Devrimci Mücadele – Aydınlar Üzerine

Bu yazı, Devrimci Mücadele Dergisi’nin Eylül-Ekim 1994 tarihli 13. sayısında yayınlanmıştır. Köşeli parantezler Türkiye Direniyor’a aittir.

Günümüzde gerek Türkiye’de, gerekse sosyalist sistemin yıkılması nedeniyle tüm dünyada gericilik dizboyu… “Yeni Dünya Düzeni”nin kabesi denilebilecek ABD’de Başkan karıları, Tolga Yarman’ın pek güzel benzetmesini kullanırsak, “Hastroloji” modern üfürükçülüğü ile kendilerine ve kocalarına yol çizmeye çalışıyor. Bizde kendini aydın diye yutturmaya çalışan kerli ferli bürokratlar, askerler, politikacılar medyum denilen şarlatanların kapısını aşındırıyor. Burjuva basın-yayını ise bu rezilce ilişkileri ballandıra ballandıra anlatarak modern üfürükçülük oyununa çanak tutuyor. Hadi “Hür Basın”ımızı biliyoruz, işlevi budur diyelim. Ya “sosyalist” beyciklerimize ne demeli? Onlar da sinsi sinsi sosyalizmi aşındırarak modern üfürükçülerle aynı kaba yelleniyorlar. Bir bakıma normaldir. Tarihe baktığımızda ilerici başkaldırı hareketlerinin ezilmesinden sonra gericiliğin hem teoride, hem pratikte azıttığı görülür. Örneğin, Spartaküs köle ayaklanmasından (İ.Ö. 71) yaklaşık 70 yıl sonra, halk kitlelerini uyutmak için “Bir yanağına vurulursa öteki yanağını uzat” diyen İsa‘nın peydah oluşu; örneğin, dinde panteist-maddeci yaklaşımla din ve dünya derebeylerine (kilise ve feodal beylere) karşı köylü ayaklanmalarını başlatan Jan Huss (1371-1415) ve Thomas Münzer‘den (1498-1525) sonra Menno Simons‘un (1496-1561) öncülüğünde sözde “barışçıl” özde gerici Mennonnitlerin ortaya çıkışı; örneğin 1789 burjuva devriminden sonra Malthus (1766-1834) ve Auguste Comte (1789-1850) gibi gericilerin türemesi; örneğin Rusya’da 1905 devriminin ezilmesinden sonra marksist hareket içinde bir tür hristiyan sosyalizmini savunan “Allah Yapıcıları” nın zuhur etmesi gibi… İşte bugün de ülkemizde utançla izlediğimiz gerici dalga bu saydıklarımızdan farklı değil. Politikada her türlü sinsi halk düşmanlığı, şovenizm, yalancılık, çirkeflik, “adil düzen” safsatası; sanat ve edebiyatta apışarası gıdıklamaları; müzikte ne idüğü belli olmayan arabesk; çürümüş emperyalist kültürün, ahlakın “bir bardak su teorisi”nin dile getirilişi olan pop; felsefede dünya olaylarını “iyi saatte olsunlar” ile çözümleme paçavra mistisizmi ve “ne şekilde olursa olsun köşe dönme” sahtekarlığı, özünde geçmişte yaşanan gerici dalgalardan farklı değil. Ve gene tarihe bakıldığında bütün bu gerici setlerin öncekilerden daha güçlü devrimci dalgalarla aşıldığını görüyoruz. Örneğin son Rus Çarı ve ailesi kendilerini papaz bozması Rasputin’in ellerine bırakmışken bir anda Ekim Devrimi ile burun buruna geliverdiler ve yalnızca Rusya değil, tüm dünya kapitalist sistemi iliklerine dek sarsıldı. Kısacası, tarihin tekerleği tersine döndürülemez. Ancak dünya halkları daha uzun süre sancı çeker. İşte burada geleceğin toplumunun sancısız doğumu için aydınlara büyük görev düşüyor. Çünkü, “…aydınlar, tüm toplumda sınıf çıkarlarını ve siyasi gruplaşmaların gelişmesini en bilinçli, en kararlı ve en doğru biçimde yansıtan ve ifade eden bir kesimdir” (Lenin, Bogdanov ve Gussev’e Mektup).

Aydın nedir? Ansiklopediklerde “Düşünsel etkinliği ağır basan, düşünsel etkinliklere yönelmiş, bilgili, okumuş değerlendirme yetisi gelişkin kimse” olarak tanımlanmaktadır (Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi). Ansiklopedide daha sonra “Fransa’da aydın kavramının toplumbilimsel bir bütün ya da grup anlamında kullanılması oldukça yenidir” denilerek şöyle devam edilmektedir; “Böylece aydın, yalnızca yaptığı işin niteliğine, yani kol emeği yerine kafa emeği harcamasına göre değil, aynı zamanda karşı çıktığı egemen durum ya da ideoloji, hatta bağlı olduğu toplumsal sınıf üstüne eleştirel bir görüşün taşıyıcısı olarak da tanımlanır” (a.y.) Buna göre, aydın kafa emeği ile mücadele eden kişidir (*)

Aydınlar, Lenin Usta’nın belirttiği gibi “bir kesim” oluşturur. Bir sosyal sınıf değildir. Modern kapitalist toplumda iki modern sınıf vardır: İşçi Sınıfı ve burjuvazi. Aydınlar bu iki modern sınıf arasında yer alan küçükburjuva tabakalara girer. Küçükburjuva tabakalar iki gruptur: Bir kapitalizm öncesi toplumsal düzenlerin yadigarı olan küçükburjuva tabakalar ki başlıca köylü ve esnaf  tabakalarından oluşur ve bir de modern toplumun yarattığı küçükburjuva tabakalar vardır. İşte aydınlar bu sonraki küçükburjuvazi içine girer. Yani aaydınlar modern kapitalist toplumun yarattığı bir küçükburjuva tabakasıdır. Başka bir deyişle aydınlar burjuva devrimlerinin ürünüdür. Pekiyi, denecek, burjuva devrimlerinden önce aydın yok muydu? Vardı! Bizde Şeyh Bedreddin (1360-1421), İslam dünyasında İbni Haldun (1332-1406), Batıda daha önce sözünü ettiğimiz Jan Huss ve Thomas Münzer gibi dini önderler, gerçekte hep birer aydın kişi idi. Kapitalizm öncesinde üretim biçimi basit yeniden üretimdi; üretimin başlıca belirleyicisi tüketimdi, yani insanlar tükettikleri kadarını yeniden üretiyorlardı. Bu üretim biçiminde aydınların rolü yok değilse de kişi olmaktan öteye gitmiyordu. Dolayısıyla bugünkü aydınlar tabakası, Rusya İnteligensiya, yoktu. Oysa kapitalizmle birlikte üretim biçimi değişti. Burjuva devrimleri ile birlikte basit yeniden üretimin yerini geniş yeniden üretim aldı. Burjuvazi, kendinden önceki birbirinden kopuk küçük üretimi derleyip toparladı, yeniden organize ederek organik işbölümü ilişkileri kurdu. Bu kooperasyon, serbest rekabet desteğini de arkasına alarak, daha önceki üretim biçimine göre üretimi görülmemiş düzeyde arttırdı. Kapitalizmin bu başlangıç döneminde burjuvazinin başlıca sloganı “Durmayalım, düşeriz!” idi. “Kapitalizmde geri gitmek yoktur. Her kapitalist işletmesi bir cehennem makinesidir. Ya daha çok üretime gidecektir, yahut geri kaldığı gün iflas edecektir. Yerini tutan başka kapitalist mutlaka daha öncekinden mükemmel aletler ve metodlar kullanarak daha çok ve daha ucuz mal çıkaracaktır. İşte bu üretim gidişine Marks: “GENİŞ YENİDEN ÜRETİM” adını verir” (H.Kıvılcımlı, Üretim Nedir?).

Bu vahşi rekabet ortamında kapitalistin tekniği ve işbölümünü geliştirerek üretimi arttırması, kaçınılmaz olarak, işçi sınıfının yanı sıra, aydın adlı teknik ve bilimde uzmanlaşmış kapıkullarının sayısının da artmasını getirdi. Bu kapitalizmin doğası gereğiydi. Sistem kapitalist sınıfın kendisini sayıca sürekli azaltırken, başta işçi sınıfı olmak üzere -köylülük ve esnaf dışında- çalışanların sayısını sürekli arttırdı. Sayıları artan çalışanların bir kısmını bilgi ve teknoloji uzmanları, aydınlar oluşturdu. Örneğin kapitalizmin doğuşunda önemli rolü olan denizaşırı ticaret, bilginlerin ve mühendislerin varlığını gerektirdi; mühendislik işleri matematikçilere gerek duydu; kapitalistin hesaplarının tutulması maliye hesap uzmanlarını gerekli kıldı; burjuva mülkiyet kavramı ve ilişkileri bir hukukçular ordusu yarattı; bu alanlarda çalışacak insanların eğitilmesi öğretmenleri yarattı vb. Kıscası, kapitalizm geliştiği ölçüde kol emeğinin yanı sıra kafa emeğini de kullanmak zorunda kalır, bir bilgi ve teknik uzmanları ordusu olan aydınları (inteligentsiya) yaratır.

Feodalizmi yıkan burjuva devrimleri sırasında, öncü sınıf, burjuvazi, arkasına işçiler, köylüler, esnaf ve aydınları da takarak ve gerçekte büyük sayıda insan yığınları ile burjuva devrimlerini gerçekleştirdi. Ancak iktidara gelir gelmez, kapitalizm öncesi toplum biçimlerinden yadigar büyük arazi ve mülk sahipleri sınıfı el ele vererek halk yığınlarını karşısına aldı, gericileşti ve bu ölçüde de üretimden koparak hazır yiyicileşti, bilgi ve gözetim görevini aksatır hale geldi. Bu görevleri yerine getirecek uzmanları, yani aydınların kafa emeğini kullanmak zorunda kaldı. Burjuvazi yirminci yüzyılla birlikte büyük değişime uğradı. Burjuvazi içinde, serbest rekabet sürecinden ayakta çıkan bir avuç Finans-Kapital zümresi gerek ekonomide, gerekse politikada Kadir-i Mutlak, Allah oldu. Finans-Kapital hepten asalak, üretimden kopmuş, toplum içinde sayıca yok denecek kadar küçük bir azınlıktı. Hem bu azınlık durumunu gizlemek, hem de aksattığı bilgi ve gözlem görevini yerine getirmek için, kısacası kapitalist sömürüyü devam ettirmek için kendisine kapıkulu yaptığı aydınları kullandı, kullanıyor.

“Egemen sosyal sınıf her gün sayıca biraz daha azaldığını görüyor. Güdüm görevinden ve bilgi yetkisinden her gün daha çok uzak düştüğünü görüyor. Hele 20. yüzyılın Finans-Kapitalizm çağında, kapitalist sınıfı büsbütün gereksiz bir asalak olduğunu kavrıyor. Bu kendi kendine YOK oluşu bir varlık gibi göstermek ihtiyacını duyuyor.

“O zaman kapitalist sınıfı gittikçe daha çok sayıda gelişen teknik incelikleri yalnız Bilim işinde uzmanlaştırdığı elemanlara bırakıyor. Tekniği anlamak tekeline sahip olan bu uzmanlar, “akılcıl” sistem (rasyonalizm), Taylorizm, zinci usülü ve ilh. ile verimi arttırma yoluna işçileri kurban ediyorlar. İşçiler üretim içinde bir küçük çivi kadar önemsiz duruma sokuluyorlar.

“Bu üretim ilişkileri ortasında işçi artık makinenin hizmetkarı olmuş otomat bir bostan korkuluğudur. Otomatların daha çok yıpranarak verim sağlamaları için gözeticileri ve uzmanları sayıca arttırmak gerekir. Gözeticilerle uzmanların çıkarları artı-değer sömürüsünü arttırmakta toplanır. Durumları işçi sınıfını kılını kıpırdayamaz hale getirmekte toplanır. Düşünce, duygu ve davranışlarında bunaltılmış işçi sınıfına karşı, aristokrat işçi ile uzman aydın kendisini o çıkar ve durum bakımından kapitaliste paralel sayar.” (H.Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler)

Yani aydınlar kafa emeğini işverene satarken işçi sınıfının yanındadır, işçi sınıfı gibidir, ama sömürünün devam etmesinde görevi gereği işverenin yanındadır. Bu haliyle aydınlar ne işçi, ne işverendir. İşverenin kapıkulluğunu yapan uzmanlardır. Çağımızın devrimci sınıfını oluşturan işçilere hem yakın hem uzakta, Arafattadırlar. Aydınların çağımız toplumundaki en büyük çelişkisi budur. Vaktiyle devrimci tutum takınmış birçok aydının daha sonra tornistan ederek işverenlerin kucağına oturmasının (Cavit Kavaklar, Bahattin Yüceller, Cengiz Çandarlar gibi) nedeni bu çelişkide aranmalıdır. Geri ülke aydınlarının işi daha zordur. Geri ülke vatandaşı olmanın getirdiği başka çelişkiler geri ülke aydınını zorlar. Batı kapitalizminin anayurtlarında Finans-Kapital kendi aydınına insanca yaşam, iş, özgürlük ortamını sağlar. Bunu bizim gibi geri ülkeleri sömürerek elde ettiği çapulla yapar. Aydınlarının işçi sınıfı yanında yer almasını tatlı ücretlerle, tatlı hayatla, yoz emperyalist kültürle – din uyuşturucu, alkol, sapıklık, seks ve pornografi, homoseksüellik – önler. Geri ülke aydını için durum böyle parlak değildir. Geri ülke kapitalizmi aydınına tatlı hayat, tatlı ücretler sağlayamaz. Geri ülke aydını böylesine tatlı hayatı ancak kapitalist anayurtlarda bulabilir. Veya Finans-Kapital tüm aydın kitlesi içinde, bu kapitalist anayurtlarında özel burslarla vatanın nasıl satılacağını, nasıl halk düşmanlığı yapılacağını öğrettiği çok küçük bir azınlığa bu olanağı sağlar. Geri kalan ezici aydın kitlesi halktan bu derece koparılamaz geri ülkede. BU ezici aydın kitlesi, ne kadar devlet ya da kişi kapıkulluğu yaparsa yapsın geri ülke insanlarının katlandığı sıkıntıların çoğuna katlanmak zorundadır. Geri ülkelerde kronik hastalık haline gelmiş olan işsizlik ve pahalılıktan kaçınılmaz olarak aydınlar da nasibini alır. Öte yandan, geri ülkelerde ekonominin yerine oturmamışlığı nedeniyle halk kitleleriyle egemen sınıf veya zümreler arasındaki çelişkiler çok daha derindir. Dolayısıyla, halk düşmanlığı yapan “aydın”ların ipliği kısa zamanda açığa çıkar. İşte Tansu Çillerlerin, Bülent Gültekinlerin, Cengiz İsrafillerin durumu budur. Zaten onlar da kendilerini çifte vatandaşlık ile garantiye almışlardır. Türkiye’de gerçek yüzlerinin ortaya çıkması durumunda kendilerini besleyip büyüten emperyalizmin koynuna gireceklerdir. Gerçekte bunlara aydın bile denemez (**). Aydın adı, adı üstünde aydınlatmak fiilinden gelir Bunlar halk yığınlarını aydınlatmak bir yana ellerindeki olanakların tümüyle halkı uyutmak sevdasındadırlar. Ve bunlar, gelişmiş kapitalist ülke aydınlarının çok daha gerisindedirler. Çünkü, gelişmiş kapitalist ülke aydını sonuçta kendi Finans-Kapitalinin sömürüsüne alet olmaktadır. Ve gelişmiş ülke Finans-Kapitali, bu emperyalist sömürüden elde ettiği karın bir kısmını kendi halkına sus payı olarak sunabilmektedir. Oysa geri ülke Finans-Kapitali, güneşin altında yerini daha geç alışından kaynaklanan güçlüklerin acısını, çok daha acımasız bir sömürü ile kendi halkından çıkarmak peşindedir. Dolayısıyla, bu acımasız sömürüye alet olan kapıkulu aydın içinde bulunduğu batağı görür. Ya acımasız bir halk düşmanı olacaktır, veya bir halk çocuğu olacaktır. Geri ülke aydınlarının başlıca çelişkilerinden biri de budur.

Geri ülke aydınlarının yeri, toplumu gerilikten kurtaracak biricik modern sınıf olan işçi sınıfının yanıdır. Devrimi yapabilecek sınıf işçi sınıfıdır, ancak işçi sınıfına bilinç aydınlarca taşınır. Aydınlar ve işçiler tek bir devrimci parti içinde kaynaşmalıdır. Aydın işçileşmeli ve işçi aydınlaşmalıdır. İşçilerin ve aydınların birbirinden öğrenecekleri çok şey vardır. “…İşçilerin teşkilat sürekliliği ve tutarlılığı, aydınların bilinç tutarlılığı ve ayıklığı ile yalnız paralel değil, kaynaşmış olmayı tek yol biliyor.” (H.Kıvılcımlı, Gençliği Azıcık Anlayalım)

Sosyalist hareket hemen her ülkede aydın hareketi olarak başlar. Türkiye sosyalist hareketi de aydın hareketi olarak başlamış ama hala bir halk hareketi haline gelememiştir. Bugüne kadarki yenilgilerinin başlıca nedeni budur. Aydınların başta işçi sınıfı olmak üzere halk yığınlarına vereceği bilinçtir. İşçi sınıfından öğreneceği ise örgüt disiplini ve kararlılığıdır. Sosyalist hareketin başarısı bu ikisinin bütünleşmesinden geçer. Tersi, politikayı yalnızca aydınlara bırakmak veya işçi hareketini kendi haline bırakmak olur ki, bu ekonomizmin sağ sapmasıdır.

Aydınların işçi sınıfından kopuk sosyalist “mücadele vermesi”(!), “aydınlar hamamında gazel okumak”tır. Aydın hareketinin ve işçi hareketinin kopukluğu, her iki hareketin de güçsüzleşmesine yol açar. Bugün Türkiye solundaki hizip çalışmalarının başlıca nedeni, hareketin işçiden kopuk aydın hareketi oluşudur.

“Sosyal-demokrasi, işçi hareketinin sosyalizmle birliğidir… Bütün ülkelerde işçi hareketiyle sosyalizmin birbirinden bağımsız varlık sürdürdüğü ve ayrı yollarda yürüdüğü bir dönem olmuştur – ve bütün ülkelerde bu bölünme, sosyalizmin işçi hareketinin güçsüzleşmesine yol açmıştır; ancak bütün ülkelerde sosyalizmin işçi hareketiyle birleşmesidir ki, ikisi için sağlam bir temel yaratmıştır.” (Lenin Hareketimizin En Acil Görevleri) 

Sosyalist hareketteki hastalıklar, hareket devrimci sınıfla bütünleştiği ölçüde ortadan kalkar. Bugün Türkiye sosyalist hareketindeki küçükbrujvua hastalıkların tek tedavisi, hareketin işçi sınıfı ile bütünleşmesidir. Bu bütünleşmenin yeri devrimci bir parti, proletarya partisidir:

“Tüm Rus sosyalizminin kaynağı, otokratik hükümete karşı mücadelenin, politik özgürlüğün ele geçirilmesinin en acil görev haline gelmesine yol açmıştır; sosyalist hareketimiz, deyim yerindeyse, otokrasiye karşı mücadele üzerinde yoğunlaşmıştır. Öte yandan tarih, Rusya’da sosyalist düşüncenin emekçi sınıfların ileri temsilcilerinden kopukluğunun, öteki ülkelerdekinden çok daha derin olduğunu ve bu ayrılığın sürmesi halinde Rus devrimci hareketinin güçsüzlüğe mahkum olduğunu göstermiştir. Buradan, Rus sosyal-demokrasisinin gerçekleştirmekle görevi olduğu şu görev kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: proletarya kitleleri içinde sosyalist düşünceleri ve politik öz bilinci sağlamlaştırmak ve asli işçi hareketiyle kopmaz şekilde bağlı olan devrimci bir parti örgütlemek.” (Hareketimizin En Acil Görevleri, Aralık 1900)

Kimi aydın kişilerimiz, ne yazıktır, bu genel doğruları göremez veya görmek istemez. Bu kişiler de nihayet aydın yığınlarımız içinde sivrilmişlerdir. Ancak, aydın yığınlarımız, daha önce de belirtildi, küçükburjuva tabakaları oluşturan elemanlardan biridir. Dolayısıyla, hele hele işçi sınıfı ile de bütünleşilmemişse – ki durum ne yazık böyledir – aydın yığınlarımız küçükburjuva ve burjuva sosyalizmlerine sonsuz derecede açıktır. Sosyalizm için mücadele ettiğini ileri süren pek çok burjuva ve küçükburjuva sosyalisti aydın yığınlarımız içinde cirit oynar. Bu aydın kişilerimizin örgüt, parti, sınıf gibi bir “sıkıntıları” yoktur. Çünkü, böylesi işlerine gelir. Sırtlarında yumurta küfesi yoktur nasılsa.

Dilin de kemiği yoktur. Söyle ne söylersen! İşte bu aydın kişilerimizden biri de Yalçın Küçük’tür. Y.Küçük, 5 koca ciltlik “Aydın Üzerine Tezler”inin birinci bölümünde “Türk aydınını düşüncesinin bir fonksiyonu olarak değil, Türk eyleminin bir ürünü olarak ele aldığını” belirtir. Oysa düşünce ve eylem birbirinden ayrılmaz. Bizce bu bir metodolojik yanlışlıktır. Biz bu metod yanlışlığına düşmeden, Y. Küçük’ün aydınlar konusunda birkaç yanlış düşünce ve davranışını Marksizm-Leninizmin mihenk taşına vurarak ele almaya çalıştık.

Bizce Y.Küçük’ün en büyük yanlışı, aydını kitleden kopararak fildişi Babil kulesine hapsetmesidir. Y.Küçük’e göre aydın için yalnızlık kaderdir sanki. Şöyle der:

“…her toplumun aydınları gibi Türk aydınları da kendilerini hep yalnız hiseettiler. Yalnızlık tüm dünya aydınlarının trade mark’ı, alamet-i farikası’dır. Kuşkusuz, Türk aydınının da.” (Y.Küçük, Aydın Üzerine Tezler, cilt 1, s.17)

Aydının – aydından kastımız devrimci aydındır – yeri halkının yanıdır. Halktan kopmayan aydın yalnız değildir. “Tek başına insan ya Allah ya Şeytan” demişler. Kitlelerden kopan aydın ya megalomaniye kapılır ya da melankoniye. Kitlelerle bağ ise örgütle kurulur. Ancak, bizim Y. Küçük’ümüzün böyle bir “derdi” yoktur. Y.Küçük’ün “sınıflı aydın”dan kastı sınıflı toplum aydını olsa gerektir. Gerek sınıflı toplum aydınının, gerekse gelecekteki sınıfsız toplum aydınının yeri halkının bağrıdır. Sınıfsız toplum aydını zaten halkın içinde olacaktır. Çünkü geleceğin sınıfsız toplumunda kafa emeği ile kol emeği arasındaki fark giderek kapanacaktır. Y.Küçük’ün demek istediği eğer işçi sınıfı bilincini almış aydın ise, bu çok daha büyük bir yanlış olur. Sosyalist aydınının halktan kopması, daha önce de değinildi, çok büyük yanılgıdır. Son bir şık, Y.Küçük, inşallah aydın yığınlarımızı bir sosyal sınıf sanıp, bu “sınıflı aydın” tamlamasını kullanmamıştır. Çünkü aydınlar bir sosyal sınıf oluşturmazlar, yalnızca küçükburjuva tabakaları oluşturan kesimlerden biridir aydınlar.

Y.Küçük beş ciltlik yapıtında sürekli şu tezi öne sürer: “Aydın aydının kurdudur.” Bu tez bizce sınıfsal bir değerlendirmeye dayanmamaktadır. Aydını kişi olarak ele almaktan kaynaklanmaktadır. Vaktiyle, İngiliz burjuva devrimi sırasında yaşamış materyalist filozoflardan Thomas Hobbes (1588-1678), insanların doğal olarak eşit olmalarına rağmen, toplumun, her birinin başkasına egemen olmak isteyen, bencil, kendi gücünün sınırını başkasının gücü sınırında bulan, birbirine kurt gibi bakan insanlardan kurulu olduğunu şu sözlerle vurgulamıştı: “Homo homini lupus”, yani “İnsan insanın kurdudur.” Bu görüş, gerçekte iktidarı almak üzere olan burjuvazinin dünya görüşü idi ve kapitalizmin başlangıç dönemindeki serbest rekabeti müjdeliyordu. Bu bakımdan Hobbes zamanının ilerici sınıfı burjuvaziyi temsil ediyordu. Y.Küçük beş ciltlik yapıtının beşinde de “Aydın aydının kurdudur” tekerlemesini defalarca tekrarlar. Doğru bir şiar ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın, kimse bir şey diyemez. Ancak “Aydın aydının kurdudur” küçükburjuva güvensizliği gericidir ve kabak tadı veriyor. Gerçek Marksist-Leninistler olaya sınıfsal yaklaşır. İşçi sınıfıyla bütünleşmiş bir aydın, aynı durumdaki bir aydının kurdu değil yoldaşıdır. Ama, kişi olarak kalan bir “devrimci” (!) aydının, tüm küçükburjuva şeytanlıkları azıtır. Gerçek devrimci aydın alçakgönüllüce, kariyer hesabı gütmeksizin, işçi sınıfı ile bütünleşmeli, işçi sınıfı ve diğer halk yığınları ile bir teknede yoğrulmalıdır. Bu tekne proletarya partisidir. Ancak böyle aydın küçükburjuva hastalıklarından arınabilir. Y.Küçük’e naçizane önerimiz, bu yönde davranmasıdır. Y.Küçük, Ekin-Bilar fiyaskosunu anlatırken şöyle serzenişte bulunuyor diğer aydın girişimciler hakkında:

“Aydın kaynakları kuruyor

“Yeni aydın kaynakları bulmak zorundayız.

“Ekin’i bunun için düşündüm. Bilar’ı bunun için kurdum. Kahveler açacaktık; burada, kitaplar olacaktı. Genç ve yaşlı aydınlar toplanacaktı. Seminerler yapacaktık. Yer arıyorduk. Bütün büyük kentlere yayacaktık.

“Son, dar örgütçülük hastalığıyla, bu hülyalı projede kendilerinini göremeyenler, Aziz Nesin’i yanılttılar. Oluşmaya başlayan aydın çevresini parçaladılar. Bu talihsiz işin başında, Aziz Nesin’in masum olduğuna, hala inanıyorum.

“Bu hülyalı projeyi geciktirenler, devlete yaranmak istediler: Kimisi, sinemacılık yapıyor ve kimisi Atina piyasasında kitap pazarlıyor” (Y.Küçük, a.y., cilt 5, Önsöz)

Ne denir? Devrimci aydın Don Quixote değil ki “hülyalı (*) proje”ler peşinde koşsun! Bari ders alınsa!

Başka bir entellektüel aktivite yönünden üretken aydın kişimiz ise Murat Belge. M.Belge, Y. Küçük kadar da kuyruğu dik tutamuyor. Açıktan paçavra burjuva sosyalizmi yapıyor. Bir burjuva bireyselliği+hedonizm (zevk-ü safa düşkünlüğü)+çoğulculuk bataklığında çırpınıyor. İşçi sınıfının önemini küçümsüyor, proletarya diktatörlüğüne karşı çıkıyor. Kaba bir hümanizm ve “tarafsızlık” ile olaylara yaklaşan ilerici aydınlardan farkı yok. Sosyalist, hatta marksist olduğunu belirtiyor ama sosyalizmin temel prensiplerini çiğniyor. Örgütlenmekmiş, kitlelerle bütünleşmekmiş, bunlar umrunda değil. Balık başltan kokarmış. M.Belge, en başta Marksizmi ütopik bulduğunu belirterek gerçek bir Marksist olmadığını belgeliyor.

“Burada ‘ütopya’ kavramını iki ayrı düzeyde ele almak gerekiyor. Şimdiye kadar, Marksistler arası kullanımda bu kavrama genellikle olumsuz bir anlam verilmiştir (ancak bir kısmını yukarıda anlatabildiğim nedenlerle). Ancak, konuya Marx’ın yazılarıyla sınırlanmış bir çerçevede bakacak olursak, Marksist gelecek tahminlerinin de bir hayli ‘ütopik’ olduğunu görmek ve teslim etmek durumundayız. Nedir, ‘Komünist toplum’ hakkında bildiklerimiz. Tanınmış metinlerin bir ikisinden çıkma, son derece genel, birkaç söz; herkesin artık emeğine göre değil, ihtiyacına göre, toplam servetten pay alabileceği bir toplum. Dolayısıyla maddi düzeyde bir bolluk toplumu; ama örgüt bir ‘genel ahlak’ anlayışı dile getiriliyor: herkesin “ihtiyacını’nı doğru saptadığı, fazlasına el uzatmadığı bir anlayış, bu başka türlü denetimi reddetmiş toplumun kuralı olmalı. Ayrıca, böyle bir ahlakla da donanmış bireylerin sabah resim yapıp öğleden sonra balık tuttuğu, yani bireyin kendini alabildiğine zenginleştirebildiği (demek kişi sabah resim yapıp öğlenden sonra balık tutunca zenginleşiyor!-Devrimci Mücadele) bir toplum. Son olarak, bunlarla ilgili birkaç bölüşüm ilkesi. Bütün bunlar, Marksizmin “gelecek tasarımı”nı ütopik olmaktan çıkarmaya yetmiyor bence.”  (M.Belge, Sosyalizm Türkiye ve Gelecek, s.168)

Ütopya kavramı, İngiliz devlet adamı ve yazar Thomas Moore’un (1478-1535) 1516’da yayımladığı “Ütopya” adlı kitabından türetilmiştir. Ütopya’da Moore, ideal toplum düzeninin hüküm sürdüğü, insanların eşit ve mutlu olduğu “Ütopya” adlı bir hayal ürünü adadan söz eder. Ütopya sözcüğü sözlüklere işte bu kitap ile girmiştir. Ütopyanın sözcük anlamı, Yunanca sız, olmayan anlamına gelen ou ve yer anlamına gelen topos sözcüklerinin birleşmesinden türemiştir. Webster İngilizce Sözlük’te utopia sözcüğünün karşısında şöyle yazar: “1: Hayali ve sonsuz uzak bir yer 2: Özellikle yasalar, yönetim ve sosyal koşullar açısından ideal bir yer (genellikle baş harfi büyük yazılır) 3 : sosyal gelişme için mümkün olmayan bir plan”

M.Belge işe böyle yazarak gerçekte sosyalizme inanmadığını dışa vuruyor. Hatta daha da ileri giderek Marksizm-Leninizm tarafından kıyasıya eleştirilen “Ütopik Sosyalizm” ile bir tutuyor.

“…Gelgelelim, sorun bu düzeye geldiğinde bunların da(M.Belge’nin ‘bunların dediği Marksizm-Leninizmin nihai hedefleridir-Devrimci Mücadele) başka ütopyalardan çok fazla farkı kalmaz. ‘Ütopik Sosyalizm’ dediğimiz, sosyalizm biçimlerinin, anarşizmin ve daha birçok farklı politik, toplumsal, hatta dini akımın benzer ütopyaları vardır ve bunlar da aynı veya benzer kavramlar, değerlerle dile getirilir.” (a.y.)

Ne denilebilir? Sosyalizme sövmekle aydın olunmaz. Veya tersine ,aydın kişi sosyalizme sövemez. Bilimsel sosyalizmi ütopik sosyalizmle eş tutmak, sosyalizme sövmektir. Çünkü bilimsel sosyalizmin kurucuları, kendilerinden önceki Saint-Simon(1760-1825), R.Owen (1771-1858) ve C. Fourrier (1772-1858) gibi kuruntucu sosyalistle sınır çizgilerini çok açık çizmişlerdir. Kuruntucu sosyalistler içinde yaşadıkları kapitalist toplumun pisliklerini, çelişkilerini keskince eleştirmişlerdir, ancak kapitalizmin giriş yasalarını bulamamışlardır. Dolayısıyla toplumda sözünü ettikleri çelişkilere, rezilliklere doğru çözümler de önermemişlerdir. Gerçek yaşamla bağdaşmayan kimi planlar, projeler türetmişlerdir. Marx-Engels ustalar bu nedenle bu üç aydını “Ütopyacı Sosyalistler” olarak adlandırmışlardır. Marx-Engels, kapitalist toplumun gidiş yasalarını bulmuşlar ve varolan çelişkilere bilimsel çözümler getirmişlerdri. Kendi sosyalizmlerine “Bilimsel Sosyalizm diyerek ütopik sosyalizmden ayrılmışlardrı. Gerçekte Marksizm kendisi bir bilim olmuştur. Yalnızca kapitalist toplumu değil, tüm insan yaşamını ve evreni kavrayan bir bilim. Ne var ki, M.Belge, Marksizmin bilim oluşunu da inkar eder. İşte Belge:

“…Sosyalizm, karşısına çıkan sorunların çözümünde bilimselliği başta gelen bir yöntem olarak çağıran, ondan azami derecede yararlanmaya çalışan bir düşünce tarzı, bir tavırdır. Ama kendisi bilim değildir. Kendisi, öncelikle bir toplum projesidir.” (a.y., s168)

Böylece klasik burjuva oyununu M.Belge de oynuyor. Burjuvazi Marksizm’i hep böyle bir “tavır”, bir “proje” derekesine indirgemek istemiştir. M.Belge bu görüşlerini ortaya koymadan yaklaşık 30 yıl önce Türkiye’de H.Kıvılcımlı bu burjuva oyununu şöyle açıklıyordu:

“Düşünce alanında birşeyler yapmalıydı ki, kapitalizm rahat etsin. İşçi sınıfı Sosyalizm mi diyor? Bütün burjuva bilginlerine gizli, açık sıkıca ısmarlandı; Sosyalizmin tekerine odun sokacak bir düşünce akımı uydurmalıydılar. Parlak aydınlar SOSYALİZM’in bir davranış olduğunu, yalnız başına davranışın “Bilim” olamayacağını söyleyerek; SOSYAL-BİLİM anlamına gelen SOSYOLOJİ lafını icadettiler. BİLİMSEL SOSYALİZM; işçi sınıfını tuttu. SOSYOLOJİLER: Burjuvaziyi arkaladılar. Onun için, iki düşünce alanı birbirine zıt amaçlara yöneldi.

“Sosyalizm ile sosyolojiler: lugat anlamıyla birbirlerinden pek az farklı iken, birbirlerine düşman kesildiler. Sosyoloji: Burjuva bilimi olarak kaldı. İşçi sınıfının sosyolojisine: Tarihsel Maddecilik adı verilmesi gerekti. Onun için Tarihsel Maddeciliği: gelişigüzel sosyolojiler içinde bir “Sosyoloji Okulu” sayıp geçivermek yanlıştır. İşçi sınıfı sosyolojisinin, Tarihsel Maddecilik adıyla, bütün öteki sosyoloji okullarına karşı kesin sınırlı bir bilim cephesi ve ayrı bir dünya olduğu kavramalıdır. Yoksa burjuvazinin istediği bilim kargaşalığına kapı açılır ve beyinler çorbaya çevrilir.” (H.Kıvılcımlı, Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, s.25)

M.Belge, “reel sosyalizmin” yıkılışını görüp, tam sırasıdır diyerek, bu eski burjuva oyununu yeniden öne sürmüş olsa gerek. Özetlersek, M.Belge Marksizm ütopiktir ve bilim değildir diyor. Bize tersine, Marksizm ütopik yani hayalci değil, bilimseldir ve bizatihi bir bilimdir. Tarihsel maddecilik ütopik değil, gerçekçidir. Bilimseldir, her tülrü bilime açıktır ve bilimi araç edinir. Bilimleri kullanarak olanı olduğu gibi koyar. Tarih ile sosyal düşüncenin sentezini sağlayan, insanlığı kapitalizmden daha ileri, demokratik ve insancıl bir düzene götürmeyi hedefleyen, böylesine yüce bir bilimdir.

Deveye sormuşlar, “Boynun neden eğri?” demiş “Nerem doğru ki!” O hesap, M.Belge’nin de saçmalamaları o kadar çok ki, tek tek saymakla baş olacak gibi değil. İşçi Sınıfını küçümseme, “mavi yakalılar” edebiyatı, tekelci dönemde burjuvaziden liberalizm beklemek vb. Bu düşüncelerin tümü de tek sözcükle gericidir. Ancak, sınıfsal olmayan bir ahlak kavramı ile yaklaşarak, açıktan irticayı, yani gerici islamcı kesimi okşayan ve neredeyse 12 Eylül’ün islamcıları bilmeden desteklemiş olduklarını ama gerçekte ahlaklı insanların çoğalmasına yol açarak “hayırlı” bir iş yaptıklarını ifade eden görüşleri çok daha açık bir gericilik.

“…Daha radikal, daha safkan, bir İslamcılık, sola, uzun vadede daha güçlü bir rakip gibi görünebilir. Böyle düşünmek, bazı bakımlardan haklı ya da gerçekçi olabilir. Ama radikal ve pürist İslamcı çizgide kalanlar aynı zamanda daha dürüst ahlaklı bireylerdir. Görüşler ne kadar aykırı olsa, ahlaklılar arasında diyologun daha değerli olacağına inanıyorum.

“Dolayısıyla 12 Eylül’ün İslamcılığa en ciddi katkısı (bu, nicelikler açısından büyük olmayabilir, ama niteliksel açıdan önemlidir) farkında olmadan ve istemeden yaptığı katkıdır. Bunun yanında, farkında olarak yaptıklarının “katkı” olup olmadığını enine boyuna tartışmak gerekiyor.” (M.Belge, a.y.; s.209)

Bilinçli veya bilinçsiz, İslamcılığı överek, faşizmi masum göstererek de aydın olunmaz!

Son sözümüzü söyleyecek olursak, Y.Küçük gibi, M.Belge gibi aydınlar, entellektüel aktivite açısından üretken ama sınıf pusulası olmayan, örgütsüz, halk yığınlarından kopuk aydın kişilerdir. Devrimci aydın, bizce, insan soyunun en ileri, en uç elemanıdır. Ancak, kişi olarak aydın, halk yığınlarından kopuksa ne devrimci ne de gerçekten aydın olamaz. Devrimci aydının bu görevini ancak başta işçi sınıfı olmak üzere tüm halk yığınlarıyla bütünleşerek gerçekleştirilebilir. Geçmişte devrim yapan ülkelerde bu bütünlük başarıyı getirmiştir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Devrimci hareketin başarıya ulaşması için bundan 25 yıl önce “HAREKETİN İŞÇİLEŞTİRİLİP KÖYLÜLEŞTİRİLMESİ” başlıca hedef olarak konmuştur. İşçinin aydınlaşacağı, aydnının işçileşeceği proletarya partisinin Türkiye’de yeniden örgütlenebilmesi, hareket işçileşip köylüleştiği oranda kolaylaşacaktır.

(*) Bu tanım Yalçın Küçük’ün de hoşuna gitse gerek ki, Türk aydınını incelediği 5 ciltlik “Aydın Üzerine Tezler”inin 1.sinde bu tanıma – kaynak belirtmeden- şöyle utangaçca sahip çıkmaktadır: “Aydın, tanımı gereği kafasıyla ve çok büyük bir inatla toplumu değiştirmek için mücadele eden insandır. Tanımı kısaltmak gerekirse, aydın kafasıyla mücadele eden insandır.” (Y.Küçük, a.y., cilt 1, s. 16) Bİlimsel dürüstlük, ansiklopedi gibi genel başvuru amaçlı da olsa kaynağın belirtilmesini gerekli kılar.

(**) Halk bu sözde aydınları kendinden saymamakta, “Yupi” olarak adlandırmaktadır.

(***) Hülya, Türkçe Sözlükte “kuruntu ve “tatlı düş” karşılıklarıyla verilmektedir.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir