Devrimci Mücadele – 27 Mayıs: Türkiye Siyasetinde Bir Dönüm Noktası. Tarihsel Gerçekler ve Yalçın Küçük


dm_baslik
Bu yazı, Devrimci Mücadele Dergisi’nin Temmuz – Ağustos 1990 tarihli 4. sayısında yayınlanmıştır.

27 Mayıs 1960 Devriminin üstünden tam 30 yıl geçti. Bu geçen 30 yıl içinde köprülerin altından çok sular aktı. Ancak, geçen bunca zamana rağmen, 27 Mayıs Devrimi üzerinde hala “hararetli” tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda, o zamanın genç subayları, yani 27 Mayıs’ın kılıç artıkları, kendilerini “ben yaptım, ben ettim” diyerek küçükburjuvaca ön plana çıkarma sevdasındalar. Onların bu tür böbürlenişleri çok hoş karşılanmalı, çünkü başardıkları iş küçümsenemez. Türkiye insanları onlara çok şey borçlu. Gerici, burjuva bezirgan partilere gelince, onlar her zamanki gibi var güçleriyle 27 Mayıs’a saldırıyorlar, doğal olarak “14 Mayıs” diyorlar da başka demiyorlar. Ya demokratlarımıza ve solcularımıza ne demeli? Ya 27 Mayıs’ı ona karşı yapılmış faşist 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle aynı kefeye koyuyorlar, ya da 27 Mayıs’ı bir türlü anlayamadıklarını yahut anlamak istemediklerini ortaya koyan laflar geveliyorlar. İşte bunları hoş görmek mümkün değil. Çünkü 27 Mayıs’ın ne olduğunu ve nasıl karşılamak gerektiği hem teorik, hem de pratik olarak konulmuş. Bu gerçek ya görmezden geliniyor, ya da çarpıtılıyor. Neydi 27 Mayıs?

27 Mayıs bir devrimdir ama bir sosyal devrim değildir. Sosyal devrim, modern bir sınıfa dayanan esaslı bir altüstlük; egemen sınıfın tahakümünün ortadan kaldırılması, toplum ekonomisi ve buna bağlı olarak kültürünün yeni bir biçime kavuşması demektir. Bu anlamda, 27 Mayıs bir sosyal devrim değildir. Bir siyasi iktidarı devirmiştir. Bu anlamda, bir siyasal devrimdir. Ülkeyi, finans kapital + tefeci-bezirgan ittifakının siyasi partisi Demokrat Partiden kurtardığı için de ilerici bir askercil harekattır.

“En son 27 MAYIS olayı geçti. O bir DEVRİM konağı adını alabilir. Üretici güçleri, yani: İşgücü ile teknik gücü engelleyen üretim ilişkilerini (domuzuna sömürü ve sosyal haklara baskı düzenini) az çok düzeltti. Cinayet sayılan “Sosyalizm” eğilimi 27 Mayıs ardından az çok bilince çıktı. Bu bakımlardan 27 Mayıs’ı, “kediye göre budu” bir devrim saymamak yanlıştır.

27 Mayıs nasıl bir devrimdir?

“DEMOKRATİK DEVRİM”dir. (Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, 2. Baskı, Derleniş Yayınları, 1978 S.123-124)

Batı toplumları tarihte doğu toplumlarından değişik bir yol tuttu. İlkin 17. yüzyılda İngiltere’de ve daha sonra da Kıta Avrupası’nda, palazlanan burjuvazi, işçiler, köylüler ve aydınları arkasına takarak, sosyal devrimi başardı. Doğu toplumları bu gidişi tutturamadı. Çok güçlü olan kapitalizm öncesi üretim ilişkileri bu girişe izin vermedi. Doğuda sosyal devrim başarılamadı. Doğu toplumları, sosyal devrimini yapmış Batı toplumlarıyla haşır neşir olana kadar, tarih içinde sanki yerinde sayıyormuşçasına, bata çıka, tarihsel devrimler ile yol aldı.27-mayis_dm

Tarihsel Devrim neydi? Sınıf karşıtlıkları nedeniyle yozlaşmış, çökkünleşmiş uygarlıkların, sınıf nedir bilmeyen barbar toplumlarca yıkılmasıydı. Ancak yıkılan uygarlığın yerine kurulan da, kısa zamanda (100-150) yılda eskisi gibi sınıf karşıtlıkları nedeniyle çökkünleşiyor ve barbar akınlarına hedef oluyordu. Tarihimizde Osmanlılığın kuruluşu, Fatih’in İstanbul’u alarak Bizans İmparatorluğu’nu düşürüşü, hep bir tarihsel devrim oldu.

Osmanlı, kapitalist devrimi başarmış Batı ülkeleriyle karşı karşıya gelince, onlardan etkilenmeden edemedi. Ancak, bizde Batıdaki gibi bir devrimci burjuva sınıfı yoktu. Öte yandan, Batı burjuvazisi de, siyasi iktidarı ele geçirince devrimci barutunu tüketti, gericileşti. Osmanlı topraklarındaki gerici egemen sınıflar, gericileşmiş Batı burjuvazisi ile elele vererek, çalışan yığınlar üzerindeki sömürüyü katmerlendirdi. Bu ortamda, hep “Batılılaşma” yönünde ilerici hareketler oldu. Böylece, Batının modern sosyal devrimi ile Doğunun antika tarihsel devrimi içiçe geçti.

“Türkiye’nin devrim orijinalliği: Antika – Modern devrimlerin, Tarihsel Devrimle Sosyal Devrimin birbirine girmesidir, dedik. Bu durum, orijinal yoğurt yİyişimizin Birinci Teorik temelidir. Onu kavramadıkça, Türkiye’nin ne tarihsel, ne Ekonomik, ne Sınıfsal, ne Politik, ne Kültürel – Bilimcil – Filozofık – Dincil ve ilahare hiç bir olayı aydınlığa kavuşturulamaz.” (Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’nin Teorik Devrim Orjinalliği Sosyalist 29 Aralık 1970 Sayı:4)

Uzak tarihimizin barbar toplum gelenek göreneklerini yakın tarihimize kadar tarihsel devrimlerle taşıyan, genel olarak gençlik, özel olarak da ordu gençliği oldu. Yakın tarihimize baktığımızda bu gelenek göreneğin süregeldiğini duruca görebiliyoruz. “Rusçuk Yaranınından” Alemdar Mustafa Paşa’nın II. Mahmut’u isyancıların elinden kurtarışı, Mustafa Reşit Paşa’nın “Tazminat-ı Hayriye”si, 1856 “Islahat Fermanı”, Jöntürk Hareketi ve I. Meşrutiyet, Makedonya’da ayaklanan genç subaylar ve II. Meşrutiyet, 31 Mart Olayı ve isyancıların “Hareket Ordusu” tarafından etkisiz kılınması, Kurtuluş Savaşımız ve nihayet 27 Mayıs Devrimi. Bütün yukarıdan aşağıya ilerici hareketlerin ortak noktası, hepsinde de sivil ve ordu gençliğinin imzasının bulunmasıdır. Olay, aydın gençlikle ordu gençliğinin elele verilişidir:

Türkiye’de 4-5 yüzyıllık Osmanlı geleneği ve göreneği, Toprak ekonomi temeli üzerinde güdücü bir “Sünuf’ü Devlet” örgütlemişti. Üretmen Halk, en başta Çiftçiler(Reaya = Güdülenler) adını alır, güdücü Dirlikçilerin* idaresine uyardı. Dirlikçiler (İlmiye – Seyfiye – Mülkiye – Kalemiye) adları ile 4 “Devlet Sınıfı”nda örgütlenmişlerdi.“Memleket” onlardan sorulurdu. Türkiye, sinsi veya alevli bir bunalıma düştü mü, “Devlet Sınıfları” kaynaşır, öteki “Sosyal sınıflar”dan sanki bağımsızmışça,“Memleket”in alınyazısını çizmeye girişirlerdi.

Ancak “Devlet Sınıfları”nın sözde şahbazca bağımsızlıkları yüzeyde kalırdı. Onların girişimleri: Türkiye’nin sosyal yapısı yönünde belirleniyordu. Türkiye Ortaçağ yapısında ise, Devlet sınıflarının vurucu güç olarak getirdikleri çözüm, Ortaçağvari oluyordu. Türkiye, az çok modern ekonomi ve toplum ilişkileri içine girmişse, Devlet Sınıflarının vurucu güç olarak getirdikleri çözüm az çok modernleşme yönüne gidiyordu. Böylece son duruşmada kesin sonuç, Türkiye’nin ekonomik ve sınıfçıl yapısına göre alınıyordu.

Bununla birlikte, “Memleket” alınyazısında Devlet Sınıflarının, Tarihçil üretici güçlerden Gelenek-Görenek Vurucu Gücü olarak oynadıkları rol ortadan kalkmıyordu. 1919-23 yıllarında Kuvay-i Milliyeci Kurtuluş Savaşı gibi, 1960 yılı 27 Mayısçı düşünce ve davranışlar bunu tekrar tekrar açıkça ispatladı. Her kezinde, Sosyal Sınıf eğilimleri, Devlet Sınıflarının vurucu gücü ile kendilerine yol açıyordu. Bu vurucu gücün göze çarpan elemanları: eskiden Seyfiye ile İlmiye, sonraları: Ordu ile Bilim diyebileceğimiz kurumlar oldu. (Hikmet Kıvılcımlı Halk Savaşının Planları, S.251)

İlmiye ile Seyfiye birliği Kabakçı Mustafa İsyanı’nda ne ise, 27 Mayıs Devrimi’ndeki ordu-üniversite birliği o oldu. II. Mahmut’u ölümden kurtaran Alemdar (Bayraktar) Mustafa Paşa, yeniçerilikten yetişme, okuma yazması bile olmayan biriydi. Kabakçı isyanını bastırdıktan sonra sadrazamlığa getirildiğinde ilk yaptığı iş, Rusçuk Yaranı’ndan mürekkep yalamış kişileri (Galip, Refik, Ramiz, Behiç, Tahsin Efendiler) köşebaşlarına getirmek oldu. Seyfiye – İlmiye birliğinin bu çok açık örneğini Enver Ziya Karal şöyle anlatıyor.

“Bayraktar, sadrazam olarak, imparatorluğu idare etmek için gereken kuvvet, kudret ve şiddete malikti. Fakat devlet işlerini kavrayıp çevirecek kesin düşünce ve görüşten mahrumdu. Bunu kendi de itiraf ettiği için Rusçuk yaranı nazırlarının tavsiye ettikleri tedbirleri yürürlüğe koymakla devlete hizmet etmeye çalıştı. Kazaskerlerden biri bir gün sürgüne gönderilmiş olan kardeşi için şefaatte bulununca sadrazam o sırada yanında bulunan kethüda Mustafa Refik ve defterdar Tahsin Efendileri göstererek:

‘Be efendi, ben ne seni, ne kardeşini ne de müftüyü, kazaskeri ve sairesini bilirim. Benim ulema neme lazım. Onları sürmek neden iktiza eyledi. İşte şurada oturan kimseler din ve devlet elden gitti diye beni getirdiler. Şu adamları sürmek nizam-ı devletin temelidir ve şöyle etmek, böyle etmek lazımdır dediler. Ben de öyle ettim, boş yere bana beddua etmeyin’ diye bağırmıştır.” (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi V. cilt, TTK Basımevi, Ankara 1988, S.89-90)

Alemdar’dan 150 yıl sonra 27 Mayısçı genç subaylar, bundan farklı davranmadılar. Üniversite hocalarını apar topar getirip, görüşlerini aldılar, devletin hukuksal üstyapısını onarttılar. Aynı geleneği sürdürdüler.

Gelgelelim, bizim skolastik kafalı solcularımız, tekrarlaya tekrarlaya, “Tekrarlıyorum, tarihsel olarak doğru olan mantıksal olarak da doğrudur..” (Yalçın Küçük. Aydın Üzerine Tezler – 5, Tekin Yayınevi 1988), gibi sunturlu laflar etmelerine rağmen bir türlü bu “tarihsel olgu”yu kavrayamıyorlar. Uzak ve yyakın tarihimizden, bize has bu geleneği çıkarıp bilimsel olarak açıklayan Hikmet Kıvılcımlı’ya acımasızca saldırıyorlar. Üstelik tahrifatlar yaparak…. Y.Küçük şöyle diyor:

yalcin_kucuk-abdullah_ocalan“Bir sosyalist devrimcide geçmişe ve böylesine dayanaksız övgüler okumak son derece yadırgatıcı ve umut kırıcıdır; ancak başka çeşitlerine de rastlanıyor. Fakat daha da umut kırıcı olan ‘ilk’ Osmanlı döneminin kurumları, hiç değişmeden, bütün canlılık ve saflığıyla, 1970 yılına kadar geliyorlar ve modern Türkiye ordusunun niteliklerini belirliyorlar.” (Y.Küçük Agy. S.505)

Marksizm, olanı olduğu gibi koymayı gerektirir. Y.Küçük böyle yapmıyor. Oysa kitabının bir yerinde az çok doğruya yaklaşarak şöyle diyor:

“…27 Mayıs’ta yönetimi ellerine alan genç subaylar, Forum’un temsil ettiği aydın hareketinin programına teslim oluyorlar; sosyal hiçbir boyutu olmayan bir demokrasiyle Türkiye’nin karşılaştığı sorunları çözebileceğini düşünüyorlar” (Y.Küçük Agy. S.579)

Forum mu? Onu da Y. Küçük’ün kaleminden okuyalım:

“Üniversite öğretim üyelerinin aydın hareketi, 1940 yıllarının ortalarında Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden fışkırıyor. 1960 yıllarının ortalarında Ankara’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi İdari İlimler Fakültesi’nde toplanıyor. 1950 yıllarında ise yine Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi, Forum Dergisi’ni ve hareketlerini yaratıyor. Başka fakülte ve İstanbul Üniversitesi’nden de katkı geliyor; ancak Forum Dergisi ile Siyasal Bilgiler Fakültesi içiçe büyüyor.” (Y.Küçük Agy, S.575)

Y.Küçük, belki tek tek ağaçları seçiyor ama, ne yazık, ormanı görmüyor. 27 Mayıs’ta ordu gençliği ile üniversitenin elele verdiğini bizzat kendisi belirtiyor. Marksizm olayları görmek değildir yalnızca, olayların maddi temellerini diyalektik yöntemle ele almaktır. Y.Küçük yalnızca olayları aktarıyor bir burjuva tarihçisi gibi. Diyalektik yöntemi kullanamıyor.

Y.Küçük, gelenek-görenek kavramlarını da henüz marksistçe değerlendiremiyor. Ordudaki ilkel sosyalist-göçebe barbar gelenek göreneklerinin günümüze kadar gelemeyeceğini ima eden sözler ediyor. Çünkü tarihi mekanik alıyor. İnsanlarımıza küçükkenden verilmeye başlanan skolastik eğitim etkisini gösteriyor. Marksizmin el kitaplarını ezberleyen modern softalar, ülke gerçekleri karşısında apışıp kalıyorlar. Oysa bundan tam yüz yıl önce Engels şöyle yazıyordu:

“…Öyleyse, burada, gentilice örgütlenme ** , hiç değilse mark ortaklığının *** tutunduğu ülkelerde —Fransa’nın Kuzeyinde, İngiltere’de, Almanya ve İskandinavya’da—, yavaş yavaş yerel bir örgütlenme haline dönüştü ve bundan ötürü, devletin kuruluşuna uygun olma yeteneğini kazandı. Ama gene de, bütün gentilice örgütlenmeye özgü ilkel demokratik niteliğini korudu, ve böylece, daha sonra kendisine zorla kabul ettirilen yozlaşmış biçim içinde bile kendinden bir şeyler sakladı; ve en yakın çağa kadar, ezilen insanların elinde etkili bir silah olarak kaldı. (F.Engels. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları. 1974 S.210-211)

Böyle diyor Engels Usta. Hatta örnek de veriyor:

“Bize kadar ulaşmış en eski Kelt yasaları gens’in hala hayat dolu olduğunu gösteriyor; gens; İrlanda’da, İngilizler tarafından zorla yıkıldıktan sonra, günümüzde, hiç değilse içgüdüsel bir biçimde, halk bilincinde gene de yaşamaktadır; İskoçya’da son yüzyılın ortalarına doğru dipdiriydi, ve orada da, ancak İngiliz silahları, İngiliz yasaları, İngiliz mahkemeleri önünde yenik düştü” (F.Engels. Agy, S.184)

İşte “marksist klasikler” böyle diyor. Y.Küçük çok daha geri boyutlarda tartışıyor.

Skolastik kafalı Y.Küçük’ün anlayamadığı bir konu da devlet. Nedir Devlet? Marx-Engels-Lenin’e göre devlet, “bir sınıf hakimiyeti organıdır, bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki baskı organıdır, sınıflar arası çatışmayı yumuşatarak bu baskıyı yasallaştıran ve ona süreklilik kazandıran, özel silahlı müfrezeler, hapishaneler vb.den derleşik bir örgüttür.” Bu genel doğruyu, Y.Küçük iyi ezberlemiş olacak ki (ne var ki bu ezber, Kuran kurslarında Arapça sureleri gözü kapalı ezberleyen çocuklarımızınkinden farksızdır.), Dr.H.Kıvılcımlı’ya şöyle acımasızca saldırır:

“Ordu, bağımsızlık savaşçısı ve bağımsızlığın güvencesi haline getirilince, sınıfsal belirlilik de çözülüyor ve Doktor Hikmet, pek de utangaç olmayan bir biçimde, sınıfsal determinizmi terkediyor. Şöyle yapıyor: ‘Niçim olan şeylerin adlarını koymıyalım. En son, Birinci Milli Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, 27 Mayıs ihtilalinde de, sosyal sınıfların yönünde neredeyse bağımsızca görüntüler alan bir vurucu güç vardır’. Böylece Doktor Hikmet, 1960 yıllarının ortalarında silahlı kuvvetler eliyle iktidar almanın, ancak daha da önemlisi alınacak olan iktidara ‘ilerici’ damgası yapıştırmanın gerekli koşulu olan silahlı kuvvetler mensuplarının sınıflardan ve özellikle sermaye sınıfından bağımsızlığını savunan tarafla yan tutmuş oluyor.” (Y.Küçük. Agy, S.508)

Bunları yazarkenki mantık zincirlemesi açık Y.Küçük’ün. Devlet sınıf örgütüdür, ordu da devletin tahakküm organıdır, o halde Kıvılcımlı’nın “vurucu güç” olarak adlandırdığı ordu gençliği nasıl sosyal sınıflardan bağımsızmışçasına davranabilir?

Birincisi, Kıvılcımlı Usta Y.Küçük’ün anladığı gibi “silahlı kuvvetler mensuplarının sınıflardan bağımsız olduğunu” değil, belirli zamanlarda sosyal sınıflardan “neredeyse bağımsızca görüntüler alan bir vurucu güç”ün olduğunu ileri sürüyor. Bu ikisi farklı. Öte yandan bırakalım sınıflardan neredeyse bağımsızmışçasına görüntüler alan vurucu güçü, Engels bizzat devletin bağımsız kalabildiği durumlardan söz eder:

Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme ihtiyacından doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan, ve bunun sayesinde, siyasi bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir. İşte bundan ötürüdür ki, antik devlet, her şeyden önce, köleleri boyunduruk altında tutmak için, köle sahiplerinin devletiydi; tıpkı feodal devletin, serf ve angaryacı köylüleri boyunduruk altında tutmak için soyluların organı, ve modern temsili devletin, ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aleti olması gibi. Bununla birlikte, istisnai olarak savaşım durumundaki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü sözde aracı olarak, bir zaman için, bu sınıflara karşı belirli bir bağımsızlık [durumunu -ç.] muhafaza eder. (F.Engels. Agy, S.237-238)

Y.Küçük’ün ne 27 Mayıs’ı ne de Dr. H.Kıvılcımlı’yı zerre kadar anlamadığı anlaşılıyor.

27 Mayıs’ı ordu yaptı. Ordu neydi? Yüzde 99’u küçükburjuva kapıkullarından oluşan bir yığındı. “Kapıkulu modern bir sosyal sınıf değildir. Hangi sınıf maaşını ve konforunu sağlarsa ona ‘kul’ olur.” (H.Kıvılcımlı. 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Ant Yayınları, 1970, S.98). Modern toplumda, modern bir devrim, ancak modern bir sınıfa dayanırsa başarıya ulaşabilirdi. Oysa küçükburjuvazi, antika toplumdan yadigar, kat kat tabakalaşmış bir yığındı. İşte 27 Mayıs devrimcileri, o tabakadan biriydi. Bir gece yarısı finans-kapital + tefeci-bezirgan iktidarını devirmişlerdi. Bu, sosyal sınıflardan nispeten bağımsız bir iktidar anlamına geliyordu. Ancak, iktidarı düşüren kapıkulu küçükburjuva devrimcilerinin elinde sınıf pusulaları yoktu. Bu durumun kararsızlara neden olması ve ardından da başarısızlıkları getirmesi doğaldı:

“…Şimdi inanılmaz atılganlık gösteren bombalaşmış küçükburjuva, az sonra en küçük başarısızlık önünde çatlayarak en korkunç paniklere uğrayıverir. Bu yüzden ölümü de göze alır da, tutarlı ve sürekli kararlılığı göze alamaz. Olmadık verile ile yanardağlaşır; akla gelmedik bir bahaneyle söner, kül olur gider. 27 Mayıs ihtilalcilerinin sonuna dek kurtulamadıkları kararsızlık ve istikrarsızlıklarına bakıp da, şu veya bu kişinin özel davranışlarını suçlamak yanlıştır. ‘Birbirine düşmek’ diye tanımlanan ve adım başında rastladığımız davranış çaprazlığı, kişileri belirlendiren sosyal sınıf olamamak veya sosyal bir sınıfın oturaklı durumunu bilincine çıkaramamış olmak yüzündendir.” (H.Kıvılcımlı. Agy, S.294)

Modern kapitalist toplumda başlıca iki sosyal sınıf vardır: Burjuvazi ve işçi sınıfı. Başka sosyal sınıf ve dolayısıyla sosyal sınıf pusulası yoktur. Ne var ki Türkiye nüfusunun ancak yüzde 20’si bu sosyal sınıflar içine girebilir. Geri kalan yüzde 80’e varan insanımız ne burjuva (kapitalist), ne de işçidir. Bu büyük çoğunluk, modern üretimin ürünü olmadığından, toplum olaylarında, özellikle de toplum ekonomisinde doğrudan doğruya bir rol oynayamazlar. Modern iki sınıftan birinin kuyruğuna takılırlar eninde sonunda. İşte 27 Mayıs’ı yapan genç subaylar da bu geniş küçükburjuva yığını içinde yer alıyordu. Durumu böyle koyduktan sonra, Y.Küçük’ün şu yazdıklarını bir okuyalım:

“Doktor Hikmet, Milli Bİrlik Komitesi’ni açık mektup bombardımanına ve rapor yağmuruna tutuyor. Doktor’un raporunu sunarken takındığı tutum son derece üzücüdür ve Doktor’u sevmek isteyenler üzerinde itici etki yapıyor. ‘Mister Thornburg, Doktor Schact, Herr Erhardt, Von Papen, Profesör Baade ve ilh ve ilahın ecneci raporlarının yanında adsız bir Türk’ün Yerli-Milli Raporu’; Doktor Hikmet yönetimi ellerine alan genç subaylara kendisini böyle takdim ediyor.” (Y. Küçük. Agy, S.410-411)

Evet, Dr. H. Kıvılcımlı, Milli Birlik Komitesi’ne iki açık mektup yazıyor. Birincisi 6 Temmuz 1960, ikincisi 10 Temmuz 1960 tarihli. Ve bu mektuplardan ikincisinin başında sevgili Küçük’ümüzün alıntı yaptığı kısa açıklama var. Bu ifade Y.Küçük’ü neden itiyor, anlamak mümkün değil. Olay açık. Yukarıda adları belirtilenlerden Mister Thornburg Amerikan emperyalizminin ajanı ekonomist. 1947 yılında Türkiye’ye gelmiş ve ‘Amerikan Yardımı’nın nasıl kullanılması gerektiğini konusunda araştırmalar yapmış, raporlar hazırlamış. Diğer dördü ise Alman emperyalizminin ajanları. Bunlardan Von Papen ve Doktor Schacht, Hitler’in bakanlığını yapmış faşist ekonomistler. Prof. Baade, 1935-1944 yılları arasında Türkiye’de kalmış, Nazi kaçkını bir ekonomist. Herr Erhadt ise İkinci Emperyalist Savaş sonrasındaki “Alman Mucizesi”nin “yaratıcısı”. Görüldüğü gibi, “Turhallı, hep bir hallı”. Tümü de emperyalist ajanı. Bunlara karşı, H.Kıvıcımlı’nın çıkıp MBK’ne uyarıcı mektuplar göndermesi neden itici oluyor? BU mektuplardan birincisine 27 Mayısçılar’a kendileri tanıtılır, tarihsel gerçekliklerimiz göze batırılır ve kısaca ne yapmak gerektiği tartışılır. İkincisinde ülke ekonomisi üzerinde daha çok durulur ve MBK’ne ne yapılması gerektiği konusunda yol gösterilir.

Bu mektuplardan amaçlanan bellidir. 27 Mayısçı genç subayları işçi sınıfı politikasıyla tanıştırmak, finans kapitalin oyunlarına karşı uyarmak, onları olabildiğince işçi sınıfı yörüngesine çekebilmek, hiç olmazsa, daha demokratik bir ortam yaratmalarına katkıda bulunmak. Bu kişisel bir davranış değildir. Ülke sorunları karşısında işçi sınıfı açısından en aktif politikayı, taktiği uygulamaya koymaktır. Y.Küçük, bunu anlamazlıktan geliyor, gocunuyor. Neden mi gocunuyor? Kendisine, 27 Mayıs’ta Kurucu Meclis’e girme önerisi yapılıyor ama genç, dinamik Küçük’ümüz kocakarılar gibi davranıyor. Gerekçe de oldukça sert. Adın ne, demişler “Mülayim.” Sert olsan ne yazar? Senin daha sonra pasifist ABA’cı (M.Ali Aybar – Behice Boran – Sadun Aren’ci) TİP (Türkiye İşçi Partisi) oportünizmiyle düşüp kalktığını bilinmiyor mu sanıyorsun? Şöyle anlatıyor o anısını Y.Küçük:

“En son, 27 Mayıs Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı olarak ve resmen görüşmek istedi; 1960 sonu veya 1961 olabilir. Gençlik eylemlerinden yetişmiş ve o zaman Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışan bana, yeni anayasa hakkında, görüşlerimi soruyordu. (İfade bozukluğu Y.Küçük’ündür – Devrimci Mücadele). Kurucu Meclis’e, 27 Mayıs’a katkıda bulunan gençlik liderlerinden birisi olarak girip girmeme hakkında nabız yoklaması da yaptı. İstemediğimi net bir biçimde ifade ettim; burjuva demokrat aşamayla ilgili olarak ellerimi yıkamak istediğimi, kesinlikle, biliyordum.” (Y.Küçük. Agy. S.738)

“Sen neymişsin be abi?”

Y.Küçük’ün Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile ilgili olarak 27 Mayıs konusunda yaptığı bir tahrifat da “ilerici ordu”  ifadesi (Y. Küçük Agy. S.504-505) Doktor “ilerici ordu” ifadesini kullanıyor ama ordudan ne anlamak gerektiğini de açıkça koyuyor:

“Türkiye Devrimcilik tarihinde Gençlikle Ordu birbirinden ayrılamazlar. Daha doğrusu: ‘Ordu’ demek, ‘Ordu gençliği’ demektir. Yoksa, ‘Ordu fosilleri’ ile ‘Ordu’nun bir ilgisi yoktur. (H.Kıvılcımlı. Pratik Devrim Orjinalliğimiz, Sosyalist, 12 Ocak 1970 Sayı:6)

Demek ki, bir ordu gençliği, bir de ordu fosilleri varmış. Ordu gençliğini ordu fosilleriyle bir tutmak, Tağmaç’ları, Batur’ları, Evren’leri, Ersinleri vb, 27 Mayısçı genç subaylarla bir tutmak demektir. Dolayısıyla 27 Mayıs ile 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerini eş tutmak demektir. 27 Mayıs’ı ordu gençliği, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini ordu fosilleri yapmıştır. Ordu gençliğinin itici gücünü ilkel sosyalist gelenek-görenekleri oluşturur, ordu fosilleri ise finans kapitalin bekçi köpekleridir. Bu ikisi arasındaki ayrımı en kesin biçimde koymak gerekir.

Vaktiyle ABA’cı TİP oportünizmi bu ayrımı yapamadı, 27 Mayıs’ı faşist darbelerle bir tuttu, “tepeden inmeclik” ile suçladı. Bunlar elbette Kıvılcımlı Usta’dan derslerini aldılar. Ne var ki, bizim Küçük’ümüz, hala bu konuda ABA’cı TİP oportünizminden kopamadığını ortaya koyan ifadeler kullanıyor. Kıvılcımlı’nın ABA’cıları eleştirdiği bir tümceyi alarak, 27 Mayıs’a hoş gözle bakmadığını açığa vuruyor; şöyle diyor:

“…Fakat Doktor ekliyor: ‘ABA’cılar 27 Mayıs’çılığı hor görmekle, finans kapitalin karşı devrimini rahatlıkla sağlaması için demokrasi perdesini açıyordu’ Doktor, 1970 yılında bile 27 Mayıs’a toz kondurmak istemiyor.” (Y.Küçük Agy. 767)

İşte TİP’ik burjuva sosyalizmi! 27 Mayıs’ın ülkede demokratik haklara, ülke ekonomisine, hatta ülkenin devrim stratejisine yaptığı katkılar tartışılmaz. Y.Küçük tıpkı ABA’cılar gibi 27 Mayıs’ı anlamadığını belli ediyor, ABA’cılarla birlikte finans kapital değirmenine su taşıyor. Eh, Osmanlı şairinin dediği gibi:

“Köpektir zevk alan sayad-ı bi insafa hizmetten” (İnsafsız avcıya hizmetten zevk alan köpektir).

27 Mayıs bir olgudur, bir gerçekliktir. Ve “gerçekler inatçıdır”. Ve sevgili Küçük’müzün pek güzel belirttiği gibi, “Tarihsel olarak doğru olan, mantıksal olarak da doğrudur.”

Notlar:

* Dirlikçi, Osmanlı toprak ekonomisinde “dirlik düzenlikten” sorumlu askercil şefti. Dirlikçiler başlangıçta, Engels’in “Askercil Demokrasi” dediği türden bir demokrasi uygulayan idealist gazilerdi (savaşçılardı). Ancak zamanla yozlaşarak derebeğleştiler. – Devrimci Mücadele

** Gentillice Örgütlenme: İlkel sosyalist kan (gens) örgütlenmesi

*** Mark Ortaklığı: İlkel sosyalist topluluklarda toprak üzerindeki ortaklaşa mülkiyet.

**** Yazıda yer alan alıntılardaki italikler, okuyucunun ayırdını kolaylıştırmak amacıyla konulmuş olup, bize aittir – Türkiye Direniyor

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir