toprağının hepsi özel mülkiyet haline gelir gelmez, toprak sahipleri, diğer bütün insanlar gibi, ekmedikleri şeyi biçmeyi pek severler ve toprağın doğal ürünü için bile bir rant talep ederler. …” Emekçi “kendi emeğinin derlediği ya da ürettiği şeyin bir kısmını toprak sahibine vermek zorundadır. Bu kısım ya da aynı şey demek olan bu kısmın fiyatı toprak rantını oluşturur.” [10]

Marx, bu pasaj üzerinde, yukarda sözü edilen elyazması Zur Kritik, etc., s. 253’te şu yorumda bulunur:
“Böylece Adam Smith artı-değeri -yani, artı-emeği, ödenmiş emeğin, ücretler şeklinde eşdeğerini almış olan emeğin üzerinde, harcanmış ve meta içersinde gerçekleştirilmiş emeğin fazlasını- genel kategori olarak anlıyor ve, dar anlamı ile kâr ve toprak rantı, bu genel kategorinin yalnızca dalları oluyor.” [11]

Adam Smith ayrıca şöyle diyor (c. l, Böl. VIII): “Toprak özel mülkiyet haline gelir gelmez, toprak sahibi, emekçinin, topraktan yetiştirdiği ya da derlediği ürünün hemen hemen tümünden bir pay talep eder. Onun rantı, toprakta kullanılan emeğin ürününden ilk indirimi oluşturur. Toprağı işleyen kimse, hasadı kaldırana dek kendisini geçindirecek araçlara pek ender olarak sahiptir. Geçimi, genel olarak, kendisini çalıştıran ve onun emeğinin ürününde pay sahibi olmadıkça ya da kendisine ait sermayesi (stock) bir kâr ile birlikte yerine konulmadıkça bu emekçiyi çalıştırmakta bir çıkarı bulunmayan bir patronun, bir çiftçinin stokundan avans olarak sağlanmıştır. Bu kâr, toprakta kullanılan emeğin ürününden ikinci bir indirimdir. Hemen hemen öteki bütün emek ürünleri de, benzer kâr indirimine uğrarlar. Bütün zanaat ve manüfaktürlerde, işçilerin büyük bir kısmı, kendilerine iş malzemelerini ve bu iş tama mlanana kadar ücretlerini ve bakımlarını avans verecek bir patronun gereksinmesi içersindedirler. O, bunların emeklerinin ürününü, ya da bu emeğin, üzerinde çalıştığı malzemeye kattığı değeri paylaşır ; ve bu pay onun kârını oluşturur.” [12]

Marx’ın yorumu (Elyazması, s. 256): “Bu nedenle, Adam Smith, burada, açık bir dille, sermaye üzerindeki rant ve kârı, salt işçinin ürününden ya da, onun tarafından malzemeye eklenen emek miktarına eşit olan, ürününün değerinden indirimler olarak tanımlıyor. Bu indirim, ne var ki, Adam Smith’in kendisinin de daha önce açıkladığı gibi, emeğin ancak, işçinin, yalnız kendi ücretlerini ödeyen ya da yalnız ücretleri için bir eşdeğer sağlayan emek niceliğinin üzerinde, malzemeye eklediği kısmından, yani artı-emekten, emeğinin ödenmeyen kısmından ibaret olabilir.” [13]
Demek ki, Adam Smith bile, “kapitalistin artı-değerinin kaynağını” ve üstelik toprak sahibininkinin kaynağını da biliyor. Marx, bunu, daha 1861’de kabul etmiş durumda, oysa Rodbertus ve devlet sosyalizminin ilkyaz sağanağı altında yerden mantar gibi biten sürü halindeki hayranları bütün bunları unutmuş görünüyorlar.
“Ne var ki,” diye devam ediyor Marx, “o [Adam Smith], artı-değeri, kâr ve rantta büründüğü, özgül biçimlerden farklı olarak, kendine özgü bir kategori olarak ayırdetmiyor. Bu, onun incelemesindeki pek çok yanılgı ve yetersizliğin kaynağı olduğu gibi, Ricardo’nun yapıtında daha da fazladır.” [14]

Bu ifade Rodbertus’a tıpatıp uyar. Onun “rantı”, yalnızca toprak rantı ile kârın bir toplamıdır. Baştanbaşa hatalı bir toprak rantı teorisi kuruyor ve kârı, aynen kendisinden öncekilerde bulduğu gibi hiç incelemeksizin kabul ediyor.
Marx’ın artı-değeri, tersine, üretim aracı sahipleri tarafından herhangi bir eşdeğer verilmeksizin elde edilen değerler toplamının genel biçimini temsil eder ve bu biçim, ilk kez Marx’ın bulduğu çok özel yasalar uyarınca birbirinden farklı, kâr ve toprak rantına dönüşmüş biçimlerine ayrılır. Bu yasalar üzerinde üçüncü ciltte durulacaktır. Orada, genellikle artı-değerin anlaşılmasından, onun kâra ve toprak rantına dönüşmesinin anlaşılmasına, bir başka deyişle, artı-değerin kapitalist sınıf içersinde dağılımı konusundaki yasaların anlaşılmasına ulaşmak için pek çok ara halkların gerekli olduğunu göreceğiz.

Ricardo, Adam Smith’ten epeyce ötelere gidiyor. Artı-değer anlayışını, Adam Smith’te tohum halinde bulunan ama uygulamaya gelince genellikle unutulan yeni bir değer teorisine dayandırmaktadır. Bu değer teorisi, daha sonraki bütün iktisat biliminin çıkış noktası halini almıştır. Metaların değerinin bunlarda nesneleşen emek niceliği ile belirlenmesinden, o, emek tarafından hammaddelere eklenen değer miktarının, emekçiler ile kapitalistler arasındaki dağılımını ve bu değerin ücretler ile kâra (yani, burada artı-değere) bölünmesini çıkartıyor. Bu iki kısmın oranları ne olursa olsun, metaların değerinin aynı kaldığını gösteriyor ve bu yasanın pek az istisnaları olduğunu kabul ediyor. Hatta o, ücretler ile (kâr biçiminde alınan) artı-değerin karşılıklı bağıntıları konusunda, çok genel deyimlerle ifade edilmekle birlikte, bir-kaç temel yasa koyuyor (Marx, Das Kapital, Buch I, Kap. XV, A), [15] ve toprak rantının, bazı koşullar altında oluşmayan kârın üzerindeki bir fazlalık olduğunu gösteriyor.

Bu noktaların hiç birisinde Rodbertus, Ricardo’dan öteye geçemiyor. Rikardocu teorinin, bu okulun yıkılmasına neden olan iç çelişkilerine ya tamamen yabancı kalıyor ya da bunlar, onu ekonomik çözümler bulmaya itecek yerde, yalnızca, ütopik taleplerde bulunmak gibi yanlış bir yola sokuyor (onun, Zur Erkenntnis, etc .’sı, s. 130).
Ne var ki, rikardocu değer ve artı-değer teorisi, sosyalist amaçlar için kullanılmak üzere Rodbertus’un Zur Erkenntnis ‘ini beklemek zorunda değildi. Birinci cildin 609 sayfasında (Das Kapital, 2 baskı), [16] The Source and Remedy of the National Difficulties, A Letter to Lord John Russell, London 1821, başlıklı bir kitapçıktan alınmış şu aktarmayı buluyoruz: “Artı-ürünün ya da sermayenin sahipleri.” Yalnız, “artı-ürün ya da sermaye” ifadesi nedeniyle bile olsa önemi dikkate alınması gereken ve Marx’ın unutulup gitmekten kurtardığı bu 40 sayfalık kitapçıkta aşağıdaki sözleri okuyoruz:

“… Kapitaliste düşebilecek her şeyi” (kapitalist açısından) “o ancak işçinin artı-emeğinden alabilir; çünkü işçi yaşamak zorundadır.” (s. 23.) Ama, işçinin nasıl yaşadığı ve dolayısıyla, kapitalist tarafından elkonulan artı-emeğin ne kadar olacağı çok göreli şeylerdir. “… eğer sermaye miktar olarak artarken değer olarak azalmazsa, kapitalistler, işçilerden, yaşamları için gerekli oların ötesindeki emeğin her saatinin ürününü kopartıp alacaklar … ve kapitalist, en sonunda, işçiye, ‘artık ekmek yemeyeceksin … çünkü, pancar ve patatesle yaşamını sürdürmen olanağı var’ diyebilir. Ve biz bu noktaya gelmiş bulunuyoruz!” (s. 23-24.) “Eğer işçi ekmek yerine patates ile beslenecek hale getirilebilirse, emeğinden daha fazla şey kopartılabileceği tartışmasız doğrudur; yani ekmek ile beslendiği zaman, kendisi ile ailesinin geçimi için, pazartesi ve salının emeğini alıkoymak zorunda kalacaktır … patateste ise yalnız pazartesinin yarısına gereksinme duyacaktır; ve pazartesinin geriye kalan yarısı ile salının tamamı, ya devletin ya da kapitalistin hizmeti için hazır bulunacaktır. ” (s. 26.) “İster rant, ister para üzerinden faiz ya da ister ticaret kârı niteliğinde olsun kapitalistlere ödenen faizin, başkalarının emeğinden ödendiği kabul edilmiştir.” (s. 23.) Burada, tıpkı Rodbertus’ta olduğu gibi aynı “rant” düşüncesini görüyoruz, yalnız “rant” yerine “faiz” kullanılıyor. Marx şu yorumda bulunuyor, (elyazması Zur Kritik, s. 852): “Bu pek az bilinen -‘akıllara durgunluk veren ayakkabı tamircisi’ [17] MacCulloch kendisinden sözettirmeye başladığı sırada yayınlanan- kitapçık, Ricardo’ya kıyasla önemli bir gelişmeyi temsil eder. Artı-değeri ya da Ricardo’nun diliyle ‘kârı’ (çoğu kez de artı-ürünü) ya da faizi, kitapçığın yazarının da adlandırdığı gibi, doğrudan doğruya artı-emek, işçinin emek-gücünün değerini yerine koyduğu, yani işçinin, kendi ücretlerinin bir eşdeğerini üreten emek miktarının üzerinde bedava olarak harcadığı emek olarak adlandırıyor. Değeri emeğe indirgemek, bir artı-ürün tarafından temsil edilen artı-değeri, artı-emeğe indirgemekten daha önemli değildi. Bu daha önce Adam Smith tarafından ifade edilmiştir ve Ricardo’nun tahlilinde temel bir etmeni oluşturmaktadır. Ne var ki, onlar bunun mutlak biçimi içersinde ne böyle olduğunu söylüyorlardı, ne de bunu herhangi bir yerde saptıyorlardı.” [18] Ayrıca, elyazmasının 859. sayfasında şunları okuyoruz: “Üstelik yazar, iktisadı kategorilerin, kendisine ulaştığı biçimiyle, tutsağıdır. Tıpkı, artı-değer ile kârın karıştırılmasının Ricardo’yu tatsız çelişkilere götürmesi gibi, bu yazar da, artı-değere, ‘sermayenin faizi’ adını takmakla daha iyi bir sonuca ulaşmış olmuyor. Gerçekten de, bütün artı-değeri, artı-emeğe indirgeyen ilk kişi olarak, Ricardo’yu geride bırakmaktadır. Üstelik artı-değere ‘sermayenin faizi’ derken, aynı zamanda, bu deyim ile, rant, para üzerinden faiz ve işletme kârı gibi özel biçimlerinden ayrı olarak, artı-emeğin genel biçimini kastettiğini vurguluyor. Ve gene de, bu özel biçimlerden birisinin adını, faizi, genel biçim için ad olarak seçiyor. Ve bu, onun iktisadı argoya düşmesine yetmiştir.” [19]

Bu son pasaj Rodbertus’a kalıp gibi oturuyor. O da,kendisine ulaştığı biçimiyle, iktisat kategorilerinin bir tutsağıdır. O da, gene, dönüşmüş alt biçimlerinden birisinin adını, rantı, artı-değere uyguluyor, ve böylece onu iyice belirsizleştiriyor. Bu iki yanılgının sonucu iktisadı argoya düşmesi, Ricardo’ya kıyasla ileriliğini eleştirel biçimde sürdürmemesi ve bunun yerine, onun bitmemiş teorisini daha kabuğundan bile kurtulmadan, her zaman olduğu gibi getirmekte çok geç kaldığı bir ütopya için temel olarak kullanma yanlışına düşmesidir. Kitapçık 1821’de yayınlanmıştı ve Rodbertus’un 1842 tarihli “rant”ını bütünüyle önceden sezinlemiş bulunuyordu.

Bizim kitapçık, yirmilerde, rikardocu değer ve artı-değer teorisini, proletaryanın çıkarına, kapitalist üretime karşı çıkartan ve burjuvazi ile onun kendi silahlarıyla savaşan bütün bir yazının en uç karakolundan başka bir şey değildir. Owen’ın tüm komünizmi, ekonomik sorunlarda polemiğe giriştiği kadarıyla Ricardo’ya dayanıyordu. Ondan başka, Marx’ın daha 1847’de Proudhon’a karşı (Misere de la philosophie, s. 49) [20] bazılarının sözünü ettiği, Edmonds, Thompson, Hodgskin, vb., vb. “ve dört sayfa daha ve benzeri” gibi daha epeyce yazar vardı. Bu yazı bolluğu arasından, ben, gelişigüzel şunları seçiyorum: William Thompson, An Inquiry into the Principles of the Distribution of Wealth, most conductive to Human Happiness, yeni bir baskı, London 1850. 1822’de yazılan bu yapıt ilk kez 1824’te yayınlandı. Burada da gene, üretici olmayan sınıflar tarafından elkonulan servet, her yerde, işçinin ürününden bir indirim olarak tanımlanmakta ve oldukça ağır sözcükler kullanılmaktadır. Yazar diyor ki: “Toplum denilen şeyin devamlı çabası, üretken emekçiyi, kendi emeğinin ürününün elden geldiğince küçük bir kısmı karşılığında çalıştırmak için kandırmak, aldatmak, korkutmak ve zorlamak olmuştur. ” (s. 28.) “Emeğinin mutlak ürünü bütünüyle ona niçin verilmesin?” (s. 32.) “Kapitalistler tarafından üretken emekçilerden, rant ya da kâr adı altında kopartılıp alınan bu miktar bedelin, toprağın ya da öteki nesnelerin kullanımı karşılığı olduğu iddia ediliyor. … Onun üretken güçlerinin üzerinde ve onun aracılığı ile elde edilebileceği bütün fiziki malzemeler, çıkarları ona karşıt bulunan kimselerin ellerinde bulunduğuna ve bunları herhangi bir biçimde kullanması için onların rızası zorunlu bir koşul olduğuna göre, o daima, kendi emeğinin meyvelerinin, çabalarının karşılığı olarak ona vermeyi uygun görecekleri kısmı için bu kapitalistlerin merhametlerine sığınmış ya da sığınmak zorunda kalmış olmayacak mıdır?” (s., 125.) “… İster kâr, ister vergi ya da hırsızlık densin, elkonulan ürünlerin miktarı ile orantılı olarak, vb..” (s. 126.)

Bu satırları biraz da küçümseme duygusuyla yazdığımı itiraf etmem gerekir. İngiltere’de yirmilerin ve otuzların anti-kapitalist yazınının, Marx’ın Felsefenin Sefaleti ‘nde [21] bile ona doğrudan değindiği ve örneğin 1821 tarihli kitapçıkta olduğu gibi, Kapital ‘in birinci cildinde Ravenstone’den, Hodgskin’den, vb. tekrar tekrar aktarmalar yaptığı halde, Almanya’da bütünüyle bilinmemesi olgusu üzerinde fazla durmak istemiyorum. Ne var ki, bu, resmi ekonomi politikteki korkunç yozlaşmayı öylesine tanıtlıyor ki, yalnız Rodbertus’un eteğine umutsuzlukla sarılan, “gerçekten hiç bir şey öğrenmemiş” Literatus vulgaris ‘in [22] değil, “bilgeliği ile övünen”, resmen ve törenle atanmış profesörü [23] bile, Marx’ı, ‘Adam Sınith ve Ricardo’da dahi bulunabilecek şeyleri Rodbertus’tan aşırmakla ciddi ciddi suçlayacak kadar kendi klasik ekonomi politiğini unuttuğunu gösteriyor.

İyi ama, Marx’ın, artı-değer üzerine söylediklerinde yeni olan nedir? Rodbertus da dahil kendinden önce gelen bütün sosyalist iktisatçıların teorileri herhangi bir etki yaratmaksızın yokolup gittiği halde, nasıl oluyor da, Marx’ın artı-değer teorisi, bütün uygar ülkelerde bulutsuz gökyüzünden düşen bir yıldırım gibi bir etki yaratıyordu?
Kimya tarihi bunu açıklayan bir örnek veriyor:

Geçen yüzyılın sonuna kadar phlogistic teorinin hâlâ egemen olduğunu biliyoruz. Bu teoriye göre, yanmanın aslında şundan ibaret olduğu varsayılıyordu: varolduğu kabul edilen bir töz, phlogiston adında mutlak yanıcı bir madde, yanan cisimden ayrılıyordu. Bazı olaylarda epeyce zorlanması gerekmekle birlikte bu teori, kimyasal olayların çoğunu açıklamaya yetiyordu. Ne var ki, 1774’te Priestley’in elde ettiği bir tür hava “öylesine saf ya da phlogiston ‘dan arınmıştı ki, normal hava buna göre çok karışık görünüyordu.” O, buna, “phlogisticolmaktan çıkarılmış hava” adını verdi. Ondan kısa bir süre sonra Scheele, İsveç’te aynı türden bir hava elde etti ve bunun atmosferde varlığını gösterdi. Ayrıca o, bu tür havanın, kendi içersinde ya da normal hava içersinde bir cisim yandığı zaman yokolduğunu gördü ve bu yüzden ona, “ateş-hava” adını verdi. “Bu olgulardan şu sonuca ulaştı ki, phlogiston ile atmosferin öğelerinden birisinin birleşmesinden (yani, yanmadan) doğan bileşim, tüpten kaçan ateş ya da sıcaklıktan başka bir şey değildi.” [24]
Priestley ile Scheele, ellerinin altındaki şeyin ne olduğunu bilmeksizin oksijen üretmiş oluyorlardı. Bunlar, “kendilerine ulaştığı biçimiyle” phlogistic “kategorilerin tutsağı olarak kalıyorlardı”. Bütün phlogistic görüşleri altüst edecek ve kimyada devrim yaratacak bir öğe, onların elinde kısır ve meyvesiz kalıyordu. Ama Priestley hemen bu buluşunu Paris’teki Lavoisier’ye bildirdi ve o da bu buluş aracılığı ile bütün phlogistic kimyayı tahlil ederek, bu yeni tür havanın yeni bir kimyasal öğe olduğu ve yanmanın, phlogiston ‘un yanmakta olan cisimden ayrılmasından değil, bu yeni öğenin o cisimle bileşmesinden ileri geldiği sonucuna ulaştı. Böylece, phlogistic biçim içersinde başaşağı duran bütün kimyayı ilk kez ayakları üzerine yerleştiren o oldu. Ve o, daha sonra iddia ettiği gibi, oksijeni, diğer ikisi ile aynı zamanda ve onlardan bağımsız olarak üretmiş olmamakla birlikte, onu yalnızca neürettiklerini bilmeksizin üretmiş bulunan ötekiler karşısında oksijenin gerçek bulucusudur .

Marx’ın artı-değer teorisi konusunda kendisinden öncekiler karşısındaki durumu, Lavoisier’nin, Priestley ve Scheele karşısındaki durumu ile aynıdır. Ürünlerin değerinin şimdi bizim artı-değer diye adlandırdığımız kısmının varlığı, Marx’tan çok önce saptanmıştı. Ayrıca, azçok bir kesinlikle bunun neden ibaret, bulunduğu, yani bu artı-değere elkoyan tarafından karşılığında hiç bir eşdeğer ödenmeyen emeğin ürününden ibaret olduğu da ortaya konmuştu. Ama, kimse daha ötesine gitmemişti. Bazıları -klasik burjuva iktisatçıları- olsa olsa, emeğin ürününün, emekçi ile üretim araçlarının sahibi arasında neye göre bölüşüldüğünü araştırmışlardı. Ötekiler -sosyalistler- ise, bu bölünmeyi adaletsiz bulmuşlar ve bu adaletsizliği ortadan kaldırmanın ütopik yollarını araştırmışlardı. Bunların hepsi de, kendilerine devredildiği biçimiyle iktisadi kategorilerin tutsağı olarak kalmışlardı.
Marx, burada sahnede görünüyor. Ve bütün kendisinden önce gelenlere tamamen karşıt bir görüşü benimsedi. Onların çözüm diye baktıkları şeye, o, yalnızca bir sorun diye baktı. O, ele almak zorunda olduğu şeyin, ne phlogistic olmaktan çıkarılmış hava, ne de ateş-hava olmadığını, yalnızca oksijen olduğunu görmüştü – yani sorun, yalnızca bir ekonomik olguyu ortaya koymak ya da bu olgu ile sonsuz adalet ve gerçek ahlak arasındaki çatışmayı göstermek değil, tüm iktisadı kökünden değiştirecek olan ve kullanmasını bilen için bütün kapitalist üretimi anlamada bir anahtar sağlayan bir olguyu açıklamaktı. Çıkış noktası olarak bu olgu ile, tıpkı Lavoisier’nin oksijenden başlayarak, hazır bulduğu phlogistic kimyanın kategorilerini incelemesi gibi, o da hazır bulduğu bütün iktisat kategorilerini inceledi. Artı-değerin ne olduğunu anlamak için, Marx’ın, değerin ne olduğunu ortaya çıkarması gerekiyordu. Her şeyden önce rikardocu değer teorisini eleştirmesi gerekiyordu. Böylece, emeğin değer üreten özelliğini tahlil etti ve değeri üreten emeğin ne olduğunu, ve bunu niçin ve nasıl yaptığını ilk o saptadı. Değerin, bu tür donmuş emekten başka bir şey olmadığını buldu ve bu, Rodbertus’un son nefesini verene kadar hiç kavramadığı bir noktaydı. Ardından Marx, metaların para ile bağıntısını inceledi ve metaların özünde bulunan değer sayesinde, metaların ve meta-değişiminin nasıl ve niçin meta ve para karşıtlığını yaratmak zorunda bulunduğunu sergiledi. Onun bu temele dayanan para teorisi ilk tam kapsamlı teoridir ve her yerde, zımnen kabul edilmiştir. Paranın sermayeye dönüşümünü tahlil etti ve bu dönüşümün, emek-gücünün alımına ve satımına dayandığını gösterdi. Emek-gücünü, değer üretme özelliğini emeğin yerine koymak suretiyle, rikardocu okulun yıkılmasına yolaçan güçlüklerden birisini, yani sermaye ile emeğin karşılıklı değişimini, değerin emek tarafından belirlendiği yolundaki rikardocu yasa ile uyumlu hale getirilmesi olanaksızlığını bir darbeyle çözümlemiş oldu. Değişmeyen sermaye ile değişen sermaye arasındaki ayrımı ortaya koyarak, artı-değerin oluşum sürecinde izlediği gerçek yolu en küçük ayrıntılarına kadar izleyebildi ve böylece onu açıklayabildi ve kendisinden önceki iktisatçıların hiç birisinin ulaşamadığı bir şeyi başarmış oldu. Bunların sonucu, sermayenin kendi içerisinde, ne Rodbertus’un ve ne de burjuva iktisatçılarının ne işe yarayacağı konusunda en küçük bir fikre sahip bulunmadıkları, ama ikinci ciltte çarpıcı biçimde yeniden tanıtlandığı, üçüncü ciltte daha da tanıtlanacağı gibi, en karmaşık iktisadi sorunların çözümüne anahtar sağlayan bir ayrımı koydu. Artı-değer tahlilini daha da öteye götürdü ve onun iki biçimini, mutlak ve nispi artı-değeri buldu. Ve bunların, kapitalist üretimin tarihsel gelişmesinde, farklı, ve her seferinde belirleyici bir rol oynadıklarını gösterdi. Bu artı-değer temeli üzerinde elimizdeki ilk rasyonel ücret teorisini geliştirdi ve ilk kez, kapitalist birikimin tarihinin anahatlarını ve tarihsel eğilimin bir serimini düzenledi.

Ya Rodbertus? Bütün bunları okuduktan sonra, -her zamanki gibi yan tutan bir iktisatçı olarak- o, buna, “topluma bir saldırı” [25] gözüyle bakıyor ve artı-değerin nereden geliştiğini kendisinin, daha kısa ve açık olarak koymuş olduğunu görüyor ve ensonu bütün bunların gerçekten de “sermayenin bugünkü biçimi”, yani “sermaye kavramı” için, yani Bay Rodbertus’un sermaye konusundaki ütopik düşüncesi için değil de, tarihsel olarak varolan sermaye için geçerli olduğunu ilan ediyor. Tıpkı, yaşamının sonuna kadar phlogistonüzerine and içip oksijen ile en ufak ilişkiye girmeyi reddeden koca Priestley gibi. Ne var ki, Priestley, oksijeni fiilen ilk üreten insan olduğu halde, Rodbertus, artı-değerinde ya da daha doğrusu “rant”ında yalnızca bilinen bir şeyi yeniden keşfetmiş oldu ve Marx, Lavoisier’den farklı olarak, artı-değerin varlığı olgusunu ilk kendisinin keşfettiği gibi bir iddiada bulunmaya da tenezzül etmedi.
Rodbertus ‘un gösterdiği öteki iktisadi başarılar da aşağı yukarı aynı düzeyde.Artı-işleyip bir kez ütopya haline getirmesi, Felsefenin Sefaleti’ndeki Marx tarafından farkında bırakın zaten eleştirilmiş durumdadır. Yapıtın Almanca baskısına yazdığım o önsözde söylemiş olurlarımdan başka ne denilebilir ki. [26] Rodbertus’un, ticari bunalımları, işçi sınıfının düşük tüketiminin sonuçlarını açıklaması, Sismondi’de, Nouveaux Ekonomi Politikaları, Kitap IV, Kısım IV’te zaten bulunabilir. [27] Ne var ki, Sismondi’nin aklındaki daima dünya pazarıydı, oysa Rodbertus’un ufku Prusya sınırlarının ötesine geçmiyor. Ücretlerin,sermayeden mi yoksa gelirden mi çıkarıldığı Konusundaki spekülasyonları skolastiğin Alanına Girer ettik Kapital’i‘in bu ikinci cildinin üçüncü kısmıında kesinlikle çözüme bağlanmıştır. Onun kendine ait rant teorisi, tuz kendisine ait bir mal olarak kalmıştır ve Marx’ın onu eleştiren elyazması yayımlanana dek [28] yerinde rahatça uyuyabilir. Son olarak, eski Prusya toprak sahiplerinin sermayenin baskısından kurtarılması için önerileri de gen bütünüyle ütopiktir; Bu nedenle, bu konu ile ilgili olarak ortaya çıkan biricik pratik soruna yan çizmektedir, yani: Prusyalı toprak junkerleri, yılda, diyelim 20.000 mark gelire sahip olup, hiç borca ​​girmeksizin, yılda, diyelim 30.000 mark harcayabiliyorlar?

Rikardocu okul, aşağı yukarı 1830 yılında, artı-değer kayasına bağırdı. Ve bu okulun çözümleyemediği şey, onun izleyicileri vülger iktisat içinde daha fazla çözümlenemez bir şey olarak kaldı. Bu okulun başarısızlığına yolaçan, şu iki noktaydı:

1. Emek, değerin ölçüsüdür. Ne var ki, canlı emek, sermaye ile değişiminde, karşılığında değişmiş olan maddeleşmiş emekten daha düşük bir değere sahip. Ücretler, belirli bir nicelikteki canlı emeğin değeri, daima, bu aynı nicelikteki canlı emeğin doğurduğu ya da somutlaştığı ürünün değerinden daha azdır. Bu şekilde konulduğunda, sorun, gerçekten de çözümlenemez durumdadır. Sorun, Marx tarafından tam ve doğru biçimde formüle edilmiş, vur de karşılığı kabul edilmiştir. Bir emek yoktur. Değer yaratan bir hareket, o, yerçekiminin herhangi bir özel ağırlığı, ısının herhangi bir özel sıcaklığa, elektriğe ve özelleşmeye karşı daha fazla özel bir değere sahip olabilme. Meta olarak alınıp satılan şey, emek değil, emek-gücüdür. Emek-gücü,bir meta haline gelir gelmez, onun değeri, toplumsal bir ürün olarak bu metada somutlaşan emek tarafından belirlenir. Bu değer, bu metaın üretimi ve yeniden üretilmesi için, toplumsal olarak gerekli emeğe eşittir. Şu halde, emek gücüyle, bu şekilde tanımlanan değer esası ile alınıp satılması, hiç bir şekilde değerli iktisadi yasası ile çelişmez.

2. Rikardocu değerine göre değişir, eşittir nicelikteki canlı emeğe eşit ödeme yapan iki sermaye, eşitlik süresi, eşit zaman aralıkları, eşit değerde metalar ve aynı şekilde eşit nicelikte artı-değer ya da kâr üretirler. Ama, bunlar, eşit olmayan nicelikle canlı emek çalıştırırlarsa, eşit artı-değerler ya da kârlar üretemezler. Oysa aslında bunu tersi olur. Gerçekte, eşit sermayeler tarafından çalıştırılan canlı emek ne kadar fazla ya da az olursa olsun, eşit zamanlarda, eşit ortalama kâr üretirler. Ricardo’nun kendisinin de farkına varır, ama okulunun da bağdaştıramadığı bir çelişki bulunur. Rodbertus da, aynı çelişkiyi kaydetmekten başka bir şey yapmamıştır. Ama bu çelişkiyi çözmek yerine, o, bunu,ütopyasının çıkışı noktalarından birisi oluşturulmuş. (Zur Erkenntnis, s. 131. Marx, bu çelişkiyi, daha Zur Kritik’te elyazmasında çözümlemiştir. [29] Kapital ‘in planına göre bu çözüm, üçüncü ciltte verilecektir. [30] Bu, yayımlanana kadar aylar geçecektir. Şu halde, Rodbertus’ta, Marx’ın gizli kaynağı ve ondan üstün bir ôncüyü keşfettiklerini iddia eden iktisatçılar için, şimdi, Rodbertus’un iktisadının neleri başarabileceğini gösterecek fırsatı çıkmış oluyor. Eğer sen, bunlar, eşit olarak bir kâr oranının, tamamıyla değerli olsan da ihlal etmeksizin değil, bu yasaya dayanarak ne olursa olsun gerçekleşebileceğini ve tahmin etmelibilirlerse, ben de bu konuyu daha da tartışmaya hazırım. Ama bu arada acele etseler iyi olur. Bu ikinci cildin parlak incelemeleri ve şimdiye değin neredeyse hiç elatılmamış alanlardaki yepyeni sonuçları, Marx’ın kapitalist bir günün toplumsal yeniden-üretim sürecinin sonlan sonuçlarını geliştiren üçüncü cildin içeriğine sadece bir giriştir. Bu üçüncü cilt çıktığı zaman,Rodbertus denilen iktisatçının adı çok az anılır hale gelecek.

Kapital ‘in ikinci ve üçüncü ciltleri, Marx’ın tekrar tekrar belirttiği gibi, eşine adanacaktı.

Londra, Marks’ın doğum günü.
5 Mayıs 1885

FRIEDRICH ENGELS

[1] Çift yaprak dosya kağıdı. – ç .

[2] Ölüm, Engels’in Artı-Değer Teorileri ‘ni Kapital ‘in dördüncü cildi olarak yayımlamasına Engels oldu. 1905-1910’da Kautsky, yapıtın, aslından bazı keyfi sapmaları, yer değiştirmeleri, atlamaları içeren Almanca bir baskısını çıkardı. Artı-Değer Teorileri ‘nin ilk aslına uygun baskısı Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından 1954-61 yıllarında Rusça olarak yayımlandı. Çevirideki birkaç zorunlu düzeltme ve kitabın yardımcı malzemelerine eklemeler ile bu yapıt, Marks ve Engels Toplu Yapıtları‘nın (Moskova, 1962-64) ikinci Rusça baskısının 26. cildinin üç kısmını oluşturmaktadır. 1956-62’de, 1954-61 Rusça baskısı esas alınarak Almanca bir baskı Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde yayımlandı. Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde, Marks-Engels Werke ‘nin 26. cildi olarak üç kitap halinde Artı-Değer Teorileri ‘nin yeni bir baskısı üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Moskova’daki Progress Publishers, kitabın tamamını İngilizce olarak bir baskısını yayınlamış bulunumaktadır. – Ed .

[3] Rodbertus 1875’te öldü. Engels’in sözünü ettiği Zeller’e mektubu 1879’da yayımlandı. -Ed .

[4] Neue Rheiniche Zeitung. Organ der Demokratie. – Marx’m yöneticiliği altında 1 Haziran 1848’den 19 Mayıs 1849’a kadar Köln’de yayınlanan günlük bir gazete. Çıkaranlar arasında Friedrich Engels, Wilhelm Wolff, Georg Weerth, Ferdinand Wolff, Ernst Bronke, Ferdinand Freiligrath ve Heinrich Bürgers bulunmaktaydı. Gazetenin yayını Marx ve ötekilerin Prusya hükümeti tarafından cezalandırılması yüzünden son buldu. -Ed .

[5] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, Ankara 1979. -Ed .

[6] Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye – Ücret, Fiyat ve Kâr, Sol Yayınları, Ankara 1978. -Ed .

[7] Rodbertus-Jagetzow, Karl, Soziale Briefe on von Kirchmann: Dritter Brief: Widerlegung der Ricardoschen Lehre von der Grunderente und Begrändung einer neuen Rententheorie,Berlin 1851, s. 87. -Ed .

[8] K. Marx, Theorien über den Mehrwert (Vierter Band des Kapitals), 2. Teil, Berlin 1959, s. 7-8. -Ed .

[9] A. Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. London 1843. Vol. 1. s. 131-32. – Ed .

[10] Ibid., s. 134. – Ed .

[11] Karl Marx, Theories of Surplus-Value (Volume IV of Capital), Moscow 1963. Kısım I. s. 80-81. – Ed .

[12] A. Smith, An lnquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, London 1843, Vol. 1, s. 1172-73. – Ed .

[13] K. Marx, Theories of Surplus-Value (Vol. IV of Capital), Moscow 1963, Kısım ls 83. -Ed .

[14] Ibid., s. 8l. – Ed .

[15] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Onyedinci Bölüm, Birinci Kesim, Sol Yayınları, Ankara 1978.

[16] Ibid., s. 604. -Ed .

[17] 1826’da Edinburgh’da yayınlanan Some Illustrations of Mr. M’Culloch’s Principles of Political Economy adlı kitapçığın yazarı tarafından MacCulloch’a verilen takma ad; yazarın adı, M. Mullion diye gösterilmiştir; John Wilson’un takma adı. -Ed .

[18] K. Marx, Theorien über den Mehrwert (Vierter Band des Kapitals), 3. Teil, Berlin 1962, 5. 23~37. -Ed .

[19] Ibid., 5. 252-53. -Ed .

[20] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları. Ankara 1979, s. 73. -Ed .

[21] Engels, R. Meyer’i anıştırıyor. -Ed .

[22] Karl Marx’ın Das Elend der Philosophie. Antwort auf Proudhon’s Philosophie des Elends, adlı yapıtının önsözünde. Deutsch von F. Bernstein und K. Kautsky, Stuttgart 1885. [K.Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları. Ankara 1979. s. 7-25.]

[23] Engels, Alman vülger iktisatçı A. Wagner’i anıştırıyor. – Ed .

[24] K. Rodbertus-Jagetzow, Briefe und sozialpolitische Aufsätze, Herausge geben von Dr. R. Meyer. Berlin1881, Bd. 1, s. 111. – Ed .

[25] Roscre-Schorlemmer, Ausführliches Lehrbuch der Chemie. Braunschweig 1877, 1. s. 13 ve 18.

[26] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, Ankara 1979. – Ed .

[27] Burada, daha sonra Theorien über den Mehrwert başlığı ile yayınlanan elyazmasına işaret ediliyor, Bkz: K. Marx, Theorien über den Mehrwert (Vierter Band des Kapitals), 2. Teil.Berlin 1959. s. 7-151 – Ed .

[28] “Böylece servetin az sayıda mülk sahiplerinin ellerinde toplanması, içpazarı gitgide daha fazla daraltır ve sanayi, kendisini büyük devrimlerin tehdit ettiği yerlerde” (yani, bunun hemen ardından anlatılan 1817 bunalımında) “mallarını elden çıkartmak için, dış pazarlar aramaya giderek daha çok zorlanır.” Nouveaux Principes, 1819 basımı, I, s. 316.

[29] K. Marx, Theorien über den Mehrwert (Vierter Band des Kapitals), 2. Teil Berlin 1959. -Ed . 27

[30] Karl Marx, Kapital, Üçüncü Cilt, Birinci Kısım ve İkinci Kısım, Sol Yayınları, Ankara 1978, s. 33-322. -Ed .


KAPİTAL, İKİNCİ CİLT İkinci baskıya önsöz [1], 15 temmuz 1893

Bu ikinci baskı, esas olarak, birincinin sadık bir kopyasıdır. Dizgi yanlışları düzeltilmiş, birkaç üslup kusuru giderilmiş, yalnızca yinelemeleri içeren bazı kısa paragraflar çıkartılmıştır.
Hiç beklenmeyen güçlükler cilt, elyazması olarak hemen hemen bitmek üzeredir. Sen sağlığım elverirse, bu sonbaharda baskıya hazır hale gelecektir.

Londra, 15 Temmuz 1893

FRIEDRICH ENGELS


Aşağıda, kolaylık sağlayan, pasajların alındıkları elyazmalarını (II-VIII) gösterilen kısa bir liste verilmiştir.

BİRİNCİ KISIM

s. 35-36, Elyazması II’den; s. 36-47, Elyazması VIl’den s. 47-51, Elyazması Vl’dan; s. 51-127, Elyazması V’ten; s. 127-131, kitaplardan alıntılar arasında bulunmayan; s.132’den [Birinci Kısmın] sonuna kadar Elyazması IV’ten; metnin katılmıştır: s. 140-142, Elyazması VIII’den pasaj; s, 144-155 ve 151-153, Elyazması II’den notlar.

İKİNCİ KISIM

s. 164-174, E’azması IV’ün sonudur. Buradan, o bölüm sonuna kadar, s. 174-370, hepsi de Elyazması II’den.

ÜÇÜNCÜ KISIM

Bölüm 18: (s. 371-379), Elyazması II’den.
Bölüm 19: Ben ve Ben (s. 380-411), Elyazması VIII’den; III (s. 412-414), Elyazması II’den.
Bölüm 20: I (S. 415-418), Elyazması II’den; yalnız son paragraf (s. 418), Elyazması VIII’den.
II (s. 419-421), esas olarak Elyazması II’den.
III, IV, V (s. 422-446), Elyazması VIII’den.
VI, VU, VIII, IX (s. 446-462), Elyazması II’den;
XIII (s. 508-517), Elyazması II’den. Bölüm 21: (s. 518-553), tümüyle Elyazması VIII’den.

[1] Başlık yayımcı tarafından konmuştur. – Ed .


KAPİTAL, ÜÇÜNCÜ CİLT önsöz, 4 Ekim 1894

MARX’IN başyapıtının bu üçüncü kitabını, teorik kısmın sonucunu yayına hazırlamak ayrıcalığına, ensonu kavuşmuş bulunuyorum. 1885’te ikinci cildi yayınladığım zaman, hiç kuşkusuz çok önemli birkaç kesim dışında, üçüncü cildin herhalde yalnızca teknik güçlükler göstereceğini düşünmüştüm. Gerçekten de böyle oldu. Ne var ki, o zaman, bütün yapıtın en önemli kısımlarını oluşturan bu kesimlerin bana bu denli büyük güçlükler çıkartabileceği konusunda bir fikrim olmadığı gibi, yapıtın tamamlanmasını bu denli geciktiren diğer engelleri de kestirememiştim.

İkincisi ve hepsinden önemlisi, yıllardır yazı yazma zamanımı en az sınıra indiren ve şimdi bile, yapay ışık altında yazı yazmama ancak istisnai durumlarda izin veren, gözlerimdeki zayıflıktı. Üstelik, Marx’ın ve benim daha önceki yapıtlarımızın yeni baskıları ve çevirileri, ve dolayısıyla çoğu kez yeni bir inceleme yapılmaksızın hazırlanmaları olanaksız gözden geçirmeler, önsözler ve ekler, vb. gibi geriye bırakılamayacak başka ivedi işler de vardı. Bütün bunlardan başka, metni konusunda tüm sorumluluğunu taşıdığım ve bu nedenle zamanımın büyük bir kısmını alan bu yapıtın birinci cildinin İngilizce baskısı vardı. Son on yılda uluslararası sosyalist yazının muazzam artışını ve özellikle Marx’ın ve benim daha önceki yapıtlarımın çok sayıdaki çevirilerini biraz izlemiş olanlar, bunların çevirmenlerine yardımcı olabileceğim ve bu yüzden de yapıtlarını gözden geçirmeyi vicdanen geri çeviremeyeceğim dillerin sayısının çok sınırlı olmasını, bir talih eseri saymakta haklı olduğumu kabul edeceklerdir. Ne var ki, yazındaki bu artış, buna tekabül eden uluslararası işçi sınıfı hareketinin kendisinde bir büyümenin yalnızca bir belirtisiydi. Ve bu, bana yeni yükümlülükler yüklüyordu. Halk içersindeki faaliyetlerimizin ilk gününden beri, çeşitli ülkelerdeki ulusal sosyalist ve işçi hareketlerinde aracılık etme işinin esas yükünü omuzlayanlar, Marx ile ben olmuştuk. Bu iş, hareketin bütünündeki genişleme oranında artmıştı. Ölümüne dek burada da asıl yükü omuzlayan Marx idi. Ama onun ölümündensonra, gitgide artan hacimdeki işi tek başıma benim yapmam gerekti. O zamandan beri, çeşitli ulusal işçi partileri için, aralarında doğrudan ilişki kurmak kural haline geldi ve bu çok şükür ki gitgide artmaktadır. Gene de benden yardım istekleri, teorik çalışmalarım yönünden, benim dileyebileceğimden daha sık olmaktadır. Şu da var ki, benim gibi bu harekette elli yıldan fazla bir zaman faal olan bir kimse, bununla ilişkisi olan işlere, gecikmeye tahammülü olmayan, yerine getirilmesi zorunlu bir görev gözüyle bakar. Bizim olaylarla dolu zamanımızda, tıpkı 16. yüzyılda olduğu gibi, toplumsal konularda salt teorisyenler, ancak gericiliğin safında bulunurlar ve bu nedenle bunlar, sözcüğün tam anlamıyla teorisyen bile değil, yalnızca gericiliğin savunucularıdır.

Londra’da yaşamam nedeniyle parti ilişkilerim, kışın yalnızca yazışmalar ile sınırlı olduğu halde, yazın geniş ölçüde kişisel oluyor. Bu olgu ve sayıları devamlı artan ülkelerdeki hareketleri, ve bundan daha da büyük bir hızla çoğalan basın organlarını izleme zorunluluğu, beni, tamamlanması kesintiye tahammülü olmayan işler için, kış aylarını, özellikle yılın ilk üç ayını ayırma zorunda bıraktı. Bir insan yetmişini geçince, beynindeki Meynert çağrışımı lifleri cansıkıcı bir sakınganlıkla çalışmaya başlıyor. Zor teorik sorunlarda, araya zaman girdiğinde, bunun üstesinden eskisi kadar kolay ve çabuk gelemiyor. İşte bu yüzden bir kış üzerinde çalışılan iş, eğer o kış tamamlanmamış ise, onu izleyen kış, geniş ölçüde yeniden başlanmak zorunda kalınıyor. En güç olan beşinci kısım için durum işte böyle oldu.

Okurun aşağıdaki açıklamalardan da göreceği gibi, üçüncü cildi baskıya hazırlama işi, ikincisinin hazırlanmasından büsbütün farklı oldu. Üçüncü cilt için, elde, son derece eksik bir ilk taslak dışında hiç bir şey yoktu. Çeşitli kısımların başlangıçları kural olarak oldukça dikkatle işlenmiş ve hatta üslup olarak üzerinde durulmuştu. Ama daha ilerilere gidildikçe, elyazması daha da taslak halinde ve eksikti; o anda ortaya çıkan ve tartışma içersindeki asıl yerleri ilerde verilecek karara bırakılan yan-sorunlara dalıp gitmeler daha da artıyordu;düşüncelerin in statu nascendi [Oluş halinde. -ç.] kaydedildiği tümceler daha da uzuyor ve karmaşık hale geliyordu. Bazı yerlerde elyazısı ile konunun sunuluşu, aşırı çalışmanın neden olduğu, ve daha başlangıçta, yazarın işini gitgide güçleştiren ve ensonu onu zaman zaman büsbütün çalışmayı bırakmaya zorlayan hastalığın belirtilerini ve yavaş yavaş ilerleyişini açıkça belli ediyordu. Buna şaşmamak da gerekir. 1863 ile 1867 arasında Marx, yalnız Kapital’in son iki cildinin ilk taslaklarını tamamlamakla kalmamış, birinci cildi baskıya hazırladığı gibi, Uluslararası Emekçiler Birliğinin kuruluşu ve gelişmesi ile ilgili muazzam işi de yerine getirmiştir. Bunların sonucu olarak, Marx’ı, ikinci ve üçüncü ciltlere son şeklini vermekten alıkoyan hastalığın uğursuz belirtileri, daha 1864 ve 1865’te görülmeye başlamıştır.

Okunması çoğu kez benim için bile zor olan elyazmasını baştan sona. okunabilir bir şekilde yazdırmakla işe başladım. Bu bile epeyce zaman aldı. Ancak bundan sonradır ki, asıl redaksiyona başlayabildim. Bunu en temel noktalarla sınırladım. Yeter derecede açık olduğu yerlerde ilk taslağın niteliğini korumak için elimden geleni yaptım. Marx’ın adeti olduğu üzere, konuya başka bir açıdan bakıldığı ya da hiç değilse aynı düşüncenin farklı sözcüklerle ifade edildiği yerlerde, yapılan yinelemeleri bile ayıklamadım. Yaptığım değişikliklerin ya da eklemelerin redaksiyon sınırlarını aştığı yerlerde, ya da Marx’ın olgulara dayanan malzemelerini, kendi bağımsız vargılarıma uygulamak zorunda kaldığım durumlarda, Marx’ın anlayışına olabildiğince bağlı kalınsa bile, pasajın tamamını köşeli ayraca aldım ve sonuna adımın başharflerini koydum. Dipnotlarımın bazıları köşeli ayraç içersine alınmamıştır;ama adımın başharflerini koyduğum yerlerde bütün notun sorumluluğu bana aittir.

Bir ilk müsveddede daima olabileceği gibi, elyazmasında, daha sonra açındırılacağını gösteren pek çok imlemler var, ama bu vaatler her zaman yerine getirilmemiş. Bunları, ben, yazarın ileride konuyu geliştirmeyle ilgili niyetlerini açığa vurdukları için, aynen bıraktım.

Şimdi de ayrıntılara gelelim.

Birinci kısım açısından, temel elyazması, ancak esaslı sınırlamalar ile kullanılabilir durumdaydı. Artı-değer oranı ile kâr oranı arasındaki bağıntı konusundaki matematik hesabın tamamı (bizim üçüncü Bölümümüzü oluşturuyor) en başta yer alıyor. Oysa bizde Birinci Bölümde ele alınan konu daha sonra ve fırsat düştükçe inceleniyordu. Herbiri sekiz dosya sayfası tutan iki düzeltme girişimi burada yararlı oldu. Ama bunlar bile, istenilen devamlılığa baştan sona sahip değillerdi. Şimdiki Birinci Bölüm için bunlar anamalzemeyi sağladılar.İkinci Bölüm, ana elyazmasından alındı. Üçüncü Bölüm için, bu dizi tamamlanmamış matematik hesaplar ile, yetmişlerden kalma ve, artı-değer oranı ile kâr oranı bağıntısını denklemler halinde ifade eden tüm ve nerdeyse tamamlanmış bir defter vardı. Birinci Cildin büyük bir kısmını İngilizceye de çevirmiş bulunan dostum Samuel Moore, eski bir Cambridge matematikçisi sıfatıyla bu iş için çok daha iyi yetişmiş bir kimse olarak, bu defteri benim adıma redaksiyondan geçirme işini üstlendi. Arasıra elyazmasından yararlanarak onun yaptığı özetten, Üçüncü Bölümü derlemiş oldum. Dördüncü Bölüm için elde bulunan tek şey başlığıydı. Ne var ki, bu bölümün konusu, devrin kâr oranı üzerindeki etkisi, büyük önem taşıdığı için, bunu ben kendim yazdım ve bu nedenle de bölümün tamamı köşeli ayraç içersine alınmıştır. Bu çalışmalar sırasında, Üçüncü Böıümde kâr oranı için verilen formülde, genel gerçeklik kazanması için bir değişiklik yapılması gereği ortaya çıktı. Beşinci Bölümden başlayarak, bazı yer değiştirmeler ve eklemeler zorunlu olmakla birlikte, kısmen geriye kalanı için ana elyazması tek kaynaktır.

Bunu izleyen üç kısma gelince, üslup ile ilgili redaksiyonlar dışında asıl elyazmalarını hemen hemen baştan sona izlemem mümkün oldu. Çoğu devrin etkisi ile ilgili birkaç pasajın, benim eklemiş bulunduğum Dördüncü Bölüm ile uyumlu duruma getirilmesi gerekti ve bunlar da gene köşeli ayraç içersine alınarak sonuna adımın başharfleri konuldu.

En büyük güçlük, cildin bütününde en karmaşık konunun ele alındığı Beşinci Kısımda ortaya çıktı. Ve işte tam bu noktada, Marx, yukarda sözü edilen ciddi hastalık nöbetlerinden birine yakalandı. Burada, gene, ne son şeklini almış taslak, ne de hatta anaçizgileri sonradan doldurulabilecek bir şema vardı; yalnızca bir başlangıç çalışması -çoğu kez düzensiz bir not yığını, yorumlar ve alıntılar. Önce, bir ölçüde Birinci Kısımda yaptığım gibi, boşlukları doldurmak, yalnızca değinilmiş olan pasajları genişletmek ve böylece en azından yazarın tasarladığı her şeyi aşağıyukarı içerebilecek şekilde bu kısmı tamamlamaya çalıştım. Bunu en az üç kez denedim ve her seferinde başarısızlığa uğradım ve böylece yitirilen zaman, bu cildin gecikmesinin başlıca nedenlerinden birisidir. En sonunda yanlış yolda olduğumu anladım. Bu alandaki ciltlerle yazını baştan sona hatmetsem bile, sonunda ortaya koyacağım şey, gene de Marx’a ait olmayan bir kitap olurdu. Yapabileceğim tek şey, mevcut malzemeye elden geldiğince bir düzen vermek ve ancak en vazgeçilmez ekleri yaparak Gordiyon düğümünü kesip atmaktı. Ve işte bu yolu seçerek, bu kısım için bellibaşlı çalışmaları 1893 ilkyazında tamamlamayı başardım.

Çeşitli bölümlere gelince, Yirmibirinci-Yirmidördüncü Bölümler esas olarak tamamdı. Yirmibeşinci ve Yirmialtıncı Bölümler başvurulan alıntıların elenmesini ve başka yerlerde bulunan malzemenin metne katılmasını gerektiriyordu. Yirmiyedinci ve Yirmidokuzuncu Bölümler hemen bütünüyle elyazmasından alınabildiği halde, Yirmisekizinci Bölüm yer yer yeniden düzenlenmek zorunda kalındı. Ne var ki, asıl güçlük Otuzuncu Bölümde başgösterdi. Buradan sonra artık yalnız başvurulan alıntıların gerektiği gibi düzenlenmesi değil, her noktada araya giren tümcecikler ve konu-dışı şeylerle, vb. kesintiye uğrayan ve bir başka yerde gene çoğu kez rasgele devam eden düşünce zincirine gerekli düzeni vermekti. Böylece, yer değiştirmeler ve başka yerlerde kullanılanların çıkartılmaları ile Otuzuncu Bölüm biraraya getirildi. Otuzbirinci Bölüm gene büyük bir sürekliliğe sahipti. Ama elyazmasında, bunu, “Karışıklık” başlıklı ve çoğu, para, sermaye, dışarıya altın sızması, aşırı spekülasyon, vb. üzerine yirmiüç işadamı ve iktisatçının demeçlerinden derlenen ve yer yer kısa alaycı yorumların eklendiği, 1848 ve 1857 bunalımları konusundaki parlamento raporlarından yapılan alıntılardan başka bir şey içermeyen uzun bir kesim izliyordu. O sırada geçerli olan, para ile sermaye arasındaki bağıntı ile ilgili hemen hemen bütün görüşler, ya yanıtlar ya da sorular şeklinde burada sergileniyor ve anlaşılan Marx, para piyasasında görülen ve para ile sermayenin ne olduğu konusunda ortaya çıkan karışıklığı, eleştiri ve alayla ele almak istiyordu. Birçok girişimlerden sonra bu bölümün bir şekle sokulamayacağına aklım yattı.Buna ait malzeme ve özellikle Marx’ın yorumlarını taşıyanlar, uygun bulduğum yerlerde kullanılmıştır.

Ardından, oldukça düzenli olarak, Otuzikinci Bölüme koyduğum şeyler geliyor. Ne var ki, bunu hemen, bu kısımla ilgili akla gelebilecek her şey üzerine, yazarın yorumlarıyla karışmış şekilde parlamento raporlarından yapılan yeni bir alıntılar yığını izliyordu. Sona doğru bu alıntılar ile yorumlar gitgide madeni paraların hareketi ve kambiyo kurları üzerinde toplanıyordu ve her türden düşünceler ile son buluyordu. Buna karşılık “Kapitatist-Ôncesi” adlı bölüm (Otuzaltıncı Bölüm) oldukça tamamlanmış durumdaydı.

“Karışıklık” başlıklı yerden başlayarak, daha önce kullanılanlar dışında kalan bütün bu malzemeden, Otuzüçüncü Bölümden Otuzbeşinci Bölüme kadar olan bölümleri meydana getirdim. Sürekliliği sağlamak amacıyla. epeyce katmalar olmaksızın bunu yapmak kuşkusuz olanaksızdı. Sırf biçimsel nitelikte olmadıkça bu katmaların bana ait oldukları açıkça belirtilmiştir. Bu şekilde, ensonu, konuyla ilgili yazara ait bütün sözleri metne katmayı başarabildim. Zaten söylenmiş olan şeyleri yineleyen ya da elyazmasının daha fazla ele almadığı noktalara değinilen küçük bir alıntılar kısmı dışında hiç bir şey dışarda bırakılmamıştır.

Toprak rantı üzerine olan kısım, bütün bu kısmın planını Marx’ın Kırküçüncü Bölümde (elyazmasında rant üzerine olan kısmın son parçası) özetlemek gereğini duymuş olmasından da anlaşılacağı gibi, gerektiği şekilde düzenlenmiş olmamakla birlikte, çok daha tam işlenmiş durumdaydı. Bu oldukça elverişli bir durumdu, çünkü, elyazması Otuzyedinci Bölümle başlıyor, ardından Kırkbeşinci Bölümden Kırkyedinci Bölüme kadar olan bölümler ve daha sonra da Otuzsekizinci Bölümden Kırkdördüncü Bölüme kadar olan bölümler geliyordu. En çok uğraştıran şey, farklılık (differential) rantı II’ye ait tablolar ile, bu sınıf rantın üçüncü halinin, ait bulunduğu Kırküçüncü Bölümde hiç tahlil edilmemiş olmasının ortaya çıkarılması oldu.

Yetmişlerde Marx, toprak rantı konusundaki bu kısım için, büsbütün yeni, özel bir incelemeye girişmişti. Rus dostları tarafından kendisine imrenilecek bir bütünlük içersinde sağlanan, Rusya’da 1861 “reformundan” sonra kaçınılmaz duruma gelen istatistik raporlar ile toprak mülkiyeti hakkındaki öteki yayınları yıllarca Rusça asıllarından incelemiş ve bu belgelerden alıntılar yapmış ve bunların bu kısmını yeniden yazarken kullanmayı düşünmüştü. Rusya’daki hem toprak mülkiyetinin ve hem de tarımsal üreticilerin sömürülme biçimlerindeki çeşitlilik yüzünden, bu ülke, toprak rantını ele alan kısımda, İngiltere’nin, sınai ücretli emekle ilgili olarak birinci ciltte oynadığı aynı rolü oynayacaktı. Ne yazık ki, bu planı uygulama fırsatını bulamadı.

Ensonu, Yedinci Kısım tam olarak vardı, ama basılabilir duruma gelebilmesi için önce kesilmesi gerekli sonu gelmez tümceler içeren bir ilk müsvedde halindeydi. Son bölümün yalnızca başlangıç kısmı vardı. Gelişmiş kapitalist toplumun üç büyük gelir biçimine, toprak rantı, kâr ve ücretlere tekabül eden üç büyük sınıfı -toprak sahipleri, kapitalistler ve ücretli emekçiler- ile, bunların varlığı ile kaçınılmaz şekilde birarada bulunan sınıf savaşımı, kapitalist dönemin fiili bir sonucu olarak ele alınıp incelenecekti. Marx, bu gibi sonuç özetlerini, baskıdan hemen önceki sonal redaksiyona kadar tamamlamaz, o sıradaki tarihsel gelişmeler, şaşmaz bir düzenlilikle teorik önermelerine en güncel kanıtları sağlamış olurdu.

Sözlerini örneklemek için yapılan aktarmalar ve kanıtlar ikinci ciltte de olduğu gibi, birinciden epeyce daha azdır. Birinci ciltten alıntılar, 2. ve 3. baskıdaki sayfalara atıfta bulunmaktadır. Elyazmasında daha önceki iktisatçıların teorik anlatımlarına göndermede bulunulduğu zaman, kural olarak, yalnız isim verilmektedir; aktarmalar son redaksiyon sırasında eklenecekti. Kuşkusuz ben bunu olduğu gibi bırakmak durumunda idim. Yalnız dört parlamento raporu vardır, ama bunlar bol bol kullanılmıştır. Bunlar şunlardır:

1) Reports from Committees (of the Lower House), Volume VIII, Commercial Distress, Volume II, Part l, 1847-48, Minutes of Evidence. -Commercial Distress 1847-48 olarak aktarılmıştır.

2) Secret Committee of the House of Lords on Commercial Distress 1847, 1848’de basılan Rapor. Tanık ifadeleri 1857’de basılmıştır (çünkü, 1848’de çok uzlaştırıcı görülmüştür). CD 1848-57 olarak aktarılmıştır.

3) Report: Bank Acts. 1857. -Aynı, 1858.- Reports or the Committee of the Lower House on the Effect of the Bank Acts of 1844 and 1845 olarak aktarılmıştır.

Dördüncü cilde -artı-değer teorileri tarihine- herhangi bir olanak bulun bulmaz başlayacağım.


Kapital ‘in ikinci cildinin önsözünde, “Rodbertus’ta, Marx’ın gizli kaynağını ve ondan daha üstün bir öncüyü” keşfettikleri hayaline kapıldıkiarı için o sıralarda büyük bir yaygara koparan baylarla hesaplaşmak durumunda kalmıştım. Onlara, “bir Rodbertus iktisadının neyi başarabileceğini” göstermeleri için bir fırsat vermiştim. “Eşit ortalama bir kâr oranının, yalnızca değer yasasını bozmaksızın değil, bizatihı bu yasaya dayanarak nasıl meydana gelebileceği ve gelmek zorunda olduğunu” göstermelerini istemiştim. Öznel ya da nesnel, ama herhalde bilimsel olmayan nedenlerle, kahraman Rodbertus’u birinci dereceden bir iktisat yıldızı olarak göklere çıkartan bu aynı bayların bir teki bile buna bir yanıt getiremedi.Bununla birlikte, başkaları bu sqrun ile ilgilenmeyi zahmete değer buldular.
İkinci cildin eleştirisinde (Conrads Jahrbücher, XI, 1885, s. 452-65) Profesör Lexis, doğrudan bir çözüm bulma çabası göstermemekle birlikte, bu sorunu ele almıştır. Şöyle diyor: “Eğer çeşitli türden metalar tek tek ele alınır ve bunların değerleri kendi değişim-değerlerine eşit ve değişim-değerleri de fiyatlarına eşit ya da bunlarla orantılı olarak düşünülürse”, (rikardocu-marksist değer yasası ile, eşit ortalama kâr oranı arasındaki) “çelişkinin çözümlenmesi olanaksızdır.” Ona göre bu çözüm, ancak eğer “biz tek tek metaların değerini emeğe göre ölçmekten vazgeçer ve yalnızca metaların üretimini bir bütün olarak ele alır ve bunların toplam kapitalist ve işçi sınıfları arasındaki dağılımını düşünürsek” mümkün olur. “… İşçi sınıfı toplam ürünün ancak belli bir kısmını alır, … kapitalist sınıfın payına düşen öteki kısım, marksist anlamda artı-ürünü ve dolayısıyla, … artı-değeri temsil eder. Sonra kapitalist sınıfın üyeleri bu toplam artı-değeri, çalıştırdıkları işçi sayısına göre değil, toprak da sermaye-değer sayılmak üzere, herbirinin yatırdığı sermaye oranında aralarında bölüşürler.”Metalarda nesneleşen emek birimleri tarafından belirlenen marksist ideal değerler, fiyatlara tekabül etmeyip, ancak bunlara “gerçek fiyatlara giden bir değişikliğin çıkış noktaları olarak bakılabilir. Gerçek fiyatlar, eşit sermaye miktarları eşit kârları talep ederler olgusuna bağlıdırlar.” Bu nedenle bazı kapitalistler, kendi metaları için ideal değerlerden daha yüksek, diğerleri daha düşük fiyatlar sağlayacaktır. “Ama, artı-değer kaybı ve kazancı, kapitalist sınıf içersinde birbirini dengelediği için, toplam artı-değer miktarı, sanki bütün fiyatlar ideal değerlerle orantılı imiş gibi aynıdırlar.”

Görülüyor ki, sorun, burada, herhangi bir şekilde çözümlenmiş olmamakla birlikte, oldukça gevşek ve yüzeysel de olsa, bütünüyle alındığında, doğru olarak formüle edilmiştir. Ve bu, aslında, yukardaki yazar gibi “vülger iktisatçı” olmaktan belli bir gurur duyan bir kimseden bekleyebileceğimizden fazla bir şeydir. Bu, daha sonra tartışacağımız öteki vülger iktisatçıların yaptıkları işlerle kıyaslandığında, gerçekten şaşırtıcıdır. Lexis’in vülger iktisadı gene de kendisine özgü bir tür içersindedir. O, sermaye kazançlarının aslında Marx’ın belirttiği şekilde elde edilebileceğini, ama bu görüşü kabul etmeye, insanı hiç bir şeyin zorlayamayacağını söylüyor. Tersine, vülger iktisadın hiç değilse daha akla-uygun bir açıklama yaptığını söylüyor, şöyle ki: “Hammadde üreticisi, fabrikatör, toptancı ve perakendeci gibi kapitalist satıcılar, yaptlkları alışverişte, satınalma fiyatından daha yüksek bir fiyata satmak ve böylece, meta için kendilerinin ödediği fiyata belli bir yüzde eklemek suretiyle, hepsi de bir kazanç sağlarlar. Yalnız işçi kendi metaı için buna benzer bir ek değer elde edemez; kapitalist karşısında elverişsiz bir koşul içersinde bulunması nedeniyle, kendi emeğini ona malolduğu fiyata, yani geçim araçları karşılığında satmak zorunluluğundadır. Şu halde, fiyatlara yapılan bu eklemeler, tam etkisini, satın alıcı işçi yönünden korur ve toplam ürünün değerinin bir kısınının kapitalist sınıfa aktarılmasına neden olur.”

Sermaye kârları konusunda “vülger iktisadın” öne sürdüğü bu açıkıamanın, uygulamada marksist artı-değer teorisi ile aynı şeye varacağını; işçilerin Lexis’e göre de, tıpkı Marx’a göre olduğu gibi aynı “elverişsiz koşul” içersinde bulunduğunu; işçi olmayan herkesin metalarını fiyatlarının üzerinde satabildikleri halde işçilerin bunu yapamamaları nedeniyle bu soygunun aynı derecede kurbanları olduğunu; bu teoriye dayanarak İngiltere’de, Jevons ve Menger’in kullanım-değeri ve marjinal fayda teorisinin temeli üzerinde kurulduğu gibi, hiç değilse aynı derecede aklayatkın bir vülger sosyalizmin kurulabileceğini görmek için, insanın düşünme gücünü fazla zorlamasına gerek yoktur. Bana kalırsa, eğer Bay George Bernard Shaw bu kâr teorisinden haberdar olmuş olsaydı, Jevons ile Karl Menger’i şöyle bir yana iter ve geleceğin Fabian kilisesini bu kaya üzerinde yeni baştan kurmak için dörtelle işe sarılırdı.

Şu da var ki, gerçekte bu teori, marksist teorinin yalnızca değişik bir ifadesidir. Fiyatlara yapılan bütün bu eklemeleri ödeyen nedir? İşçilerin “toplam ürünüdür”. Ve bu, “emek” metaının, ya da Marx’ın dediği gibi emek-gücünün, fiyatının altında satılması zorunluluğu olgusundan ileri gelmektedir. Çünkü, eğer üretim maliyetlerinin üzerinde bir fiyatla satılmaları bütün metaların orlak bir özelliği ise ve, daima üretim maliyetinin altında satıldığı için, erriek bunun tek istisnası ise, emek, bu vülger iktisat dünyasına egemen olan fiyatın altında satılıyor demektir. Şu halde, bunun sonucu kapitaliste ya da kapitalist sınıfa giden ek kâr, son tahlilde, ancak, işçinin, kendi emek-gücünün fiyatı için bir eşdeğeri yeniden ürettikten sonra, karşılığı kendisine ödenmeyen bir ek ürün, yani bir artı-ürün, karşılığı ödenmeyen bir ürün ya da artı-değer üretmek zorunda bulunması olgusundan ileri gelir ve gelebilir. Lexis, deyimlerini seçerken son derece dikkatli bir insan. Yukardaki anlayışın kendisine ait olduğunu hiç bir yerde açıkça söylemiyor. Ama eğer öyleyse, kendisinin de dediği gibi, herbirinin Marx’ın gözünde. “olsa olsa umutsuz bir budala” olduğu, sıradan vülger iktisatçılardan birisi ile değil, vülger iktisatçı kılığına bürünmüş bir marksist ile karşı karşıya olduğumuz, gün gibi açıktır. Bu kılık değiştirmenin bilinçli ya da bilinçsiz yapılması, bizi bu noktada ilgilendirmeyen psikolojik bir sorundur. Bunu araştırmaya kalkışacak bir kimsenin, Lexis gibi hiç kuşkusuz akıllı bir adamın nasıl olup da bir zamanlar çift maden sistemi gibi bir saçmalığı savunduğunu araştırması da yerinde olur.

Soruna gerçekten bir yanıt bulmaya ilk kalkışan,Die Durchschnittsprofitrate auf Grundlage des Marx’schen Werthgesetzes, Stuttgart, Dietz, 1889, başlıklı kitapçığı ile Dr. Conrad Schmidt oldu. Schmidt, piyasa fiyatlarının oluşumunun ayrıntılarını hem değer yasası ve hem de ortalama kâr oranı yasası ile bağdaştırmaya çalışıyor. Sanayi kapitalisti kendi ürününde, önce, yatırdığı sermayenin bir eşdeğerini, sonra, karşılığında hiç bir şey ödemediği bir artı-ürün alıyor. Ama, bir artı-ürün elde etmek için üretime sermaye yatırmak zorundadır. Yani, bu artı-ürünü ele geçirebilmek için, belirli bir miktar maddeleşmiş emek kullanmak zorundadır. Kapitalist için demek ki, yatırdığı sermaye, bu artı-ürünü elde etmek için toplumsal bakımdan gerekli maddeleşmiş emek niceliğini temsil eder. Bu, her sanayi kapitalisti için geçerlidir. Şimdi, metalar, değer yasasına göre, üretilmeleri için toplumsal bakımdan gerekli-emekle orantılı olarak karşılıklı değişildiği ve, kapitalisti ilgilendirdiği kadarıyla, artı-ürünün yapımı için gerekli-emek, sermayesinde birikmiş geçmişte harcanmış emek olduğu için, buradan, artı-ürünlerin birbirleriyle, bunlarda fiilen maddeleşmiş emekle orantılı olarak değil, bunların üretimleri için gerekli sermayelerin miktarlarıyla orantılı olarak değişilecekleri sonucu çıkar. Şu halde, her birim sermayeye düşey pay, üretilmiş bulunan bütün artı-değerler toplamının, bunların üretiminde harcanan sermayelerin toplamına bölünmesİne eşittir. Buna göre, eşit miktarda sermayeler. eşit uzunluktaki zaman aralıklarında eşit kârlar sağlar ve bu, artı-ürünün böylece hesaplanan maliyet fiyatının, yani ortalama kârın, karşılığı ödenen, hem de ödenmeyen ürünün maliyet fiyatına eklenmesiyle ve hem karşılığı ödenen, hem de ödenmeye ürünün, bu artan fiyat ile, satılmasıyla gerçekleştirilir.Ortalama kâr oranı, Sohmidt’in de dediği gibi, değer yasası tarafından belirlenen ortalama meta fiyatlarını dikkale almadan biçimlenir.

Bu yapı son derece ustacadır. Tamamen hegelci bir örneğe göre biçimlenmiştir, ama hegelci yapıların çoğunluğu gibi doğru değildir. Artı-ürün ya da karşılığı ödenen ürün hiç farketmez. Eğer, değer yasası, ortalama fiyatlar için de doğrudan doğruya geçerli ise, bunların her ikisinin de, üretimleri için gereken ve üretimlerinde harcanan toplumsal bakımdan gerekli-emekle orantılı, fiyatlara satılmaları zorunludur. Değer yasası, daha başlangıçta, kapitalist düşünce biçiminden kaynaklanan bir fikre, sermayeyi oluşturan geçmişe ait birikmiş emeğin yalnızca belli bir hazır değerler toplamı olmayıp, üretimde ve kârın oluşumunda bir etmen olduğu için, aynı zamanda değer üreten bir şey ve dolayısıyla kendine ait değerden daha büyük bir değerin kaynağı olduğu fikrine karşı çıkmıştır; bu yasa, yalnız canlı emeğin bu niteliğe sahip bulunduğunu saptar. Kapitalistlerin, sermayeleri ile orantılı eşit kârlar bekledikleri ve sermaye yatırımlarına, kârlarının bir tür maliyet fiyatı gözüyle baktıkları çok iyi bilinir. Ne var ki, eğer Schmidt, bu anlayışı, ortalama kâr oranına dayanan fiyatlar ile değec yasasını bağdaştırmada bir araç olarak kullanmaya kalkışırsa, bu yasayı onun ortak belirleyici etmenlerinden biri olarak, yasanın tümüyle çeliştiği bir düşünce halinde niteleyerek, değer yasasının kendisini yadsımış olur.

Ya birikmiş emek, aynı canlı emek gibi değer yaratır. Bu durumda değer yasası, geçerli değildir.

Ya da bu emek, değer yaratmaz. Bu durumda da Schmidt’in açıklaması değer yasası ile bağdaşrnaz. Schmidt, çözüme oldukça yakın olduğu bir sırada yolunu şaşırmıştır, çünkü, herbir metaın ortalama fiyatının değer yasasına uyduğunu göstermek için bir matematiksel formülden başka bir şeye gereksinmesi olmadığına inanıyordu. Ne var ki, hedefe çok yaklaşmışken, bu konuda yanlış bir yola sapmakla birlikte, kitapçığının geri kalan kısmı, Kapital ‘in ilk iki cildinden daha fazla sonuçları nasıl bir anlayışla çıkarttığını göstermektedir.Marx’ın, üçüncü cildin üçüncü kısmında, kâr oranının o zamana kadar doğru açıklaması yapılmamış olan düşme eğilimi konusunda geliştirdiği doğru açıklamayı bağımsız olarak bulma, ve gene, ticari kârın sınai artı-değerden geldiğini aydınlığa kavuşturma ve faiz ile toprak rantı konusunda, Marx’ın üçüncü cildin dördüncü ve beşinci kısımlarında geliştirdiği fikirlere onu daha önce götüren birçok gözlemlerde bulunma onuru ona aittir.

Daha sonraki bir makalesinde ( Neue Zeit, 1892-93, n°3 ve 4) bu sorunu çözme çabasında, Schmidt, farklı bir yol tutar. Sermayenin, ortalamanın altında kâr sağlayan üretim kollarından, ortalamanın üzerinde kâr sağlayan üretim kollarında, ortalamanın üzerinde kâr sağlayan ürretim kollarına aktarılmasına neden olan rekabetin ortalama kâr oranını yarattığını öne sürer. Rekabetin kârların eşitlenmesinde büyük bir rol oynadığı, yeni bir buluş değildir. Ama şimdi Schmidt, kârlardaki bu dengelenme hareketinin, fazla miktarda üretilmiş metaların satış fiyatlarının, toplumun, bunlar için, değer yasasına göre ödeyebileceği bir değer büyüklüğüne indirgenmesi ile aynı şey olduğunu tanıtlamaya çalışıyor.Marx’ın, kitabın kendisinde yaptığı tahliller, bu yolun da gene hedefe götüremeyeceğinin açık kanıtlarıdır.
Schmidt’ten sonra P. Fireman bu sorunu ele aldı. Conrads Jahrbücher, dritte Folge, III, s. 793.) Marksist tahlillerin öteki yanları üzerindeki düşüncelerine burada girmeyeceğim.Bunlar, Marx’ın yalnızca araştırdığı yerlerde, tanım yapmak istediği ve, genellikle Marx’ın yapıtlarında, insanın değişmeyen, hazırlop, her zaman için geçerli tanımlar bulabileceği gibi yanlış varsayımlara dayanmaktadırlar. Şeyler ile bunların birbirleriyle ilişkileri sabit değil değişken olarak kabul edilip kavrandığında, bunların zihinsel imgeleri, fikirlerin de aynı şekilde değişim ve dönüşüme bağlı bulunacağı; ve bunların katı tanımlar içersinde hapsedilmiş olmayıp, tarihsel ya da mantıksal oluşum süreçleri içersinde geliştikleri apaçıktır. Bu, hiç kuşkusuz, Marx’ın birinci kitabının başlangıcında, sermayeye ulaşmak üzere tarihsel öncül olarak basit meta üretiminden niçin yola çıktığını -mantıksal ve tarihsel bakımdan ikinci dereceden bir biçimde, kapitalist biçimde değişikliğe uğramış bir metadan değil de basit bir metadan hareket ettiğini- aydınlığa kavuşturmaktadır. Ne var ki, Fireman bunu kesinlikle görememektedir. Bunları ve daha başka değişik itirazlara yolaçabilecek öteki yan konuları en iyisi bir yana bırakalım ve hemen sorunun özüne girelim. Teori, Fireman’a, belli bir artı-değer oranında, artı-değer oranının, kullanılan emek-gücü ile orantılı olduğunu öğretirken, o, deneyimden, belli bir ortalama kâr oranında, kârın, kullanılan toplam sermaye ile orantılı olduğunu öğreniyor. O, bunu, kârın yalnızca göreneksel bir görüngü (onun dilinde bu, belirli bir toplumsal oluşuma aittir ve onunla varolup yokolan bir şey demektir) olduğunu söyleyerek açıklıyor. Varlığı düpedüz sermayenin varlığına bağlıdır. Sermaye kendisi için bir kâr sağlayacak kadar güçlü olmak kaydıyla, rekabetin zoruyla, kendisine, bütün sermayeler için eşit bir kâr oranı da sağlar. Eşit bir kâr oranı olmaksızın kapitalist üretim düpedüz olanaksızdır. Bu üretim biçimi veri olduğuna göre, bireysel kapitalist için kâr miktarı, belli bir kâr oranına, yalnızca sermayesinin büyüklüğüne bağlıdır. Öte yandan, kâr, artı-değerden, karşılığı ödenmeyen emekten ibarettir. Peki öyleyse, büyüklüğü emeğin sömürü derecesine bağlı bulunan artı-değerin, büyüklüğü kullanılan sermaye miktarına bağlı bulunan kâra dönüşmesi nasıl oluyor? “Değişen ve değişmeyen sermaye … arasındaki oranın en büyük olduğu bütün üretim kollarında metaların değerlerinin üzerinde satılmalarıyla; ama, bu ayrıca, değişmeyen ve değişen sermaye arasındaki s : d oranının en küçük olduğu üretim kollarında, metaların değerlerinin altında ve ancak s : d oranının ortalama belli bir rakamı temsil ettiği üretim kollarında gerçek değerleri üzerinden satıldıkları anlamını da taşır. Bireysel fiyatlar ile bunların kendi değerleri arasındaki bu tutarsızlık, değer ilkesini çürütür mü? Asla. Çünkü bazı metaların fiyatları değerlerinin üzerine yükselirken, ötekilerin fiyatları aynı miktarda düştükleri için fiyatların toplamı, değerlerin toplamına eşit kalır … sonunda bu uyumsuzluk ortadan kalkar.” Bu uyumsuzluk bir “düzensizliktir”; “ne var ki, pozitif bilimlerde önceden bilinebilir bir düzensizliğe bir yasanın çürütülmesi gözüyle bakılması olağan değildir”.

Yukardaki sözler, Dokuzuncu Bölümdeki ilgili pasajlarla karşılaştırılırsa Fireman’ın gerçekten, dikkati çeken bir noktaya parmak bastığı görülecektir. Ne var ki, onun bu güçlü makalesinin hiç de layık olmadığı şekilde soğuk karşılanışı, Fireman’ın tam ve kapsamlı bir çözüme ulaşabilmesi için bu buluştan sonra bile daha ne kadar çok konuları birbirine bağlayan ara halkaya gereksinme bulunduğunu göstermektedir. Çok kişi bu soruna ilgi duyduğu halde hâlâ parmaklarını yakmaktan korkuyorlardı. Ve bu, yalnız Fireman’ın buluşunu yarım bırakmasıyla değil, marksist tahlil konusundaki anlayışının inkar kabul etmez yanlışlığı ve bu yanlış anlayışa dayanarak bu konuda yaptığı genel eleştiri ile de açıklanmaktadır.

Güç bir konuda kendisini gülünç duruma düşürme fırsatinı Zurich’li Herr Profesör Julius Wolf hiç kaçırmamaktadır. Bize, bütün sorunun nispi artı-değerde çözümlendiğini söylüyor (Conrads Jahrbücher, 1891, dritte Folge, II, S. 352 ve devamı). Nispi artı-değer üretimi, değişmeyen sermayenin değişen sermaye karşısında artmasına dayanır. “Değişmeyen sermayedeki bir fazlalık, işçilerin üretici güçlerinde bir fazlalığı öngörür. Üretici güçteki bu fazlalık (işçilerin yaşam gereksinmelerini ucuzlatmak yoluyla) artı-değerde bir fazlalık meydana getirdiği için, artan artı-değer ile, toplam sermayede değişmeyen sermayenin payındaki artış arasında doğrudan bir bağıntı kurulur. Değişmeyen sermayedeki bir fazlalık, emeğin üretici gücünde bir fazlalığı belirtir. Değişen sermayenin aynı kalması ve değişmeyen sermayede bir artış ile artı-değerde de Marx’a göre bir artış olması gerekir. Önümeze konulan sorun buydu.”
Gerçekte Marx, birinci ciltte yüzlerce yerde bunun tam tersini söylemektedir; Marx’a göre, değişen sermaye azaldığı zaman, nispi artı-değerin değişmeyen sermayedeki artış ile orantılı olarak artacağı iddiası, bütün parlamento hitabet sanatını utandıracak kadar şaşırtıcıdır; gerçekte Herr Julius Wolf, nispi ya da mutlak artı-değer kavramlarını, ne nispi ve ne de mutlak olarak hiç mi hiç anlamadığını her satırında ortaya koymaktadır; ne var ki, kendisi için söylediği, “ilk bakışta, insan kendisini gerçekten bir curcuna ağı içersine düşmüş gibi hissediyor” sözleri, bütün makalesi içersinde tek doğru sözdür. Ama bütün bunların ne değeri var? Herr Julius Wolf, parlak buluşundan öylesine gurur duymaktadır ki, bunun için Marx’ın ardından övgüler düzmekten ve kendi uçsuz bucaksız budalalığını, “onun [Marx’ın] kapitalist ekonomiyi eleştirme sisteminde gösterdiği dikkatin ve uzak görüşlülüğün yeni bir kanıtı” olarak göklere çıkarmaktan kendisini alıkoyamamaktadır.

Ama ardından daha da enfesi geliyor. Herr Wolf diyorlar ki: “Ricardo da aynı şekilde, eşit bir sermaye yatırımının, tıpkı aynı emek harcamasının, aynı artı-değer (niceliği bakımından) yaratması gibi, eşit bir artı-değer (kâr) sağladığını iddia etmişti. Ve şimdi sorun, bunların birbirleriyle nasıl bağdaştığı idi. Ama Marx, sorunun bu şekilde konulmasını kabul etmiyordu. O, her türlü kuşkunun ötesinde (üçüncü ciltte) tanıtlamıştır ki, ikinci öneri, değer yasasının zorunlu bir sonucu olmadığı gibi, kendi değer yasasıyla bile çelişmektedir ve bu nedenle … derhal reddedilmesi gerekir.” Ve bunun üzerine Wolf, hangimiz, Marx mı yoksa ben mi bir hata yaptım diye yoklamaya başlar. Karanlıkta bir yol bulmaya çalışanın kendisi olduğu, doğal olarak hiç aklma gelmez.

Bu seçkin parça üzerinde bir tek boş sözcük söylemiş olsaydım, okurlarıma saygısızlık etmiş olur, durumun komikliğini görememiş olurdum. Yalnız şu kadarını eklemek isterim ki, Conrad Schmidt’in yukarda sözü edilen yapıtının, “doğrudan doğruya Engels tarafından ilham edildiği” konusunda profesörler arasında yapıldığı öne sürülen dedikoduyu ortaya dökmek için bu fırsattan yararlanmada gösterdiği küstahlık, bir zamanlar, “Marx’ın üçüncü ciltte hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde tanıtlamış olduğunu” söylemeye cesaret ettiği küstahlığa uygun düşmektedir. Herr Julius Wolf! Sizin yaşadığınız ve çekiştiğiniz dünyada, başkalarının önüne açıkça bir sorun atan kimsenin, bunun çözümünü gizlice yakın dostlarına sızdırması olağan sayılabilir. Sizin bu türden şeyler yapabileceğinize ben inanmaya hazırım. Ama benim yaşadığım dünyada bir kimsenin bu gibi zavallıca hilelere başvurma gereksinmesi duymayacağını bu önsöz tanıtlamış olacaktır.

Marx’ın ölümünün hemen ardından Bay Achille Loria, Nuova Antologia ‘da (April 1883) onun üzerine alelacele bir makale yayımladı. Yazının başındaki yanlış bilgilerle dolu yaşam öyküsünü, toplumsal, siyasal ve yazınsal yapıtlarının bir eleştirisi izliyordu. Marx’ın materyalist tarih anlayışını tahrif ediyor ve büyük bir amacın peşinde olduğunu açığa vuran bir güvenle çarpıtıyordu. Ve bu amaca en sonunda ulaşılıyordu. Aynı Bay Loria, 1886’da, La teoria economica della constituzione politica adlı bir kitap yayımladı ve burada, hayretten ağzı açık kalan çağdaşlarına, 1883’te kasten ve tamamen yanlış yorumladığı Marx’ın tarih anlayışının kendi buluşu olduğunu ilan etti. Marksist teori, doğal olarak. burada epeyce darkafalı bir düzeye indiriliyor ve kitap, dördüncü sınıf öğrencisi için bile gözyumulamayacak budalaca tarihsel örnekler ve kanıtlarla dolu bulunuyordu. Ama ne zararı var? Siyasal koşulların ve olayların her yerde daima buna tekabül eden iktisadi koşullarla açıklandığı konusundaki buluş, burada öne sürüldüğü gibi 1845’te Marx tarafından değil, 1886’da Bay Loria tarafından yapılmıştı. En azından, o, bunu, hemşerilerine ve kitabı Fransa’da çıktıktan sonra bazı Fransızlara da yutturmayı becermiş ve İtalyan sosyalistleri, anlı-şanlı Loria’yı aşırılmış tavuskuşu tüylerinden yolma fırsatını bulana kadar, şimdi de İtalya’da, yeni bir çağ açan tarih teorisinin yazarı olarak poz yapabilirdi.

Şu var ki, bu, Bay Loria ‘nın tutumunun ancak küçük bir örneğidir. O, bize, Marx’ın bütün teorilerinin, bir bilinçli bilgiççiliğe ( un consapute sofisma ) dayandığı; ve yanıltıcılık [ paralogism ] ( sapendolit tali ) olduklarını bildiği halde bile yanıltıcılık yapmaktan vazgeçmediği vb., konusunda güvence veriyor. Ve okurlar üzerinde, Marx’a, küçük ayak oyunlarını bizim Padualı profesör gibi aynı zavallı yalanlarla tezgahlayan Loria’vari ne idüğü belirsiz bir türedi gözüyle bakmaları için bir dizi benzer aşağılık imalarla gerekli etkiyi yaptıktan sonra, onlara önemli bir sırrı açıklıyor ve bizi döndürüp dolaştırıp tekrar kâr oranına getiriyor.
Bay Loria diyor ki: Marx’a göre, bir kapitalist sanayi kuruluşunda üretilen artı-değer (bunu, Bay Loria, burada, kârla bir tutuyor) miktarı, burada kullanılan değişen sermayeye bağlıdır, çünkü değişmeyen sermaye kâr sağlamaz. Ama bu, gerçeğe aykırıdır. Çünkü uygulamada kâr, değişen sermayeye değil, toplam sermayeye bağlıdır. Ve Marx’ın kendisi bunu görüyor (Buch I, Kap. XI – Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Onüçüncü Bölüm, Sol Yayınları, Ankara 1975. – Ed. ) ve yüzeyde olguların teorisiyle çelişir göründüklerini kabul ediyor. Ama o, bu çelişkinin üstesinden nasıl geliyor? Okurlarına, daha sonraki henüz yayınlanmamış bir cildi salık veriyor. Loria, kendi okurlarına, Marx’ın yazmayı hiç bir zaman düşünmediğine inandığı bu cilt hakkında zaten bilgi vermişti, şimdi ise zafer çığlıkları atıyor: “Henüz yayınlanmadığı halde, Marx’ın kendisine karşı olanlara karşı daima öne sürdüğü bu ikinci cildin, bilimsel kanıtlar getirmeyi beceremediği zaman başvurduğu kurnazca bir bahane (uningegnoso spediente ideato dal Marx a sostituzione degli argomenti scientifici) olduğunu iddia etmekte asla haksız değildim.” Ve bütün bunlardan sonra her kim Marx’ın, l’illustre [ünlü. -ç.] Loria ile aynı bilimsel sahtekarlar sınıfına girdiğine inanmazsa, iflah olmaz birisidir.

Hiç değilse şu kadarını öğreniniş bulunuyoruz: Bay Loria’ya göre, marksist artı-değer teorisi, genel bir eşit kâr oranının varlığı ile kesenkes bağdaşamaz. Bundan sonra ikinci cilt ve onunla birlikte benim tam bu nokta üzerindeki açıktan açığa itirazım yayınlandı. Eğer Bay Loria bizler gibi utangaç bir Alman olsaydı, biraz olsun utanç duyabilirdi. Ama o, sıcak bir iklimden gelen kendini beğenmiş bir güneylidir ve kendinin de tanıklık edebileceği gibi orada serinkanlılık doğal bir gereksinmedir. Kâr oranı ile ilgili sorun açıktan açığa ortaya konulmuştur. Bay Loria, bunun çözümlenemez olduğunu açıkça ilan etmiştir. Ve işte şimdi tam bu nedenle, onu herkesin gözü önünde çözümleyerek kendisini aşmış olacaktır.

Bu mucize, Conrads Jahrbücher, neue Folge, Buch XX, s. 272 ve devamında, Conrad Schmidt’in sözü edilen kitapçığı ile ilgili bir makalede başarılmıştır. Loria, ticari kârın nasıl yapıldığını Schmidt’ten öğrendikten sonra, birdenbire her şey çözümlenmiş oldu. “Değerin, emek-zamanı ile be!lrlenmesi, sermayelerinin daha büyük bir kısmını ücretlere yatıran kapitalistlere avantaj sağlayacağı için, üretken olmayan” (yani ticari) “sermeye, bu ayrıcalıklı kapitalistlerden daha yüksek bir faiz” (yani kâr) “çekebilir ve böylece, bireysel sanayi kapitalistleri arasında bir eşitlik sağlayabilir. … Örneğin, eğer A, B, C, sanayi kapitalistlerinin herbiri, üretimde 100 işgünü ve sırasıyla 0, 100, 200 değişmeyen sermaye kullansa ve eğer 100 işgünü için ücretler 50 işgünü tutsa, bunların herbirisi 50 işgünlük artı-değer elde eder ve kâr oranı, birinci kapitalist için %100, ikinci için %33,3 ve üçüncü için %20 olur. Ama eğer dördüncü bir D kapitalisti, A’dan 40 işgünü değerinde, B’den 20 işgünü değerinde, bir faiz” (kâr) “talep eden 300’lük bir verimsiz sernıaye biriktirnıiş olsa, A ve B kapitalistlerinin kâr oranı, tıpkı C gibi %20’ye düşer, oysa 300’lü sermayesi ile D, 60 ‘lık bir kâr ya da diğer kapitalistler gibi %20’lik kâr oranı sağlamış olur.”

İşte böylesine şaşırtıcı bir ustalıkla l’illustre Loria, on yıl önce çözümlenemez diye ilan ettiği sorunu bir çırpıda çözümleyiveriyor. Ama ne yazık ki, bu “üretken olmayan sermayenin” sanayicilerden ortalama kâr oranı üzerindeki fazla kârlarını sızdırma ve tıpkı toprak sahibinin kiracının artı-karını toprak rantı diye cebe indirmesi gibi bunu kendi cebinde alıkoyma gücünü nereden aldığının sırrını bize açıklamıyor. Aslında ona kalırsa, bunun, sanayicilerden toprak rantına benzer bir haraç toplayarak bu yoldan ortalama bir kâr oranını oluşturan tüccarlar olması gerekiyor. Hemen herkesin bildiği gibi ticari sermaye gerçekten de genel kâr oranını oluşturmakta çok önemli bir etmendir. Ne var ki, ancak ekonomi politiği içten içe küçümseyen bir kalemşor, bu sermayenin, genel kâr oranı daha şekil almadan önce bile, bu genel oranındaki bütün artı-değer fazlalığını emme ve üstelik herhangi bir taşınmaz mülkiyete gereksinme olmaksızın bunu kendisi için toprak rantına çevirme sihirli gücüne sahip bulunduğunu iddia edebilir. Bundan daha az şaşırtıcı olmayan bir iddia da, ticari sermayenin, artı-değerleri, ortalama kâr oranını tıpı tıpına karşılayan belirli sanayicileri keşfetmesi ve marksist değer yasasının bu talihsiz kurbanlarının çilesini, bunlara ait ürünleri, bir komisyon bile talep etmeksizin onlar adına bedavadan satmak suretiyle hafifletmeyi kendisi için bir ayrıcalık saymasıdır. Marx’ın böylesine sefil hilelere başvurmaya gereksinmesi olduğunu hayal etmesi için bir insanın ne denli şarlatan olması gerekir!

Ne var ki, onu kuzeyli rakipleriyle, sözgelişi, o da daha dünkü çocuk olmayan Herr Julius Wolf ile karşılaştırdıktan sonradır ki, ünlü Loria bütün görkemiyle parlar. Herr Wolf, Sozialismus und kapitalistische Gesellschaftsordnung üzerine olan kalın kitabında bile, İtalya’nın yanında çenileyen köpek eniği gibi kalır. Marx’ı da, başkalarından ne daha fazla, ne de daha az, ancak Bay Loria’nın kendisi kadar bilgiç, yanıltıcı, palavracı ve şarlatan diye kabul eden -Marx’ın yazmaya gücü yetmeyeceğini ve hiç bir zaman da yazamayacağını çok iyi bildiği halde, başı dara düştüğü zamanlarda, teorisini bir sonraki ciltte tamamlayacağını açıkça vaadettiğini söyleyen, maestronun ender sırdaşı yanında, ne kadar da beceriksiz kaldığını söyleyerek, onu küçümseyecek ve bir patavatsızlık edecektim. Sınırsız bir küstahlıkla birlikte güç durumlardan bir yılanbalığı gibi sıyrılma hüneri, yediği tekmelere kahramanca göğüs germesi, başkalarının başarılarını elçabukluğu ile aşırması, arsız bir şamatayla reklamcılık, dost çığlıkları ile ününü yayma çabası-bütün bunlarda ona kim rakip olabilir ki?
İtalya klasizmin ülkesidir. Modern zamanların şafağının söktüğü büyük çağdan beri, Dante’den Garibaldi’ye kadar eşi bulunmaz klasik yetkinlikte görkemli kişiler yetiştirmiştir. Ama yozlaşma ve yabancı egemenlik dönemi de, ona, aralarında özellikle iki belirgin tipin, Sganarelle ve Dolcamara’nın da bulunduğu klasik insan müsveddelerini miras bırakmıştır.Bunların her ikisinin klasik bir bileşimi bizim illustre Loria’da kişileşmiştir.

Konuyu bağlarken okurlarımı Atlantiğin karşı kıyısına götürmem gerekiyor. New York’lu Dr. (tıp) George C. Stiebeling de, soruna bir çözüm ve hem de çok basit bir çözüm bulmuştur.Gerçekten de öylesine basit bir çözüm ki, kendisini ne orada, ne de burada kimse ciddiye almamıştır.Bu, onu öfkelendirmiş ve büyük suyun her iki yakasında yayınladı sonu gelmez kitapçık ve gazete değerleriinde bunun haksızlığından acı acı yakınmıştır. Kendisine, Neue Zeit ‘ta, bütün çözümünde matematik bir yanılgıya dayandığını anlatılmıştı. Ama bu onu pek etkilemedi. Marx da pek çok matematik yanlışlar yapmıştı, ama gen de pek çok şeyde haklı çıkmıştı. Öyleyse şimdi Dr. Stiebeling’in çözümüne bir gözatalım.

“Eşit sermayeler ve eşit zamanların uzunluklarıyla çalışarak değişmeyen ve değişen sermayeler arasındaki fark veya farklı farklılıkların iki fabrika alıyorum. Sermayelerin oranındaki farkın = x olsun. Fabrika için y = s + d , II. Fabrika için y = (s – x) + (d + x) Bu durum, fabrika için artı-değer oranı = s / d, ve II. Fabrika için = k / d + x’dir. sermaye y, ya da s + d, belli bir zaman kendisi kadar büyüdüğü toplam artı-değere (a) ben, kâr (k) diyorum, demek ki: k = a’dır. şu halde I. fabrika için kâr oranı = k / y ya da s / a + d ve II fabrika için gene k / y, ya da a / (s + x) + (d + x) yani gen = a / s + d Sorun. bir durum vermek ki, değer yasası gereğince, eşit veya eşit zaman ve ve eşit olmayan canlı emek miktarları ile, artı-değerleme bir değişme,ortalama kârım bir eşitlenmeye neden oıur. “(GC Stiebeling, Das Werthgesetz und die Profitrate, New York, John Heinrich.)

Dr. Stiebeling’e gen de birI. fabrikanın ürettiği artı-değer miktının, II. fabrikanın ürettiği artı-değer miktarına eşitlendi nereden biliyor? s, d, y ve x’in, yani hesaptaki öteki bütün etmenlerin, iki fabrika için eşit olmak açıkça söylüyor, ama a’nın hiç sözünü etmiyor. Yukarda sözü edilen artı-değer miktının onun ikisini de cebirsel olarak alarak, bunların mutlaka eşit olacaktır. Çıkmaz. Oysa asıl kanıtlanması gereken şey budur, çünkü Bay Stiebeling fazla kafa yormadan, kârı da (k) artı-değerle aynı şey söyıyor. Şimdi ortada ancak iki şık var. Ya iki çift, iki fabrikada da aynı miktarda artı-değer üretir ve bu çok, iki sermaye de eşitlenir; kârınızı sağlar. Bu durum Bay Stiebeling,aslında kanıtlamaktadır istediğim daha başlatta gerçek diye almış oluyor. Ya da, bir fabrika diğerinden daha fazla artı-değer üretiyor; Bu durumda hepsi hesabı altüst oluyor.

Bay Stiebeling, dağlar kadar hesabı bu matematik yanılgı üzerine kurmak ve bunları halka sergilemek için can can, ne parasını esirgemiştir. Sırf gönül huzuru için kendisini temin ederim ki, hemen hepsi aynı derece derece önaştırma ve böyle durumda pek çok durumda, onun tanıtlamaya çalıştığından büsbütün farklı bir bir tanıtmaktadır. Örneğin, 1870 ve 1880 Amerikan sayım rakamlarını karşılaştırarak, kâr oranı’nı fiilen düştüğünde tanıtlar, ama bunu yanlış yorumlar, ve deneyime dayanılarak Marx’ın kararlılığı kâr oranı teorisinin düzeltilmesi gerektiği sonucunu çıkartır. Bu üçüncü üründen ayrılırken, bu markist “kararlı kâr oranı” teorisinin tamamen Bay Stiebeling’in hayalindeki bir ürünü olduğu ve kâr oranındaki düşen eğiliminin, Şerif Bey’in sözleşmesinde anlaşılmış olacaktır. Dr. Stiebeling’in iyi niyetli olduğuna hiç kuşku yok, ama bilimsel sorunlarla uğraşmak isteyen bir kimsenin, onun şeyden önce, yararlanmak istediği yapıtları,yazarının yazdığı gibi okumayı, bunlara katmaksızın okumayı öğrenmesi gerekir.

Tüm araştırmanın sonucu bu konuda bir kez daha gösteriyor ki, bu konuda bir şeyler başarmış olan gene yalnız işaretist okuldur. Eğer Fireman ve Conrad Schmidt bu üçüncü cildi okurlarsa, herbiri kendi adına göre kendi yapıtlarından pekala memnun olabilirler.

Londra, 4 Ekim 1894

FRIEDRICH ENGELS

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir