Duy da inanma: Faizleri “Gezi” yükseltmiş

yorum1Şu meşhur “faiz lobisi” hayaleti, 1 seneden beri gezmeye devam ediyor. Gezdikçe direnenlerin, mücadele edenlerin midesi bulanıyor, iğreniyor. Ancak karşınızdaki güç, gün geçtikçe eriyen ve gücünü ancak yalan söyleyerek koruyan bir zümre. Yalan söylemeye ve bunlarla kitlesini kandırmaya devam edecek. O sebeple, gelin biz işin aslını yazalım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın iddiasına göre, Merkez Bankası’nın uyguladığı faizler, piyasanın olgunlaştırdığı faizlerin çok önünde. Gezi Parkı eylemleri sebebiyle, faizler yüksek seyretmekte. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında borsa en yüksek seviyesindeyken ortaya çıkan eylemler, Aralık ayında yapılan yolsuzluk operasyonları, borsanın düşüşüne, faizlerin yükselmesine ve enflasyonun yükselmesine sebep olmuştu. Erdoğan, yaptıkları ekonomik atılımların ve istikrarın sürmesinin bir Anadolu Sermayesi atılımı olduğunu belirtti.

Aslında Erdoğan’ın Haliç Kongre Merkezi’nde Türkiye İhracatçılar Meclisi 21. Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma bir çok yalanla dolu. Ancak biz Taksim-Gezi isyanından önce ekonomik krizin sarsıntılara yol açtığını ve “istikrar” adlı yalan hakkında görüşlerimizi bildirelim.

Geçtiğimiz yıl Mart ayı sonunda Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberi hatırlayalım öncelikle.

Perakende sektörü peş peşe gelen iflas haberleri ‘neden’ sorusunu gündeme getirdi. Aşırı büyüme hırsının neden olduğu sürdürülemez borçlanma, pek çok marka için sonu hazırladı. Sektörün alarm verdiği, daha fazla markanın sıkıntı yaşayabileceği de söyleniyor ancak oyunu doğru oynayanlar sağlam adımlarla yürüyor.

RODİMood, Wenice Kids, Seven Hill, Uki, Haan-Gar, Berk ve daha pek çok Türk giyim markası… İsimlerini ya batma ya da iflas erteleme haberleriyle duyduk. Son iki yıldır bu haberlerin üst üste gelmesi perakende sektöründe endişe yaratırken, arkasında yatan nedenler sorgulanıyor. Neden peş peşe bu markalar batıyor?

Nedenlerin başında fazla borçlu olmaları var. Borç basit bir konu ama neden borçlu oldukları epey karmaşık. Böylesi yüksek oranlardaki borçluluğa hızlı büyümeleri neden oldu. Son 10 yıllık dönemde rekor sayıda artan alışveriş merkezlerine (AVM) birbiri peşine takılıp giren markalar, bugün imdat çığlıkları atıyor. Sektörde uzun süre ‘hızlı büyüme hezeyanı’ yaşandığını duayenler bile kabul etti. Ancak açılan her AVM’ye kötü lokasyonlar bile söz konusu olduğunda, yüksek kira bedelleriyle girildi. Girmek veya girmemek… İşte bütün mesele buydu. (Hürriyet – 26 Mart 2013)”

Söz konusu markalar, tekstil sektöründe tekel kurmuş, pek çok alışveriş merkezinde yerleri bulunan markalar. Sadece rekabetin değil, mantar gibi türeyen alışveriş merkezlerine kira yetiştirememekten batan bu şirketler, sadece tekstil alanındaki örnekler. Küçük ve orta ölçekli pek çok şirket, kapısına kilit vurmaktaydı bu sıralarda.

Türkiye ekonomisinin en güçlü yapıları olarak gösterilen, finans-kapitalin güvencesi bankaların müdürleri, ekonomide ilk çeyrekte bir aşağı yönlü beklentinin olduğunu belirtiyorlardı. Bu gidişe rağmen, bütün bankalar bekledikleri kârları elde etmişti.

(Garanti Bankası)Yönetim Kurulu Başkanı F. Ferit Şahenk, ‘Bu yılın ilk üç ayındaki gelişmeler, 2013’ün küresel ekonomi için zorlu bir yıl olacağı beklentisini teyit etmiştir. Güney Kıbrıs’taki son gelişmelerin de bir kez daha gösterdiği gibi, özellikle euro bölgesi kaynaklı risklere bağlı olarak belirsizlikler halen devam etmektedir’ dedi.
(…)
Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil, ‘Global ekonomide büyüme ile ilgili endişeler devam ediyor’ dedi. (Kaynak: Yeni Şafak – 26 Nisan 2013)”

2013 yılının ilk çeyreği ve ikinci çeyreğin sıkıntılı olduğuna dair finans-kapitalin demeci bu şekilde, ekonomi gazetelerinde yazılanlar ortada, başbakanın iddia ettiği iki mesele burada boşa düşüyor. Birincisi, ekonomik göstergeler küçük ve orta ölçekli sermayeyi etkileyecek kadar kötüydü ve bir sermaye konsantrasyonu süreci mevcuttu. Dolayısıyla Gezi öncesi bir ekonomik istikrar yoktu. İkincisi, zaten kazanıyor durumda olan, kâr hedeflerini bir tutturan ve bunu kötü şartlara rağmen yaptığını belirten bir banka sektörü var. Dolayısıyla “faiz lobisi” adı altında bazı bankaların, parababalarının para kazandığı da doğru değil, çünkü zaten kazanıyorlardı. Yani Tayyipgiller ve finans-kapital aynı ekipteydi. Her ikisi de kazanıyor, her ikisi de krizi faturasını ezilen sınıf ve zümrelerden çıkartıyorlardı.

Taksim-Gezi isyanı, söz konusu sermaye konsantrasyonu sebebiyle orta gelirli ücretlilerin, küçük esnafın, işçilerin ve memurların, kısacası Tayyipgillerin yemlemediği kim varsa onların krizinin isyanıydı. Park eylemlerine ve tüm Türkiye’deki eylemlere katılanların yarısının iş sahibi, çalışan olmasından bunu netçe anlayabiliriz. Parababaları, bu krizin farkındaydı, bu yüzden isyana katılan insanların örgütsüz, dağınık ve hedefsiz kaldığı sürece Gezi’nin “demokratik bir hak arama girişimi” olduğunu belirttiler. Yani isyanı karşılarına almamak için ellerinden geleni yaptılar. Ancak aynı hassasiyeti Recep Tayyip Erdoğan göstermeyince, onu bir süreliğine kendi “kulüplerinden” dışarıda bir noktada saydılar. 17 Aralık operasyonlarına da bu sebeple “göz yumdular”. Seçimlerde Tayyip Erdoğan kazanınca, yani parababalarının çıkar ittifakı iktidarını sürdürmeye devam edince, “kulüplerine” yeniden aldılar.

Bu durum ne zamana kadar sürer? Sermayenin “yer yüzündeki gölgesi” olabilecek başka bir uşak buluncaya kadar, yani cemaat ya da CHP kendini bu konuda kanıtlayana kadar iktidarda kalmaya devam edecekler. İşte Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi olaylarına bu kadar çok saldırmasının altında da bu durum yatıyor. Çünkü başka bir isyan, onu koltuğundan edebilecek kadar büyük olabilir.

O yüzden “Gezi”nin ekonomiye kötü etki ettiğine yönelik palavra, kocaman bir yalan olmasına rağmen söylenmeye devam edecek.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir