Din Meselesinde Doğru Devrimci-Diyalektik Yaklaşım Üzerine: Burjuva Ateist Eğilimlere Karşı Tarihsel Materyalizm (Antalya Direniyor)

Din konusunda burjuva-ateist yaklaşımın reddi ve tarihsel materyalist bir kavrayışın savunusu üzerine, iki yazıdan oluşması planlanan yazı dizisinin ilk yazısı.

Ezberlerimizde ve belleklerimizde yer edinen meşhur bir söz grubunu anlayıp kavramadan tekrar etmeye pek bayılırız. “Marksist-Leninist dünya görüşü, diyalektik materyalist bir evren kavrayışına dayalıdır”. Bu söz, doğru olmakla birlikte Marksist-Leninist olduğunu iddia edenlerce en az anlaşılan söz olduğundandır ki, Marksist düşüncenin “din” olgusuna ilişkin analizini vülger burjuva ateizmine indirgeyenler, Marksist materyalizmin diyalektik epistemolojisini basit bir metafizik analiz-sentez mantığına indirgeyenler, genellikle proletarya mücadelesinin bayrağını yükseltme yeminini haykıranlardan çıkar. Gel gelelim, Sultangaliyev’in de “Görüşlerim” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, bir kişi veya örgütün kendine binlerce kez materyalist veya komünist demesi, onu objektif olarak komünist yapmaya yetmemektedir. “İnsan, kendisini bin kez materyalist, marksist, komünist veya şimdilerde Rusya’da moda olan ifadesi ile Leninist ilan edebilir. Bunu tüm dünyaya olanca gücü ve sesi ile bağırabilir. Bu alandaki yüzlerce ve binlerce konuda yüzlerce ve binlerce cilt kitap yazılabilir. Fakat yine de asgari düzeyde bile gerçek materyalizm ve komünizm ile ilgisi olamayabilir.” [1]

Bilimsel sosyalizmin felsefi temeli, yani diyalektik materyalizm olguların “fazladan hiçbir şey katılmaksızın, oldukları gibi ortaya koyulup kavranmaları” anlamına gelir. [2] Diyalektik materyalizm, insan bilinci dışarısında ve dolayısıyla nesnel olarak var olan maddesel gerçekliğin ve onun belli bir dereceye kadar gelişimiyle ortaya çıkan ikincil veri olarak bilincin aralarındaki ilişki ve etkileşimleri, ve bunların durmaksızın çelişkiler içerisinde devam eden hareket, değişim, devinim yasalarını irdeleyen, evreni birbiri ile ilişkili bir bütün olarak kavrayan bilimsel bir dünya görüşüdür. Diyalektik materyalistler, bilinçleri dışında var olduğunu kabul ettikleri nesnel olguları olduğu gibi ortaya koymak ve kavramak çabasındadırlar, ve bunun için kullandıkları diyalektik yöntemin, kısaca özetlemek gerekirse başlıca esasları şunlardır;

  • Yaşam sürekli bir hareket, değişim, yenilenme, var oluş ve yok oluş, doğum ve ölüm, yapım ve yıkım, parlama ve sönüş sürecidir; sürekli bir şeyler doğar, gelişir ve belli bir gelişim sürecinin ardından girdiği çürüme sürecinin nihayetinde ölür. Hiçbir şey hareket ve değişimden bağımsız değildir, hiçbir şey sonsuza dek ayakta ve aynı şekilde kalamaz. Bu yüzden, bir olguyu incelerken, onu ortaya çıkışı, doğumu, gelişim ve evrimleşme süreci içerisinde, eğer ölmüş ise ölümü ile beraber bir süreç olarak, kendi hareket ve devinimi içerisinde ele almak gerekir. Bu bakış açısı, bir olgunun gelişim sürecinden ve “olgunun tarihinden” soyutlanarak bir anlık halinin incelenmesinden, bir şeyin hareket, değişim ve devinimi halinde değil durağan şeyler olarak, yahut sürekli dairesel bir değişim seyri izleyen, sürekli aynı yere gelen ve esasen hiç değişmeyen şeyler olarak ele alan metafizik bir bakış açısını dıştalar.
  • Bir şeyin değişen niceliği, onun niteliğinde de bir sıçrama ve değişime yol açar. Bu bakımdan olgular, nicelikçe birikimlerin yol açtığı nitelikçe sıçramalar göz önünde bulundurularak tahlil edilmelidir.
  • Evrende var olan her şey birbiriyle karşılıklı etkileşim ve ilişki halindedir, birbirini etkiler vaziyettedir. Bu anlayış, olay ve olguları birbiriyle etkileşimsiz, ilişkisiz, yalıtılmış ve tamamen rastgele bir araya gelmiş bir yığın olarak kavrayan metafizik anlayışın aksine, evreni iç bağıntılara sahip bir bütünlük olarak gördüğü için, olay ve olguları incelerken onun etrafında var olan ve onunla etkileşim içerisinde bulunan diğer olay ve olgularla bağlantılarını, etkileşimlerini ve ilişkilerini de göz önüne alarak, onu etrafından soyutlamadan bütünlüklü bir şekilde ele almayı savunur. Şeyleri, onlara etkiyen diğer şeylerde ayırarak incelemek yanıltıcı ve anlamsızdır. Bu bakımdan, herhangi bir tarihsel olgu da kendi döneminin tarihsel koşullarından ve kendi tarihsel bağlam ve ilişkilerinden soyutlanarak ele alınamaz.
  • Şeylerin özünde içsel çelişkiler mevcuttur, ve şeylerin özlerindeki bu çelişkiler esasen değişim ve devinime yol açar. Lenin’in dediği gibi, diyalektiğin en kısa özeti, “şeylerin asıl özlerindeki çelişkilerin incelenmesi”dir.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, olguların mutlak biçimde, bütün bağlamlarından ve koşullarından, gelişim ve değişim süreçlerinden, nitelik-nicelik durumlarından ve içsel çelişkilerinden ayrıştırılarak, salt “siyah-beyaz” ölçüsünde ele alınması anlamına gelen metafizik yöntem yetersizdir. Sözü Engels’e verelim:

“Metafizikçi için şeyler ve onların zihindeki yansıları olan kavramlar, biri diğerinin ardından ve her biri ayrı ayrı dikkate alınacak durağan, katı, her zaman tıpkı kalan, yalıtık irdeleme konularıdır. Metafizikçi orta terimler olmadan, yalnızca antitezler aracılığıyla düşünür: evet evet, hayır hayır der; bunun ötesine geçen şey metelik etmez. Ona göre, bir şey ya vardır ya da yoktur; bir şey aynı zamanda hem kendisi, hem de bir başkası olamaz. Olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dışlarlar; neden ve sonuç da aynı derecede katı bir biçimde birbirlerine karşı olurlar”[3]

Devrimci komünistlerin “evreni kavrayış”larının ana epistemolojik esaslarından bahsettikten sonra sormak gerekir; “evren” dediğimiz nedir? Evren dediğimizde anlaşılan başlıca iki şey; 1) doğa(buna artık uzay da dahil edilebilir), 2) toplumdur.

Maddenin hareketinin alanlarından biri olarak, toplum ve dolayısıyla tarih de, Marksistlerce, insan düşüncesi ve maddenin genel hareket kanunlarının bilimi olan diyalektik materyalizm ile incelenir. Şimdi şu önemli noktaya geldik: “din” unsuru da, toplumsal yaşamda etkisi bulunan ve tarihsel süreçte, sosyolojik evrimde belli bir rol oynamış bir “toplumsal olgu” değil midir?

Buna “değil” cevabı verebilecek bir körü bulabilmek için oldukça çaba sarf etmek gerekir.

Öyleyse, bir Marksist-Leninist, bir diyalektik ve tarihsel materyalist, din olgusunu yalnızca din felsefesinin kapsamı ve bağlamı içerisinde tartışmakla sınırlı kalamaz. Bir bilimsel sosyalist için din, sosyolojik evrimde ve tarihsel süreçte oynadığı rolle, mevcut toplumsal yaşamda edindiği yerle ve bugüne kadar geldiği tarihsel gelişim-devinim süreci ile irdelenecek bir toplumsal olgudur.

Dinsel dünya görüşünün tarihsel materyalist dünya görüşü ile bağdaşmadığı doğrudur. Bunu V.I.Lenin şöyle ifade eder: “Marksizmin felsefi tabanı, Marx ve Engels’in bir daha ve bir daha belirttikleri gibi, tamamıyla Fransa’da XVIII. Yüzyıl materyalizminin ve Almanya’da Feuerbach’ın (XIX. Yüzyılın ilk yarısı) tarihsel gelenekleri üzerine oturan diyalektik materyalizmdir- kesinlikle tanrıtanımaz ve kesinlikle tüm dine düşman bir materyalizmdir.” [4] Bundan da ileri gidersek, Lenin’in aynı metnin devamında açıkladığı gibi, Marksistlerin dinsel kurumları ve dinsel doktrinleri egemen sınıfların ezilenleri uyutmak için kullandığı bir “afyon” niteliğinde gördüğü ve onları burjuvazinin kullandığı gericilik araçları olarak saydığı doğrudur.

Lakin din olgusu, yalnızca günümüzdeki bu rolüyle veya esasen ontolojik veya din felsefesine ilişkin tartışmaların kapsamında kalan fikirlerde hapsedilerek ele alınırsa, olgunun bütünüyle kavranması olanaksız olur. Dinlerin bugün gerici oldukları, sınıf mücadelelerinde gerici bir konuma denk düştükleri ve çağın gerisinde kalmış gerçek dışı inanç sistemleri oldukları doğru mudur? Doğrudur. Bu her daim böyle oldukları anlamına gelir mi? Hayır! Buna evet demek, diyalektiğin inkarından başka bir anlama gelmez.  Dinler –en azından Hristiyanlık ve İslam gibi semavi dinler-, kendi dönemlerindeki maddi koşulların bağrından doğup ortaya çıkmış ve belli tarihsel dönemlerde ilerici roller oynadıktan sonra, tarihin diyalektiği içerisinde normal olarak gericileşmiş, çürümeye ve ölmeye başlamış, kendi ortaya çıktıkları tarihsel dönemde ilerici bir sosyal yer tutarken git gide tarihsel ilerlemeyi yavaşlatan asalaklar haline gelmişlerdir.

Gözümüzün önünde cereyan eden ise, kendinde Marksist ve materyalist diyenlerin kaba mekanik materyalizmden ve burjuva ateizminden bir adım olsun öteye gidemeyip, bir Karikateist ateistliği mantığıyla dinleri tarihsel-sosyal-siyasal öz ve rollerinden soyutlayarak basit inanç sistemleri haline getirip çağ dışı özelliklerini vurgulayarak “yanlışlamaya çalışmak”, ya da onları metafizik bir yöntemle kendi bağlam ve koşullarından soyutlayarak “mutlak kötü” ile özdeşleştirmek ve ona dair en ufak bir olumlu özellik bahşedeni “şeriatçı” olmakla suçlamak hastalığından vazgeçemiyorlar.

Gerçek bir Marksist ve materyalist devrimcinin yapmakla mükellef olduğu şey ise, dinlerin kendi dönemlerinin tarihsel ve maddi koşullarından nasıl ortaya çıkıp, nasıl etkilerde bulunup, nasıl bir değişim ve gelişim süreci izleyip ne konuma geldiğini, olguyu olduğu gibi ortaya koyma esasına dayanarak tahlil etmek ve göstermektir. Dinlerin kökensel bir analizini yapmak gerçek bir tarihsel materyalistin,  onları metafizik yöntemle kavrayıp şeytanlaştırmak ise burjuva ateistinin işidir.

Kendini Marksist sanan burjuva ateisti, Hikmet Kıvılcımlı gibi dinleri gerçek Marksist metodolojinin öne sürdüğü gibi kavramaya çalışan devrimci bilim insanlarının dinlerin bazı tarihsel dönemlerde oynadığı rollere “ilerici” demesine, onları “tarihsel devrim” olarak görmesine katlanamaz, dini mutlak kötülük ve gericilikle özdeşleştirmiş olan metafizik beyni, ona “şeriatçı, irticacı” ithamları eşliğinde, hatta kimi zaman hakaretler savurarak ağlama komutunu gönderir.

Gelgelelim, Marks’ın “din afyondur” sözünden başka bir şey bilmeyen yahut bilmezden gelen ve “sosyalizm-din” ikilisi her yan yana geldiğinde bu söze sarılan çakma Marksistimiz, Marksizm-Leninizmin ustalarından ve proletaryanın kurtuluş koşulları öğretisinin öğretmenlerinden olan Friedrich Engels’in Hristiyanlık için aynı değerlendirmeyi yaptığından, hatta dinlerin ilk ortaya çıktıklarında var olana bir itiraz olarak ortaya çıktıkları için devrimci olduklarını söylediğinden habersizdir. Onun durağan kafası, dinlerin nasıl ilerici olarak ortaya çıkıp tarihsel diyalektik çelişki içerisinde nasıl gerici bir hale geldiğini kavramaz, bugün gerici rol oynayan AKP iktidarı ve onun sınıfsal tabanını teşkil eden antika tefeci-bezirgan sermayenin gerici İslamcı bir ideolojiye sahip olmasından ötesini göremez. Aynı zamanda, dinin maddi kökenlerinin ve gelişiminin tarihsel materyalist bir biçimde sergilenip tahlil edilmesinin, dinin bir “Allah kelamı” veya “gökten inen bir kurallar bütünü” değil, tamamen bu dünyaya ait ve bu dünyanın maddi koşullarından ortaya çıkmış dünyevi bir siyasal-toplumsal-tarihsel hareket olduğunu göstermenin en iyi yolu olduğunu da fark edemez. Olguları kendi koşul ve bağlamlarından yalıtık, durağan, değişimsiz ve devinimsiz, siyah ve beyaz gibi keskin, içsel çelişkileri olmaksızın gören tamamen anti-diyalektik bir yaklaşım tarzının ürünüdür o! Ve onun bu kafa yapısı da, dinlerin dünyeviliklerinin ispatını “dincilik” ile suçlamaya, ve onlara ilericilik atfettiği için ağlamaya iter onu. Oysa gerçek bir Marksistin tavrı, kendini Marksist sanan elitist burjuva ateistinin tavrına uzaktan yakından benzeşmez.

Dine yönelik doğru bir diyalektik materyalist analiz yürüten Engels, Hristiyanlıkla alakalı nasıl bir değerlendirmede bulunmuştu?  Hemen aktaralım: “Bundan hemen hemen tam 1.600 yıl önce Roma İmparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dini ve devletin bütün temellerini baltalıyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi, Galya’dan Asya’ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu. Ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu devrimci parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu. Koskoca lejyonlar hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi törenlerine katılmaları emredildiğinde, devrimci askerler küstahlıklarını, zırhlı başlıklarına protesto ettiklerini belirten özel işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, emre uymanın ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Dioelétien artık daha fazla kendini tutamadı. Enerjik bir biçimde işe el koydu. Çünkü henüz vakit vardı. Sosyalistlere karşı bir yasa çıkardı, yani hıristiyanlara karşı bir yasa demek istiyorum. Devrimcilerin toplantıları yasaklandı. Lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya’da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olma hakları bile yoktu. O dönemde, Bay Von Köller’in devrime karşı yasa tasarısının varsaydığı biçimde “bireyin saygısını” uyandıran bugünkü kadar iyi eğitilmiş yargıçlar olmadığına göre, hıristiyanların mahkemelerden adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanları ayrı tutan bu özel yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, Nicomedie’de hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, öcünü, MS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyıma girişerek aldı. Bu bu cins kıyımların sonuncusu idi. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Dioclétien’den sonra gelen ve papazların Büyük adını taktıkları Roma İmparatorluğunun yeni hükümdarı Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilân ediyordu.” [5]

Görüldüğü gibi Engels, Hristiyanlar için “devrimci”(Yordam Kitap’ın çevirisi ile “yıkıcı” ifadesi kullanılmış) ifadesini kullanıyor ve daha da önemlisi, “Hristiyanlar” ve “sosyalistler” kelimelerini birbiri yerine esprili bir dille ikame ediyor. Yani Hristiyanlara “devrimci ve sosyalist” demekten çekinmiyor.

Daha da ileri gidelim, Karl Marks ve Friedrich Engels ustalar, Hristiyanlığın bir manada çıkış itibariyle işçi sınıfının doğumuna bile benzerlik gösterdiğini, ve bu benzerliklerin öylece es geçilemeyeceğini söylemişlerdir. Görelim:

“İlk Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir şekilde ağır ağır ilerlerler.” [6]

Hikmet Kıvılcımlı’ya ve takipçilerine, diyalektik ve tarihsel materyalizmin, devrimci bilimsel komünizm öğretisinin teorik mirasına sahip çıkıp ileri götürmeye yeltendikleri için “şeriatçı” veya “revizyonist” yakıştırmasında bulunan metafizik burjuva-ateist darkafalığı, adeta ironik bir şekilde bir dinsel tarikat müridi misali üzerine tek taş koymadan, devrimci özünü tasfiye ederek güya benimsedikleri Marksizmin, skolastik bir şekilde çarpıttıkları metinlerini de “dincilik” yapmak ile suçlayabilecek midir?

Görüldüğü gibi en keskin Marksist ve materyalist görünenlere karşı, biz devrimci sosyalistler Marksist teorinin ve metodolojinin savunusunu yapmak zorunda kalmaktayız. Marksist-Leninistlerin görevi, proletaryanın devrimci dünya görüşünü, Lenin’in deyimiyle “devrim çarşafına bürünmüş” liberal fahişelere karşı da korumaktır. Teorinin ana ilke ve esaslarına uygun biçimde geliştirilmesi için çalışırken, teorinin devrimci eyleme kılavuzluk eden devrimci özünün de tasfiye edilmesine müsaade etmemektir. Marksist bir tarih ve toplum kavrayışıyla din olgusuna ve kavramına bakışın Marksizm adı altında ve Marksizm adı dışında ortaya atılan burjuva ateist anlayış ve teorilerden farkını netçe ortaya koymak ve vurgulamak da, kuşku yok ki bu önemli görevin bir parçasını oluşturur.

Yazı dizimizin ilk kısmı tarafımca yazılmış olup, başka bir yoldaş tarafından ikinci kısmı da kaleme alınacaktır.

 Antalya Direniyor’dan Ege

Kaynakça

[1] Sultan Galiyev, Görüşlerim, KGB Arşivinin 4 numaralı sandığında, 2 numaralı cildin 1 numaralı listesinde ortaya çıkmış bir makale.

[2] Friedrich Engels’in “Anti-Dühring” isimli eserinde kullandığı ifade bu şekildedir.

[3] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Diyalektik Metafiziğin Karşıtıdır, syf. 56, Sol Yayınları

[4] Vladimir İlyiç Lenin, Sosyalizm ve Din, İşçilerin Partisinin Din Karşısındaki Tutumu, syf.21, Evrensel Basım Yayın

[5] Friedrich Engels, Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşları adlı eserine önsöz

[6] Marks&Engels, Din Üzerine, İlkel Hristiyanlığın Tarihine Katkı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir