Friedrich Engels – “Fransa’da Sınıf Savaşımları” önsözü

melk2YENİDEN yayınlanan bu yapıt, Marx’ın, çağdaş tarihin bir parçasını, verili ekonomik durum temeli üzerinde kendi materyalist anlayışıyla açıklama yolunda ilk girişimiydi. Komünist Manifesto’da, teori, bütün modern tarihin geniş bir taslağını yapmak için kullanılmıştı; Marx ve ben, Neue Rheinische Zeitung’da yayınlanan yazılarımızda, teoriyi, o günün siyasal olaylarını yorumlamak için kullanmıştık. Buna karşılık, burada bütün Avrupa’da, kritik olduğu kadar tipik olan birkaç yıllık bir gelişmenin akışı sırasında nedenlerin ardarda iç bağlanışını ortaya koymak, yani yazarın anlayışıyla uygunluk içinde, siyasal olayları, son tahlilde ekonomik olan nedenlerin sonuçlarına kadar izlemek sözkonusuydu.

Olaylar ve olay dizileri güncel tarihle değerlendirilirse, sonal ekonomik nedenlere kadar uzanmak asla olanaklı olmayacaktır. Yetkili teknik basının o kadar bol materyal sağladığı bugün bile, dünya pazarındaki sanayinin ve ticaretin gidişini ve üretim yöntemlerinde oluşan değişiklikleri, en önemlileri birdenbire bütün yeğinliği ile gün ışığına çıkmadan önce uzun süre gölgede kalan, son derece karmaşık olan ve her gün değişen bu etkenlerden, herhangi bir anda, genel bir sonuç çıkarabilecek biçimde günü gününe izlemek, İngiltere’de de olsa, hâlâ olanaksızdır. Belirli bir dönemin ekonomi tarihine berrak toplu bir bakış, aynı an için hiçbir zaman olanaklı değildir; bu, ancak her şey olup bittikten, materyali toplayıp ayıkladıktan sonra yapılabilir. İstatistik, burada zorunlu bir kaynaktır, ve hep topallayarak arkadan gelir. Demek ki, devam etmekte olan çağdaş tarih için, hemen her zaman bu en kesin etkeni değişmez kabul etmek, incelenen dönemin başlangıcındaki ekonomik durumu bütün dönem için veri ve değişmez olarak işlemek ya da apaçık olayların sonucu olan, dolayısıyla kendileri de açıkça ortaya çıkan bu ekonomik durumdaki değişiklikleri hesaba katmak zorunda olunacaktır. Sonuç olarak, materyalist yöntem, burada, sık sık, siyasal çatışmaları, ekonomik gelişmenin doğurduğu mevcut toplumsal sınıflar arasındaki ve sınıfların kesimleri arasındaki savaşıma dek izlemekle ve çeşitli siyasal partilerin bu aynı sınıfların ve sınıf kesimlerinin azçok aslına uygun siyasal ifadeleri olduklarını göstermekle yetinmek zorunda kalacaktır.

Şurası apaçıktır ki, incelenecek bütün süreçlerin temelindeki, ekonomik durumdaki, eşanlı değişimlerin kaçınılmaz olarak gözardı edilmesi, bir yanılgı kaynağı olmalıdır. Ama gözlerimizin önünde geçen bir tarih hakkında yapılacak toplu bir açıklamanın bütün koşulları, kaçınılmaz olarak, yanılgı kaynakları içerir; gene de bu, hiç kimseyi güncel tarih yazmaktan alıkoymaz.

Marx bu işe giriştiği zaman, bu yanılgı kaynağı daha da kaçınılmazdı. 1848-1849 devrimci dönemi boyunca aynı anda oluşan ekonomik dönüşümleri izlemek ya da bunları toplu olarak gözönünde bulundurmak bile, düpedüz olanaksızdı. Londra’daki sürgünün ilk aylarında —1849-1850 güzünde ve kışında— durum aynıydı. Oysa Marx da, tam o sırada çalışmasına başladı. Ve elverişsiz durum ve koşullara karşın, onun, Fransa’nın hem önceki ekonomik durumu hakkında hem de Şubat Devriminden bu yana siyasal tarihi konusunda tam bilgisi, ona, henüz hiç kimsenin yapamadığı bir biçimde, daha sonra Marx’ın kendisinin çifte sınamasından parlak bir biçimde geçen, olayların iç bağlantılarının bir betimlemesini yapma olanağını verdi.

Birinci sınama, Marx, 1850 ilkyazından başlayarak, kendini ekonomik çalışmalara vermeye zaman bulabildiği ve ilk iş olarak son on yılın ekonomik tarihini incelemeye giriştiği zaman oldu. Böylece daha önce yetersiz malzemeden, yarı yarıya önsel olarak çıkarmış olduğu sonuçlar hakkında, şimdi bizzat olguların yardımıyla, tamamıyla açık bir görüş edindi, şöyle ki: 1847 dünya ticari bunalımı, Şubat ve Mart Devrimlerinin gerçek anasıydı ve 1848 ortalarından itibaren yavaş yavaş geri gelen ve 1849 ve 1850’de doruğuna varan sınai gönenç, yeni güçlenen Avrupa gericiliğini canlandırıcı bir güç oldu. Bu, kesin bir sınavdı. (Neue Rheinische Zeitung, Politisch-ökonomische Revue, Hamburg, 1850’nin Ocak, Şubat, Mart fasiküllerinde yayınlanan) ilk üç makalede, hâlâ, devrimci enerjinin yakında yeni bir atılım yapacağı umudu yeralmaktayken, 1850 güzünde yayınlanan ve Marx’la birlikte son çift fasikül (Mayıstan Ekime kadar) için çizdiğimiz tarihsel tablo bu çeşitten yanılsamalara kesinlikle son verir: “Bir yeni devrim, ancak yeni bir bunalımın ardından gelebilir. Ama bu da bu bunalım kadar kesindir.” Zaten yapılması gereken tek temel değişiklik de buydu. Anlatının, bu genel tabloda verilen ve 10 Marttan 1850 güzüne kadar giden devamının da tanıtladığı gibi, olayların daha önceki bölümlerde verilen yorumunda, ya da bu bölümlerde kurulan nedensel bağlantılarda yapılacak hiçbir değişiklik kesinlikle yoktu. İşte bu yüzden, bu devamı, dördüncü makale olarak bu yeni baskıya aldım.

İkinci sınama daha da çetin oldu. Louis Bonaparte’ın 2 Aralık 1851 hükümet darbesinden hemen sonra, Marx, yeniden, 1848 Şubatından, devrimci dönemi o an için sona erdiren bu olaya kadarki Fransa tarihine çalıştı. (Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, 3. baskı, Meissner Hamburg, 1885). Bu broşürde, bu yayınımızda açıklanan dönem, daha kısaca da olsa, yeniden işlenmişti. Bizimki ile, bir yıldan daha fazla bir zaman sonra olan bu belirleyici olayın ışığında yazılmış ikinci betimlemeyi karşılaştırırsanız görülecektir ki, yazar pek az şeyi değiştirmek zorunda kalmıştır.

Bizim yapıtımıza çok özel bir önem yükleyen başka bir şey de, dünyanın bütün ülkelerinin işçi partilerinin ekonomik dönüşüm, yani üretim araçlarının toplum tarafından mülk edinilmesi, ortak istemlerini kısaca özetleyen formülü ilk kez ifade etmesidir. İkinci bölümde, “proletaryanın devrimci isteklerinin özetlendiği ilk acemi formül” diye nitelendirilmiş olan “çalışma hakkı” konusunda şunları okuyabilirsiniz:

“Ama çalışma hakkının gerisinde, sermaye üzerindeki iktidar, sermaye üzerindeki iktidarın gerisinde üretim araçlarının mülkedinilmesi, onların birleşik işçi sınıfına tabiyeti, yani sermayenin ve sermaye ile ücretli emek arasındaki karşılıklı ilişkilerin olduğu gibi, ücretli emeğin de ortadan kaldırılması vardır.”

Şu halde, modern işçi sosyalizmini, feodal, burjuva, küçük-burjuva sosyalizminin çeşitli bütün nüanslarından vb. olduğu kadar ütopik sosyalizmin ve ilkel işçi komünizminin pek anlaşılır olmayan malların ortaklığından ayırdeden tez de, burada, ilk kez formüle edilmiş bulunmaktadır. Marx, daha sonra bu formülü genişletti ve değişim araçlarının mülkedinilmesini de kapsamına aldı ise de, bu genişletme, Komünist Manifesto’dan sonra kendiliğinden anlaşılacağı gibi, birinci savın zorunlu bir sonucundan başka bir şeyi ifade etmiyordu. Sonra, İngiltere’de bazı bilgili kimseler, bir de “bölüşüm araçlarının” topluma devredilmesi gerektiğini eklediler. Bu baylar için, üretim araçlarından ve değişim araçlarından ayrı olarak, bölüşüm araçlarının neler olduğunu söylemek güç olacaktır; yeter ki, politik bölüşüm araçlarından —vergilerden, Sachsenwald da dahil yoksullara yardımdan ve başka vakıf gelirlerinden— sözediliyor olmasın. Ama, ilkin, bunlar, daha şimdiden topluluğun, devletin ya da kamunun mülkiyetindeki bölüşüm araçları değiller midir, ve ikinci olarak da, bizim istediğimiz de tam olarak bunları ortadan kaldırmak değil midir?

ŞUBAT Devrimi patlak verdiği zaman, biz hepimiz, koşulları ve devrimci hareketlerin gidişini kavrama bakımından, geçmiş tarihsel deneyimin, özellikle de Fransa deneyiminin büyülü etkisi altındaydık. Genel altüst oluş işareti, 1789’dan bu yana bütün Avrupa’nın tarihine hükmetmiş olan, Fransa’dan başlamamış mıydı bir kez daha? Onun için, 1848 Şubatında Paris’te ilan edilen “toplumsal” devrimin, proletarya devriminin niteliği ve gidişi hakkındaki fikirlerimizin, 1789 ve 1830 modellerinin anılarının damgasını taşıması doğal ve kaçınılmaz bir şeydi. Ve hele Paris ayaklanması, zafere ulaşan Viyana, Milano ve Berlin ayaklanmalarıyla yankılanınca, Rusya sınırına kadar bütün Avrupa harekete sürüklenince, daha sonra Haziran ayında Paris’te proletarya ile burjuvazi arasında iktidar uğruna ilk büyük kavga verilince, kendi sınıfının zaferi bile bütün ülkelerin burjuvazisini, daha yeni devrilmiş bulunan kralcı-feodal gericiliğin kollarına yeniden atılacak kadar sarsınca, biz, o günün koşulları içinde, büyük belirleyici kavganın başlamış olduğundan ve bu kavgayı uzun süreli ve seçeneklerle dolu bir tek devrimci dönemde vermek gerekeceğinden, ama bu kavganın ancak proletaryanın sonal zaferi ile sonuçlanabileceğinden artık hiçbir biçimde kuşkulanamazdık.

1849 yenilgisinden sonra, in partibus, geçici hükümetlerin çevresinde toplaşan vülger demokrasinin yanılsamalarını hiçbir biçimde paylaşmıyorduk. Bu vülger demokrasi, “halkın” “zorbalara” karşı, kesin ve sonal yakın zaferine güveniyordu; biz ise, “zorbaların” elenmesinden sonra, tam bu aynı “halk” içinde gizli bulunan uzlaşmaz karşıt öğeler arasındaki uzun bir savaşıma inanıyorduk. Vülger demokrasi, bugünden yarına yeni bir harekete geçme bekliyordu; daha 1850 güzünde, biz, devrimci dönemin hiç değilse birinci diliminin kapandığını, ve yeni bir ekonomik bunalımın patlak vermesine kadar beklenecek hiçbir şey olmadığını açıklıyorduk. Bunun içindir ki, biz, daha sonra, hemen hemen istisnasız, Bismarck’ın zahmete değer bulduğu ölçüde, Bismarck ile uzlaşan aynı adamlar tarafından devrime ihanet etmiş kişiler olarak afaroz edildik.

Ama tarih bizi de yanlış çıkardı, bizim o zamanki görüşümüzün bir yanılsama olduğunu ortaya koydu. Hatta daha da ileri gitti: yalnız bizim o zamanki yanılgımızı savurmakla kalmadı, proletaryanın, içinde dövüşmek zorunda olduğu koşulları da baştan aşağı altüst etti. 1848’in savaşım tarzı bugün her bakımdan eskimiştir ve bu, bu nedenle daha yakından incelenmeye değer bir noktadır.

Bütün devrimler, şimdiye kadar, belirli bir sınıfın egemenliğinin yerini, bir diğer sınıfın egemenliğinin alması ile sonuçlanmıştır; ama bütün egemen sınıflar, şimdiye kadar baskı altında tutulan halk kitlesine göre, küçük azınlıklar idiler. Böylelikledir ki, egemen azınlık devriliyor, başka bir azınlık onun yerine devlet dümenini eline geçiriyordu ve kamu kurumlarını kendi çıkarlarına göre değiştiriyordu. Ve her seferinde bu azınlık, ekonomik gelişme durumunun iktidara elverişli, yetkili ve yetenekli kıldığı gruptu ve kesinlikle bunun için, yalnızca bunun içindir ki, altüst oluş sırasında, baskı altında tutulan çoğunluk, ya azınlıktan yana bu harekete katılıyordu ya da en azından sessiz sedasız onu kabul ediyordu. Ama her olayın somut içeriğini gözardı edersek, bütün bu devrimlerin ortak biçimi, azınlık devrimi olmaları idi. Çoğunluk ise, devrime katıldığı zaman bile, bunu, ancak, —bilerek ya da bilmeyerek— bir azınlığın hizmetinde yapıyordu; ama bu yüzden ya da hatta çoğunluğun pasif ve dirençsiz tutumu nedeniyle, azınlık bütün halkın temsilcisi olma görünümünü elde ediyordu.

İlk büyük başarıdan sonra, zaferi kazanan azınlığın ikiye bölünmesi kuraldı: bunlardan biri elde edilen sonuçtan doygundu, öteki ise daha ileri gitmek istiyordu, hiç değilse kısmen, halkın büyük kalabalığının gerçekten ya da görünüşte çıkarına olan yeni istemler ileri sürüyordu. Bu daha köklü istemler, bazı durumlarda pekala kendilerini kabul ettiriyorlardı, ama çoğu kez ancak bir an için; daha ılımlı kesim üstünlüğü elegeçiriyor, son kazanımlar yeniden tümüyle ya da bir bölümüyle yitirilmiş oluyordu; o zaman yenilenler ihanet diye bağırıyorlar ya da yenilgiyi raslantıya bağlıyorlardı. Ama gerçekte, iş, çoğu kez şöyle idi: birinci zaferin başarılarını, ancak daha radikal olan kesimin ikinci zaferi sağlamlaştırıyordu; bu bir kez kazanıldı mı, yani o an için zorunlu olan bir kez kazanıldı mı, radikal unsurlar bir kez daha sahneden siliniyordu ve başarıları da.

Modern zamanların bütün devrimleri, 17. yüzyılın büyük İngiliz devrimi ile başlamak üzere, her türlü devrimci savaşımın ayrılmaz özellikleri gibi görünen bu özellikleri gösterdiler. Bunun gibi, proletaryanın, kendi kurtuluşu uğruna savaşımına da aynı biçimde uygulanabilir göründüler; o kadar uygulanabilir ki, özellikle 1848’de, bu kurtuluşu hangi yönde aramak gerektiğini, şöyle böyle de olsa anlayan kişiler sayılıydı. Paris’te bile, proleter kitlelerin kendilerinin, zaferden sonra, hâlâ, izlenecek yol hakkında net bir fikirleri kesinlikle yoktu. Ama yine de, içgüdüsel, kendiliğinden, bastırılması olanaksız hareket ortadaydı. Bir azınlık tarafından yönetilen, doğru, ama bu kez azınlığın değil çoğunluğun çıkarına en yakın yürütülen bir devrimin zorunlu olarak başarıya ulaşacağı durum tam da bu değil miydi? Eğer biraz uzun süren bütün devrimci dönemlerde, öncülük eden azınlığın akla yatan bir biçimde sunmasını bildiği basit yutturmacalarla büyük halk yığınları bu kadar kolaylıkla kazanılabiliyorduysa, kendi ekonomik durumlarının en gerçek yansısından başka bir şey olmayan ve henüz kendilerinin anlamamış oldukları ve ancak belirsiz bir duygu halinde hissettikleri gereksinmelerinin en açık, en ussal ifadesi olan fikirlere nasıl daha yabancı, daha uzak kalabilirlerdi? Yığınların bu devrimci ruh hali, beslenen yanılsama dağılır dağılmaz ve hayal kırıklığı doğar doğmaz, hemen hemen her zaman ve genellikle hızla, doğrusu, yerini bir çöküşe ve hatta karşı doğrultuda tam bir geri dönüşe bırakmıştır. Ama burada, hiç de yutturmacalar sözkonusu değildi, tersine, büyük çoğunluğun kendisinin en özgül çıkarlarının, ki, doğrusu, o zaman bu büyük çoğunluğun, hiç de açıkça farkında olmadığı, ama pratik gerçekleşme sırasında, apaçıklığın inandırıcılığıyla bu yığınlar için de zorunlu olarak oldukça açık bir hale gelecek olan çıkarların gerçekleşmesi sözkonusuydu. Ve eğer, 1850 ilkyazında, Marx’ın üçüncü makalesinde ortaya koyduğu gibi, 1848 “toplumsal” devriminden çıkan burjuva cumhuriyetinin gelişmesi, bundan böyle, gerçek iktidarı —üstelik de kralcı zihniyette olan— büyük burjuvazinin elinde yoğunlaştırdıysa ve buna karşılık tüm öteki toplumsal sınıfları, küçük-burjuvaziyi olduğu gibi köylülüğü de proletaryanın çevresinde toplaştırdıysa ve, öyle ki, ortak zaferde ve zaferden sonra, deneyimin derslerinden yararlanan ve zorunlu olarak da belirleyici etken onlar değil proletarya olduysa — burada, bu azınlık devrimini çoğunluğun devrimi haline dönüştürmenin bütün perspektifleri yok muydu?

Tarih bizi ve benzer düşüncede olanların hepsini haksız çıkardı. Tarih gösterdi ki, Kıta Avrupası üzerindeki iktisadi gelişme durumu, o zaman, kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştır; ve tarih, bunu, 1848’den bu yana bütün Kıtayı kaplamış olan ve Fransa’da, Avusturya’da, Macaristan’da, Polonya’da ve son olarak da Rusya’da büyük sanayinin gerçekten kök salmasına yolaçan ve Almanya’yı da birinci sınıf bir sanayi ülkesi durumuna getiren —bütün bunları, demek ki 1848 yılında hâlâ büyük bir genişleme kapasitesi olan kapitalist temel üzerinde yapan— ekonomik devrim ile tanıtladı. Ama, sınıf ilişkilerine her yerde ilk olarak ışık tutan, manüfaktür döneminden gelme ve doğu Avrupa’da hatta zanaat loncalarından çıkma bir sürü ara yaşam biçimini ortadan kaldıran ve böylelikle gerçek bir büyük sanayi burjuvazisi ve gerçek bir büyük sanayi proletaryası yaratarak bunları toplumsal gelişmenin ön planında birbirine karşı süren de bu sanayi devriminin ta kendisidir. Ama yalnız bu andadır ki, İngiltere bir yana bırakılırsa, 1848’de yalnızca Paris’te ve olsa olsa birkaç büyük sanayi merkezinde varolan bu iki büyük sınıf arasındaki savaşım, bütün Avrupa’ya yayıldı ve 1848’de henüz akıldan bile geçmeyen bir yeğinlik kazandı. O zamanlar, küçük küçük grupların her derde deva, bulanık incilleri vardı; bugün savaşın sonal amaçlarını kesin bir şekilde formüle eden Marx’ın genel olarak kabul edilmiş, parlak ve berrak tek teorisi var; o zamanlar, yörelerine ve ulusallıklarına göre birbirinden ayrılmış ve bölünmüş olan ve yalnızca ortak acı çekme duygularıyla birbirlerine bağlanan, azgelişmiş, coşku ile umutsuzluk arasında bocalayan yığınlar vardı; bugün durmadan ilerleyen, sayısı, örgütlülüğü, disiplini, öngörüsü ve zafere inancı her gün büyüyen sosyalistlerin tek uluslararası büyük ordusu var. Bu güçlü proletarya ordusu bile, hâlâ amaca ulaşmamışsa, zaferi bir tek büyük darbeyle gerçekleştirmek bir yana, çetin, inatçı bir savaşta mevziden mevziye yavaş yavaş ilerliyorsa, bu yalnızca, bir kez daha, 1848’de toplumsal dönüşümü bir çırpıda sağlamanın ne kadar olanaksız olduğunu tanıtlar.

Kralcı-hanedancı iki hizbe bölünmüş olan, ama mali işleri için her şeyden önce huzur ve güvenlik isteyen bir burjuvazi; onun karşısında yenilmiş olan, ama gene de bir tehlike olmakta devam eden ve küçük-burjuvaların ve köylülerin gittikçe daha çok çevresinde toplandıkları bir proletarya —her şeye karşın hiçbir kesin çözüm getirmeyecek olan sürekli bir şiddetli patlama tehdidi—, üçüncü, sözde-demokrat, taht taliplisi Louis Bonaparte’ın coup d’état’sı için sanki özel olarak hazırlanmış durum işte buydu. Bonaparte, orduyu kullanarak, 2 Aralık 1851’de bu gergin duruma son verdi, ve böylelikle Avrupa’ya iç huzuru sağlamış oldu — ama öte yandan yeni bir savaşlar çağı açarak. Aşağıdan yukarı devrimler dönemi şimdilik sona ermişti; bunu yukardan aşağı devrimler dönemi izledi.

1851 imparatorluğunun gericiliği, bu çağın proletarya özlemlerinin olgunlaşmamış olduğunun yeni bir tanıtı oldu. Ama gene bu gericiliğin kendisi, proletarya özlemlerinin olgunlaşmaktan geri kalamayacağı koşulları yaratmak zorundaydı. İç huzur, yeni sınai atılımın tam gelişmesini güvence altına aldı, orduya bir iş bulmak ve devrimci akımları dışarıya yöneltmek zorunluluğu savaşları doğurdu, bu savaşlarda Bonaparte, “ulusallık ilkesi”ni üstün kılmak bahanesi ile Fransa’ya birkaç parça toprak katmaya çalıştı. Onun taklitçisi Bismarck da Prusya için aynı siyaseti benimsedi; kendi coup d’état’sını, yani Alman Konfederasyonuna ve Avusturya’ya olduğu kadar Prusya Konfliktskammer’ine de karşı tepeden inme 1866 Devrimini yaptı. Ama Avrupa, iki Bonaparte için fazla küçüktü ve tarihin ironisi, Bismarck’ın Bonaparte’ı devirmesini ve Prusya kralı Wilhelm’in yalnız küçük Alman imparatorluğunu değil, aynı zamanda Fransız cumhuriyetini kurmasını istedi. Oysa, genel sonuç, Avrupa’da, Polonya dışında, büyük ulusların bağımsızlıklarının ve iç birliklerinin fiilen kurulması oldu. Kabul etmek gerekir ki, bu, göreli olarak, mütevazı sınırlar içerisinde, ama gene de işçi sınıfının gelişiminin, ulusal karmaşıklıklar yüzünden artık ciddi engellerle artık karşılaşmadan ilerlemesine yetecek kadar da geniş ölçekte oldu. 1848 Devriminin mezar kazıcıları, onun vasiyetinin yerine getiricileri durumuna gelmişlerdi. Ve onların yanıbaşında, 1848’in kalıtçısı, proletarya, Enternasyonalle, daha şimdiden tehdit ederek yükseliyordu.

1870-1871 savaşından sonra, Bonaparte sahneden çekilir, ve Bismarck’ın görevi tamamlanır, öyle ki, o, artık yine sıradan junker katına inebilir. Ama bu dönemin sonunu belirleyen şey, Komündür. Thiers’in, sinsice, Paris ulusal muhafızının toplarını çalmaya kalkışması, başarılı bir ayaklanmaya yolaçtı. Paris’te artık proletarya devriminden başka bir devrimin olanak-dışı olduğu ortaya çıktı. Zaferden sonra, iktidar tamamıyla kendiliğinden, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak biçimde işçi sınıfının eline düştü. Ve, o anda, işçi sınıfı iktidarının, bizim burada betimlediğimiz dönemden yirmi yıl sonra bile hâlâ ne kadar olanak-dışı olduğu bir kez daha görülebildi. Bir yandan Fransa, Paris’in Mac-Mahon’un gülleleri altında kan kaybetmesine seyirci kalarak onu atlattı, öte yandan, Komün, kendisini ikiye bölen iki taraf arasındaki, her ikisi de yapılacak işin ne olduğunu bilmeyen blankiciler (çoğunluk) ile prudoncular (azınlık) arasındaki kısır çekişmelerle tükenip gitti. 1871’deki zafer armağanı, 1848 baskınından daha fazla meyve vermedi.

Paris Komünü ile birlikte, militan proletaryanın da sonunda gömüldüğüne inanıldı. Ama, tam tersine, onun en güçlü yeniden dirilişi, Komün ve Fransız-Alman Savaşı günlerinden başlar. Eli silah tutan bütün nüfusun artık ancak milyonlarla sayılan ordularda göreve alınması ile bütün savaş koşullarının baştan aşağı altüst oluşu, ateşli silahlar, obüsler ve o zamana kadar görülmemiş bir etkiye sahip patlayıcı maddeler, bir yandan bonapartist savaşlar dönemine birdenbire son verdi ve sonucu kesinlikle hesaplanamayacak ve duyulmamış bir kandökücülük olan bir dünya savaşından başka herhangi bir savaşı olanak-dışı kılarak, barışçıl bir sınai gelişmeye olanak sağladı. Öte yandan, askerî harcamalar, geometrik bir artışla çoğaldığından, vergiler başdöndürücü bir yüksekliğe ulaşarak, en yoksul halk sınıflarını sosyalizmin kollarına attı. Alsace-Lorraine’in ilhakı, ki çılgınca silahlanma yarışının dolaysız nedenidir, Fransız ve Alman burjuvazilerinin birbirlerine karşı şovence duygularını iyice kışkırttı; her iki ülkenin işçileri için yeni bir birlik bağı oldu. Ve Paris Komününün yıldönümü, bütün proletaryanın ilk evrensel bayram günü oldu.

1870-1871 savaşı ve Komünün yenilgisi, Marx’ın önceden söylediği gibi, Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini, bir zaman için, Fransa’dan Almanya’ya aktardı. Fransa’da 1871 Mayısının yaralarını sarmak için doğal olarak yıllar gerekti. Buna karşılık, üstelik havadan gelen Fransız milyarları ile beslenen sanayinin, sıcak seradaki gibi, durmadan hızlanan bir ritimle gerçekten geliştiği Almanya’da, sosyal-demokrasi daha da büyük hızla ve başarıyla büyüyordu. 1866’da kurumlaşan genel oy sistemini kullanmada Alman işçilerinin gösterdikleri zeka sayesinde partinin şaşırtıcı büyümesi tartışma götürmez sayılarla bütün dünyanın gözüne çarpıyordu. 1871’de 102.000; 1874’te 352.000; 1877’de 493.000 sosyal-demokrat oy vardı. Sonra, bu ilerlemenin üst mercilerce, Sosyalistler Yasası biçiminde, teslim edilmesi geldi; parti, bir anda şuraya buraya dağıldı, üye sayısı 1881’de 312.000’e düştü. Ama bu darbe çabucak atlatıldı ve bundan sonra, ancak bu olağanüstü yasanın baskısı altında, basınsız, legal örgütsüz, dernek kurma ve toplanma hakkından yoksun olarak hızla genişleme gerçekten başlayacaktır: 1884’te 550.000, 1887’de 763.000, 1890’da 1.427.000 oy. Bunun üzerine devletin eli felce uğradı. Sosyalistler Yasası yokoldu, sosyalist oyların sayısı 1.787.000’e, kullanılan oyların dörtte-birinden fazlasına yükseldi. Hükümet ve egemen sınıflar, bütün çarelerini tüketmişlerdi — yararsız, amaçsız ve başarısız bir biçimde. Gece bekçisinden imparatorluğun başbakanına kadar yetkililerin —hem de şu horlanan işçilerin elinden!— kabul etmek zorunda kaldıkları iktidarsızlıklarının elle tutulur kanıtları milyonlarla sayılıyordu. Artık devletin işi bitikti, işçiler ise ancak yeni başlıyorlardı.

Ama, Alman işçileri, Sosyalist Parti olarak, en kuvvetli, en disiplinli ve en çabuk büyüyen parti olarak, yalnızca varlıkları ile sundukları ilk hizmetten başka, davalarına büyük bir hizmet daha görmüşlerdi. Bütün ülkelerdeki yoldaşlarına, genel oy sisteminden nasıl yararlanılacağını göstererek onlara yeni bir silah, en etkili silahlardan birini vermişlerdi.

Genel oy, uzun zamandan beri Fransa’da vardı, ama bonapartist hükümetin kötüye kullanımı sonucu saygınlığını yitirmişti. Komünden sonra, genel oydan yararlanacak bir işçi partisi yoktu. Genel oy İspanya’da da cumhuriyetten beri vardı, ama İspanya’da seçimleri boykot, her zaman, bütün ciddi muhalefet partilerinin kuralı oldu. İsviçre’de genel oy deneyimi, bir işçi partisi için hiç de yüreklendirici değildi. Latin ülkelerinin devrimci işçileri, oy hakkına, bir tuzak, hükümetin bir dolap çevirme aracı gibi bakmaya alışmışlardı. Almanya’da başka türlü oldu. Daha o zaman, Komünist Manifesto, genel oy hakkının, demokrasinin kazanılmasını, militan proletaryanın en başta gelen ve en önemli görevlerinden biri olarak ilan etmişti, ve Lassalle bu noktayı yeniden ele almıştı. Bismarck, halk yığınlarını kendi tasarılarıyla ilgilendirmenin tek çaresi olarak, kendini bu oy verme hakkını kurumlaştırmak zorunda gördüğü zaman, bizim işçilerimiz bunu ciddiye aldılar ve Auguste Bebel’i ilk kurucu Reichstag’a gönderdiler. Ve o günden sonra da oy hakkını kullandılar, öyle ki, binbir şekilde bunun ödülünü gördüler ve bu, bütün ülkelerin işçilerine örnek oldu. Onlar, oy hakkını, Fransız marksist programının sözleri ile, transformé de moyen de duperie qu’il a été jusqu’ici en instrument d’émencipation. Eğer genel oy sistemi, bize, her üç yılda bir kendi kendimizi sayma olanağından; oy sayısının, düzenli bir şekilde denetlenen ve son derece hızlı artışı ile, işçilerde zafere olan güveni düşmanlarda ise aynı ölçüde korkuyu artırmaktan ve böylece bizim en iyi propaganda aracımız olmaktan; bize kendi gücümüz hakkında ve aynı şekilde bütün karşı partilerin güçleri hakkında tam bilgi vermekten ve böylelikle de bize kendi eylemimizi gücümüzle orantılı tutmak için bütün ötekilerden üstün bir ölçüt vermekten ve bu şekilde bizi yersiz bir çekingenlikten olduğu kadar, yersiz atılganlıktan da korumaktan başka bir yarar sağlamasaydı da — evet, bizim genel oydan elde ettiğimiz tek kazanç bu olsaydı, gene yeter de artardı. Ama genel oy, daha fazlasını da yapmıştır. Seçim ajitasyonu ile, bizden hâlâ uzak duran halk yığınları ile bulundukları yerlerde temasa geçmek konusunda, bütün partileri, tüm halkın gözü önünde, bizim saldırılarımıza karşı kendi görüşlerini ve eylemlerini savunmaya zorlamak konusunda bize öyle bir araç vermiştir ki, bir benzeri daha yoktur; ve ayrıca, bizim temsilcilerimize, Reichstag’da bir kürsü sunmuştur ve bizim temsilcilerimiz bu kürsüden parlamentodaki hasımlarına karşı olduğu kadar, dışarıdaki yığınlara da, basında ve toplantılarda olduğundan bambaşka bir yetki ile ve bambaşka bir özgürlükle konuşabilmişlerdir. Seçim ajitasyonu ve sosyalistlerin Reichstag’daki konuşmaları ile durmaksızın topa tutulan Sosyalistler Yasasından, hükümete ve burjuvaziye ne hayır gelirdi ki!

Ama, proletarya, genel oy hakkını böyle etkin bir biçimde kullanarak yepyeni bir savaşım yöntemini işe koşmuştu, ve bu yöntem çabucak gelişti. Burjuvazinin egemenliğinin örgütlendiği devlet kuruluşlarının, işçi sınıfına, bu devlet kurumları ile savaşmak için başkaca olanaklar sağladığı anlaşıldı. Çeşitli Dietlerin, belediye meclislerinin, patronlarla işçilerden oluşan hakem kurullarının seçimlerine katılındı, atanmaların saptanmasında proletaryanın yeterli bir bölümünün de katıldığı her görev üzerinde burjuvazi ile tartışıldı, çekişildi. Ve böylece, burjuvazi ve hükümet, işçi partisinin illegal eyleminden çok legal eyleminden, ayaklanmadaki başarılarından çok seçimlerdeki başarılarından korkar oldular.

Çünkü, bu konuda da savaşım koşulları, ciddi olarak biçim değiştirmişti. Eski tarzda ayaklanma, 1848’e kadar her yerde belirleyici olan barikatlarda sokak çatışması, şimdi bir hayli eskimiş, modası geçmişti.

Bu konuda hayale kapılmayalım: sokak çatışmasında, başkaldırmanın birliklere karşı zaferi, iki ordu arasındaki bir savaşta olduğu gibi bir zafer, çok ender bir şeydir. Ama zaten başkaldıranların bunu hedef almış oldukları durumlar da çok seyrek olmuştur. Onlar için ancak birlikleri moral bakımdan etkileyerek gevşetmek, zayıflatmak sözkonusuydu, bu da savaşan iki ülkenin orduları arasındaki savaşımda hiçbir rol oynamaz ya da pek o kadar büyük bir rol oynamaz. Eğer bu başarılırsa, birlik savaşmayı reddeder, ya da komutanlar başlarını kaybederler ve başkaldırı zafer kazanır. Ama eğer bu başarıya ulaşmazsa, o zaman, sayıca daha az birliklerle bile olsa, donatım, eğitim, tek merkezden yönetim, silahlı kuvvetlerin sistemli bir biçimde kullanımı ve disiplin bakımından üstünlük öne çıkar. Bir başkaldırının gerçekten taktik bir eylemden bekleyebileceği en fazla şey, tek başına bir barikatın yoluna yordamına göre kurulup savunulmasıdır. Karşılıklı destek, yedek kuvvetlerin kurulması ve kullanılması, kısacası, büyük bir kentin bütünü bir yana, bir mahallenin savunulması için bile mutlaka zorunlu olan ayrı ayrı müfrezeler arasında işbirliği, ancak çok yetersiz bir biçimde gerçekleştirilecektir ya da hiç gerçekleştirilemeyecektir. Silahlı kuvvetlerin belirleyici bir nokta üzerinde yoğunlaştırılması burada elbette sözkonusu değildir. Dolayısıyla pasif direniş egemen olan savaşım biçimidir; kuvvetlerini toplayarak saldırı, elbette ki, şurada burada, fırsat düştüğünde, ama gene de ancak çok özel durumlarda, ilerlemeler ve yandan saldırılar kaydedecektir; ama genel kural olarak geri çekilmekte olan birliklerin terkettikleri mevzilerin tutulması ile sınırlı kalacaktır. Buna ek olarak, bir de, ordunun bulunduğu yanda, toplar vardır, baştan aşağı donatılmış, talim görmüş istihkam birlikleri, başkaldıranların hemen hemen her zaman tümden yoksun bulundukları savaş araçları vardır. Büyük bir kahramanlıkla yönetilen barikat çatışmalarında bile, —Haziran 1848’de Paris’te, Ekim 1848’de Viyana’da, Mayıs 1849’da Dresden’de— saldırıyı yöneten liderler, siyasal düşüncelere aldırmadıklarından salt askerî görüş ve gerekçelerle hareket edince ve erleri de kendilerine bağlı kalınca, sonunda başkaldırının yenilgiyle sonuçlanmasında, demek ki, şaşılacak bir şey yoktur.

1848’e kadar, başkaldıranların sayısız başarıları çok çeşitli nedenlerden ileri gelmiştir. Paris’te, 1830 Temmuz ve 1848 Şubatında, İspanya’da sokak çatışmalarının çoğunda olduğu gibi, başkaldıranlarla askerler arasında bir sivil muhafız örgütü vardı, bu, ya doğrudan ayaklanmadan yana geçiyordu, ya da kendi oynak kararsız tutumu ile birlikler içinde de bir kararsızlık yaratıyor, ve başkaldıranların pazarlık gücünü artırıyordu. Bu sivil muhafızın, daha işin başında ayaklanmanın karşısına dikildiği yerde, Haziran 1848’de Paris’te olduğu gibi, ayaklanma yenildi. Berlin’de, 1848’de, kısmen 19 [Mart] gecesi ve sabahı boyunca yeni silahlı güçlerin pek büyük akını sayesinde, kısmen askerî birliklerin bitkinleşmesi ve iyi yedirilip içirilmemesi yüzünden, ve ensonu, kısmen komuta kademesinin felce uğraması sonucu, halk kazandı. Ama her durumda, zafer, birlikler yürü emrini dinlemedikleri için, askerî liderler karar verme yeteneğini yitirdiği ya da elleri kolları bağlı kaldığı için kazanıldı.

Demek ki, sokak çatışmalarının klasik döneminde bile, barikatların, maddi olmaktan çok moral bir etkisi vardı. Barikat, askerlerin metanetini sarsmanın bir aracıydı. Eğer barikat, askerler çözülünceye kadar tutunursa zafer elde ediliyordu; yok, tutunamazsa yenilgi geliyordu. Bu, gelecekteki olası sokak çatışmalarının başarı şansı incelendiği zaman akılda tutulması gereken başlıca noktadır.

Daha 1849’da bu başarı şansı oldukça düşüktü. Burjuvazi her yerde hükümetlerden yana geçmişti. “Uygarlık ve mülkiyet” ayaklanmaya karşı yola çıkan askerleri selamlıyor ve ağırlıyordu. Barikatlar, büyüsünü yitirmişti; asker, barikatların ardında artık “halkı” değil, asileri, kışkırtıcıları, yağmacıları, her şeyi paylaştırmak isteyenleri, toplumun tortusunu görüyordu; subay, zamanla, sokak çatışmasının taktik biçimlerini öğrenmişti, artık, beklenmedik bir barikatın üzerine, karşıdan ve kendini gizlemeden yürümüyordu, ama bahçelerden, avlulardan, evlerden geçerek onu çeviriyordu. Ve biraz beceri ile, artık onda-dokuz başarılı oluyordu.

Ama o zamandan beri daha birçok şey değişti, ve hepsi de askerlerin lehine oldu. Büyük kentler önemli ölçüde büyüdüyseler de, ordular daha da fazla büyüdü. 1848’den beri Paris ve Berlin, o zamanki durumlarının dört katından daha az, ama garnizonları bundan daha fazla büyüdü. Bu garnizonlar, demiryolları sayesinde, yirmidört saatte iki katlarının üstüne çıkabilirler ve kırksekiz saatte dev ordular haline gelebilirler. Muazzam bir şekilde takviye edilen bu birliklerin silahları eskisiyle karşılaştırılamayacak denli daha etkilidir. 1848’de basit horozlu tüfek vardı, şimdi ise küçük kalibreli ve mekanizmalı tüfek, ilkinden dört kere daha uzağa, on kere daha isabetli ve on kere daha çabuk ateş ediyor. Eskiden topçunun göreli olarak az etkili gülleleri ve obüsleri vardı; bugün bir tanesi en iyi barikatı un ufak etmeye yetecek, çarptığında patlayan havan topu mermileri var. Eskiden, duvarlar istihkamcıların sivri kazması ile delinirdi, bugün dinamit lokumları kullanılıyor.

İsyancılar tarafında ise, tersine, bütün koşullar daha da kötüleşti. Halkın bütün katmanlarının sempatisini toplayacak yeni bir ayaklanma pek güç olacaktır; sınıf savaşımında, bütün orta katmanlar, hiçbir zaman, karşı yönde, yani burjuvazinin çevresinde toplanmış gerici partiyi hemen hemen tamamen ortadan kaldıracak biçimde, yalnızca proletaryanın çevresinde toplanmayacaklardır kuşkusuz. Şu halde, “halk”, her zaman bölünmüş görünecektir, ve bundan dolayı güçlü bir kaldıraç, 1848’de o kadar yüksek etkinliği olan bir kaldıraç eksik olacaktır. Askerî hizmetlerini yapmış olanlardan ayaklananlara daha çok savaşçı katılsa bile, bunları silahlandırmak daha da güç olacaktır. Silahçı dükkanlarının av ve hobi silahları —polis daha önceden namlu diplerinden bir parçalarını çıkartıp kullanılmaz hale getirmemiş bile olsa— yakın çatışmada dahi askerin mekanizmalı tüfeğinin yanında para etmez. 1848’e kadar insan, barut ve kurşunla kendi cephanesini kendisi yapabilirdi, bugün her tüfeğin fişeği başkadır, fişeğin her yerde ortak olan bir tek yönü vardır, o da büyük sanayinin karmaşık bir ürünü oluşu, bu bakımdan da ex tempore imal edilememesidir; sonuç olarak tüfeklerin çoğu, özel olarak kendilerine uygun olan cephane bulunmadığı sürece işe yaramazlar. Son olarak, 1848’den bu yana büyük kentlerde kurulan mahallelerin uzun, dümdüz ve geniş caddeleri, yeni topların ve yeni tüfeklerin etkinliklerine uyarlanmış gibidir. Bir barikat çatışması için Berlin’in kuzey ve doğusundaki yeni işçi semtlerini seçecek bir devrimcinin çılgın olması gerekirdi.

Bu demek midir ki, gelecekte sokak çatışması hiçbir rol oynamayacaktır? Hiç de değil. Yalnız şu demektir: 1848’den bu yana koşullar, sivil savaşçılar için çok daha elverişsiz, birlikler için ise çok daha elverişli olmuştur. Şu halde bir sokak çatışması, gelecekte, ancak bu elverişsiz durum başka etmenlerle giderildiği takdirde başarılı olabilir. Onun için, sokak çatışması, büyük bir devrimin başlarında, gelişmesi sırasında olduğundan daha seyrek olacaktır ve bu işe daha büyük kuvvetlerle girişmek gerekecektir. Ama o zaman da bu kuvvetler, bütün Fransız Devriminde ya da 4 Eylül ve 31 Ekim 1870’de Paris’te olduğu gibi, kuşkusuz, açık saldırıyı pasif barikat taktiğine yeğ tutacaklardır.

Okur şimdi anlıyor mu neden yönetici iktidarlar, ille de, bizi tüfeklerin patladığı, kılıçların şakladığı yere götürmek istiyorlar? Neden, bugün, yenilmekten daha baştan emin bulunduğumuz sokağa paldır küldür inmiyoruz diye bizi korkaklıkla karalıyorlar? Neden ısrarla bir kez olsun kurbanlık koyun gibi ortaya atılmamız için yalvarıp duruyorlar?

Bu baylar, provokasyonlarını olduğu gibi yalvarılarını da boşuna ve hiç uğruna harcıyorlar. Biz öyle ahmak değiliz. Onlar, pekala, gelecek savaşta, düşmanlarından, savaş alanında yaşlı Fritz zamanında olduğu gibi safa geçmelerini ya da Wagram ve Waterloo biçimi tümen kolları halinde sıralanmalarını ve bir yandan da, elde çakmaklı tüfek savaşmalarını isteyebilirler. Koşullar uluslar arası savaş için değiştiyse, sınıf savaşımı için de en az o kadar değişti. Baskın saldırıların, bilinçsiz yığınların başında bilinçli bir küçük azınlık tarafından gerçekleştirilen devrimlerin zamanı geçti. Toplum örgütlenmesinin tümüyle dönüşümünün sözkonusu olduğu yerde, yığınların kendilerinin de içinde yeralmaları, neyin sözkonusu olduğunu, kendilerinin ne için işe karıştıklarını bedenleri ile, ruhları ile, önceden anlamış olmaları gerekir. İşte son elli yılın tarihinin bize öğrettiği budur. Ama yığınların ne yapılması gerektiğini anlaması için, uzun, direşken bir çalışma gereklidir; ve işte şimdi bizim yaptığımız da bu çalışmadır ve biz, bunu, hasımlarımızı umutsuzluğa düşüren bir başarı ile yapıyoruz.

Latin ülkelerde de eski taktiği yeniden gözden geçirmek gerektiği gitgide daha iyi anlaşılmaktadır. Her yerde, Almanların oy verme hakkından yararlanma ve bizim için ulaşılabilir bütün görevlerin elegeçirilmesi örneği [hükümetlerin bizi açıkça savaşa kışkırttığı durumlar dışında] taklit edildi; hazırlıksız saldırı başlatılıvermesi, her yerde, ikinci plana geçiyor. Yüzyıldan fazla bir zamandır birbirini izleyen devrimlerle toprağın delik deşik olduğu, hükümet aleyhtarı gizli komplolarda, başkaldırılarda ya da tüm öteki devrimci eylemlerde payı olmamış tek bir partinin bulunmadığı Fransa’da; bu yüzden, ordunun, hükümet için hiç de güvenilir olmadığı ve genellikle koşulların bir başkaldırı baskını için Almanya’da olduğundan çok daha elverişli olduğu Fransa’da — Fransa’da bile, sosyalistler, önceden halkın büyük kitlesini, yani bu durumda köylüleri, kazanmadıkça, kendileri için sürekli bir zaferin olanaklı olmadığını giderek daha iyi anlıyorlar. Yavaş giden propaganda çalışması ve parlamenter etkinlik, orada da, partinin dolaysız görevi olarak kabul edilmiştir. Başarılar da eksik olmamıştır. Yalnızca bir dizi belediye meclisi elegeçirilmekle kalınmamıştır; mecliste elli sosyalist yeralmaktadır ve bunlar, daha şimdiden üç bakanı ve bir cumhurbaşkanını devirmişlerdir. Belçika’da, işçiler, geçen yıl, oy verme hakkını kopardılar ve seçim bölgelerinin dörtte-birinde kazandılar. İsviçre’de, İtalya’da, Danimarka’da ve hatta Bulgaristan ve Romanya’da sosyalistler, parlamentoda temsil ediliyorlar. Avusturya’da, bütün partiler, ağız birliğiyle, Reichsrat (İmparatorluk Konseyi) kapıları artık bize kapalı tutulamaz, diyorlar. Biz gireceğiz oraya, bu kesin, yalnızca hangi kapıdan girileceği konusu üzerinde çekişiliyor. Ve hatta Rusya’da bile o ünlü Zemski Sobor toplanıyor, genç Nikola’nın boş yere o kadar şahlanarak direnç gösterdiği bu Ulusal Mecliste de aynı biçimde temsil edileceğimize, kesinlikle güvenebiliriz.

Açıktır ki, yabancı yoldaşlarımız, bu yüzden, hiçbir şekilde devrim haklarından vazgeçmiyorlar. Devrim hakkı, sonu sonuna, tek, gerçek “tarihsel hak” değil midir, soylularının devrimi, 1755’te, bugün bile hâlâ yürürlükte olan feodalizmin şanlı yazılı onaylanması “miras antlaşması” [“Erbvergleich”] ile sonuçlanan Mecklenburg da dahil ayrımsız bütün modern devletlerin dayandığı tek tarihsel hak değil midir? Devrim hakkı, tüm dünyanın bilincinde, öyle sözgötürmez bir biçimde yerleşmiştir ki, general von Boguslavski bile, imparatoru hesabına istediği hükümet darbesi hakkını, yalnız halkın bu hakkına dayandırmaktadır.

Ama, başka ülkelerde ne olursa olsun, Alman sosyal-demokrasisinin özel bir durumu vardır ve bu bakımdan da, hiç değilse kısa vadede özel bir görevi vardır. Alman sosyal-demokrasisinin sandık başına gönderdiği iki milyon seçmen, onların ardındaki seçmen olmayan gençler ve kadınlar, uluslararası proletarya ordusunun en kalabalık, en sıkı örülmüş kitlesini, kesin “vurucu grubunu” oluşturur. Bu kitle, daha şimdiden, kullanılan oyların dörtte-birinden fazlasını sağlamıştır; ve kısmi Reichstag seçimlerinin, çeşitli ülkelerin Diet seçimlerinin, belediye meclisi ve işçi-patron arası hakem kurulları seçimlerinin gösterdiği gibi durmadan artmaktadır. Bu yığının büyümesi, tıpkı bir doğal süreç kadar kendiliğinden, o kadar duraksamadan, o kadar karşı durulmaz bir biçimde ve aynı zamanda o kadar telaşsızca olmaktadır. Bu büyümeyi engellemek için hükümetin yaptığı bütün müdahaleler, güçsüzlüğünü ortaya koymuştur. Bugünden iki milyon ikiyüzelli bin seçmene bel bağlayabiliriz. Eğer bu böyle giderse yüzyılın sonuna kadar, toplumun orta katmanlarının, küçük-burjuvazinin ve küçük köylülerin, büyük bölümünü elde ederiz ve ülkenin içinde belirleyici bir etkinliği olan, bütün öteki güçlerin, ister istemez karşısında eğilmek zorunda olacağı bir güç haline gelinceye kadar büyürüz. Bu büyüme temposunu, iktidardaki hükümet sisteminden kendiliğinden daha güçlü duruma gelinceye kadar sürdürmek, günden güne güçlenen bu “vurucu grubu” öncü kavgalarıyla yıpratmamak, ama son kesin an gelinceye kadar hiçbir saldırıya uğratmamak, işte başlıca görevimiz budur. Yoksa, Almanya’daki dövüşken sosyalist güçlerin sürekli büyümesini geçici olarak durdurabilecek ve hatta onu bir süre geriletebilecek bir tek yol vardır, o da, askeri birliklerle büyük çapta bir çatışma ve 1871’de Paris’te olduğu gibi kan dökülmesidir. Uzun vadede bunun da üstesinden gelinecektir. Milyonlarla sayılan bir partiyi, tüfek ateşiyle yeryüzünden silip atmaya, Avrupa ve Amerika’nın bütün mekanizmalı tüfekleri yetmez. Ne var ki normal gelişme felce uğrar, “vurucu grup” kritik anda belki de yararlanılamaz durumda olur, son ve kesin kavga gecikmiş, uzatılmış olur ve daha ağır fedakarlıkları birlikte getirir.

Dünya tarihinin ironisi her şeyi başaşağı çeviriyor. Biz, “devrimciler”, “yıkıcılar”, legal yollarla, illegal yollarla ve kargaşa ile olduğundan çok daha iyi gelişiyoruz. Kendi kendilerine verdikleri adla düzen partileri kendi yarattıkları legal koşullar altında yokolup gidiyorlar. Onlar, Odilon Barrot’un ağzından umutsuzlukla bağırıyorlar: legalite bize öldürüyor; oysa biz, bu legalite içinde, kaslarımızı sağlamlaştırıyor, yanaklarımızı pembeleştiriyor ve sonsuz gençliği soluyoruz. Eğer biz, onları hoşnut etmek için bizi sokak çatışmasına sürüklemelerine izin verecek kadar sağduyudan yoksun değilsek, en sonunda, kendileri için artık o kadar ölümcül bir hale gelen bu legaliteyi gene kendi elleri ile kırmaktan başka yapacak bir şeyleri kalmayacaktır.

Bu arada, kargaşaya karşı yeni yasalar yapıyorlar. Her şey yeniden başaşağı çevrildi. Bugünün bu fanatik kargaşa-karşıtları, dünün kargaşacıları değiller midir sanki? Acaba 1866 iç savaşını biz mi kışkırttık? Hannover kralını, Hesse elektörünü, Nassau dükünü, babalarından kalma meşru ülkelerinden biz mi kovduk, bu soydan gelme ülkeleri biz mi ilhak ettik? Ve, tanrının inayeti ile Alman Bundunun ve üç tahtın bu yıkıcıları, yıkıcılıktan mı yakınıyorlar? Quis tulerit Gracchos de seditione querentes? Bismarck’ın hayranlarına, yıkıcılığa dil uzatma iznini kim verebilir ki?

Bununla birlikte, onlar, gene de devrime karşı yasa tasarılarını pekala çıkartabilirler, bunları daha da ağırlaştırabilirler, bütün ceza yasalarını kauçuğa döndürebilirler, güçsüzlüklerinin yeni bir tanıtını vermekten başka bir şey yapmış olmayacaklardır. Ciddi bir biçimde sosyal-demokrasiye saldırmaları için bütün öteki önlemlere de başvurmaları gerekecektir. Onlar, şu anda yasalara uymakla çok iyi bir iş yapan sosyal-demokrat devrimin, ancak yasaları çiğnemeden yaşayamayan düzen partisinin çıkaracağı kargaşalıkla hakkından gelebilirler. Prusyalı bürokrat bay Rössler ve Prusyalı general bay von Boguslavski, sokak savaşlarına sürüklenme oyununa ne yazık ki gelmeyen işçileri altedebilmenin belki de hâlâ geçerli tek yolunun ne olduğunu onlara gösterdiler. Anayasanın çiğnenmesi, diktatörlük, mutlakiyete dönüş, regis voluntas suprema lex! Demek ki, biraz yürek gerek baylar, artık yapar gibi yapmak değil, gerçekten yapmak sözkonusu.

Ama unutmayınız ki, Alman imparatorluğu, bütün küçük devletler gibi ve genel olarak bütün modern devletler gibi, bir sözleşmenin ürünüdür; ilkin, prenslerin kendi aralarında yaptıkları sözleşmenin, ve sonra, prenslerin halkla yaptıkları sözleşmenin. Eğer taraflardan biri sözleşmeyi bozarsa, bütün sözleşme hükümsüz kalır; ve o zaman öteki taraf da bağlı sayılmaz, Bismarck’ın 1866’da bize pek güzel örneğini gösterdiği gibi. Demek ki, eğer siz, imparatorluk anayasasını çiğnerseniz, sosyal-demokrasi size istediğini yapmakta serbest olur. Ama sonra ne yapacağını size bugünden söyleyecek değil

Bundan hemen hemen tam onaltı yüzyıl yıl önce Roma imparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dinin ve devletin bütün temellerini oyuyordu; imparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu; vatansızdı, enternasyonaldi; Galya’dan Asya’ya kadar bütün imparatorluğa yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu; ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu yıkıcı parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu; lejyonlar tümüyle hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmî törenlerine katılmaları emredildiğinde, yıkıcı askerler küstahlıklarını zırhlı başlıklarına, protesto ettiklerini belirten özel işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, itaatin ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Diocletianus artık daha fazla kendini tutamadı. Hâlâ zaman varken enerjik bir biçimde işe el koydu. Sosyalistlere-karşı —pardon, hıristiyanlara-karşı demek istiyorum— bir yasa çıkardı. Yıkıcıların toplantıları yasaklandı, lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya’da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olmalarına bile izin verilmedi. Bay von Köller’in yıkıcılığa-karşı yasa taslağının varsaydığı biçimde “bireye saygı” ile eğitilmiş yargıçlar o dönemde olmadığından, hıristiyanların mahkemelerde adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanlara özel bu yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, İznik’te (Nicomédie) hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, İS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyım ile öç aldı. Bu, bu cins kıyımların sonuncusu oldu. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Roma imparatorluğunun Diocletianus’tan sonra gelen yeni hükümdarı, papazların Büyük adını taktıkları Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilan ediyordu.

Londra, 6 Mart 1895.

Die Neue Zeit’ta (Bd. 2, Nos. 27 ve 28, 1894-95) kısaltılmış olarak, ve

Karl Marx, Die Klassenkämpfe in Frankreich 1848 bis 1850, Berlin 1895’te yayınlandı.

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir