Devrimci Derleniş – “Devrimci Yol”un Çıkmaz Yolu

Devrimci Derleniş dergisinin 30 Ağustos 1979 tarihli sayısından başlayıp 8 Ekim 1979 tarihli sayısına kadar yayınlanan “Devrimci Yol”un Çıkmaz Yolu makalesini sizlerle paylaşıyoruz.

GİRİŞ

Devrimci ortamımızın olağanüstü dağınıklığı sürüp gidiyor. Türkiye halklarının gerici sömürücü güçler karşısındaki alabildiğine dağınıklığını, örgütsüzlüğünü devrimcilerin dağınıklığı körüklüyor.

Önümüzdeki en yakıcı görev, Finans-Kapitalin gözü dönmüş saldırı ve provokasyonlarıyla her gün daha kanlı biçimler alan sınıflar savaşında, proletaryayı kendi öz örgütüne, tüm halkı proletarya öz örgütü çevresinde saf tutturacak bir halk kurtuluş cephesine kavuşturmaktır. Proletarya partisi, çil yavrusuna dönmüş devrimci gruplarımızın bir asgari program çerçevesinde birleşmeleriyle reorganize edilebilir. Bunun dışındaki yolların, parti yapıcılıklarının ve zuhuratların hareketimize verdiği zararları her gün yaşayarak görüyoruz. Proletarya partisine giden yolda atılması gereken en önemli adımlardan biri aramızda hesaplaşmaktır, kıyasıya teorik savaştır.

Türkiye’den proletaryadan yana dövüşen dipdiri yiğit bir sosyal kesimi var: Devrimci gençliğimiz. Devrimci gençliğimizin  her günü ölüm, dişe diş mücadele dolu kavgası, ancak bir proletarya partisi çatısı altında, üretici yığınlarla bütünleşirse sınıflar mücadelesi içinde esas yerini bulacaktır. Bugün gençlik darmadağınıktır, çeşitli tekke örgütleriyle paramparçadır. Kaos her gün artmakta, yeni bölünmeler, zuhuratlar panik ortamı yaratmaktadır.

Gençliğimizin en çok tartıştığı konulardan biri de Mahir Çayan’ın tezleridir. Çayan’a şöyle ya da böyle sahip çıkan çeşitli gruplar vardır. Bu sahip çıkmalar çoğu kez bezirgânlığa varmakta, 1971’den sonra inançları, mücadeleleri uğruna yiğitçe ölüme gitmiş devrimcilerin adları, kişilikleri grup çıkarları için alet edilmektedir. Egemen düşünce, 1971 hareketini devrimci bir gözle eleştirip ondan dersler çıkarma yerine, ona direkt ya da dolaylı tapınma ya da sövgü olmaktadır.

Mahir Çayan’ın tezlerini savunduğunu söyleyen gruplarımızdan biri de Devrimci Yol’dur. Bu Yazı dizimizde M.Çayan’ın tezlerinin ve hareketinin bir değerlendirmesini yaptıktan sonra,
Mahir’i revize eden, zaman zaman Mahir’in inkârına varan, zaman zaman da onun tezlerine “katkılarda” bulunan Devrimci Yol’u ele alacağız. 

Mahir Çayan’ın Kesintisiz I-II-III yazılarının ilk bölümü (Kesintisiz-I) üzerinde durmayacağız. Çünkü bu bölümde; “Tekel öncesi Marksizmde Devrim Teorisi” ve “Emperyalist Dönem Marksizminin Devrim Teorisi” ve bunların içinde Evrim – Devrim aşamaları, ayrı devrimci çalışma tarzları, Leninist kesintisiz devrim anlayışı gibi konularda genel doğrular özetlenir. Ancak, Mahir kesintisiz II-III’de yer ve zaman farklılığı gerekçesi ile (Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi, Sömürge ve yarı sömürgeler..) Kesintisiz – I’in inkârına varır. Onun için biz kesintisiz II-III’ü ele alacağız.

Mahir Çayan’ın Kesintisiz II -III’de toplanmış tezleri ilk ifadesini Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup yazısında bulmaktadır. Söz
konusu mektuptaki “Biz, Türkiye’deki Markist hareketin tarihine sonuna kadar saygılıyız. Ve onun devamı olarak kendimiz görüyoruz” yollu ifadelerin veya H.Kıvılcımlı’yı öven sözlerle, Devrim anlayışı, çalışma tarzı ve örgütlenme anlayışında özetlenen yeni tezlerin oluşturduğu çelişkiyi daha sonraki bir bölümde inceleyeceğiz. “Eneski sosyalizm”le Mahir’in A.S.D.’ye açık mektupta ilk ortaya çıkan “en yeni sosyalizm”i arasında bir benzerlik kurmanın olanağı yoktur. Mahir “biz geçmiş hareketin devamıyız” derken, aynı zamanda geçmiş hareketin bütün teorik ve pratik tecrübelerini de elinin tersiyle itmekte, Eneski Sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan bir devrim anlayışı (buna bağlı olarak çalışma ve örgüt anlayışı) getirmektedir.

Bu yeni devrim anlayışı “III. Emperyalist bunalım döneminde, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile milli kriz sürekli olarak vardır. Bu ülkelerde evrim-devrim dönemleri içiçe geçmiştir. Halkla oligarşi arasındaki suni dengeyi yıkabilmek, halkı kırların temel savaş alanı ve köylülüğün temel güç olduğu halk savaşına çekebilmek için biran: önce öncü savaşa başlamak gerekir” şeklinde kabaca özetlenebilir. Mahir’in bu anlayışa varmasında. Çin ve Küba devrimlerinin büyük etkisi. vardır. Özellikle Küba devriminin ve Latin Amerika’daki gerilla hareketlerinin Türkiye’de büyü ilgi uyandırdığı bir dönem yaşanmaktadır. Türkiye’nin adı geçen ülkelerle sınıflar mevzilenmesi yapısından karşılaştırılması, o ülkelerde devrimin izlediği orijinal yolların bilinmesi zorunludur. Diğer ülkelerin devrimci tecrübelerinden yararlanmak ne denli gerekliyse, o tecrübeleri eleştirici bir gözle kendi ülke pratiğine vurarak karşılaştırabilmek de o denli zorunludur. “İkincisi, Sosyal-Demokratik hareket, özünde uluslararası bir harekettir. Bu, sadece şovenizmle mücadele etmemiz gerektiği anlamına gelmez, aynı zamanda genç bir ülkede yeni başlayan hareketin, ancak öteki ülkelerin tecrübelerinden yararlanabildiği takdirde başarılı olabileceği anlamını da taşır. Bu tecrübelerden yararlanabilmek için bunları sadece bilmek, ya da en son kararları kopya edivermek yetmez. Gereken Şey, bu tecrübeleri eleştirici bir gözle inceleyebilmek ve bunları bağımsız olarak deneyden geçirebilmektir.” (Lenin – Ne Yapmalı – Evren Yay. S. 34 a.b.ç.)

Çin ve Küba devrimlerinin değerlendirmesine geçmeden önce Mahir’in tezlerini Leninist devrim anlayışı açısından gözden geçirelim.

Mahir 1971 şartlarında asgari bir örgütlenme ile, bir “devrimci öncü çekirdek” ile politikleşmiş askeri savaş önermektedir. Aynı dönemde Türkiye işçi sınıfı gangster sendikalarda, köylülük örgütsüz, darmadağınık, 7000 yıllık antika ilişkiler içinde tutsak durumdadır. Yalnızca gençlik sürekli kaynayan bir sosyal kesimdir. Mahir’in önerdiği öncü savaşının tek militan kaynağı da somutta gençliğin ancak bir bölümüdür. Yani yığınlar bir devrim dalgasının içinde değildir. İsyana hazırlıklı olmaktan çok uzaktır.

“Sosyalistlerin içine düştükleri en büyük ve en tehlikeli hatalardan biri, bir devrimin sadece devrimciler tarafından gerçekleştirilebileceği fikridir. Tam aksine, devrimci eylemin başarıya ulaşması için devrimciler sadece en yiğit ve gelişmiş sınıfın: öncüleri olabilirler fikrinin anlaşılmasını ve eyleme dönüştürülmesini gerektirir. Öncü, önderliğini yaptığı halk kitlesinden kopmamayı ve bütün yığını ileriye doğru götürdüğü takdirde öncülük görevini yerine getirmiş olabilir” (Lenin : Siyasal Eğitim Daireleri İkinci Rusya Kurultayına Sunulan Rapor 17 Ekim 1971 — Kültür ve Kültür İhtilâli Üzerine, s. 160)

Mahir’in hareketi başlattığı “öncünün” ise bırakalım en yiğit ve devrimci sınıfın (proletaryanın) öncüsü olmasını, onunla teorik yazılarında kullanılan adı dışında hiçbir alışverişi yoktur. Üstelik içinden çıktığı gençlik yığınlarından dahi kopmuştur. Burada Mahir’in yaptığı devrim icat etmekten başka şey değildir. “En başta, Marksizm, hareketi herhangi tek ve belirli bir Savaş biçimine bağlamamakta sosyalizmin bütün ilkel biçimlerinden ayrılır. En çeşitli mücadele biçimlerini kabul eder; fakat onları
“İCAT” etmez, hareketin kendi içinden, kendiliğinden doğan devrimci sınıf mücadelesi yönlemlerini genelleştirmekle, örgütlemekle, bilinçli kılmakla yetinir. Bütün soyut formüllerin, bütün doktriner reçetelerin mutlak biçimde düşmanı olan marksizm, hareketin geliştiği, kitlelerin bilincinin ilerlediği, ekonomik ve politik bunalımların şiddetlendiği ölçüde savunmanın ve saldırının gittikçe daha çeşitli yeni yöntemlerini doğuran kitle mücadelesinin dikkatle ele alınmasını ister” (Lenin : Partizan Savaşı, s. 78 -Yar Yay.)

Yine “bütün sınıf, büyük yığınlar, öncüyü doğrudan doğrutya destekleme durumuna gelemedikçe ya da öncüye karşı hayırhah bir yansızlık tutumunu benimseyerek karşı yanı desteklemeleri olasılığı kesin olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek yalnızca bir ahmaklık olmakla kalmaz, bir cinayet olur” (Lenin: Sol Komünizm s. 106)

Burada hemen, Lenin ustanın bahsettiği öncü ile Mahir’in anladığı “öncü”nün arasındaki dağlar kadar farklılık olduğunu hatırlatalım. Lenin’de öncü PROLETARYA PARTİSİ’dir. Proletarya partisi ise biricik ve en devrimci sınıf olan işçi sınıfının siyasi iktidar savaşı yapacak örgütüdür. Oysa Mahir de öncü, halkla oligarşi arasındaki “suni” dengeyi bozmak için bir avuç inanmış devrimci aydın genç militanın asgari örgütlenmesinden başka şey değildir. Bunu, işçi sınıfının öncü örgütü, Proletarya partisi saymanın olanağı yoktur.

Mahire göre oligarşi ile halkın memnuniyetsizliği arasında bir suni denge mevcuttur. “Suni dengeyi” bozmanın, kitlelerle temas kurmanın, siyasi gerçekleri açıklamanın ve kitleleri devrim saflarına çekmenin temel mücadele metodu silahlı propagandadır, bunu temel alan “öncü savaşı”dır. “Silahlı propaganda, halkın düzene karşı memnuniyetsizliğini ajite eder, onları emperyalist beyin yıkamanın giderek etkisinden kurtarır. Önce kitleleri sarsar, giderek de bilinçlendirir;” Oysa, propaganda ile bir mücadele biçimini kitlelere kabul ettirmek olanaksızdır. Kitleler, bizzat kendi pratik deneyimleri içinde mücadele biçimlerini yaratır. Silahlı mücadele de, “halkın devrimci öncülerinin” silahlı propagandası değil, proletarya partisinin kurmaylığında, örgütlü halkın silahlanmasına dayanan ve momenti proletarya partisince seçilen üst bir politik mücadele biçimidir.

Lenin’de silahlı aksiyon, yığınların gelişen mücadelesi ve onun baskısıyla, onun içinde birlikte ele alınır. Kitlelerin hazır o olmadığı ya da proletarya partisinin gelişen mücadeleyi kucaklayabilip yönlendirme yeteneğine sahip olmadığı şartlarda silahlı eylemler, kitlelerde paniği, yılgınlığı ve kadrolarda büyük kayıpları ve dağınıklığı kaçınılmazca beraberinde getirir. Çünkü; “merkezi otoritenin” kuvveti sadece her şeyden önce “yaygara, gözdağı ve demagoji”ye dayanmaz. Ve onların gücü, her şeyden önce ve asıl olarak domuzuna örgütlü ve silahlı gücüne dayanır. o Mahir’in, o silahlı propagandayı, halkın düzene karşı memnuniyetsizliğini ajite eden, halkı bilinçlendiren temel mücadele metodu olarak alması, onun, (Mahir’in) sınıflar mücadelesini küçümseyen, başta işçi sınıfı olmak üzere kitlelere güvenmeyen, halkı pasif, atıl yığınlar varsayan yanlış anlayışının da bir-sonucudur. “Svoboda, terörü, işçi sınıfını ‘heyecanlandırma’ aracı olarak, ona güçlü bir itiş sağlama aracı olarak savunuyor. Bu kadar açıkça birbiriyle çelişen bir savunmayı düşünebilmek zor bir iştir! İnsanın şu soruyu sorası geliyor : Rus hayat şartlarında, bu skandal niteliğindeki olaylar o kadar az mıdır ki, özel ‘heyecanlandırı’ araçları icad etmek gereksin? Öte yandan, Rusya’daki keyfi yönetimin bile heyecanlandırmadığı ve heyecanlandıramayacağı kimselerin, kollarını kavuşturarak, hükümetin bir avuç teröristle düellosunu kenardan seyredecekleri besbelli değil midir? (a.b.ç) Gerçek şudur ki, Rus hayat şartlarının toplumsal kötülükleri, emekçi yığınlarını yeteri kadar heyecanlandırabilir; ama biz, eğer deyim uygun düşerse, Rus şartlarının sandığımızdan çok daha geniş ölçüde meydana getirdiği (halkın öfke ve kaynaşma damlalarını ve dereciklerini, toplanıp gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi gerekli olan derecikleri birleştiriyoruz.”(Lenin : Ne Yapmalı, Evren Yay. s. 101)

Mahir’in tezleri, hangi teorik gerekçelere dayanırsa dayansın pratikte yığınsız, hatta kurmaysız savaşa atılmak şeklinde ifadesini bulmuş ve 1971-72 de sonu ölümlerle dolu bir yenilgiyi getirmiştir. 1905 devrimi devriminde, devrimci mücadelenin silahlı ayaklanmaya dönüşümünde, kitleler, ve öncü ve silâhlı eylem arasındaki bağı Lenin şöyle koyuyor. “Bunun anlamı, halk kitlesinin öncü temsilcilerinin teorik kabullenmeler nedeniyle değil, büyüyen hareketin baskısı altında mücadelenin yeni ve daha yüksek, Rus halkının düşmanına karşı son savaşın hedeflerini kabul etmek zorunda kaldığıdır.” (Partizan Savaşı, s. 115) Bir kere THKP halk kitlesinin öncü gücü değildi. Bir gençlik örgütü olan DEV-GENÇ içinden çıkmış bir grup örgütlenmesiydi. Ayrıca Türkiye’de “politikleşmiş askeri savaş”ı, öncü savaşını gerekli kılan şartlar Mahir’in teorik kabullenmelerinden başka şey değildi. Bu teorik kabullenmelerin doğru olup olmadığını gösterecek pratik, yenilgiyi getirince (1971 yenilgisini, yenilgi sonrası proletarya partisi öncülüğünde devrimci hareketin planlı geri çekilişiyle ( karıştırmamak gerekir) aslında söylenecek söz kalmıyor gibi. Ancak Mahir’in teorik kabullenmeleri Türkiye’de halâ savunulabiliyor. Bu nedenle o teorik kabullenmeler, pratikçe (yanlışlığı görülmüş olmakla birlikte gözden geçirilmek zorunda kalınıyor.

FEODAL ALTYAPININ TASFİYESİ = SUNİ DENGE Mİ ?

M.Çayan, ülkemiz ve tüm “geribiraktırılmış” ülkelerde III. emperyalist bunalım döneminde bir suni denge bulmakta, buradan hareketle öncü savaşı önermektedir. Kendisinden okuyalım:

“Kısaca özetlediğimiz bu yeni sömürgecilik metodu, bir yandan emperyalizmin ülkeye iyice yerleşmesi (yani emperyalizmin sadece dışsal bir olgu değil, aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi) sonucunu doğururken, Öte yandan geri bıraktırılmış ülkelerde, geçmiş dönemlere kıyasla, izafi olarak – feodalizmin etkin olduğu, eski sömürgecilik dönemine kıyasla – belli ölçülerde pazarın genişlemesine paralel olarak toplumsal üretim ve nisbi refahı arttırmıştır.

“Bunun Sonucu olarak, geribiraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk. kütlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur” (M. Ç. a.g.e. S. 333)

Tartışmamız feodal ilişkilerin kalkmasıyla meydana çıkacak yapı üzerine olacak.. Mahir (sınırlı da olsa) feodal altyapının gerilemesiyle, toplumsal çelişkilerin yumuşadığını, halkla oligarşi arasında bir suni denge kurulduğunu ileri sürmektedir. Bu anlayış, tarihi maddeciliğin inkârından başka bir şey değildir. Sınıflar kavgasında proletaryanın öne – fırlaması, o kapitalist toplumla beraber olmuştur. Feodalizmin yıkılmasıyla birlikte binlerce yıldır antika bir kaos içinde kıvranan toplumlar, modern sosyal sınıflar savaşıyla hızla değişmeye başlamıştır. Üretim araçları giderek belli sayıdaki burjuvanın tekeline girerken, küçük üreticiler hızla mülksüzleşmeye başlar, üretim her geçen gün daha sosyal bir nitelik kazanır. Üretimin sosyal karakteri üretim araçlarının özel mülkiyeti kapitalizmin öldürücü çelişkisidir. Kapitalizme gelinceye değin hiç bir toplum böylesine bir çelişkinin şahidi olmamıştır. Yani Kapitalizm, feodalizme göre çok daha büyük patlamalara gebe, çok daha derin çelişkilerle dolu bir toplumdur. Ve tarih sahnesinde ilk kez böylesine bir kollektif aksiyon gücüne sahip bir devrimci güç ortaya çıkmaktadır; proletarya..

Tüm bunlar Marksizmin ABC sinden başka şey değildir.. Ve Mahir bu ABC ye rağmen feodalizmin çözülmesiyle beraber bir “suni denge” oluştuğunu iddia edebilmektedir. Şimdi Mahir’in, feodal döneme kıyasla, toplumsal çelişkilerin, “görünüşte” yumuşadığını söylediği ileri sürülebilir. Ancak Mahir’in “dayandığı gerekçeler, hiç de “görünüşte” olmayan, “belli ölçülerde pazarın genişlemesine paralel olarak toplumsal üretim ve nisbi refahın artması” şeklinde maddi olgulardır. Kaldı ki, kapitalist toplumda, çelişkiler “görünüşte” de olsa yumuşcamamış, tersine keskinleşmiştir.

Emperyalizmin “geri bıraktırılmış” o ülkeye girmesiyle belli ölçüler içinde kapitalist üretim ilişkileri de yaygınlaşmaya başlar (Ancak bu asla bir anti-feodal burjuva demokratik devrimi değildir)… Kapitalizm = üretici yığınların mülksüzleşmesi demektir. Bunun sonucu bir yanda giderek artan ve pazar sıkıntısı çeken kapitalist mal üretimi, diğer yanda her geçen gün mülksüzleşen, karasabanını tarlasını, tezgâhını kapitalist üretime yem etmek, onun karşısında tutunamayıp üretim aracından ayrılmak zorunda kalan milyonlarca insan.. Anormal kapitalist yapının daha çok artı değer koparabilmek için her gün daha çok omuzuna binmek zorunda olduğu proletarya ve sayıları milyonları bulan işsizler ordusu.. Bunun neresinde
eski “feodal” yapıya göre “SUNİ DENGE” anlayamadık.. Oysa, kapitalizmin yaygınlaşması bırakın bir suni denge oluşturmayı, sınıf çelişkilerini toplumu üst üste patlamalara götüren bir yapı getirmektedir… Mahir’in suni denge anlayışı sınıf pusulasından yoksun küçük burjuva sosyalizminin dengesizliğinden, anti-Marksistliğinden başka birşey değildir.

Sosyalistler, proletarya, neden demokratik Devrim isterler? Burjuvazi ile proletarya arasındaki kavga en ücra köşelere kadar yaygınlaşabilsin diye, köylüler demokratik devrim sonucu “özgür”leşsinler, kapitalist üretim yordamının çıkmazını görebilsinler, sosyalist üretime ikna olsunlar diye.. Feodalizmin kalkması suni dengeyi getirecekse ne diye bağırıyoruz “Demokratik Devrim” diye? “… Tam anlamıyla özgürlüğün sağlanması ve büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi (yani feodalizmin kaldırılması – Dev. Der.) sayısız ata ve ineğe sahip olan zengin köylü ile toprak emekçisi rençber arasındaki, yani köy burjuvazisi ile köy proletaryası arasındaki uçurumu ortadan kaldıracak mıdır? Hayır, kaldırmayacaktır. Aksine, en yüksek sosyal sınıf (büyük toprak sahipleri) ne kadar tam olarak ortadan kalkarsa, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf ayrımı o kadar derinleşecektir…” (V.I. Lenin – Toprak Meseleleri, Sol Y. 1969, 1. Baskı s. 31)

Mahir “suni denge”yi anlatırken Marksizm-Leninizm’e esaslı bir takla arttırmaktadır.

Yeri gelmişken bir nebze “denge” konusuna değinmekte yarar var. Kapitalist toplumda sınıf çelişkileri yumuşayabilir mi? Halkla Finans Oligarşisi arasında bir denge kurulabilir mi? Evet bu mümkündür. Ama bunu doğuran neden, “geri bıraktırılmış ülkelerde” feodalizmin kalkması, feodalizmin olmaması değil, emperyalizm çağında, emperyalist anayurtlarda ortaya çıkan “işçi aristokrasisi”dir. Emperyalist anayurtlarda geri ülkelerden çalınan artı-değerin bir kısmı işçi sınıfı içinden bir ayrıcalıklı zümreye, aristokrat zümreye ayrılarak sınıf mücadelesi kısırlaştırılabilmektedir. Ama burada dahi, bu “suni” değil maddi bir dengedir… Ve “İşçi aristokrasisi” tabanına dayanır, Geri ülkelerde ise böyle aristokrat zümreler besleyebilecek gücü yoktur anormal kapitalizmin… Bu nedenle de geri ülkelerde “denge” olanaksızdır..

“SUNİ DENGE”YE ÖNCÜ SAVAŞI,
PERHİZE LAHANA TURŞUSU

Bir yol Mahir’in dediği geri ülkelerdeki “suni denge”yi kabul edelim… Yani halkla oligarşi arasında bir (o “suni denge” vardır, alan memnun, veren memnun toplum yürüyor diyelim… Bu durumda Mahir’in getirdiği şudur :
“Oligarşi ile halkın düzene memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkileri arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozmanın, kitleleri devrim saflarına çekmenin temel metodu silahlı propagandadır.” (M.Ç. a.g.e s. 342) Burada ister istemez insanın aklına bir çocuk masalı geliyor : yüzlerce yıldır uyuyan prenses, prensin bir öpücüğü ile derin uykusundan uyanıverir…

Kitlelerin düzene karşı kendiliğinden gelişen memnuniyetsizliği, tepkisi belli bir noktaya ulaşmadan bilimcil sosyalizmin kitleleri kavrayabilmesi, proletaryanın ve tüm çalışan yığınların iktidar için silaha sarılabilmesi olası mıdır?

Modern sınıflı toplum kapitalizmin doğuşu, sınıf mücadelelerinin dünyayı sarsmaya başlaması ile bilimcil sosyalizm yaşıttırlar. İlkel komünal toplumda ya da kapitalizm öncesinin antika sınıflı toplumunda bilimcil sosyalizmin doğması, kitlelerce kavranması. neden mümkün olmadı? Çünkü bir bilim, onu biçimlendiren maddeden ayrı olamaz.. Devrimin maddesi olan halk, sömürülen insanlar, kendilerini sömürenlerle, birazcık gayrı memnunca da olsa beraberce denge halinde yaşayabiliyorlarsa, “öncü” olduğunu iddia edenlerin silaha sarılması, akıntıya karşı kürek çekmekten başka bir şey olur mu?

Kendimizi çocuk masalının kahraman prensi sanıyorsak orası başka.. “Başarılı olmak için ayaklanmada, gizli tertiplere, bir partiye güvenmeyip (Bizde Lenin’in anlattığı şekilde bir parti de yok ya.. – Dev. Der) ileri sınıfa güvenmeli. İlk nokta budur. Ayaklanmada halkın devrimci kabarmasına güvenmeli. İkinci nokta budur. Ayaklanma, gelişen devrimin tarihinden halkın ileri saflarının faaliyeti en yüksek olduğu, düşman saflarının ve devrimin güçsüz, yarı gönüllü, kararsız dostlarının tereddütleri en kuvvetli olduğu zamanlardaki dönüm noktalarına güvenmeli. Üçüncü nokta budur. Ayaklanma sorununu ortaya koymanın bu üç koşulu Marksizm’i Blanquism’den ayırır.” (V.I. Lenin – Marksizm ve Ayaklanma — W. Pomeroy : Marksizmde Gerilla Savaşı, s. 128 – 129)

Oysa “Öncü Savaşı”, teorisi ve yaşanan pratiği ile ayaklanma sorununun koşullarını hiçe sayan bir küçük burjuva ihtilalciliğidir. Gerçi Mahir, “Ayaklanma” ve “halk savaşı” arasına yapay bir ayrım koyar. Ülkenin somut koşullarına göre, sınıflar mevzilenmesinde belli farklıklar olmakla birlikte, halk savaşı da bir ayaklanmadır. Karşı güçlere karşı bir saldırı, taarruzdur. Bizdeki “sovyetik tipi ayaklanma” değil, “halk savaşıdır denerek ustanın, “marksizm’i Blanquism’den” ayıran noktalar olarak koyduğu en genel koşulları gözardı etmek olanaklı değildir. Ayrıca, devrim durumunun objektif ve subjektif şartları üzerinde daha önce durmuştuk. Ancak Mahir’de, kitlelerin devrim için hazır olduğu, “patlamaya hazır volkan gibi, bir kıvılcım bekledikleri” yolunda, onun “suni denge” tezi ile çatışan ifadelere de rastlamak mümkün. “Sınıflar savaşının giderek keskinleşmesi, ülkemizdeki ekonomik, politik ve sosyal krizi iyice şiddetlendirdi. Öyle ki, bugün toplumun bütün kesimleri eskisi gibi yaşamamak istemeleri bir yana, patlamaya hazır bir volkan gibi, bir kıvılcım beklemektedirler.

“Toplumun bütün kesimlerini sarsmaya başlayan bu devrimci kasırga, genç militanlara devrim arenasında sadece kendilerinin kaldığını gösterdi.” (M.Ç. a.g.e 8. 213)

Öyle bir devrimci kasırga ki; ortada sınıflar savaşı vardır, giderek (o keskinleşmektedir. Toplumun tüm kesimleri patlamaya hazır volkan gibidir. Ancak gelin görün ki, bu sınıflar, toplumun patlamaya hazır kesimleri, devrim arenasında görülmezler. Atıl bekleyen pasif yığınlardır. Devrim arenasında sadece genç militanlar kalmıştır. Yığınlar bu militanların kıvılcımlı ile (öncü savaşı) uyanıp patlayıverecektir. İşte küçükburjuva hayalciliğinin çizdiği tablo ve kaçınılmaz sonu…

MAHİR’İN “EMPERYALİZM” ANLAYIŞI

M.Çayan’ın “kesintisiz devrim” tezinin daha anlaşılabilir olması için eleştiriye giriş noktasını “suni denge” yaptık. Çayan, “suni denge” kavramına, “III. bunalım döneminde geri bıraktırılmış ülkelerde emperyalizmin özellikleri”nden varmaktadır. Bu nedenle eleştirinin bu yeni devrim teorisinin tümüne yönelik olabilmesi için biraz geriye döneceğiz.

A – Genel Olarak “EMPERYALİZM” Anlayışı

Mahir, II. Emperyalist evren savaşından sonra emperyalizmin III. bunalım dönemine girdiğini söyler. Bu dönemde:

“I. Emperyalistlerarası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkanı ortadan kalkmıştır.

II. Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir.” (M. Ç. Bütün Yazılar S. 325)…

Mahir’e göre, emperyalistler arasında yeniden paylaşım savaşlarının olmaması emperyalizm için savaşın getirdiği geçici rahatlama olanağını yok etmekte, emperyalizmin bunalımı en yüksek dereceye ulaşmaktadır. Böylece “geri bıraktırılmış” ülkelerde gizli işgal gündeme gelmekte, “sürekli milli kriz” yaşanmakta ve sonuçta evrim-devrim aşamaları içiçe geçmektedir. Mahir’in yeni devrim anlayışı, bu “temel”e dayandırılmaya çalışılmaktadır.

Emperyalistlerarasında 1, ve 2. evren savaşlarında yaşanan yeniden paylaşım savaşlarının bugün aynı boyutlarda yinelenemiyeceği doğru… (Sosyalist sistemin gücü, tekniğin ulaştığı yeni boyutlar v.b. nedeniyle). Ancak, buradan hareketle, “geri bıraktırılmış ülkelerde her an milli kriz” veya “objektif devrim şartlarının her an var olması”na varılabilir mi? Bu soruya cevap verebilmek için iki konu üzerinde durmamız gerekecek.

1 — EMPERYALİSTLERARASI, DÜNYANIN YENİDEN PAYLAŞIMI UĞRUNA YAPILAN SAVAŞLAR DURUR MU?

Emperyalistler arasında yeniden paylaşım savaşlarının durmuş olduğunu iddia etmek, Kautsky’nin ünlü “Ultra Emperyalizm” bataklığına düşmek olur. Kautsky’e göre, tüm dünya, çeşitli ayrı emperyalist ülkelerin ortak olduğu tekeller, karteller, tröstler aracılığıyla paylaşılacak, emperyalizm, bir dünya emperyalizmi halini alacak ve ayrı emperyalist ülkeler arasındaki çelişki kalkacaktır. Sonuçta emperyalizm, savaşçı değil, barışçı olacaktır.

Emperyalizmi salt politik bir olay olarak gören ve emperyalizmin, kapitalizmin eşitsiz gelişiminden kaynaklanan ekonomik temelini gözardı ederek, emperyalizmin saldırgan, yeniden paylaşımı zorunlu kılan niteliğini gizleyen bu tezi Lenin Usta “Emperyalizm” adlı-eserinde yerden yere vurur. Yani, emperyalizm var oldukça yeniden paylaşım her gün yeniden yaşanacaktır. Emperyalistler arasında, o paylaşılmış pazarları, yeniden paylaşma mücadelesi durmayacaktır. Bu yeniden paylaşım bugün de yaşanmaktadır. Direk olarak emperyalist güçler birbirleriyle savaşmasa bile, dünyanın dört bir yanında süregelen ufak çaplı savaşlarda çeşit emperyalist güçler rol oynamakta, çeşitli emperyalist güçlerin güdümündeki geri ülkeler arası savaşlar veya emperyalist güçlerle geri ülkeler arasındaki savaşlarla, yeniden paylaşım sürüp gitmektedir.

Savaşı zorunlu kılan emperyalizm, karakteri gereği her gün yeni bir savaşın kışkırtıcısı olmakta, böylece her gün daha militarist bir nitelik kazanan emperyalist ekonomi kendine çıkış veya “geçici rahatlama” olanakları yaratmaktadır. Bunun sonucu, çeşitli sömürge – yarı sömürge ülkedeki emperyalist nüfuzlar değişebilmekte, Amerikan Emperyalizminin yerini Alman Emperyalizmi, Japon Emperyalizmi alabilmektedir. Tek başına ülkemizin son on yılda uğradığı değişiklikleri gözlemek bile yeter. Türkiye, günden güne Alman ve Japon Emperyalizminin güdümüne girmekte, Amerikan Emperyalizminin ülkemizdeki ekonomik ve siyasi etkinliği ikinci plana düşmektedir. (Ambargo sorunu, Almana ile sürekli ekonomik ve askeri antlaşmalar yapılması v.b.).

“İktisadi ve siyasi şartları büyük değişiklikleriyle çeşitli ülkelerin gelişim hızları arasındaki aşırı ölçüde eşitsizlikle, emperyalist devletlerin giriştikleri sert mücadelelerle birlikte bu gerçeği Kautsky’nin o “barışçı” ultra emperyalizm efsanesiyle karşılaştırınız. Israrla beliren gerçekten köşe bucak gizlenmek için çablayan ürkek bir o küçükburjuvanın gerici tavrı değil midir onunki? Kautsky’nin içlerinde “ultra emperyalizm”in embriyonunu gördüğü uluslararası karteller (tıpkı laboratuvarın tablet üretiminde bir ultra tarımın çekirdeğinin görülebileceği gibi) dünyanın paylaşılmasının ya da yeniden paylaşılmasının barışçı bölüşmeden barışçı olmayan bir bölüşmeye veya tersi bir duruma geçişin örnekleri değil midir? Eskiden, sözgelimi, Uluslararası Ray Sendikası ya da Uluslararası Deniz Ticaret Tröstü içinde, Almanya’nın da katılmasıyla dünyayı rahatça o paylaşmış olan Amerika’ya ve başka ülkelere ait mali sermaye, şimdilerde, hiç de barışçı olmayan usullerle işleyen yeni kuvvet ilişkileri içinde, bir yeniden paylaşma çabası içinde değil midir? (Lenin : Emperyalizm – Sol Yay. 2. Baskı S: 119 – 120)

“Kapitalistler dünyayı paylaşıyorlarsa, bunu kendilerinde bulunan hain duygulardan ötürü değil, ulaştıkları yoğunlaşma derecesi, kâr sağlamak içinde kendilerini bu yola başvurma zorunda bıraktığı için yapıyorlar. Ve dünyayı, mevcut “sermayeleri”, “güçleri” oranında paylaşıyorlar, çünkü kapitalizmin ve meta üretimi sisteminin mevcut olduğu bir ortamda daha başka bir paylaşma şekli söz konusu olamaz. Şu da var ki, ekonomik ve siyasi gelişmeye göre, güçler de değişmektedir. Olayların ardındaki gerçeği kavrayabilmek için, güçler arasındaki ilişkilerin değişmesiyle hangi meselelerin çözülmüş oIduğunu bilmek gerekir. Bu değişikliklerin salt ekonomik mi, yoksa ekonomi ötesi (örneğin askeri) bir nitelik mi taşıdığı meselesi, kapitalizmin şu içinde bulunduğumuz çağına ilişkin hiçbir temel fikri değiştiremeyecek ikinci derecede bir meseledir. Kapitalist gruplar arasındaki mücadelenin özü meselesinin yerine, bunların (bugün için barışçı, yarın için barışçı olmayacak, öbür gün için yine barışçı olmayacak) biçimleri meselesini geçirmek, bir sofist gibi hareket etmekten başka bir şey değildir.” (Lenin: Emperyalizm. Sol Yay. il. Baskı S: 94)

Lenin Usta’yı hep bildiğimizi sandığımız “Emperyalizm” eseriyle niye böyle uzun konuşturduk : Çünkü halen meta üretimi sisteminin mevcut olduğu “Emperyalizm ortamında yaşıyoruz ve her zaman “bir sofist gibi (hareket eden”lerle mücadele etmek zorundayız.

“Mesele şudur: bir yandan, üretici güçlerin gelişimi ile sermaye birikimi arasında; öte yandan, mali sermaye için sömürgelerin ve “nüfuz bölgelerinin” paylaşılmasında mevcut oransızlıkların ortadan kaldırılması konusunda, kapitalist ortamda, savaştan başka bir araç var mıdır?” (Lenin: Emperyalizm Sol Yay. 2. Baskı s.122)

Burada emperyalistlerarası yeniden paylaşımın günümüzdeki niteliğine yeniden değinmekte yarar var. Kapitalizmin eşitsiz gelişiminden kaynaklanan emperyalistlerarası çelişkiler, bir savaş anası olarak varlığını korumaktadır ve emperyalizm yeryüzünden silinene kadar da bu niteliğini koruyacaktır. “Zorunlu entegrasyon” teorileri bu gerçeği perdeleyemez.. Emperyalistlerarasında yeniden paylaşımın durmuş olduğunu iddia etmek emperyalizmin de (Kautsky gibi) gerçek yüzünü görememek olur. Ayrıca bugün, yeniden paylaşımın “barışçıl” görüntüsü kimseyi aldatmamalı, yanıltmamalıdır. Lenin Usta hiçbir ikirciliğe kapı açmayacak netlikte konuşuyor :. Emperyalist yeniden – paylaşım : savaş ..iki kere iki eşittir dört gibi.. Bugünkü yeniden paylaşımın da barışçıl hiçbir yanı yoktur. Sürekli, çıbanbaşı gibi, orada burda patlak veren yerel savaşların arkasında emperyalizm gerçeği yatar.

Emperyalistlerarası yeniden paylaşım mücadelesinin 1. ve 2. evren savaşları ölçüsünde, geniş savaşlara yol açması artık olanaksızdır. Ancak, bu, Lenin’in EMPERYALİZM kavramına takla attırtmak için kulp yapılamaz.

2 — EMPERYALİSTLERARASI EVREN SAVAŞLARI, BİRÇOK ÜLKEDE BİRDEN OBJEKTİF DEVRİM DURUMUNU GETİRMİŞTİR.

Mahir Çayan’ı tüm geri bıraktırılmış ülkelerde olgunlaşmamış dahi olsa, sürekli milli krize veya devrimin objektif şartlarının her an hazır olmasına götüren hareket noktası, emperyalistlerarası evren savaşlarının olanaksız hale gelmesiydi. Günümüzdeki emperyalist krizin, Mahir’e göre birinci nedeni budur. Bu teze ikinci cevabımızı, emperyalist evren savaşlarının
olanaklı olduğu dönemlerde (1. ve 2. evren savaşlarında açıkça görüldüğü gibi) objektif devrim şartlarının bir anda birçok ülkede birden patlak vermiş olduğunu hatırlatarak vereceğiz.

Dünya -çapındaki emperyalist savaşlar, bir çok ülkede birden objektif devrim durumunu getirmiştir. 1 Emperyalist evren savaşı sonu Çarlık Rusya’sı, 2. emperyalist evren savaşından sonraysa dünyanın 1/3’ü sosyalizme geçmiştir. Yani emperyalist savaşlar devrim için subjektif şartları da hazır ülkelerde devrimlere kapı açmaktadır.

II. Enternasyonal döneklerinin ayaklar altına aldığı Basel Manifestosu kararları, bu konuda aydınlatıcı olmaktadır. Lenin, Basel kararlarını, II. Enternasyonal kocakarılarının yüzüne çarpmış ve onlara devrimci görevlerini nasıl ihmal ettiklerini göstermiştir. Basel Manifestosu şöyle diyor:

“1- Savaş ekonomik ve politik bir buhran yaratacak,
2- İşçiler, savaşa katılmayı bir cinayet, kapitalistlerin kârı, “hanedan onuru ve gizli diplomatik anlaşmalar uğruna birbirini vurma gibi” bir cinayet kabul edecekler, savaş işçilerde “kıvılcım ve başkaldırma” isteği uyandıracak,
3- “Halkı ayaklandırmak ve kapitalizmin yıkılışını çabuklaştırmak için” bu buhrandan ve işçilerin kızgınlığından yararlanmak sosyalistlerin görevidir.
4- Bütün “hükümetler” ancak “tehlikeyi göze alarak” bir savaşa girişebilirler.
5- Hükümetler “bir proleter devrimden korkmaktadırlar”
6- Hükümetler Paris Komünü (yani iç savaşı), Rusyadaki 1905 devrimini vb. anımsamalıdırlar. Bunlar tam anlamıyla açık düşünlerdir. Devrim olacağının güvencesi değildirler, ama gerçeklerin ve eğilimlerin kesin bir tanımlamasını ortaya koyarlar. Ama bu düşünler ve savaşlarla ilgili olarak, beklenen devrimin hayal olduğunun anlaşıldığını kim söylerse, devrim konusunda Marksist bir davranış değil, Struvist ve polis dönmesi bir davranış gösteriyor demektir.” (Lenin Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s. 18-14)

Kısaca “emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşları olanaksızlaşmıştır. Savaş olmayınca savaş yoluyla emperyalistlerin geçici rahatlaması da olmamakta, kriz doruğuna ulaşmaktadır. Bunun sonucu özellikle geri bıraktırılmış ülkelerde sürekli kriz yaşanmaktadır” şeklinde özetleyelim Mahir’in tezini… Bu durumda ileri sürülen “sürekli milli kriz”in, a- yeniden paylaşımın durmaması (ve emperyalizmin var oldukça hiçbir zaman durmayacağı) gözönüne alınırsa, b- savaşın “barış” halinden daha çok milli kriz yaratıcısı olduğu hatırlanırsa ayakları havada kalmaktadır. Elbetteki her geçen gün emperyalizmin sonu yaklaşmaktadır, tarihin çarkları geri dönmemecesine proletaryadan yana dönmektedir. Emperyalizm gün geçtikçe yeryüzünün yeni bir bölgesinde emekçi halkların şamarını yemekte, ölüm döşeğinde debelenip durmaktadır. Geri ülkeler, kurtuluş için sosyalizm yolunu seçtikçe emperyalist pazarlar daralmakta, pazar darlığı ve muazzam boyutlara ulaşan tekel üretiminin öldürücü çelişkisi, emperyalizmi kemirip parça parça un ufak etmektedir. Ancak bu demek değildir ki “geri bıraktırılmış ülkelerde sürekli milli kriz vardır”. Bu demek değildir ki “her geri kalmış ülkede her an devrimin objejtif koşulları hazırdır”… Bilimcil sosyalizm doğru gerçekliktir…Ne denli “Marksist” geçinip olaylara takla attırılmaya kalkınırsa kalkınsın…

B- GERİ KALMIŞ ÜLKELERDE EMPERYALİZM ANLAYIŞI

Geri kalmış Türkiye’nin devrimcisi M.Çayan’ın üzerinde ağırlıkla durduğu konu da kendi deyimi ile “geri bıraktırılmış ülkelerdir”. Yeri gelmişken “geri kalmış” ve “geri bıraktırılmış” kavramlarının, geri ülke orijinalitesini gölgelediğini, hatta yok ettiğini yeniden belirtelim. (Bu konuda geniş bilgi için, Devrimci Derleniş sayı 10 “KSD Nasıl Kurtulur” başlıklı yazı okunmalı)

Mahir, “III. emperyalist bunalım: döneminde” geri ülkelerde emperyalizm etkilerini şöyle anlatıyor:

“Yeni sömürgeci metodların temelinde, emperyalist tekellerin aç: gözlü sömürü politikasına cevap verecek şekilde, sömürge ülkelerde meta pazarının o genişletilmesi, ‘yukarıdan aşağı kapitalizmin’ bu ülkelerde hakim üretim biçimi olması, merkezi güçlü otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur. ‘Yukarıdan aşağıya Demokratik Devrim’ belli
ölçülerde gerçekleştirilmiş, üst yapıda feodal ilişkiler genelikle muhafaza edilirken, (emeğin feodal sömürüsü söndürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir (Pazar için üretim).

“Bu da, bu ülkelerde, hafif ve orta sanayinin kurulması ve de yerli tekelci burjuvazinin (emperyalizmin en gözde müttefiki olarak) oluşması ve gelişmesi demektir. Ancak yerli burjuvazi, iç dinamikle değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Böylece I. ve II. genel bunalım dönemlerinde bu ülkeler için dışsal bir olgu olan emperyalizm bu
dönemde aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir (Gizli işgal esprisi) (M.Ç. age S: 331).

Birincisi, Emperyalizmin geri ülkelerde kendine bağımlı bir finans – kapital yaratması, yani “içsel olgu olmaması” “III. Emperyalist buhran dönemi”ne has bir olay değildir. Ve yerli finans-kapital oluşumunda geri ülkelerin toplumsal potansiyeli en önemli olgudur. 19. yüzyıl sonlarında emperyalist sömürü daha çok komprador burjuvazi (Liman Burjuvazisi) aracılığı üzerine kurulmuştur. 20. yüzyılın başlarından itibaren emperyalizmin geri ülkelerdeki soygun ortakları kalite değiştirmeye başladılar. Eski “Liman burjuvazisi” aracısı olduğu emperyalizmin soygun ortağı olarak hem sağlam bir temel değildi, hem de emperyalizmin sömürüye ülkede yeterince geniş pazarlar bulma, daha yeni hammadde kaynaklarını kullanma arzusuna uygun nitelik taşımıyordu. Komprador burjuvazi, genellikle limanlar gibi uluslararası ulaşım merkezlerinde yerleşmiş, emperyalizmin mallarını sömürgeye süren, sömürge ülkeden hammadde toplayıp emperyalistlere aktaran bir çeşit “aracı”ndan başka şey değildi. Bu yapısıyla da proletaryadan milli burjuvaziye değin tüm sınıfların dışında, üretimle ilgisiz bir konumu vardı. Emperyalist ilişkilerle beraber ülkeye giren “kapitalizm” yerli bir burjuva sınıf yaratıyor ve bu “milli burjuva
sınıfı” ülke ekonomi ve politikasındaki payını, ulusal kurtuluş savaşlarıyla, kimi proletaryayla beraber, (Çin Devrimi), kimi zaman da kendi güdümündeki diğer yığınlarla beraber (Türkiye’de 1. Kuvayımilliye) silaha sarılarak talep ediyordu.. Emperyalizm için ülke üretiminde ve politikasında daha sağlam bir yapı oluşturabilen, sömürge-yarı sömürge Ülkelerin yerli milli burjuvaları daha sadık ve daha kârlı ortak olabiliyorlardı. Bu nedenle 20. yüzyılın başlarından , itibaren geri ülkelerde emperyalizme bağımlı, yerli “Finans-Kapital” zümreleri yaratmak emperyalizmin tercih ettiği yol olmaya başladı.. Ancak başta da dediğimiz gibi geri ülkenin iç potansiyeli, ekonomik gelişme düzeyi esas belirleyici etken olmaktadır. Örneğin Türkiye’de 1. Mili Kurtuluş savaşından sonra emperyalizmin ortağı olarak, komprador burjuvazinin yerine yerli Finans – Kapitalin geçmesi, Türkiye Milli Burjuvazisinin -eseridir. Kurtuluş (savaşının asıl güdücüsü yerli burjuvazi, “Anadolu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinde örgütlenerek emperyalistler ve emperyalist ortağı Komprador Burjavazinin büyük bölümünü Misak-ı Milli sınırları dışına attıktan sonra, İş Bankası kasalarında oluşturulan Finans-Kapital yapısı ile ülkeyi yeniden emperyalizme peşkeş çekti. Kurtuluş savaşından sonra Türkiye’de emperyalizm yatak değiştirdi. Komprador Burjuvazinin yatağından çıktı daha geniş ve daha sıcak yerli Finans-Kapitalin yatağına girdi. Bu değişiklik emperyalistler istediği için değil, Türkiye ekonomisinin gidişi sonucu kaçınılmaz oldu. Oysa aynı değişikliği Çin’de göremiyoruz. Çin’in ekonomik şartları (geri toplumsal potansiyeli) bir yerli tekelci burjuvazinin (yerli Finans-Kapitalinin) doğmasına elvermemiştir. Bu da emperyalizmin “içsel olgu” haline gelmesinde, belirleyici etkenin, Mahir’in sömürge-yarı sömürge ülkeler için yaptığı genellemenin tersine, sözkonusu geri ülkenin ekonomik yapısı olduğunu gösterir.

“İlk Milli Demokratik Devrim ürünü ‘Milli Kurtuluş’ örneğini bizim icadettiğimiz çok söylenir. Oysa bu “icat” Türkiye gibi Yarı-Sömürge Çin’de daha önce belirdi. Çin’ in antika saltanatı, Türkiye’dekinden en az on yıl önce yıkıldı. Çing sülalesi 1911 yılında devrildi. Ancak ne Komprador Burjuvazi değişti, ne Feodal ağalık kalktı. Bir devrim frazeolojisi ile Kompradorluğun yerine Finans-Kapital’in yerli kolu bir türlü geçirilemedi.” (Hikmet Kıvılcımlı, H. S. Planları, Derleniş Yayınları s. 196)

Kısaca demek istediğimiz “emperyalizmin iç olgu olması” hali Mahir’ in “III. Emperyalist Bunalım Dönemi”ne has bir olay değildir. En yakın bilebileceğimiz Türkiye örneğini verdik. Örnekleri çoğaltmak mümkün.. Mahir’e göreyse “emperyalizmin: iç olgu” haline gelmesi emperyalizmin III. bunalım dönemine aittir. Mahir tezine uygun düşebilsin kaygısıyla Türkiye’de Kurtuluş Savaşını “Küçükburjuvazi” yapmış gösterir. Gene Mahir’e göre Türkiye’de yerli Finans Oligarşisi teşekkülü 1946’dan sonralara (III. Emperyalist bunalım dönemine) rastlar. “Ol mahyilerki derya içredir, deryayı bilmezler” hesabı Çayan’ın subjektivizmi onu, yakından bildiğimiz Türkiye tarihini alt üst etmeye, çarpıtmaya götürür. Oysa daha 1930’da Cemiyet-i Akvam’a giren yani emperyalist safta yer tutan Türkiye’de hakim sınıfın kim olduğu çok açıktı. Bu konuyla ilgili eleştirimizi daha geniş olarak Mahir’in Türkiye geçmişini değerlendirişini ele alırken getireceğiz.

Emperyalizme “yukardan aşağı demokratik devrim” yaptırmasıysa Mahir’in 20. yüzyıl burjuvazisini ne denli tanımadığını gösterir. Burjuvazinin anti-feodal, devrimci niteliği, kapitalizmin serbest rekabetçi çağında kalmıştır. Emperyalizm, girdiği ülkede, “yukardan aşağı”da olsa Demokratik Devrim yapmak şöyle dursun, tam tersine feodal unsurlarla, : pre-kapitalist gerici yapıyla ittifak kurarak ona kendisine yataklık yaptırır. Elbetteki geri ülke-
ye emperyalist çağda dahi kapitalist ilişkilerin girmesi ister istemez geri ülkede kapitalist gelişimi de dürtükler. Ancak bu kapitalist gelişme, pre kapitalist üretim ilişkilerinin bir sosyal devrimle alt üst edilmesi şeklinde değildir. Geri ülkede pre-kapitalist ilişkilerin yok edilebilmesi ve bunların yerine kapitalist ilişkilerin geçebilmesi, proletarya öncülüğünde “demokratik devrim”in hedefidir. Emperyalizme göbeğinden bağımlı yerli tekelci burjuvazi, kapitalizm öncesi kalıntılarla, tefeci-bezirgânlıkla ekonomide olsun, politikada olsun domuzuna bir birlik oluşturmuştur. Tefeci-bezirganlik bu birlik içinde elbetteki olduğu gibi kalmaz, tarım alanında eskiden yalnız hayvan alır satarken, buğday, tütün, fındık alıp satarken, şimdi aynı zamanda finans-kapitalin traktör acentası, benzin istasyonu sahibi olur. Bu değişiklik asla bir tırnak içinde dahi de olsa “demokratik devrim” değildir. Çünkü tarımda kapitalist gelişmenin önündeki bütün engeller olduğu gibi durmaktadır. Köylü kendi tarlasını istediğince işleyememekte, ürününü kapitalist pazar ilişkisi içinde satamamaktadır.

1905’ler Rusya’sında, yani tekelleşmenin, finans oligarşinin günümüzdeki boyutlarının çok gerisinde olduğu bir dönemde, burjuvazinin demokratik: devrim kaçağı olduğunu Lenin Usta birçok eserinde defalarca tekrarlamıştır.

“Burjuvazinin kendi kendine ihanet ettiğini, özgürlük davasına ihanet ettiğini, sonuna kadar demokrat olarak (o davranamayacağını söyleyerek, sosyal demokratlar, bu düşünceyi çoğu kez, biraz farklı bir biçimde ifade etmektedirler. Burjuva demokrasisi doğrultusunda zorunlu değişmelerin daha yavaşça, daha tedrici, daha dikkatli, daha az kararlı, devrim yoluyla değil de reformlar yoluyla olması bu değişmelerin feodal sistemin ‘saygıdeğer’ kurumlarını (monarşi gibi) olabildiğince kayırması burjuvazinin daha çok işin gelir; burjuvazi bu değişmelerin, tabandaki halkın, yani köylülerin ve özellikle de işçilerin bağımsız devrimci eylemini, inisiyatifini ve enerjisini olabildiğince yavaş geliştirmesini ister.” (Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, s. 52-52) 

Oysa Mahir, emperyalist burjuvaziye demokratik devrim yaptırmaktadır. Şimdi, bazı arkadaşlar Mahir’in “Yukardan aşağı demokratik devrim” dediğini ve bu ifadeyi tırnak içinde kullandığını söyleyerek itiraz edecekler.
Ancak Mahir’in bu doğrultudaki görüşleri yani tekelci burjuvaziyi “demokratik devrimci” gösteren görüşleri birçok yerde tekrarlanmaktadır. “Geri ülkeye giren emperyalizm, feodal ideolojileri muhafaza ederken emeğini feodal sömürüsünü söndürmektedir.” (M..Ç. age. s. 331)

Şimdi Türkiye’de yaşayan insanlar olarak insafa gelip gözlerimizin gördüğü “SOMUT”u konuşalım, yani hiçbir soyut tekerlemenin ait edemeyeceği çıplak gerçeği görelim.

Pre-kapitalizm, yalnızca emeğin “feodal sömürüsü” demek değildir. Kapitalist gelişmeyi köstekleyen, her türlü antika ilişkidir. “Feodal sömürü” denen o derebeyi – toprakbentliği veya ağa – serf biçimindeki ilişkinin özellikle doğu ve güneydoğudaki yaygınlığını biliyoruz. Birkaç ay önce gazetelerde, yedi köyün, köylülerle birlikte satışa çıkarıldığını okuduk. Ve bu durum Türkiye için bir olağanüstülük değildir. Ağalık, tarıma sınırlı da olsa kapitalizmin girmiş olduğu Batı ve Güney Anadolu’da olsun sürüp gitmektedir. Ve “emeğin feodal sömürüsü” pre-kapitalizmin tümü değildir. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’de fındığından tütününe, koyunundan buğdayına tüm üretim. sistemi içinde kapitalist olmayan (antika) sömürü en yaygın olanıdır. Tefeci-bezirgân ilişkiler alabildiğince hakimdir. Köylünün tarlasındaki ürün daha filizlenmeden bezirgânlarca – satın alınmakta, tefeciye borçlanan köylü ürününü pazara götürmek şöyle dursun, çoğu kez evine kadar olsun getirememektedir. Finans – Kapital’in banka ağaları köylü için değil, tefeci – bezirganlık için çalışmakta, o üretici insanlarımız “toprak ve özgürlük”ten yoksun kıvranmaktadır. Mesele toprağın tapusunun köylüye ait olup olmamasında değil, toprağın özgürce
işlenebilmesidir. Demokratik Devrim’in ister yukarıdan aşağı, ister aşağıdan yukarı olsun sağlayacağı şey tarımda kapitalist üretimdir. Burjuvazi günümüzdeki yapısından ötürü demokratik devrimden yana değildir. Türkiye’de işçi-Köylü ittifakının maddi temeli, proletaryanın “Demokratik Devrim” stratejisinde yerini bulacaktır. Bu bir burjuva devrimidir ve. burjuvazi çağımızda bu devrime yüz çevirmiştir.
Emperyalist burjuvazi. 1789’un demokratik devrimci, serbest rekabetçi Fransız burjuvazisi değildir, onun tam zıttıdır. Bunun için de “Demokratik Devrim” görevi (bu ekonomik ve sosyal karakteri bakımından burjuva olan devrim görevi) proletaryanın omuzundadır.

Mahir’in emperyalist burjuvaziye o “Demokratik Devrim” yaptırtmaya kalkması, onun Türkiye’de 12 Mart tahliliyle somutlaşmaktadır. “Süleyman Demirel yönetiminin bir ayağı tekelleşmemiş, vurguncu Anadolu burjuvazisine ve feodal kalıntılara dayandığından bu tedbirleri gereği gibi yerine getiremedi. Tekeller için huzuru sağlayamadı” (M. Çayan, a.g.e. S :359). Yani 12 Martı, feodal kalıntılara dayanmayan tekelci burjuvazi yaptırtmış. 12 Mart, feodal ilişkileri-geriletip tekelci burjuvazinin vurgununu arttırmayı amaçlıyormuş. Mahire göre 12 Mart’ta bir çeşit “yukardan aşağı demokratik devrim”dir.

Burada Demokratik Devrim veya pre-kapitalist ilişkiler üzerine bir tartışma yararlı olacak. Demokratik Devrim, pre-kapitalist ilişkileri yok etmeyi amaçlayan bir sosyal devrimdir. Pre-kapitalizm ise tek başına feodalizm demek değildir. Kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin tümünü kapsar. Modern sınıflı toplum, yani kapitalizmi beraber yeryüzünde ilkel komunal üretim biçimi artık yok olmuştur veya çok sınırlı bölgelerde gözden ırak kalabilmiştir. Bugün, pre-kapitalizm deyince akla, 7000 yıllık antika toplum ilişkileri gelir. Yani ilkel komunal toplumla modem kapitalist toplum arasında yer tutan ilişkiler akla gelir. Feodalizm ise, antika toplumun belli, zaman ve yerlerde ortaya çıkmış bir antika üretim biçimidir. Ve antika ilişkilerin tümünü kapsamaz. Bu başlık altında incelenmesi gereken asıl konu, sınıflı toplumla beraber ortaya çıkmış, tefeci-bezirgân ilişkilerdir. Köleci ve feodal toplumlar, tefeci bezirgânlık temeli üzerinde gelişmiş ayrı biçimlerdir. Ve sanıldığı gibi tüm toplumlar, ilkel toplum-köleci (o toplum-feodal toplum -kapitalist toplum şeklinde bir değişmeye uğramamışlardır. Kimi yerlerde köleci toplum hiç yaşanmamış (Ör: Osmanlı toplumu), kimi yerlerde ise ne köleci toplum, ne de feodal toplum biçimi gelişmeden ilkel sosyalizmden kapitalizme atlanmıştır (Ör: Japonya). Oysa günümüzde Marksizmin alfabesi sayılabilecek bu gerçeklikler hemen hiç bilinmez. Pre-kapitalizm konusundaki kaos içinde Mahirle beraber Türkiye o sosyalistlerinin büyük çoğunluğu da yer alırlar. Çünkü, konuyla ilgili en populer eserler, Marksizmi vulgarize o etmiş, Nikitin, Zubrivsky v.b.’nin eserleridir. Bu Marksologların eserlerine “bilimcil klasikler” gözüyle bakılmaktadır. Engels ustanın, “Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni”, . Marks ustanın “Grundrisse”, “Alman ideolojisi” adlı eserleri ve özellikle de Marks-Engels’in araştırmaya ne zamanlarının ne de ellerindeki verilerin yetmeyeceği “Antika Toplum” konusunda tek bilimcil yapıt Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Tarih-Devrim-Sosyalizm”i rağbet görmez. Marksizm yobazlarına göre her şey: Marks – Engels’le beraber bitmiştir. Hikmet Kıvılcımlı da kim olur ki??? Keşke denilen ve yapılan bu kadarla kalsa, Kıvılcımlı ustanın eserleri okunmadığı gibi Marks-Engels’in olanakları ölçüsünde eğilebildikleri “Antika Toplum”la ilgili eserleri de susuştadır. Nasıl olsa var: Zubrivsky, Nikitin v.b. gibileri, Bu Marksologların vulgarize düzmeceleri okundu mu her şey biter…

Elbetteki konumuz antika toplum değil. Amacımız burada bir hatırlatma olsun yapabilmekti. Şimdi yeniden “Demokratik Devrim”e dönelim. Demokratik Devrim, adı üstünde bir burjuva devrimidir, kapitalist devrimdir. Amacı da tüm pre-kapitalist ilişkileri yok etmektir. Toprak devrimiyle kapitalist ilişkileri kırsal alana yaymaktır, orada sınıf mücadelesini keskinleştirmektir. Yani Demokratik Devrimden söz ediyorsak. feodalizmle beraber tüm pre-kapitalist ilişkilerin de yok olmasını, gerilemesini anlatmak istiyor olmalıyız.

Ülkemizde, pre-kapitalizm denince ilk planda akla tefeci bezirgânık gelmelidir. Feodalizm hem yaygın değildir, hem -de süreç içinde feodal ilişkilerin gerilemiş olması. (kapitalist pazar genişledikçe zorunlu olarak feodalizmin de yavaş yavaş gerilemesi bir zarurettir) ülkede Demokratik Devrim yapılmış olduğunu göstermez. Hem de tırnak içinde bile olsa. Zaten feodal ağaların büyük çoğunluğu – Finans-Kapital içinde yer tutmuş ve Finans Kapital, Büyük Toprak ve Mülk Sahipliğini de üzerine almıştır. Asıl sorun bir biçim olarak Feodalizm değil, tüm prekapitalist: ilişkilerdir. Yani tefeci, bezirgânlık yok olmadıkça Demokratik Devrim yapılmış sayılamaz.

Tüm bunlar bir yana, Mahir’in iddiasına yeniden dönelim, “12 Mart’ı feodal kalıntılara. ve Anadolu burjuvazisine dayanmayan tekelci burjuvazinin yapıtması” hikayesine.. Finans-Kapital içinden bir grup çıkıyor ve feodal kalıntıları geriletmek amacıyla faşist diktatörlük kuruyor. İşin ilginç yanı Mahir yoprak ağalarını da “Oligarşik Dikta” içinde görmektedir. Oligarşi (içinde toprak ağalarını da barındıran) nasl olur da kendine karşı “devirm” yapmaya kalkışır, anlayamadık. Her neyse, şimdi Mahir sağ değil, Allah için Mahir’in görüşlerini savunan arkadaşlarından biri bize, 12 Mart’tan sonra anti-feodal bir uygulama göstersin. Erim kabinesinin ne denli reformcu
olduğunu beraber yaşayarak gördük. 50 yıldır ağızlarda sakız edilmiş Toprak Reformu onun da programında vardı, yaptı mı? Hayır… Çünkü o reform hikâyeleri ordu gençliğini ve kamuoyunu kündeye getirebilmek için atılmış palavralardı. Finans-Kapital, faşist diktatörlüğün temellerini sağlama bağlayınca da toprak reformu, “inek nerde, dağa gitti” oldu.

12 Marttan sonra pre-kâpitalist ilişkilere indirilmiş bir tek darbe bir küçük vuruş bile gösterilemez. Gösterilemez, çünkü, Finans – Kapital, Demokratik Devrim yapmaz, yapamaz. Tekelci burjuvaziye “Demokratik Devrim” yaptırtmaya kalkanlara veya 12 Mart “reformcu” 11’ler kabinesinin tatlı vaatlerine kananlara, tüm ayağı Türkiye toprağından havada ucuz sosyalistlerimizce “cuntacı” çamuru atılmaya çalışılan Hikmet Kıvılcımlı; “Biz iyi dilekli saf çocuklara bir dahâ duyururuz. Demokrasinin tek dayanağı genellikle işçi-köylü yığınlarının davranışı ile, özellikle köye kıyasla “Hürriyet, Toprak ve Bereket sağlayacak sosyal Devrimle gerçekleşir.” “Bu devrimi, işçi-köylü yığınlarının girişimine-örgütüne-kontrolüne dayandırılmadıkça, dünyanın bütün silahlı kuvveleri bir araya gelse başaramaz. Ama örgütlü işçi sınıfı, birkaç haftada örgütleyebileceği büyük köylü yığınlarımızı en yüce Demokratik düzene ve bilince eriştirir.” (Hikmet Kıvılcımlı, Karma Değil Karmakarışık, Sosyalist, Sayı : 23, 6 Nisan 1971, Devrimci Derleniş, Sayı : 17) diyerek gerekli cevabı verir.

H.Kıvılcımlı’yı “revizyonist”likle suçlayan Mahir Çayan’sa çok gerilerdedir. 12 Mart, ona göre “Feodal kalıntılara dayanamayan tekelci burjuvazinin “bir çeşit” yukarıdan aşağı Demokratik Devrim çabasıdır.” Oysa Finans – Kapital, Demokratik Devrim yapmaz, yapamaz. O, kapitalizm öncesinin artıklarıyla içiçedir. Kendisi gibi asalak, tefeci olan, tefeci – bezirgânlıkla içiçedir. Türkiye, ekonomisi ve politikası ile bu iki gerici gücün tahakkümü altındadır… Kapitalizmin- ölüm -döşeğine giren Tekelci Sermaye biçimi, kendisine: başlıca yedek – güç: olarak ve aralarında aynı “dalga uzunluğunda bir sosyal rezonans” bulunan : Türkiye’nin yatalak Tefeci-Bezirgân Sermaye düzenini o bulmuştur. Tefeci-Bezirgânlık, o Finans Kapitalin mallarını en ücra köylere kadar sürer, köylünün ürününü Finans-Kapitale peşkeş çekerek ona hammadde sağlar. Ve Kuran kursları gibi binbir yolla halkı afyonlayıp Finans – Kapitale oy davarı yapar. Finans – Kapitalin “feodal kalıntılar ve Anadolu burjuvazisine dayanmayan” bir kesiminin “yukardan – aşağı” “Demokratik devrim” yapması hikâyeleri bu sosyal gerçekliğimizi zerrece gölgeleyemez. Demokratik Devrim’in yani köye Hürriyet – Toprak ve Bereket getirecek sosyal değişikliğin bir tek yolu vardır : Demokratik ‘Halk Devrimi..

Yanlış anlamalara yol açmaması için bir kere daha belirtelim. Emperyalist çağda dahi olsa, geri ülkeye giren kapitalizm, ülkede kapitalist gelişimi hızlandırır, körükler. Ama bu gelişen kapitalizm, serbest rekabetçi olanı değildir. Geri ülkede, kendi gibi asalak olan pre-kapitalist sınıflarla domuzuna soyguncu, tekelci bir yapı kurar. Emperyalist çağda kapitalizmle tanışan geri ülkede kapitalizm öncesi üretim ilişkileri. işçi sınıfı öncülüğünde demokratik halk devrimlerine kadar sürer gider. Geri ülkenin büyük toprak sahipleri de bu yeni oluşan Finans-Kapital (o yapısı içinde güneşin altındaki yerini alır. Ör: 1924 yılında kurulan İş Bankası’nın kurucularının birçoğu büyük toprak ağalarıdır. Kapitalist pazarın genişlemesi doğrultusunda, kapalı pazar olan feodal yapılar süreç içinde değişikliğe uğrar. Ancak bu pre-kapitalizmin yok olması anlamına gelmez. Yani tırnak içinde bile dense, bir Demokratik Devrim söz konusu değildir. Diğer yandan feodal yapıdaki değişiklikler de asla bir Sosyal Devrim değişikliği değildir. Kapitalizmin egemen üretim biçimi oluşu üzerinden 50 küsür yıl geçmesine karşın, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodalizmin büyük çapta örnekleri varlığını sürdürmektedir.

Burada asıl göze batması gereken sorun, Tefeci – Bezirgân sermayedir. Bugün, Tefeci – Bezirgân sermaye, tüm köylülüğümüzü antika bir sömürü ağı içinde kıvrandırmaktadır. Ülkemizde 1924’lerden sonra oluşan Finans-Kapitalin yedek gücü Tefeci – Bezirgânlıktır. Tefeci – Bezirgânlık bazı şekil değişikliklerine uğramakta ancak özü, antika niteliği değişmemektedir. Dün yalnızca hayvan alım satımıyla uğraşan bir bezirgan, bugün bir benzin istasyonu sahibi, Finans – Kapitalin yedek parça satıcısı olur. Finans  Kapitalin banka ağları, Tefeci – Bezirgânlığın hizmetindedir. Ve köylü,
asla “Toprak-Hürriyet-Bereket” o sahibi olamaz… Yani tarım alanında pre-kapitalist sömürü ağı varlığını sürdürmektedir. Köylü, ekerkende biçerken de, ürünü elinden çıkarırken de, karşısında kapitalist değil, antika bir yapı
bulur.

NİYE DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ ?

Zaten Mahirin ifade ettiği gibi, “altyapıda emeğin feodal sömürüsünün sönmüş olduğunu”, yani (yukarıdan aşağı demokratik devrim diyerek Mahir bunu anlatmak istiyor) pre-kapitalist üretim ilişkilerinin yok olduğunu varsayayarsak “Demokratik Halk Devrimi” diye bir
stratejiyi nasıl savunabiliriz ? O zaman stratejimiz (TİP v.b. oportünist eğilimlerin ileri sürdüğü gibi), “Sosyalist Devrim” olurdu. Mahir hem Finans-Kapitale “yukarıdan aşağı demokratik devrim” yaptırıyor, hem de “Demokratik Halk Devrimi”ni savunuyor. Ama, Mahir, “üstyapıda feodal kurumlar etkinliklerini korumaktadır” der, bu nedenle Demokratik Halk Devrimini savunması doğru olur diye itiraz edecek arkadaşlar çıkabilir. Onlara, Demokratik Halk Devriminin yalnızca bir politik üstyapı değişikliği
olmadığını, özünde toprak devrimi olduğunu hatırlatmak isteriz.

Mahir’in “yukarıdan aşağı demokratik devrimle altyapıda emeğin feodal sömürüsünü” söndürmesi, Demokratik Halk Devrimiyle çelişen bir tahlildir. Ya da Mahir, tüm eklektik görüşlerine rağmen burada, Türkiye gerçeği karşısında bir an duralamakta, Demokratik Halk Devrimi demek zorunda kalmaktadır. Bizzat kendisi de, “önüzdeki devrim aşaması Sosyalist Devrimdir” diyen TİP oportünizmine karşı, önce Milli Demokratik Devrim’ci (MDD’ci) saflarda, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama (H. Kıvılcımlı) vuruşuyla MDD iflas edince de Demokratik Halk Devrimini savunan saflarda uzun süre mücadele etmiş bir aydındır. “Ne yardan geçerim, ne de serden” hesabı, farklı tahlillerine rağmen, sonuçta Demokratik Halk Devrimini savunmayı sürdürmüştür.

ÇAYAN’IN DEVRİM ANLAYIŞI — BİZ KİME BENZERİZ?

M.Çayan’ın devrim anlayışı Maoizm –Cheizm’in bir karmasıdır. Türkiye şartlarıyla benzerliği olmayan ülkelerde izlenen devrim stratejisi, Mahir tarafından karma haline getirilmiş ve Türkiye için eklektik bir devrim stratejisi ortaya çıkarılmıştır. Aslında Mahir, Maoizm, Cheizm gibi ayrımların yapay olduğunu, çağımızda “geri bıraktırılmış ülkelerde, proletaryanın ideolojik öncülüğünde, temel güç köylülüğün kırlardan şehirleri fethi şeklindeki halk savaşıyla” devrimin mümkün olabileceğini söylemektedir. Fakat, sonuçta vardığı yer, Çin ve Küba devrimlerinin derslerini eklektik bir şekilde birleştirmekten başka bir şey değildir.

Çayan, devrim stratejisinde Maonun “temel güç köylülüğün kırlardan şehirleri fethi” vuruş anı olarak da (Küba devrimini yanlış tahlil edenlerce ortaya atılan) bir gerilla çekirdeğinin oluşturulması anını seçti. Bu arada elinden geldiğince her ki devrim modelini de kendince revize etti.

Mao, halk savaşında proletarya öncülüğünden söz ederken, genellikle kastettiği “ideolojik öncülük” değildir. Mahir, proletaryaya ideolojik öncülüğü yeterli gördü. “Bizim gibi halk savaşının zorunlu bir durak olduğu ülkelerin devrimci mücadelesinde köylüler temel güçtür, proletarya önder güçtür ve proletaryanın öncülüğünün niteliği ideolojiktir” M. Çayan
a.g.e. s: 218)…

Proletaryanın ideolojik öncülüğü nasıl olacak? Partiyle.. “Başarılı olmak için ayaklanmada, gizli tertiplere, bir partiye güvenmeyip ileri sınıfa güvenmeli” (Lenin) sözü nerede kaldı?

Burada, Mao’nun Çin devrimindeki başarısını karalamaya, Çin devriminin orjinal gerçekliklerini ve uluslararası pratikte göze batırdığı yeni değerleri yok saymaya niyetimiz yok ve olamaz.

“MAO’CULAR”, ne zorlu bozguncuların, ne kolay başarılı, sözde devrimci avantüryelerin palavralarına ve pozlarına aldanmadılar. Teslim olmak ölümden kötüydü. O tartışılamazdı. (Emperyalizm + Feodalizm + Kompradorculuk) ile savaşı çocuk oyuncağı sananları da olayların eli ve dili ile itelediler.

“Başka ülkelerde sosyal devrim nasıl başarıya ulaşmıştır? Proletaryanın yoğun bulunduğu büyük şehir adlı merkezlerden yola çıkıp köylere doğru gelişmekte. E, Çinde Emperyalizmin kahredici teknik üstünlüğü, şehirleri düşmanın en güçlü bulunduğu yerler haline getirmişti. Devrimi şehirlerde intihar ettirmek mi, yoksa köylerde yaşatmak mı olası idi?”

“Strateji olayların kaçınılmaz itişiyle ve kesince bu oldu. Böyle bir düşünce ve davranışın nice “derin sosyalist bilgin” kafaları sersemlettiği ve Maoculara nasıl “Sosyalizmin bilimi” ve “Komünizmin başarılı deneyi” adına, ne yaylım ateşler açtırdığı örnekleriyle anılabilir.”

“Çin Devrimi Stratejisi, Dergilerde yahut kürsülerde, elde Kızıl Kaplı Kitap, tartışılarak doğmadı. Hatta uzun bir süre hangi ve hangi örgütlerin yaratığı olduğu üzerinde bile durulmadı. Dağ başında, elde silah, bozula düzüle savaşılarak o stratejinin doğrultusuna ve doğruluğuna erişildi. Devrim içinde bilince çıkarıldı.”

“Varılan ve bilince çıkarılan Çin strateji planı, artık Rusya’daki klasik strateji formülünü dört yerinden çatlatıp genişletti. İçine bir yığın canlı elemanlar kattı.” H. Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, Derleniş Yay., s: 202, 203.

Burada, yalnızca Çin şartlarıyla Türkiye şartlarının benzemez yanlarını göze batırmak istiyoruz. Çin devriminin başarısını alkışlamamak namussuzluk olur. Ama Çin’de olsun, Türkiye’de olsun, birisi kalkıp da Çin Devrim Stratejisini, tüm sömürge, yarı – sömürge ülkeler için biçilmiş kaftan, hazır reçete diye sunarsa orada durmak gerekir.

ÇİN NERE?, TÜRKİYE NERE?

Çin, 1894 yılından başlayarak üstüste iç savaşlarla, biri gidip diğeri gelen emperyalist işgallerle yoğrulmuş bir ülkedir. 1894’de başlayan anti – feodal ayaklanmalarla silahı omuzlayan Çin köylüsü 60 yıla yakın durmak, dinlenmek nedir bilmeyen savaşlarla yoğruldu. Bu arada Çin’de, 1. Milli Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye’de oluşan yerli Finans – Kapital yapısının bir türlü kurulmayışı (Çin’in ekonomik determenizmi sonucu), Fransız ve Japon ajanı komprador burjuvazinin sürekli vatan – millet satıcıs rolü, kimi zaman devrime yüz çevirmekle beraber devrimde yedek güçlük yapan bir milli burjuvazinin varlığı önemli bir etkendir. Milli Burjuvazinin, ülke üretiminde hakim olamayışı, Çin’de sanayinin gelişmesini sürekli köstekledi. Çin proletaryası, devrim sonrasına kadar nicelik ve nitelik olarak cılız kaldı. Buna rağmen Mao, devrimin, proletaryanın yalnızca ideolojik değil aynı zamanda örgütsel öncülüğünde başarıya ulaşabileceğini vurgulamaktan geri durmadı.

“Proletarya, partisi aracılığıyla, o ülkedeki bütün devrimci sınıfların siyasi liderliğini nasıl yapacaktır?”

…proletarya ve özellikle onun partisi, bu özel hedeflere varılırken göstereceği sonsuz gayret ve bağlılığıyla, bütün ulus, bu (özel hedefler) uğrunda eyleme girdiği zaman, herkese örnek olmalıdır (Yani fiilen devrime önderlik etmelidir – Dev. Derleniş).” Mao Tse Tung, Emperyalizmle Mücadele, s: 144.

Çinde, devrim öncesi dönemde sanayiinin gelişme düzeyi ve bu arada proletaryanın nicel varlığı 1970’lerin Türkiyesi ile karşılaştırılırsa arada büyük farklılık olduğu hemen görülür. Çin ekonomik bakımdan (kapitalistleşme bakımından) çok çok daha geri olduğu için Çin proletaryası sayıca çok azdı. . Örneğin 1928’de “Çinde modern sanayi proletaryası, aşağı yukarı 2 milyon civarındadır.” (MAO, Teori ve Pratik, s: 135). Yine, Çin’de halk devrimi zafere ulaştığında, köylülük toplam nüfusun, 80’inden fazlasını oluştururken, sanayi işçilerinin bütün nüfus içindeki payının % 0.5’ten ibaret olduğunu görürüz. Oysa 1970’lerde Türkiye Sanayi Proletaryasının nicel varlığının (genel nüfusa oranla) Çin’dekinden kat kat fazla olduğunu kolayca hesaplayabiliriz. “Türkiyede bugün, artık hepimizin bildiği burjuva istatistiklerinin koyduğu (1965 istatistiğinde) : Üç milyon küsür gündelikçi insan var. Bunun bir milyonu, kapıkulu, memur, falan filan taifesi diyelim. İki milyon üretimde çalışan işçi sınıfımız var. Bu kadar muazzam bir sınıf. Ve bu sınıf, hiç değilse son yıllarda, burjuvazinin Finans – Kapital zünresinin o tahammül edilmez baskısı ve tahakkümü altında, artık her an, her saat her fabrikada, her işletme yerinde sınıf o savaşına
girmiş..” (H. Kıvılcımlı, Durum Yargılaması adlı konferans, 1971.)

Nitekim Türkiye işçi sınıfı, kendiliğinden gelme, örgütsüz, hatta gangster sendikalarda tutsak bile olsa, bir 15-16 Haziranla, Finans oligarşisinin o saltanatını sallandıracak güçte eylem koyabileceğini göstermişti. Arçelik, Kavel v.b. üstüste direnişlerle, Türkiye işçi sınıfı “ben varım, Türkiye şehri, Çin şehri değildir” diyordu. Ama görmek isteyen gözlere…

Çin devrimi, açık işgal: altındaki bir ülkede, (yukarda belirttiğimiz gibi proletaryanın cılız olduğu şartlarda) proletarya öncülüğünde, köylü yığınlarını temel güç alarak, Milli Burjuvazinin, orta ve küçük toprak sahiplerinin, dirençten yana büyük toprak sahiplerinin yedekliğiyle başarılmış bir devrimdir. Emperyalist açık işgale karşı bir halk ayaklanmasıdır:

“Mao Tse-Tung yoldaşın bu soruya verdiği cevap açıktır. O demektedir ki : Çin halkı uzun araştırma ve incelemelerden sonra, emperyalistlerin ve uşaklarının ellerinde kasap bıçaklarıyla cana kıymaya çıktıklarını  keşfetmiştir. Halk sonunda bunu anlamış ve onlara karşı aynı biçimde davranmak zorunda kalmıştır. Buna, “Mukabele-i Bilmisil denir” (Lin
Piao, Mao Tse-Tung yoldaşın Halk Savaşı Teorisinin Uluslararası Önemi.).

Ve bu şartlar halinde dahi, Mahirin savunduğu sol devrimci anlayış Mao tarafından sürekli yerilmiştir. 1927 de devrimcilerin yenilgisini izleyen kısa bir dönem içinde, Çan Kay Şek’in ihanetinden sonra, Komünist Partinin
saflarında “sol serüvencilik” eğilimi belirdi. Çin Devrimine bir “sürekli devrim” gözüyle bakılmaya başlandı. Çin’deki devrimci ortama da “sürekli ayaklanma” gözüyle bakılıyordu. Düzenli bir geri çekilme örgütlemekten kaçınan serüvenciler, parti üyelerinin küçük bir kısmı ile küçük bir kitleye dayanıyorlardı. Ülkenin dört bir yanında ayaklanma çıkarma teşebbüslerine girişerek hata ettiler. Tabi, bir başarı elde edemediler. 1928 de sönen bu serüvencilik akımının hala bazı kalıntılarına rastlanıyor. (W. Pomeroy, Marksizmde Gerilla Savaşı, S.: 206.)

Mao bu dönemde şöyle diyordu : “Öznel ve nesnel şartları dikkate almamak, devrimci aceleciliğe kapılmak, astlarıyla uğraşmak zahmetinden nefret etmek, kitle çalışmalarından kaçmak ve sadece büyük işler peşinde koşacak hayaller içinde yüzmek. Bu da olsa olsa serüven merakının bir kalıntısıdır.” (Mao : Salt Askeri Görüş Açısı Üzerine, a.g.e., S : 205-206.)

Mahir ne yapıyor? Leninizmin Emperyalizm anlayışını altüst ede ede bir “gizli işgal” tespit ediyor. Elinde Çin’deki serüvencilerinki gibi silahlı kitleler de yok, ama mangalda kül bırakmıyor… “Evrim-Devrim içiçe”, “asgari örgütlenme” (öncü gerilla gurubu) sağlanır sağlanmaz silahlı mücadele diyor…

MAHİRDE EKLEKTİSİZMİN İKİ YANI

Mahir’in KD 2-3’de somutlaşan devrim anlayışı için, Çin ve Küba devrimlerinin eklektikçe, eleştirici gözden ırak bir karmasıdır demiştik. Çin devriminin orijinal yanlarını ve devrim öncesi Çin toplumunu kısaca değerlendirerek bu eklektik görüşe ilk vuruşu yapmış olduk. Küba orijinalintesini yakından görmeden önce Mahir’in devrim stratejisini kurarken Çin ve Küba’yı nasıl “kullandığını”, strateji kavramına dönerek analiz etmeye çalışalım.

“STRATEJİ” NEDİR ?

Strateji denince bellibaşlı iki şey akla gelir :

1. “Özgücün Başlıca vuruşunun – yönünü belirlendirmek,

2. Dolayısıyla da bir aşama : sırasında vurucu güçlere yerlerini aldırışı (dispositlon’u) düzenlemektir

Daha bu tanımlama yapılırken, stratejinin şu iki ana elemanı ortaya çıkar : 1- YÖN, 2-GÜÇLER. Sonra bu iki ana eleman içindeki özel ayrı bölümler gözönüne getirilir.

Stratejide YÖN’e daha duruca VURUŞ YÖNÜ denilir. Vuruş yönünde iki karakter açıklanır :

a) Genel olarak VURUŞ AMACI,

b) Özel olarak BAŞLICA VURUŞ.

Stratejinin güçler ana elemanı da GÜÇLERİN YER ALIŞI adı ile anılır. Güçlerin yer alışını anlamak için iki küme şey açıklanır :

a) Güçlerin kendileri 1- ÖZ -GÜÇLER, 2 – YEDEK GÜÇLER belirtilir,

b) GÜÇLERİN YER ALIŞI : Özellikle özgüçlerin yedek güçlerle ve birbirleriyle karşılıklı ilişkileri, etki, tepkileri belirtilir.” (Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, Derleniş Yay., S : 128.)

Çin Devrim Stratejisi bu öğretici ayrım ışığında incelenirse, emperyalist açık işgal altında, komprador burjuvazi aracılığıyla emperyalizme peşkeş çekilmiş, gelişkin bir sanayi proletaryasının olmadığı, 1910 yıllarından beri feodalizme karşı silahlı mücadele veren köylülüğün, nüfusun % 80’ini teşkil ettiği bir ülkedeki strateji görülmektedir. Devrimin yönü kırlardan şehirlere doğru bir yol izlemekte, köylülük temel güç olmaktadır.

Mahir Çayan, Türkiye’de Finans Kapital varlığını (emperyalizmin iç olgu olması) kabul etmekte, Türkiye’de önümüzdeki devrim aşamasına Demokratik Halk Devrimi demekte, buna rağmen Çin Devrimi Stratejisini Türkiye içinde önerebilmektedir. Tezini bol bol kullandığı “Mao’dan alıntılarla da” güçlendirmeye çalışmaktadır. Burada Çin Devriminin (önderi
olarak (1964’lere kadar) Mao’ya söylenecek bir sözümüz olamaz. Önemli olan Mahir’in Türkiyeyi Çin yapmaya kalkışması ve Mao’yu da kendine şahit tutmasıdır.. Mahir, Çin Devrim Stratejisini de bir adım geriye itiyor, proletaryaya rağmen Mao, “..Sanayi proletaryası devrimde yönetici kuvvettir.” (Çin Toplumdaki Sınıfların Tahlili, Proletarya Yayınları, S : 17),

“Halkın Demokratik Diktatörlüğü, işçi sınıfının öndderliğini gerektirir. Çünkü en uzak görüşlü, en bencil olmayan, ve en dört başı mamur devrimci sınıf, işçi sınıfıdır. Bütün devrimler tarihi ispatlıyor ki, işçi sınıfının önderliği olmadığı taktirde devrim yenilgiye uğrar. İşçi sınıfı önderse devrim zafere ulaşır. Emperyalizm çağında, hiçbir ülkede, herhangi bir başka sınıf devrimi zafere götüremez. Çin küçük burjuvazisinin ve milli burjuvazinin önderlik ettiği bütün devrimlerin yenilgiye uğramış olması, bunu açıkça kanıtlamaktadır.” (A.g.e. S :44) demektedir. Mahir, Türkiye sınıflar mevzilenmesinin Çin’den onca farklılığına rağmen Çin Devrim Stratejisini aynen kabullenmiş, proletaryayı da yalnızca “ideolojik öncü” durumuna düşürmüştür. Çünkü Mahir, Çin’de ve Mao’da olduğu gibi proletaryaya (ideolojik değil de) gerçek anlamda önderlik tanımış olsaydı, bir avuç öğrenciyle, finans oligarşisine savaş ilan eden Mahire sorarlardı, “yanında kaç işçi var” diye…

Mahir, Çin Devrim Stratejisini “Yön ve Güçler” açısından böyle eklektikçe kullandıktan sonra “Strateji Güdümü”nde Küba devrimine sarılır.

“Strateji Güdümü Nasıl Kullanılır?

Stratejinin güdümü deyince onun içinde başlıca dört moment bulunur :

1. En kesin anda,
2. Hasmın en yaralanabilir yanına,
3. Güçlerin en irisini,
4. Yığınak yapmaktır” (H. Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, S : 133, Derleniş Yayınları.)

Mahire göre, Küba devrimi, yalnız başına Castro’nun “politikleştirilmiş gerilla savaşı” ile kazanılmıştır. Castro, Küba’nın evrim konağında mı, devrim konağında mı olduğuna bakmaksızın silahlı mücadeleyi başlatmış ve zafere ulaşmıştır. Küba Devriminin, başlangıçta Castro’nun da değerlendiremediği orijinal yönlerine fırsat buldukça değineceğiz. Ancak, ilk görünüş olarak Küba devrimi, bir gerilla çekirdeği kurulur kurulmaz başlatılan silahlı mücadelenin zaferiymiş gibi görünür. Küba’daki silahlı mücadeleyi bu görünüşüyle alan Mahir Türkiye içinde aynısını önerir. Yani Mahir, Küba devrimini de eleştirici bir gözle değerlendirememiş, kendi tezi için parlak bir örnek olarak gösterip durmuştur.

1. STRATEJİ – YÖN VE GÜÇLER açısından ÇİN,

2. STRATEJİ GÜDÜMÜ açısından KÜBA devrimlerinin eklektik kopyası (Tabi Küba devriminin kendisinin değil Mahirce yorumlanışının kopyası) olarak ortaya çıkmaktadır.

KÜBA DEVRİMİNİN ÜSTÜNKÖRÜ DEĞERLENDİRİLİŞİ

“Küba devrimi, çalışma tarzıyla, takip ettiği rota itibariyle bu tarihsel dönemin özelliklerinin bir sonucudur. Bir başka deyişle, Marksizm-Leninizmin, bu tarihsel dönemin pratiğine uygulanmasının bir sonucudur. (Küba proleter devrimi hariç bütün devrimler, iki evren savaşının altüst oluşları içinde olmuştur.) Silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olması ve de halkın devrimci öncülerinin savaşı, Marksizm-Leninizmin evrensel tezlerinin bu somut tarihsel dönemin pratiğine uygulanması sonucu ortaya çıkmış olan, bütün emperyalist hegemonya altında Olan ülkelerin proleter devrimcilerinin bolşevik çizgisidir.” M. Çayan, a.g.e., 5 : 337.

M. Çayan Küba devrimini böyle değerlendirir. Çayanın tezlerinin temelini teşkil eden “politikleştirilmiş askeri savaş” veya “silahlı propaganda” için en gösterişli örneği Kübadır. “Silahlı mücadelenin temel mücadele biçimi
olması ve de halkın devrimci öncülerinin savaşı” der Küba devrimi için ve sonra da tüm emperyalist hegemonya altındaki ülkelere bu “bolşevik çizgi”yi önerir.

Bir kere Küba’da devrimin Mahirin dediği şekilde zafere ulaştığını varsaysak bile, aynı devrim çizgisini tüm geri ülkelere önermenin anlamı nedir? Daha önce de üzerinde durmuştuk. Bu anlayış, Marksizm-Leninizm yerine skolastik kalıplar kullanmanın bir ürünüdür, MARKSİZM YOBAZLIĞIDIR. Her ülkenin orijinal ilişki çelişkilerinin o ülke devriminde oynaması zorunlu olan birincil rol, Mahirce hep gözardı edilir. Burada H. Kıvılcımlı’dan bir alıntı yapmadan geçemeyeceğiz :

“Ancak teşkilatsız ve sınıflı bir cemiyette (toplumda) insan iradesi bütünüyle manzumeleştirici (sistemleştirici) hiç bir tesir yapamaz, hiç bir rol oynayamaz. Sosyal bünyelerde, hele kapitalist düzeni gibi geniş yeniden üretim yapılanlarında mutlak surette müsavatsız inkişaf (eşitsiz gelişim) olur. Yani, daima bir ülke öbür ülkenin zıddına ve aleyhine ilerler. O yüzden; böyle bir üretim yordamından her yer için ve her zaman için geçerli bir tek ve hep biricik örnek tasavvur edilemez. Her devrim hareketinin mutlak, soyut, apriorik (kibeil = öncileyincil) bir formule harfi harfine uyarak açılacağını, yükseleceğini sanmak ancak Nass’çılığın (dogmatizmin) dik alasıdır. Hele emperyalizm cihan ölçüsünde biricik olan bir ekonomi yaratmıştır. Ona rağmen, binbir tezatlı, binbir sosyal eşitsizlikli üstyapı doğurur. Böyle bir toplum sisteminde “une fois pour tous” yani değişmek nedir bilmez, basmakalıp devrim örneği olamaz. Olur sanmak, medrese kuruntusundan başka birşey değildir.” (Hikmet Kıvılcımlı, TKP’nin Eleştirel Tarihi – YOL, Kıvılcım Yayınları, S : 26.)

Asıl konumuz bu değil. Küba devrimine objektif bir gözle ışık tutmaya o çalışacağız. Amacımız, Küba devriminin tüm çıplaklığıyla görülmesini sağlamaktır. Küba devriminin Regis Debray, Che Guevera, Fidel Castro, ve Türkiye’de M.Çayan tarafından değerlendirilirken nerelerde kapalı, hatta yanlış yorumlar bulunduğunu arayacağız. Elbette ki Küba devrimini
yukarıda saydığımız tüm adlar aynı değerlendirmezler. Kastroyla Debray, Kastroyla Che, Castroyla Mahir, hatta Mahirle Debray arasında bu konuda farklılıklar bulunmaktadır. Mahir, Debray’ı “sol”, “fokocu” bir devrim anlayışı taşıdığı için eleştirmektedir. Ama gene de Küba devrimini “silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olduğu, halkın devrimci öncülerinin savaşı” olarak görür veya kendi tezleri gereği öyle görmek zorundadır.

“Ya Castro” denecek, “o da mı anlamadı (uzun süre) Küba devrimini?”. “Sen kim oluyorsun da bir devrimi, o devrimin önderinden (en azından o önderin devrim sonrası birkaç yılki düşünceleri söz konusu) iyi analiz edebiliyorsun” diye sorulacak… O hakkı yüce kişiliğimizden veya kendimizi burnundan kıl kopartmaz otorite saydığımızdan değil, Marksizm-Leninizm okuluna öğrenci o yazıldığımızdan bulduk kendimizde. Sorun biraz da Castro’nun kişiliğinde ve Küba devriminin bizce üstünkörü bilineninden çok öte özellikler taşımasında yatar. Castro, 1953’de Monchado kışlasına saldırı ile devrimci silahlı eylemi başlatırken Marksizme yalnızca bir öğrenci adayıydı. Her türlü gerilla hareketinin, Puçizm’in yerden biterce fışkırdığı Latin Amerika için bu durum şaşırtıcı değildir. Elbette, Castro’nun amacı Küba’da iktidarı ele geçirmekti. Ancak ne yeterli bir bilimcil formasyonu ne de uzun bir devrimci geçmişi vardı. Devrimci hareket yılları ve devrim sonrasında giderek Castro Marksizmi öğrenmeye başladı. Bugünkü enternasyonalist düşünce ve davranışlarıyla, tüm dünyada sözü edilen Küba halkının devrimci eyleminin lideri olarak tanıdığımız Castro’nun, düşünce olarak sistemleşmesi 1970’lere hatta daha sonralara rastlar. Yani bugünkü Castro, Küba devrimi sonrasında, Olas Konferansındaki Castrodan çok farklıdır.

Keza, aynı şekilde, Castro’nun silah arkadaşı Che Guevera’da devrim yıllarında Castro’dan çok farklı değildir. Che’nin Marksizmle yakından ilgilenmesi Küba devrimi sonrasına rastlar. Küba devriminden kısa bir süre sonra, Chicago Tribune adlı bir Amerikan gazetesi muhabirinin komünistlerle ilgili kışkırtıcı soruları üzerine Che şöyle diyor :

Ben Komünist değilim ama komünistler Sierra Maestrada bizim yanımızda savaşırken, ölürlerken ne gazetenizi gördüm, ne de sizi..” Joseph North’dan aktaran J. Woddis, Yeni Devrim Teorilerinin Eleştirisi, 2. Kitap, S : 61, Bilim Yayınları.

Küba’da silahlı hareketi başlatan gerilla grubunun siyasi misyonunu aşağı yukarı bu çerçevede görmek mümkün.. Komünizmin, sosyalizmin yalnız adını duymuş, hatta anti-komünist Amerikan propagandasından da belli ölçüde etkilenmiş Kübalı devrimciler, bu objektif konumları gereği Küba devriminin orijinal yönlerini de uzun süre kavrayamadılar. Yani devrim yapmayı başardılar, ama hangi şartların onları zafere götürdüğünü uzun süre kavrayamadırar.

Castro’nun dahi Küba devrimini eksik değerlendirişi yıllar sonraya kadar sürdü. 1967’de Latin Amerika Dayanışma Örgütü’nün (OLAS) Havanada yapılan ilk kongresinde, Latin Amerika ülkelerinin çoğu için devrimci hareketin ivedilikli ve temel görevini, silahlı mücadelenin örgütlenmesi, başlatılması, geliştirilmesi ve tamamlanması (7. karar maddesi) olduğunu karar altına aldı. (W. Pomeroy : Marksizmde Gerilla Savaşı, Evren Yayınları,
S : 345-346). Aynı kongrenin kapanış konuşmasında Castro, “devrimci eylemi (gerilla savaşı) başlatmadan önce devrimci düşüncelerin kitlelerin büyük çoğunluğu arasında üstünlük kazanmasını bekleyen kişiler asla devrimci olamazlar” diyordu. F. Castro, Latin Amerika Üzerine, Evren Yayınları, S : 56-57.

Küba devriminin yeterince (anlaşılmamış olması böyle düşüncelerin fışkırmasına yol açıyor ve Latin Amerikada birçok ülkede birden üstüste gerilla hareketleri patlak veriyordu. Ancak, Che Guevera’nın öldürülmesi, Ekvador, Peru, Bolivya, Uruguay ve Kolombiya’da gerilla hareketlerinin burjuvazi tarafından ardarda yok edilmesi ortada bir yanlışlık, bir yanlış anlama olduğunu vurguluyordu. Küba olayının “Püf” noktası anlaşılamamıştı. Neydi anlaşılmayan ?

KÜBA’NIN DEVRİM ÖNCESİ DURUMU

Küba’da devrimci hareket denince hemen herkesin aklına F. Castro’nun silahlı eylemi gelir. Ama devrim için bir kıvılcım olmuş Castro’nun devrimci hareketi, Küba’yı nasıl baştan aşağı sarıverdi? O kıvılcım hangi benzin bidonunun içine düştü? Orası pek bilinmiyor, bilinmek de istenilmiyor.

Küba, modern nitelikli sınıflar savaşının, çok eski tarihlerde başladığı bir ülkedir. Küba’da pre-kapitalist ilişkiler devrim öncesinde, hatta çok daha önceleri yok olmuştur. Toprak ağalığı, Tefeci-Bezirgânlık yoktur. Küba, 1898
de ABD’nin eline geçince köle plantasyonları feodalizme değil kapitalizme sıçradı (Dennis B. Wood. Sciense and Society, İlkbahar 1970-Aktaran J. Woddis) Küba “köylü”sünün büyük çoğunluğunu tarım proleterleri (ve mevsimlik işçiler teşkil etmektedir. Bunların hemen tamamı da örgütlüdür. (Che Guevera, Venceremos, S : 133-134)

Kübada dinin etkisi de çok azdır. 100.000 kişiye bir papaz düşmektedir. Bu papazlar da ulusal kurtuluş savaşıyla kovulmuş İspanyollardır. Halk papazları sevmez. (Che, a.g.e.)

6.5 milyon nüfusun 2.400.0000’i işçidir. 700.000’i mevsimlik şeker işçisidir.

İşçi sınıfının politik örgütlenmesi 1892 yılına kadar uzanır. Örgütlenme yolunda atılan adımlar, 1925 yılında Küba Komünist Partisi’nin kurulmasıyla hızlandı. Parti, kısa sürede 1 milyonu hiç ayakkabı giymemiş yoksul Küba halkı içine yayıldı. 1946 yılında işçi sınıfı içinde partinin büyük etkinliği vardı. Tüm çalışan yığınları arkasından sürükleyebilecek bir güce sahipti parti. Bu parti, sonradan Sosyalist Halk Partisi adını aldı (Bundan sonra sık sık sözünü edeceğimiz kısa adı: PSP)

20 Mart 1930 da Komünist Parti önderliğinde tüm Kübayı altüst eden bir genel grev yaşandı. Özellikle büyük kentlerde ticaret, ulaşım ve üretim tamamen durdu. Bu genel grevden sonra parti, giderek tarım işçilerini ve öğrencileri de örgütlemeye, onların eylemlerini yönlendirmeye başladı.

1933 yılında Amerikan uşağı, faşist Monchado’ya karşı üstüste genel grevlerin, kitle gösterilerinin patlak verdiği yıl oldu. 12 Ağustos’ta diktatör Monchado’nun devrilmesiyle sonuçlanan bu mücadelede Komünist Parti en
aktif ve etken roldeydi.

Kastro, 1953 de Monchado kışlasına ilk saldırısını başlatırken Küba’nın yaşanan gerçekliği bu gelişmenin ürünüydü. Tüm çalışan yığınlar PSP (Sosyalist Halk Partisi) önderliğinde örgütlü, özellikle proletarya büyük bir
kollektif aksiyon gücü ve devrimci tecrübeye sahipti.

Castro’nun başlattığı silahlı eylem PSP tarafından tepkiyle karşılandı. Bu, PSP’nin tarihi yanılgısı oldu. Özünde PSP’nin silahlı mücadele karşısındaki yanlış tavrıda böylece açığa çıkmış oldu. PSP alabildiğine örgütlü olma-
sına, geniş yığınları her an harekete geçirebilir konumda bulunmasına rağmen devrim için silahlı ayaklanma konusunda suskundu. Bu işi başlatması gerekirken Castro’nun başlattığı silahlı eyleme de karşı çıkıyordu.

1953 Castro’nun Monchado saldırısıyla beraber Batista PSP’yi yasa dışı ilan etti. Ancak PSP kısa sürede illegal mücadeleye geçerek hiç bir gerileme göstermeden militanca mücadelesini sürdürdü. 1955 yılında partinin önderliğinde şeker işçileri önce ekonomik nedenlerle greve başladılar. Kısa sürede grev bütün işkollarını sardı. Küba şehirleri hükümetin yıkılmasını isteyen işçi gösterileriyle, yığın eylemleriyle altüst oldu. Küba’nın mevcut 126 belediyesinden 60’ı “ölü” yerler olarak ilan edildiler. Buralarda tüm ekonomik ve sosyal hayat durmuş, faşist Batista yönetiminin hiçbir
etkinliği kalmamıştı. Özünde bu genel grev, dört yıl sonra patlayacak Küba devriminin müjdesini veriyordu.

Arkasından 1957 genel grevi patlak veriyordu. Batista ülkenin en büyük askeri kışlasına hapsolmuş gibiydi. İşçi sınıfı tüm hayatı altüst etmişti. Her iki grevde onlarca işçi şehit edildi.

PSP, 1956 Castro’nun Granma çıkartmasından sonra silahlı harekete karşı tavrını değiştirmeye başladı. PSP, diğer muhalif partilerle ilişkiye geçerek Batista’nın silahlı hareketi zorla bastırmasını engellemek için eylem önerileri yaptı. Haziran 1958’de Fidel Castro’nun Sierra Maestra’daki karargâhında artık PSP’nin de temsilcileri vardı (Carlos Rafael Rodriguez adlı temsilci daha sonra, devrim sonrası kurulan Küba Birleşik Komünist Partisinin önde gelen isimlerinden birisi olacaktır). Böylece PSP resmen silahlı harekete katılıyor ve PSP gönüllüleri Castro’nun yanında silahlı harekete koşuyorlardı.

Nihayet Ocak 1959 geldi. Bu tarih, Küba devrimini üstünkörü değerlendirenler o için bir durak noktası olmalı. Ocak 1959 da 4 günlük genel grev ilan edildi ve Fidel Castro silahlı arkadaşlarıyla beraber başkent Havanaya TEK KURŞUN ATMADAN GİRDİ. ÇÜNKÜ ŞEHİR TAMAMEN İŞÇİLERİN DENETİMİNDEYDİ.

Şimdi, Mahir Çayan’ın Küba devrimi için “silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olması ve de halkın devrimci öncülerinin savaşı..” deyişini hatırlayalım. Çayan’ın tezlerini savunduğunu iddia eden arkadaşlar, bu uzun açıklamalardan, Küba objektifini biraz uzun da olsa böylesine gözler önüne serilişinden sonra hala aynı görüşteyseler söyleyecek sözümüz kalmıyor.

Ayrıca Castro, kırlık bölgelerdeki mücadelede de PSP üyelerinin silahlı harekete yardımını, 2 Aralık 1961 de yaptığı konuşmayla gözler önüne sermiştir. (J. Woddis, a.g.e., S : 29)

KÜBA DEVRİMİ : AMERİKAN YILANININ KIŞ UYKUSU

Küba devriminin Mahirce nasıl yanlış değerlendirildiğini özetlemeye çalıştık. Küba devrimindeki çok önemli ikinci bir nokta Amerika Birleşik Devletlerinin Küba devrimi karşısında tavırsız kalması, milyarlık casusluk servislerinin derin uykusu sonucu devrimi zaferden sonra anlayabilmesidir.

ABD, Castro’nun iktidarı ele geçirip sosyalist uygulamalara başlamasına kadar Küba’daki silahlı hareket konusunda hiç bir endişe duymuyordu. Belki de Castro’yu Batista’nın yerini alacak bir yeni uşak diktatör olarak değerlendiriyordu. Burada Castro’nun, Che’nin ve diğer silah arkadaşlarının komünist geçmişlerinin olmayışı önemli rol oynar. Che, devrim sonrasında Amerikalı gazeteciye “Ben komünist değilim” diyordu. Bu taktik gereği söylenen bir söz değil, gerçeğin ta kendisiydi. Castro için de farklı konuşabilmek olanaklı değil : “Pico Turguino (Sierra Maestranın en yüksek tepesi) tepesinde, elimizde bir o avuç adamla Marksist – Lenininst olduğumuzu söyleseydik (veya Marksist-Leninist olsaydık Devrimci Der.)
hiç bir zaman düze inemezdik.” Castro, 20 Aralık 1961 tarihli konuşma, Aktaran : Goldenberg.. Gene Kastro, Ocak 1961 de UNITA muhabiriyle görüşmesinde (Goldenbergin aktarması), 1 Aralık 1961 deki konuşmasında (Scheer ve Zeitlein’in aktarması) devrim sırasında KOMÜNİST OLMADIĞINI, HATTA BURJUVA PROPAGANDASINDAN ETKİLENMESİ SONUCU KOMÜNSTLERE KARŞI ÖNYARGILI OLDUĞUNU söylüyordu.

Küba devrimci hareketi liderlerinin bu niteliği olaya bambaşka bir görünüş veriyor, 26 Temmuz harekâtı sırasında New Yok’da insan hakları adına para toplanıyor, gene devrimci hareket uzun süre Kosta Rika Başkanı Pepe
Figueres’den, Venezuelladan büyük mali yardım, Demokratik Cunta başkanı Larrazabaldan uçak dolusu silah alıyordu (Bak : J. Woddis, Yeni Devrim Teorilerinin Eleştirisi, Kitap 2) Castro ve Che, hareketin başında komünist olsalardı bunlar olmayacaktı elbette.

Küba devrimi sırasında uyuklayan Amerikan yılanı bundan sonra gözünü dört açacaktır. Latin Amerikada Kontr-Gerilla üsleri kurulacak, Küba’nın Sierra Maestrası’nda elini kolunu sallayarak gezen Che’nin Bolivya’da duman çıkarmayan sobasının yeri CIA tekniğiyle, elektromagnetik dalgalarla bulunur olacaktır.

Özetçe Küba devrimi :

1. Halkın tepeden tırnağa örgütlü, binlerce yığın eyleminin tecrübesiyle dolu olduğu bir ülkede,

2. Amerikan yılanı uykudayken başarılmış bir devrimdir.

Bu gerçekler bir yanda dururken, diğer yandan Küba devrimini, “silahlı mücadelenin temel mücadele biçimi olması ve halkın devrimci öncülerinin savaşı” olarak yorumlamak, hem de tüm “emperyalist hegemonya altında-
ki ülkelere” hazır reçete olarak sunmak insafa sığmaz sanırız.. Silahlı mücadele, ancak 1956 yılında ve de KÜBA’DA temel mücadele biçimi olabilirdi. 1970 (Veya 1978, pek farketmez) TÜRKİYE’SİNDE aynı strateji güdümüne sarılmak için diyalektik maddecilikten fazla nasiplenmemiş olmak gerekir herhalde.

Castro’nun ve Küba Devrimci Hareketinin, 100 yıllık Küba devrimci geçmişini nasıl değerlendirdikleri 3 Ekim 1965’te bir ölçüde somutlaştı. Bu tarihte üç örgütün birleşmesiyle Küba Komünist Partisi kuruldu. Sekreterlikte PSP üyeleri, Blas Roca ve Carlos Rafael Rodriguez (Sierra Maestra’daki PSP, temsilcisi yer aldılar.

ÖZETÇE MAHİRİN KÜBA DEĞERLENDİRİŞİ : köylümüzün, “güneş doğudan doğar, gökyüzünü kateder ve batıdan batar. O halde güneş dünyanın etrafında döner” deyişine benzer…

DİĞER SÖMÜRGE – YARI SÖMÜRGE ÜLKELER

Küba devriminin M. Çayan tarafından nasıl yanlış değerlendirildiğini özetlemeye çalıştık. Bu yanlış anlayışın kökü, özünde R. Debray’a kadar uzanmaktadır. Mahir her ne kadar Kesintisiz 2-3’de Debray’ı eleştiriyorsa da, Küba’da, diğer sömürge yarı sömürge ülkelerdeki devrimci hareketleri değerlendirirken de Debray’ınki gibi eleştirici olmayan, diyalektik maddeci metoddan uzak, tüm mücadelelerde orijinal ilişki – çelişkileri gözardı eden bir anlayışın etkisi altındadır (Örneğin, Debray’da Mahir’de Küba devriminde PSP’nin etkisini, işçi sınıfının durumunu “Hiç” sayarlar. Birçok
konuda olduğu gibi burada da Mahir R. Debray’ın peşinden gitmektedir).

Geberme çağındaki emperyalizm debelendikçe, tüm dünyada proletaryanın, ezilen halkların mücadelesi her geçen gün daha da kararlı ve bilinçli bir şekilde yükseldikçe yeryüzü bir devrimci patlamalar arenası olmaktadır. Bu görünüş birçok aydını etkilemekte ve Marksizm – Leninizm’in araştırıcı, objektif, nesnel metodu, küçükburjuva subjektivizmi ile karıştırılmaktadır. Sonuçta Mahir Çayan örneğinde gördüğümüz gibi Lenin ustanın EMPERYALİZM, DEVRİMİN OBJEKTİF, SUBJEKTİF ŞARTLARI gibi dupduru bir anlatımla aktardığı kavramlar hiçe sayılabilmektedir.

Elbette ki eleştirimiz, yalnızca Küba veya Çin şartlarının Türkiye şartlarına benzemediğini konu yapmayacak. Küba’da olsun, Çin’de olsun, Vietnam, Angola, Mozambikte (v.b) olsun devrimci hareketin ancak bilimci Marks-
çı – Leninci prensipler ışığında doğru değerlendirilebileceğini anlatmak istiyoruz. Yüzeyden bir görüşle olayları kanuncul, şaşmaz gidişleri içinde değil eklektikçe biraraya getirip yeni “devrim teorileri” imal etmeye çalışan sözde Marksist “Zuhurat”ların tabansızlığını kanıtlamak görevimiz olacak.

Bilim, olayları bağlı bulunduğu olaylar zincirinden ve zamandan soyutlamaz. Diyalektik maddeci metod, olayları bütünlüğünden ve zamandan koparıp atmaz. Başka bir deyişle Marks, Engels, Lenin ustalar yalnızca kendi yaşadıkları çağlar veya yıllar içinde değil, toplum ve tabiat var oldukça devrimcidirler. “Lenin, Emperyalizmi 1916’da yazdı, 1940’larda artık o eser geçerli olamaz” veya “Leninin 1900’lerde yazdığı devrim şartları 1940’larda eskimiştir” anlamına gelen “Emperyalizm” tahrifatları, “Evrim
Devrim içiçe” komedileri olsa olsa mezarında Lenin ustanın kemiklerini sızlatır. O “yeni” teorilerin ne mene şey olduklarını dünya pratiği bir bir gözler önüne serer.

Guinea Bissau da başarılı bir mücadele örneği: veren PAİGC (Partido Africanado İndependencia da Guinea’e Cabo Verde) adlı örgüt şöyle bir tespit yapmış :

“Halktan çıkan silahlı militanların mevcudiyeti halinde parti, SİYASAL AŞAMADA SİLAHLI MÜCADELE AŞAMASINA geçme anını saptamıştır (Maj. Dev. Der.) – October in Guinea Cezayir FLN yayın organı, 7 Aralık 1967, Aktaran W. Pomeroy.

Açık işgal altında ve sömürge bir ülkede başarılı mücadelesini tüm dünyaya duyurmuş PAİGC, “silahlı mücadele”yi bir AŞAMA olarak, bir hazırlık, evrim dönemi çalışmasını İzleyerek, halktan silahlı militanların çıkması halinde varılacak bir aşama olarak belirtiyor ve başarıya ulaşıyor. Ama, yarı sömürge, açık işgal altında olmayan Türkiye’nin devrimcisi Mahir “silahlı mücadele”yi “politikleştirilmiş askeri savaş” diyerek strateji haline sokuyor, “silahlı mücadele”yi siyasi mücadelenin, belli bir aşamadaki varacağı biçim olarak değil, siyasi mücadeleyi belirleyen bir olay olarak koyuyor.

PAIGC, “halktan silahlı militanların çıktığını” !tespit ettiği 1956 yılında silahlı mücadeleye başlama kararı alır. Ancak, silahlı mücadele, yeterli kitle hazırlıklarının tamamlanabildiği 1963 yılında başlar. Ve THKP-C gibi un
ufak olmaz. Emperyalizme karşı bir sömürge direnişini destanlaştırır. Şimdi Gine’de pratikle kanıtlanmış doğrulanmış PAIGC’nın dedikleri mi doğru, Mahir’in “Emperyalizmin 3. bunalım döneminde geri bıraktırılmış ülkeler” için (Her halde Gine Bissau’da bu kategoriye giriyor) önerdiği o “Kesintisiz Devrim Teorisi” mi? PAİGC, “Emperyalizmin 3. bunalım döne-
minde olduğunu” veya “geribıraktırılmış ülke” olduğunu unutmuş olacak ki Evrimle Devrimi içiçe geçirmez, silahlı mücadeleyi siyasi mücadelenin belirleyicisi yapmaz. “Hata”ya düşer…

Portekiz’in açık işgalindeki sömürge Mozambik’te Frelimo adlı kurtuluş cephesi 25 Haziran 1962’de kurulur. Ancak o da Evrimle Devrimin İçiçe Geçmesi olayından (açık işgal altında bir sömürge oluşu da ayrı bir nokta) zamanında haberdar olamadığından 1964 Eylülüne kadar bekler. Sonra silahlı eyleme başlar (Mahir’in THKP-C’yi kurması ve silahlı eyleme başlaması 2-3 ay içinde gerçekleşir). Türkiye’nin açık işgal altında olmayışı ve yarısömürge oluşu da Evrim dönemini uzatacak nedenler olarak göz önüne alınsın.

İşgal altında bir sömürge olan Güney Vietnam’da (Vietnam devrimci hareketi Devrimci Yol’un sık sık örnekler sunduğu, “politikleştirilmiş askeri savaş stratejisi” için destek almaya çalıştığı bir kaynaktır) Vietnam İşçi Partisi (LAO DONG Partisi)’nin birinci sekreteri LE DUAN şunları söylüyor :

“Devrim, ezilen ve sömürülen kitlelerin ayaklanması niteliğinde olduğundan, iki gücü siyasi ve askeri güçleri. ve iki mücadele biçimini siyasal ve silahlı mücadeleyi gerektiren devrimci hareketi kavrayabilmek için devrimci kitlelerin görüş açısını benimsemek ve bununla bağlantılı olarak devrimci ortam OLGUNLAŞTIĞINDA devrimin hücum edici tutumunu gerçekleştirmek gerekir” (Majiskülleyen Dev. Der.).

“Güney Vietnam’da geniş kırsal kesimin şehirlere bağımlı olmayan tabii ekonomisi vardı ve halkı da tarıma bağlı apayrı bir köylü çoğunluğuydu. Dolayısıyla şehirlerdeki saldırganlar ve onların uşakları bu kırsal bölgeler üzerinde sıkı bir denetim sağlayamamaktaydılar. KOŞULLAR DEVRİM İÇİN YETERİ KADAR OLGUNLAŞTIĞI ZAMAN (Majiskülleyen Dev. Der.) kukla idarenin zayıfladığı ve bir krize düştüğü köylerin en zayıf noktaları teşkil etmesinin nedeni budur. Ve böylece süratle yerel ayaklanmalara girişme ve düşmanın iktidar mekanizmasını önemli ölçüde tahrip etme imkânı ortaya çıkar.” Le Duan, Forward Under the Glorious Banner of the October Revolution – Foreign Languages Publishing Hause, Hanoi – 1967. (Aktaran W. Pomeroy : Marksizmde Gerilla Savaşı, S: 260,261)

Açık işgal altındaki sömürge Vietnam’ın başarılı devrimcisi Le Duan bile “devrim için şartların olgunlaşmasından” söz ediyor. Oysa, Mahir’e göre bu tür sözler revizyonizmin işaretidir. Le Duan “tam olgunlaşmamış bile olsa sürekli milli kriz” varlığından, “krizi devrimcilerin derinleştirmesi gerektiğinden (M. Çayan)” habersiz.. Le Duan’ınki de artık cehalet oluyor.

Bağımsızlığını yeni kazanan o Angola’daki devrimci mücadelenin gelişimi de ayrı bir örnek. Angola halkının Amerikan emperyalizmi ve Angola’daki uşaklarına karşı yiğit mücadelesini örgütleyen ve yönelten MPLA (Angola’nın Kurtuluşu İçin Halk Hareketi) 1956 yılında birçok partinin birleşmesiyle kuruldu (Bak : Angola Dayanışma Komitesinin MPLA HALKTIR adlı eseri – Ürün Yayınları, 1976). Angola devrimci hareketinin derlenişiyle oluşan MPLA’nın Portekiz işgali altında bir sömürge olan Angola’da “evrimle devrimin içiçe geçmesi” “Keşf”inden habersiz oluşu affedilir gibi değil doğrusu.. MPLA Angola’da hayatın her alanında kitleler arasında geniş örgütlenmeler kurdu. Özel sağlık ve eğitim ekiplerine kadar
çeşitli uzmanlık dallarını bile içine alan bu örgütlenmedir ki MPLA’yı yenilmez kıldı. Zaferden bir yıl önce MPLA yöneticilerinden Lopo do Nascimento bir seminerde yaptığı konuşmada şöyle diyordu :

Mücadelemiz ilerledikçe ve daha ileri aşamalara geçtikçe, devrimci bilinçlerini bu mücadele içinde kazanan militanlar, sömürüye karşı halkın mücadelesinde temel silahın örgütlü olmak olduğunu anladılar. Yoldaşlar,
gerçekte. halk: kitlelerini yenilmez bir güç haline getiren, doğru örgütlenme biçimidir ve bu örgütlenme içinde ideolojik birlik, maddi birlik içinde sağlamlaşmaktadır. Devrimci ilkelerin önderliğinde hareket eden bu örgütlü, bütünleşmiş güçle, emperyalist orduların başedemeyeceğini hepimiz bilmekteyiz. Eğer halkımız emperyalist saldırılara karşı direnecekse, GERÇEKTEN ÖRGÜTLÜ VE BÜTÜNLEŞMİŞ BİR GÜÇ OLUŞTURMALIDIR” MPLA halktır, S : 37

MPLA’nın bu türden tespitleri, Mahir’in revizyonist anlayış diye geçiştirdiği ohalk örgütlenmesinin açık işgal altında ve sömürge bir ülkede dahi ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.. Mahir “Silahlı mücadeleyi temel” kabul ederken MPLA, “temel silah örgütlü olmaktır” diyor.. Şimdi kime inanacağız, ülkemizde 1971 acı yenilgisi (Buna katliam demek daha doğru olur) ve Angola’da sömürge bir halkın şanlı zaferi henüz belleklerden silinmemiştir..

Bizce artık bu konuda sözü uzatmanın gereği yok. Örnekleri çoğaltmak, “3. bunalım döneminde” ve “geri bıraktırılmış ülkelerde” devrimci hareketlerin izlediği değişik yol o ve kullanılan değişik metodlarla Mahirin tezlerinin nasıl çeliştiğini tekrar tekrar gözler önüne sermek kolay. Ancak bu kadar bir açıklamayla bile, ayrı geri kalmış ülkelerdeki devrimci yol ve metodların bir tek ortak özelliğini, Mahir’in “yeni” devrim teorisinin tabansızlığını somut pratiğin ışığında kör göze batırırca gösteren ortak özelliğini bilince çıkarmak mümkün, Gerisi laf ebeliği olur.

ŞEHİR Mİ? KIR MI?

Çin devrim stratejisini açıklarken bu stratejik ayrıma da ışık tutmaya çalışmıştık. Ancak bu noktada biraz durarak Mahirin anlamadığı veya anlamak istemediği bir farklılığı göze batırmak yararlı olacak.

Tekrarlayalım. Strateji :

“1 – Özgücün BAŞLICA VURUŞUNUN YÖNÜNÜ BELİRLENDİRMEK”,

2 – DOLAYISIYLA DA BİR AŞAMA SIRASINDA VURUCU GÜÇLERE YERLERİNİ ALDIRIŞI (disposition) DÜZENLEMEKTİR” H.Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, Derleniş Yayınları, S : 128.

O halde bir ülkede stratejiyi çizerken neyi gözlemek gerekir? Devrimci ve Karşı-Devrimci güçlerin durumunu, ülke ekonomi – politikası içindeki yerlerini… Yani o ülkenin orijinal sınıf ilişki – çelişkilerini… Bir ülkede temel mücadele alanı kırlık bölge olmuşsa, bir diğerinde tersi olabilir. Kapitalizmin eşitsiz gelişim kanununun ve her ülkenin ayrı orijinalitesinin sonucudur bu…

Çin’de strateji, “kırlardan şehirlerin fethi” şeklinde gelişti. Neden? Çünkü, Çinde başlıca karşı devrimci güçler EMPERYALİSTLER ve emperyalist ajanı KOMPRADOR BURJUVAZİ’ydi. KOMPRADOR BURJUVAZİ, genellikle ulaşım merkezlerinde yerleşmiş (özellikle limanlar) emperyalist aracısıdır. Dolayısıyla şehirlerde emperyalistler ve uşaklarının güçleri çok fazladır. Oysa, KOMPRADOR BURJUVAZİ, üretim dışı, ülkenin kırlık bölgelerine fazlaca sokulamayan bir aracı zümre olduğundan kırlık alanda KARŞI-DEVRİMCİ GÜÇLER zayıftır (Aynı stratejik konumu biraz önce de Le Duan’dan yaptığımız alıntıyla Vietnam’da da görmek mümkündür). Ayrıca MİLLİ BURJUVAZİ ülkeye egemen güç olamadığından sanayi ve dolayısıyla sanayi proletaryası cılızdır. Tüm bunların üstüne şehirler Japon işgali altındadır. Tüm bu etkenlerle şehirlerde devrimci güçler zayıf düşmektedirler. Dolayısıyla, ister istemez devrim, kırlardan şehirlere doğru bir rota izleyecektir. Komprador burjuvazi aracılığıyla sömürülen, gelişkin bir proletaryaya sahip olmayan her ülkede devrimci hareket üç aşağı beş yukarı bu yolu izlemek zorundadır. Bu ne yeni bir buluştur, ne de Marksizm-Leninizm’e bir “Katkı”.. Lenin tarafından kurulmuş, Stalin tarafından askercil (Strateji -Taktik) formülleriyle adlandırılmış o Leninist
Devrim anlayışının bir geri ülke pratiğinde, zorunlu olarak büründüğü bir yeni biçimdir.

Şimdi 1. Milli Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiyesi’nde olsaydık, Mahir’in Çin ve diğer birçok Komprador burjuvazi aracılığıyla sömürülen, açık işgal altındaki ülkelerdeki Devrimci Stratejiye bakarak Türkiye’ye de önerdiği “kırlardan şehirlerin fethi” veya “kırın temel mücadele alanı olması” stratejisine diyecek bir sözümüz olamazdı.

“Bunu, bizim kurtuluş savaşımızdaki örneğe vuralım. Kuvayımilliyecilik elbet, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin devrimci güçlerinden girişim alarak esinlenmişti. Ama Anadolu’da başlamış, Anadolu’da başarıya ulaşmıştı, Emperyalizm ve Feodalizmin ve Kompradorluğun en güçlü olduğu İstanbul ve İzmir şehirleri içinde Kuvaymilliyeciliği odaklaştırmak,
hareketi doğmadan boğdurmak olurdu.” Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, Derleniş Yayınları, S : 202

Ama bugün 1970’ler Türkiyesi’nde yaşıyoruz. 1. Kuvayımilliye zaferinden sonra Türkiye’de komprador burjuvazi yerini yerli burjuvaziye, FİNANS – KAPİTAL’e bıraktı. FİNANS – KAPİTAL ise ülke üretimine hakim, ülke üretiminin içinde yani en az bizim kadar milli olan bir zümredir. KOMPRADOR BURJUVAZİ gibi liman şehirlerine sıkışmış bir aracı değildir. KOMPADOR BURJUVAZİ’nin yerini FİNANS-KAPİTAL’e bırakması, ülkenin emperyalist dış güçlere FİNANS-KAPİTAL aracılığıyla satılır olması basit bir kelime değişikliği değildir. Bu, karınca adımıyla da olsa sanayinin gelişmesi
(buna bağlı olarak işçi. sınıfının sosyal varlığının artması), KARŞI-DEVRİMCİ GÜÇLER’in kapitalist gelişmeye paralel olarak ülkenin her tarafında güçlü hale gelmesi, gelişen işçi sınıfiyla beraber DEVRİMCİ GÜÇLER’in şehirlerde güçlenmesi anlamına gelir.

Mahir Çayan’ın Türkiye sınıf ilişki çelişkilerine nasıl ters baktığı burada bir kere daha ortaya çıkıyor. Mahir, hem burjuvaziye “yukarıdan aşağı demokratik devrim” yaptırarak feodal alt yapıyı “söndürtür” yani kapitalizmi en ücra kırlık alana kadar sokar, hem Türkiye’de Finans – Kapital varlığından sözeder, hem de tersine sınıf ilişkilerinin var olduğu ülkelerdeki “kırlardan şehirlerin fethi” stratejisine sarılır… Burada biraz geriye dönelim “temel mücadele alanının kır olduğu” ve Devrimci Yol’un (Türkiye’de olduğunu unutarak) tezlerini kuvvetlendirmek için sık sık örnekler verdiği Vietnam’daki stratejinin hangi şartlarda oluştuğunu yaptığımız alıntıyı tekrarlayarak görelim. “Güney Vietnam’da geniş kırsal kesimin şehirlere bağımlı olmayan tabi ekonomisi vardır (Oysa Mahir
biraz ters de olsa kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğunu kabul etmekte hatta feodal alt yapının sönmüş olduğunu söylemektedir. Yani Türkiye kırı Vietnam kırından çok farklıdır) ve halkı da tarıma bağlı apayrı bir köylü çoğunluğuydu. Dolayısıyla şehirlerdeki saldırganlar ve onların uşakları bu kırsal bölgeler üzerinde sıkı bir denetim sağlayamamaktaydılar. Koşullar devrim için yeteri kadar olgunlaştığı zaman kukla idarenin zayıfladığı ve bir krize düştüğü köylerin en zayıf noktaları teşkil etmesinin nedeni budur” (Le Duan…)

Aslında Mahir, Mihri Belli’nin yanından hiç ayrılmasa, KOMPRADOR BURJUVAZİNİN egemen olduğu ülkelerdeki devrim modeli olan MDD (Milli Demokratik Devrim)’yi savunmayı sürdürse tezi kendi içinde: daha tutarlı hale gelirdi… Hem Demokratik Halk Devrimi, Finans-Kapital, “Feodal Alt Yapının Sönmesi”, “Yukarıdan Aşağı Demokratik Devrim” v.b. hem de “kırlardan şehirlerin fethi” yamalı bohçadan başka birşey olmuyor…

Bilindiği gibi Mahir Çayan Türkiye Solunda MDD’ci bir aydın olarak tanındı. Uzun süre Mihri Belliyle beraber MDD’cilik yaptı. Hikmet o Kıvılcımlı’nın MDD “Zortlama”sına “Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama” vuruşundan sonra aynı Mahir “Demokratik Halk Devrimi”, “Finans-Kapital” demeye başladı. Bu konuda en küçük bir özeleştiri veya gerekçeye de rastlıyamıyoruz. Mahir’deki bu değişiklik, bilinçli, Türkiye sınıflar mevzilenmesinin kavranmasından doğan bir değişiklik değildir… Yukarıda aktardığımız gibi önerdiği strateji ile yaptığı sınıflar tahlili çelişik düşmektedir.

Bu konuda son sözü “söylemeden önemli bir noktaya değinmek yararlı olacak. Türkiye’de stratejik tartışmalar skolastik kalıplar içine hapsedilmeye çalışılmaktadır. Adeta ortaya bir ikilem dayatılmaktadır : Ya “kırlardan şehirlerin fethi”, ya da “şehirlerden kırların fethi”.. Birinden birini seçmek zorundasın… “Ölümlerden ölüm beğen” demekten farklı değil bu aslında… DEVRİMCİ GÜÇLERLE KARŞI DEVRİMCİ GÜÇLERİN durumları ve kuvvet dağılımları zaman içinde değişiklik gösterebilecek bir nitelik taşır. Bu nedenle de “strateji içinde taktik” diyebileceğimiz belirli bir andaki vuruş yönünü stratejinin tamamı yerine geçirmek, stratejiyi Aristo mantığıyla boğmaktan başka şey değildir. Yani STRATEJİ bir kalıp değildir… “Strateji içinde Taktik”, “Taktik içinde taktik” parçalarından oluşan canlı bir bütündür… “Kır” veya “Şehir”i temel alıp belli bir kalıp kurmak yerine, hem kırın hem de Şehirin değişik aşamalardaki değişen niteliklerini gözönünde tutarak yani “şu çok beğenilen” “somut şartların somut tahlili” prensibinden
hareket ederek “Şehir” ve “Kır”ı birbirinden koparmamak stratejiye gereken canlılığı sağlayacaktır.. Hele Türkiye gibi “altı kaval üstü şişhane” bir ülkede konu daha özel bir önem kazanmaktadır. Yani Türkiye gibi hem emperyalist yapıda (bazıları Türkiye burjuvazisine TEKELCİ derler. Ancak tekelciliğin FİNANS-KAPİTAL anlamına geldiğini, EMPERYALİST demek olduğunu unutmuş görünürler, sonra da Türkiye’de burjuvazinin EMPERYALİST bir karakteri vardır dediğimizde olmayacak bir şey söylemişiz gibi hayretten donakalırlar) hem pre-kapitalist ilişkilerin sürdüğü bir ülkede DEVRİMCİ ve KARŞI-DEVRİMCİ GÜÇ’lerin kırlar ve şehirlerdeki birbirine üstünlüğü sömürge, feodalizmin hakim olduğu bir ülkedeki veya uzun serbest rekabetçi aşamadan geçerek emperyalizme varmış EMPERYALİST ANAVATAN’larda olduğu gibi açık, sınırları belirgin olamaz…

BİZ KİME BENZERİZ ?

ÇARLIK RUSYASI – TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI

Mahir Çayan K. D.’de topladığı yeni “devrim teorisi”ni eleştirenleri ve Leninizm’in evrensel tezlerini Türkiye şartlarında da savunanları, Türkiye’de “Sovyetik ayaklanma” önermekle suçlar. Ona göre Çarlık Rusyası ile Türkiye apayrı ülkelerdir. Ayrıca günümüzde, “geribıraktırılmış ülkeler”de “Sovyetik tip ayaklanma”nın geçerli olamayacağını öne sürer.
Buradan hareketle, “Evrim – Devrim içiçe”, “politikleştirilmiş askeri savaş” yollu Türkiye toprağından havada “teori”sine destek bulmaya çalışır.

Çin, Küba ve diğer birçok gerikalmış ülkedeki devrim şartlarını ve buna bağlı stratejik gidişleri kısaca özetleyerek Türkiye’nin sözkonusu “geribıraktırılmış” ülkelerle bir karşılaştırmasını ve bu ülkelerde Leninist devrim prensiplerinin şaşmadan işlediğini içeren bir bölümde Çin devrim stratejisinin Türkiye için uygun olamayacağını, Mahir’in “3. Emperyalist
buhran döneminde geribıraktırılmış ülkelerde” ki devrimci vuruş anı olarak bildiğinin yanlışlığını ortaya koyduk. Ve sonuçta Mahir’in, “bu
Sovyetik ayaklanma modelidir” diye reddetmeye çalıştığı Leninist devrim teorisinin (ayrı evrim ve devrim dönemleri, proletarya partisi çevresinde tüm devrimci sınıf ve tabakaların örgütlenme zarureti v.b.) teorik ve pratik inkârının desteksiz “Zuhurat” çabalarından başka şey olamayacağını gördük.

Mahir’in Leninist devrim teorisine itirazları yalnızca devrim anlayışı açısından değil, buna bağlı olarak yayın politikası, örgütlenme, çalışma tarzı v.b. birçok konuda sürer gider. Bu yeni “devrim teorisini” de Çarlık Rusyası şartlarının günümüzde gerikalmış ülkelerde var olamayacağı temeline dayandırmaya çalışır.

Şimdi burada kalkıp O Çarlık Rusyası’nda (devrim öncesi) şartların aynen Türkiyede var olduğunu iddia etmeyeceğiz. Bu, komiklik olur… Ancak, Mahir’in devrimci anlayışının kaynağı olan ülkeleri inceledikten sonra biraz da Çarlık Rusyası üzerinde durup konunun daha anlaşilabilir olmasına çalışacağız.

Mahir, Çarlık Rusyasını değerlendirirken onu yalnızca bir tek yönüyle ele alır : “Devrim öncesi Çarlık Rusyası”, dünyanın 6 sömürgeci ülkesinden birisidir. Bu doğru… Ancak tek başına kaldığında Çarlık Rusyası şartlarını
tam değerlendirebilmek için yeterli olmayan, hem de bu tek yönlü görünüşüyle Mahir’de olduğu gibi kişiyi yanlış anlamalara götürebilen bir tespittir.

Evet, Çarlık Rusyası’nın zamanında dünyanın 6 emperyalist ülkesinden birisi olduğu doğrudur. Ama aynı zamanda Rusya’nın bir gerikalmış ülke olduğu da unutulmamalı.

Ve üçüncüsü, çünkü Rusya gibi gerikalmış ülkelerde…” Lenin, Kültür ve Kültür İhtilali Üzerine, Arkadaş Kitabevi Yay. S. 87

Aksi takdirde, birtek ülkenin (Rusya’nın) geri kalmış halkının” Lenin, a.g.e. S: 153,

“Sade küçük devletler değil, mesela Rusya bile ekonomik bakımdan, her şeyiyle ‘zengin’ burjuva ülkelerinin emperyalist. Finans – Kapital iktidarına bağımlıdır.” Lenin, Doğuda Ulusal Kurtuluş Savaşları, S: 101.

İşte skolastik kafaları altüst edecek bir tablo : Bir ülke hem emperyalist, sömürgeci, hem de geri kalmış, “zengin” burjuva ülkelerinin emperyalist Finans-Kapitallerine (HERŞEYİYLE) bağımlı… Şimdi, “Türkiye’de Finans-Kapital olamaz, Türkiye gerikalmış bir ülkedir”, Türkiye’de burjuvazinin “burjuva içinde finans-kapital zümresinin emperyalist karakteri o olamaz” diye tepinen beyciklerimizin kulakları çınlasın. Bir ülkenin hem gerikalmış, hem de emperyalist olabileceğini söyleyen H.Kıvılcımlı olsaydı beyciklerimiz burun kıvırıvereceklerdi. Ama ortada açıktan üzerinden atlayamayacakları Lenin gerçekliği var.

Mahir Çayan, Türkiye’de Finans-Kapital varlığını (1946’dan sonra olsa bile) kabul eder. İşçi sınıfı genel nüfus içinde azınlıktadır. Halen pre-kapitalist üretim ilişkileri (ikinci planda da olsa) sürmektedir. İşçi nüfusu genel nüfusa oranla nicel olarak azınlıkta kalmasına rağmen modern devrimci niteliğini birçok olayda gözler önüne sermiştir. Demokratik Halk Devriminin öncü gücü olacağını, ikircilikli küçük-burjuva aydınlarına 15-16 Haziranlarla, Kavel, Demirdöküm, Profilo v.b. direnişleriyle, 1 Mayıslarla (siyasi örgütlenme eksikliğine (o rağmen) bileğinin hakkına kabul ettirtmiştir. İşçi sınıfının bu konumu, komprador burjuvazinin hakim olduğu ülkelerde değişebilmekte, devrimde sınıflar mevzilenmesi, gerikalmış ülkelerdeki değişik sınıf orijinalitesi kavranamadığından karıştırılmakta, Mahir örneğinde olduğu gibi, tüm sömürge ve yarı sömürge ülkelerde işçi sınıfına lütfen “ideolojik öncülük” hakkı verilmektedir.

İşte Çarlık Rusyası örneği. Serbest rekabetçi kapitalizmin Rusya’da bir İngiltere, bir Fransa v.b. örneklerindeki gibi uzun ömürlü, gelişkin olmadığı açık. Şöyle ki, devrim öncesi Rusyasında halen pre-kapitalist ilişkiler varlığını sürdürmektedir. Hatta kimi bölgelerde, ilkel komünal yaşayışın fazla yıpranmamış kalıntıları sürmektedir. Ve Narodnikler, buradan hareketle, Rusya’da kapitalizmin olmadığını yapılacak işin sınırlı bölgelerde kalmış komünal köy yaşamını tüm Rusya’da yaygınlaştırmak olduğunu ileri sürmektedirler. Narodniklerin yanılgısı açık. Ancak Rusya’da pre-kapitalist ilişkilerin varlığı da diğer bir gerçeklik.. Zaten böyle olmasaydı Rusya proletaryasının devrim stratejisi “Demokratik Devrim” değil, “Sosyalist Devrim” olurdu…

Böyle bir sınıflar mevzilenmesi sonucu Rusya’da işçi sınıfı öncülüğünde, işçi-köylü ittifakının temel gücüne dayanan Demokratik Devrim Stratejisi kaçınılmazca ortaya çıkmıştır. Bu görünüş ve benzer strateji Türkiye için de
söz konusudur. Egemen üretim biçimi kapitalizm olmasına rağmen halen pre-kapitalist ilişkilerin önemli ölçüde varlığı nedeniyle ve ulusal sorunun çözümü için Demokratik Halk Devrimi zorunludur. Özellikle, 1. Kuvayimilliyeden sonra (Komprador burjuvazinin yerini Finans-Kapitalin Olmasından sonra) kapitalist üretim ve işçi sınıfının sosyal varlığı hızla büyümüştür. Ancak gelişen kapitalizm, “Serbest Rekabetçi Kapitalizm” olmadığından, emperyalist yani tekelci, yani Finans – Kapitalist çağdaki kapitalizm olduğundan pre-kapitalist yapıyla savaş değil uzlaşma içinde olmuştur.

Çünkü bildiğimiz gibi kapitalizm “serbest rekabetçi çağda feodalizmin ve her türlü pre-kapitalist ilişkinin düşmanıdır, onları eze eze gelişir, güçlenir. Bu nedenle de “Serbest Rekabetçi Kapitalizm” için “Devrimci”, “İlerici” diyoruz, onu “kapitalizmin altın çağı” olarak anıyoruz. Türkiye’ye 19. Yüzyılın 2. yarısında girmeye başlayan kapitalizm ise emperyalist çağına ulaşmış kapitalizmdir ve bu nedenle de Türkiye pre-kapitalizmiyle ittifak içinde olmuştur. Yabancı emperyalistle yerli yosma tefeci-bezirganlık Türkiye halklarının başına iki soygun ortağı olarak dikilmişlerdir… Yani Türkiye’de kapitalizmin bu anormal gelişmesi sonucu pre-kapitalist ilişkiler varlığını sürdürmektedir. Türkiye’nin bazı bölgelerinde ilkel komunal yaşayışın kalıntılarına rastlamak bile mümkündür (Özellikle Alevi ve Kürtlerin yoğun olduğu bölgeler, göçebe yürükler v.b.)…

Şimdi soralım, Türkiye’de Leninist devrim prensipleri neden geçerli olamaz? “3. Emperyalist Buhran Dönemi”, “Geribıraktırılmış ülkeler” gerekçelerinin geçersizliklerini o daha önce teker teker anlatmaya çalıştık. “Türkiye Çarlık Rusyası olmadığından Sovyetik ayaklanma geçerli olamaz”, “Türkiye’de devrim Vietnam’da, Çin’de, Küba’dakilerine benzer yol izleyecektir” diyenlere Türkiye’nin bir Çin, bir Küba olmadığını hatırlatarak cevap verdik. Ve gene de illa bir yerlerle benzerlik aranıyorsa; bu objektif gerçeklikler ışığında Türkiye’nin Çin’den, Küba’dan, Vietnam’dan daha çok Çarlık Rusyası’na benzediği hala görülemiyor mu? Ancak biz Türkiye devriminin Rus devriminin bir kopyası olacağını iddia etmiyoruz. Türkiyeli bir devrimciyiz. Ayaklarımızı vere basalım. “Devrim, kopya veya ithal ediliveren” bir mal değildir. “Her devrim milli bir yol izler.” Başka ülkelerin tecrübelerini kopya etmek kolaylığı yerine kendi ülke orijinalitemizi derinliğine araştıralım. En azından, bu konuda yapılmış çalışmalara küçükburjuva susuşuyla değil, devrimci eleştiricilikle eğilelim. “Halkın Dostları Kimlerdir” “Rusyada Kapitalizmin Gelişimi” “Emperyalizm” yolundan geçilmeden “Ne Yapmalı”, “Bir adım İleri, İki Adım Geri”,
“İki Taktik”‘e varılamayacağı gibi, “Osmanlı Tarihinin Maddesi”, “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”, “Emperyalizm, Geberen Kapitalizm”, “Teorik-Pratik devrim orijinalitemiz” bilinmeden Türkiye Devriminin kendine has incelikleri kavranamaz. Bir paragraf ondan, bir paragraf bundan aktarmakla, falan ve filan ülkenin şanlı, parlak devrimine tapınmakla Türkiyeli devrimci olunamaz.

SONUÇ : DİYALEKTİK MADDECİLİĞİN ALT- ÜST EDİLMESİ LENİNİST DEVRİM PRENSİPLERİNİN İNKARI

Mahir’in “yeni” devrim teorisine varırken basamak yapmaya çalıştığı, 1. Günümüzde Emperyalizm tahlili, 2. Günümüzde gerikalmış ülkeler devrim stratejilerinin hiç de Mahirce yorumlandığı gibi olmadığını, bu basamaklarla çıkılan yerin sağlam olamayacağını anlatmaya çalıştık. Leninist devrim teorisinin emperyalizm çağı devrimleri için evrensel
prensipler taşıdığını, günümüzde de bu prensiplerin canlılığını nasıl koruduklarını o özetledik.

Şimdi bu çürük basamaklardan yükselerek varılan yerde, bir kere daha olduğu gibi ele alarak Mahir’in savunduğu tezlerin kısa bir değerlendirmesini yapmak gerekecek…

Mahir’in “teorisinde en can alıcı nokta, evrim dönemi çalışmasının ve milli kriz durumunda (objektif devrim şartlarının varlığı halinde), subjektif şartları (devrimci sınıf ve yığınların örgütlenme, savaşa hazırlık durumları) hesaba katmayışıdır.

Ülkemizdeki pasifistler evrim aşamasında olduğumuzu, bu yüzden de içinde bulunduğumuz evrede silahlı savaşın objektif şartlarının mevcut olmadığını iddia etmektedirler. Bu iddiaları temelden sakat ve yanlıştır. Bu şekildeki tahlillerin tek amacı teslimiyetçiliğe ideolojik kılıf giydirmektir. Emperyalzmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları bu şeklide bıçak gibi birbirinden ayrılamazlar.” M. Çayan, Bütün Yazılar, Evren Yayınları, 1976, S : 321 – 322. Sanki evrim ve devrim aşamalarının bıçak gibi ayrılması gerektiğini söyleyen varmış gibi… Sanki, 3. “Emperyalist Bunalım Döneminde”, “geribiraktırılmış o ülkelerde” olmasa bile bunu iddia eden varmış gibi. Elbette evrim ve devrim aşamaları: bıçak gibi birbirinden ayrılamazlar. Tüm tabiat ve toplumda olduğu gibi… Ama bu demek değildir ki evrimle devrim dönemleri birbirinin aynısıdır. Bu, 90 derece ısıdaki suyu 100 derecede kaynayan suyla aynı saymak gibi bir şey olur…

Evrim döneminden devrim dönemine geçişte, evrim dönemini taşmaya hazır kabartılar söz konusu olur. Nasıl ki su donmadan önce üzerinde zar halinde bir buz tabakası oluşuyorsa… Şimdi derin bir akarsuyun üzerinde
böyle zar halinde bir buz görünce, “tamam su donmuş, nehri yürüyerek geçebiliriz” mi diyeceğiz?Yani kabarma halindeki. evrim dönemi de devrim döneminden bambaşka birşeydir. Her dönemin parola ve örgütlenme biçimi de ayrı özellikler taşıyacaktır.

Mahir, “evrim – devrim bıçak gibi birbirinden ayrılamaz” demenin diyalektiğin inkârına yetebileceğini sanmakta, evrim ve devrim aşamalarını birbiriyle karıştırmaktadır…

“Bu karışıklık açıkça belirtilmiyordu. Ama davranışlarla abartılıyordu. Bugüne dek, Türkiye bir devrim içinde değil midir – Bunu ciddi ciddi soran akıllı gençler gördük. Onlara göre elbet Devrim içinde. idik. Dolayısı ile de ne ric’at, ne savunma taktiği değil : taarruz taktiği uygulanacaktı. Hayır, taktik te nesi? Yalnız taarruz stratejisi…esastı.”

“Dünya bir bunalımlar ve devrimler çağını yaşıyor. Bu tartışılmaz gerçekliktir. Türkiye o dünyanın bir parçası olarak ister istemez Kapitalizmin her an patlayacak Bunalımları ve Devrimleri dışında kalamaz. Ancak böyle bir çağda yaşamak başka şeydir, o çağın belirli somut devrim kesimi olmak, başlıbaşına dolaysız devrim konağını yaşamak başka şeydir.”

“Zamanımızda ardarda bir sıra, hatta sürü sürü bunalımlar ve devrimler oldu, oluyor, olacak. O bunalım ve devrimler için hazırlıklı bulunmak bir iştir, onların dolaysız içinde aktif olmak başka bir iştir. Kapitalizmin eşitsiz
gelişim kanunu gereği, her ülkede özel ve ayrı Devrim – Evrim konakları gelişir. Bu konakları gelişir. Bu konakları birbirine (karıştırmak gerçekliğe sığmaz. Her ülkenin ansızın patlayan bunalım ve devrim Konakları arasında bir sürü, hatta sürü sürü durgunluk, birikim, evrim konakları olur. Bu söylediklerimiz alfabe. Ama o alfabeyi tartışanlar, içtenlikle konakları karıştırıyorlar…” H.Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, Derleniş Yay., S :341.

Konakların karıştırılmasının sonucu açık: Finans – Kapitalin toplu, tüfekli, bombalı, ÖRGÜTLÜ saldırısının karşısında göğüs bağır açık, diş – tırnakla hedef olma, yenilgi, ölüm..

“Düşmanın kullandığı yada kullanabileceği bütün silahlardan, araç ve yöntemlerden yararlanmayı, bunları kullanmayı öğrenmemiş olan bir orduyu savaşa sürmenin akılsızca bir davranış, giderek cinayet olduğu besbellidir” Lenin, Sol Komünizm, Sol Yay. S : 109.

“Şimdi artık devrimci sınıfın öncüsünü inandırdım mı diye kendine sormakla yetinemezsin, belirir bir toplumun tarihsel bakımdan etkin bütün sınıf güçlerinin kesin savaş için koşulların tam elverişli olduğu tarzda mevzilenmiş olup olmadıklarını bilmek gerekir, şöyle ki : 1.Kendi olanaklarını aşan bir mücadele yüzünden bize düşman olan bütün sınıf güçleri yeteri kadar zor durumda, yeteri kadar birbiriyle dalaşmış ve yeteri kadar zayıflamış durumda olmalıdır, 2. Ara unsurların, duraksayan, sallanan, tutarsız bu unsurların – burjuvaziye karşı olan küçük burjuvazinin, küçük burjuva demokrasisinin – halkın önünde yeteri kadar maskeleri düşmeli, o pratikte iflaslarıyla yeteri kadar saygınlıklarını yitirmelidir, 3. Proletaryanın o saflarında o burjuvaziye karşı en kesin eylemden yana, en yürekli devrimci çıkıştan yana güçlü bir bilinç ortaya çıkmalıdır. İşte ancak o zaman devrim olgunlaşmıştır… İşte-ancak o zaman yukarıda özet olarak işaret ettiğimiz bütün koşulları doğru olarak hesaba kattıksa ve zamanı doğru seçtikse zaferimiz güvence altındadır.” Lenin, Sol Komünizm, S : 106-107.

Tüm bunlar da işin alfabesi.. THKP-C eyleme biraz geç başlasaydı, yığınlarla daha geniş bağları olsaydı vb. yollu zevahirat alfabenin çarpıcı yanlarını, THKP – C’nin “Sol Komünizm”ini gizleyemez… THKP-C, değil devrim olgunlaştığı, devrimci güçlerin en zayıfı karşı – devrimci güçlerin en saldırgan tüm güçlerini seferber edebildiği bir ortamda “politikleştirilmiş: askeri savaş”la zaferi düşlemiş ancak sonu tüm devrimci güçler için acı bir ders olmaktan öteye geçememiştir. Olaylardan; hayattan ders çıkarmayı bir türlü belleyemeyen küçükburjuva devrimci ortamımızda, öğretici olabileceği umuduyla Hikmet Kıvılcımlı’nın “DEVRİM NEDİR?” adlı eserinden özetlemeler yapalım:

H.Kıvılcımlı, Rus. Devriminin geçtiği konakları şöyle özetliyor :

A – BİRİNCİ BASAMAK : Ordu Toplama Konağı (1897)

Bu konakta yapılacak başlıca işler şunlardır:
1 – Ajitasyon, 2 – Propaganda, 3 – Teşkilat…

B — İKİNCİ BASAMAK : Genel Hazırlık Konağı (1902)
Bu konağın içeriğini Lenin’den aktaralım (Lenin, Devrim Öğretir, 13.6.1905, No : 8-9, C: 6, S: 287 – Aktaran H. Kıvılcımlı)

“Yapılacak olan şey, sadece özellikle is yan şartları içinde isyan zaferinin muhakkak gerçekleşmesini garantileyecek olan düzgün işi yapmaktan ibarettir.

“Bu mülahaza isyan konusunda hangi şartları öne geçirir? 1. Parolalar “koyup bekleyen” özel ajanlar tayin etmek anlamında isyana “hazırlanma” fikrinin saçmalığını 2. Düzenli iş yapan şahıslar ve teşkilâtlar arasındaki genel bağlanmalar işini teşkilâtlandırmanın zaruriliğini, 3. Böylece proleter olan (işçi) ile proleter olmayan (bütün hoşnutsuz) tabakalar arasındaki bağlılığı güçlendirmenin zaruriliğini, 4. Siyasi şartların değerini hakkıyla takdir etmeye ve siyasi olaylara pek uygun “çağrıda bulunmaya” elverişli tam çalışmalar topyekünün zaruriliğini, 5. Bütün mahalli devrimci teşekkülleri bilfiial kazanmanın zaruriliğini.” Lenin, Devrim Öğretir, Cilt 6, S : 287.

“C – ÜÇÜNCÜ BASAMAK : İsyana Hazırlık:

“Bu aşamada özel savaş grupları teşkilatlandırmak üzere girişimler yapıldı. Devrimci olup da isyana hazırlanmamak: ana karnındaki çocuğun doğumu için gerekli hazırlığı yapmamaktı. Tıpkı onun gibi, devrim stratejisinin yukarıda dokunulan üç basamağı az çok gelişmedikçe isyana kalkışmak da, ana karnındaki çocuk henüz tam teşekkül etmeden doğumu kışkırtmaya benzer… Böyle bir olaya doğum denmez, çocuk düşürtme denir. Her iki
durumda yapılan işe: Usta ebelik değil cinayet adı verilebilir…” Hikmet Kıvılcımlı, DEVRİM NEDİR? S:92-94

Ve arkasından, bu basamaklardan sonra İSYAN ANI gelir çatar…

Zafere ulaşmış bir devrimci hareketin izlemek zaruretinde kaldığı gidiş bu. Şimdi bu muazzam deneye, “Sovyetik tip ayaklanmadır” diye yüz çevrimek ne dediğini bilmemek olur. Kaldı ki yukarıda Çarlık Rusyası ve Türkiye arasında bir karşılaştırma yapmış, Türkiye şartlarının Mahirin kopya ettiği, ÇİN, KÜBA devrim stratejilerinden çok Çarlık Rusya’daki stratejiye benzemek, ama yalnızca benzemek zorunda olduğunu somut verilerle özetlemeye çalışmıştık…

Biz Türkiyeli devrimciler olarak devrim aşamalarının hangi basamağındayız ? ORDU TOPLAMA KONAĞINDA… Çünkü henüz proletaryayı kavramış, tüm hoşnutsuz yığınları yedeğine alabilmiş bir PROLETARYA PARTİSİ’nden yoksunuz… Bu konakta yapılması gereken
ajitasyon – propaganda – teşkilâtlanma işinin de nasıl gruplar anarşisi yüzünden çarpık sonuçlar doğurduğu yetersiz kaldığı ortada… Her grup, kendi çevresinde el yordamıyla ajitasyon – propaganda – teşkilatlanma yapıyor.

Belirleyici teşkilâtlanma sentezi, PROLETARYA PARTİSİ VE HALK KURTULUŞ CEPHESİ’ne varılma işi de çıkmadığından yapılan iş akıntıya kürek çekmekten pek farklı olmuyor. Bügün, 1978’ler Türkiyesi’nde bile, devrimciler olarak ordu toplama konağında yapılması gereken işleri olsun becerememişken, THKP-C’nin 1971 başlarında İSYAN ANI görmesi şaşılık değil de nedir?

Gene aynı kitapta (DEVRİM NEDİR? Hikmet Kıvılcımlı), Devrim Durumunun Şartlarını şöyle özetliyor:

“A – OBJEKTİF DEVRİM ŞARTLARI:
a) Topluluğun ekonomik temelindeki zıtlıklarin: büyümesi,
b) Bu zıtlıklar neticesi olarak(topluluk hayatında tarihi bunalımların (buhranların, krizlerin) başgöstermesi.

B – SUBJEKTİF DEVRİM ŞARTLARI : Aynı zamanda hem PARTİ’nin hem devrimci SINIF’ın hem de KİTLELER’in devrime elverişli bir psikoloji ve ideoloji tesiriyle hazır bulunmaları demektir. Bu üç başlık kuvvetlerden ve
şartlardan birinin eksikliği devrimin subjektif, şartlarının yerine gelmediğini gösterir.” Devrim Nedir? S : 69-78

Mahir, Leninist Devrim Teorisinin Alfabesini havada gerekçelerle böylece inkâr ederken bir yandan da Lenin’i kendine şahit tutmaya çalışır:

“Lenin’e göre emperyalist dönemde, bütün ülkelerde kesintisiz devrim anlayışı içinde proletarya devriminin objektif şartları vardır. Üretici güçlerin dünya çapında ulaşmış olduğu seviye devrim yapmak için olgundur. Hazır olarak var olmayan devrimin subjektif şartlarıdır.”
M.Çayan, Bütün Yazılar, S: 317.

Oysa Lenin’in dediği başka, Mahir’in anladığı başkadır: Üretici güçlerin gelişme düzeyi artık dünyayı sosyalizme gebe bırakmıştır, emperyalizmin sonu kaçınılmaz olarak, sosyalizmdir. Milli krizi yaşayan, subjektif şartları hazır her ülkede devrim olanaklıdır… Ama bu, “her ülkede, her an devrimin objektif şartları vardır” demek anlamına gelmez.

“Dünya bir bunalımlar ve devrimler çağını yaşıyor. Ancak öyle bir çağda yaşamak başka şeydir, o çağın belirli, somut DEVRİM kesimi olmak, başlı başına dolaysız DEVRİM KONAĞI’nı yaşamak başka şeydir” H. Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, Derleniş Yayınları, s:341.

Mahir, “bakın, Lenin’de emperyalizm çağında, her ülkede devrimin objektif o şartları vardır diyor, bırakın şu revizyonist Evrim’i biran önce politikleştirilmiş askeri savaşa başlayıp devrimi yapalım. Biz başlayalım, halk arkadan gelir.” demek ister. Ama Lenin aynı fikirde değil:

“Devrimler hiçbir zaman ‘yapıl’mazlar. Devrimler (partilerin ve sınıfların iradelerine bakmayarak) objektifçe olgunlaşmış krizlerden ve tarihi kopuşmalardan çıkagelir.” Lenin, İkinci Enternasyonelin Krahı, 1915, Toplu Eserler Cilt 12, S: 164, Aktaran H. Kıvılcımlı, Bak: Devrim Nedir?

“Devrim ancak derin ekonomik ihtiyaçlarla harekete geçirilen yığınlar tarafından yapılabilir” (Lenin, Plekhanov ve Vasiliev, Toplu Eserler, Cilt: 13, S: 93)

MAHİR ÇAYAN’IN ÖRGÜT ANLAYIŞI = ÖRGÜTSÜZLÜK

Çayan’ın “yeni” devrim teorisi kaçınılmazca örgütlenme, çalışma tarzı, yayın vb. alanlarda da “yenilik”ler getirir. Burada tüm bunlara cevap vermek vakit israfından başka şey olmaz. Çünkü, o “yenilik”lerin kökü, “devrim anlayışı”nın temelsizliğidir ve bu konuda da yeterince söz söylemiş olduk. Ancak özellikle Türkiye sosyalizminin ustası, “Eneski Sosyalist” H.Kıvılcımlıyla ilgili bazı polemikleri yanlış anlamalara yol açabilmektedir. Bu nedenle bir de örgütlenme konusuna girmek gerekti.

“Kesintisiz devrimin İki Taktik’teki formulasyonu, emperyalizmin işgali altındaki Türkiye için de öngörülmektedir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı açıkça, İki Taktik’teki formulasyonu sınıfsal orijinalitesine uygulamaya çalışmaktadır.”

“İşçi Partisinde işçilerin mutlak çoğunlukta olması şart koşulmaktadır. Ayrıca proletaryanın sınıf partisinin dışında bir köylü partisinin varlığına veya var olması gerektiğine işaret edilmektedir.”

“2. Devrimci mücadelenin temel alanı olarak şehirleri seçmesi ve bunun doğal sonuçları olarak, sınıf mevzilenmesinin de temel güç olarak proletaryayı alması ve onun ideolojik değil fiili önderliğini savunması” (M.Çayan, Bütün Yazılar, S: 295.)

Mahir, H.Kıvılcımlı için bunları söylüyormuş. Bu uydurmaca “eleştiri”nin en güzel yanı ilk bakışta kendi içindeki çarpıklığın sırıtıyor olmasıdır. Mahir’e göre Hikmet, “köylülük için ayrı örgüt” istiyormuş.. Ama aynı yazıda Kıvılcımlı’nın “iki taktikteki formulasyonu” önerdiği iddia ediliyor. Nasıl olur? Rusya’da Bolşevikler köylülük için ayrı parti önermediler ki… Köylülüğü de Bolşevik partisi saflarında örgütlediler.. Belki de kitaplar yanlış aktarıyor bize Rus devrimini, Mahir haksız çıkmasın diye.. Yani Kıvılcımlı “İki Taktikteki formulasyonu” öneriyorsa ayrı “köylü partisi” istememesi lazım… Bu birincisi… İkincisi, Kıvılcımlı’nın “köylülük için ayrı parti” önerdiği iddiası da bir uydurmacadan başka şey değildir. Halk Savaşının Planları adlı eserinde H.Kıvılcımlı Türkiye’de örgütlenme sorununu inceler… Adı Halk Partisi olan “C.H.P.”nin Halk Partisi olmadığını söyler, CHP’nin bir köylü partisi bile olmadığını, belirtir… Mahir buradan hareketle “Doktor, CHP’nin köylü partisi olmadığını söylüyor, o halde köylülük için ayrı parti istiyor diyerek Aristo’nun skolastik mantığıyla bile çözemeyeceğimiz bir düşünceyle H.Kıvılcımlı’ya saldırır.. Kıvılcımlı’nın köylülük için ayrı parti önermediğini az buçuk Kıvılcımlı hakkında bilgisi olan herkes bilir.

“İki Taktikteki Formulasyon”, Türkiye içinneden geçerli olamaz? Mahir cevap veriyor : “İçinde bulunduğumuz dönem, kapitalizmin bunalımının başlangıç dönemi değildir. Türkiye de Çarlık Rusyası gibi dünyanın 5-6 büyük sömürgeci ülkesinden bir tanesi değil, tam tersine emperyalizmin işgali altındaki bir yarı sömürgedir.” (M. Çayan, a.g.e. S : 296) Mahir, çarpık “emperyalizm” tanımlamasıyla sömürge ve yarı sömürge ülkelerde “gizli işgal” icat etmişti.. Burada terim üzerine ayrı bir tartışma anlamsız olacak.. Ama “Emperyalist İşgal” altında ülke şartlarının diğer sömürge ve yarı sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki (Mahir “gizli”si vardır dese de) yani işgal altında olmayan ülkelerdeki şartların ne denli birbirinden farklı olacağını uzun uzun anlatmaya , gerek yok herhalde.. Mahir, önce işgal altında olmayan sömürge ve yarı sömürgelerde “gizli işgal” icat etti.. Bir süre “Gizli İşgal” terimini kullandıktan sonra da “gizli”sini attı, yalnızca “işgal” demeye başladı… Türkiye’yi de böylece “işgal altında” bir ülke yaptı. Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğunda marifet…

1- “3. Emperyalist buhran döneminde tüm geri bıraktırılmış ülkelerde GİZLİ İŞGAL vardır.”

2- “Biri gizli öbürü açık da olsa her ikisi de İŞGAL’dir”

3- “Türkiye de geri bıraktırılmış bir ülkedir”

4- SONUÇ = TÜRKİYE İŞGAL ALTINDA BİR ÜLKEDİR…

Bravo doğrusu Aristo bu işi bu kadar kıvıramıyordu…

“İki Taktikteki formulasyon” Türkiye’de niçin geçerli olamaz? Mahir’e göre Türkiye Çarlık Rusyası değildir de ondan… Gördünüz mü işin kolayını… “Türkiye Çarlık Rusyası değildir” dedin mi nasıl duruyor akan sular? Kaldırıp atabilirsin o zaman “İki Taktik”i bir kenara… Aslında “kabahat” Lenin’de, eserlerinin başına veya sonuna “Yalnız Çarlık Rusyası
için Geçerlidir” diye bir not koymamış… Biz de kitaplarını okunması gereken, öğrenilmesi gereken şeyler sanıyoruz… Yalnız Çarlık Rusyası için geçerli olduktan sonra niye boş yere okuyoruz ki onları… Hem zamanımız hem de paramız boş yere gidiyor.. Paul Baran, Sweezy, Regis Debray dururken Lenin’i okuyanlarda zaten kabahat…

Çarlık Rusyası denince Mahir’in tekrarladığı “Çarlık Rusyası, dünyanın 5-6 büyük sömürgeci ülkesinden biriydi.” olur. Aynı Çarlık Rusyası’nın “bir köylü ülkesi, geri kalmış bir köylü ülkesi (Lenin)” olduğunu Mahir unutmuş
görünür. Rus devrimi çağının “kapitalizmin bunalımının başlangıç dönemi” olmadığının da Mahir’e hatırlatılması gerek. Kapitalizmin bunalımlarının başlangıcı kapitalizmin başlangıcına kadar uzanır ki, o zaman da Rus Devriminden çok öncelere rastlar…

Bir türlü komprador burjuvazinin yerini Finans – Kapital’in alamadığı, proletaryanın cılız olduğu devrim öncesinin Çin’inde Mao, işçi sınıfının fiili öncülüğünden söz ederken, henüz birer Marksist – Leninist olmaktan uzak Castro, Monchado kışlasına saldırıyla silahlı mücadeleyi başlattığında yanındakilerin çoğunluğu işçiyken, 50 yıldır Finans – Kapital güdümüne girmiş, işçi sınıfının sosyal varlığını defalarca kör gözlere batırdığı Türkiye’de Mahir, işçi sınıfının fiili öncülüğünü savunan Hikmet Kıvılcımlı’yı revizyonistlikle suçlar. “Türkiye Çarlık Rusyası değildir” diyerek… (“Kübada Kastro’nun Monchado kışlası saldırısına katılanların çoğunluğu ücretli çalışanlardır. 10 fabrika işçisi, 8 tezgâhtar, 8 başka kent işçisi, 5 tarım işçisi v.b. Castroyla beraber 8 kişi yüksek öğrenim görmüşe benzer” – Hugh Thomas’ın araştırması, Aktaran J. Woddis, Yeni Devrim Teorilerinin Eleştirisi 2. Kitap, S: 35)

Özünde bunca uzun tartışmanın da bir anlamı yok.. Mahir, Kıvılcımlı’yı veya başkalarını örgütlenme konusunda eleştiriyorsa hangi öneriyi getiriyor? “Asgari örgütlenme”… O ne demek? Birkaç “on” aydından oluşan bir örgüt.. Parti de o örgüt de; cephe de…

Ayrıca uzun boylu “işçi sınıfının” ve ezilen yığınların örgütlenmeleriyle uğraşmak ise “revizyonist” siyasetlerin işidir… Örgütlenme de ne oluyor ? Alırsın eline silahı, çıkarsın dağa… Silah sesleri suni dengeyi bozar, köylü
gelir, “kır gerillası” olur.. “Kır”ı temel alırsın kuşatırsın şehirleri…

Ama köylümüz, henüz “kır gerillası” yerine “sayın muhbir vatandaş” olmayı yeğliyor… “Aldırma beyim, cambaza bak”…

Mahir’in örgütü daha işin başında “silahlı aksiyon”u temel alır. Henüz yeterince bilinçlenmemiş, örgütlenmemiş yığınlar da silahlı mücadeleye erken başlama sonucu devrimcilerden uzaklaşır, bu metod derleyici, toparlayıcı olacak yerde dağıtıcı olur.

“… Fakat bundan çıkarılacak tek sonuç, proletarya partisinin partizan savaşını hiçbir zaman tek, hatta, başlıca mücadele aracı saymaması gerektiği, bu mücadele yolunun diğerlerine bağlı olarak, başlıca mücadele biçimleriyle birlikte doğru ölçüde ve uyum halinde kullanılması gerektiği ve sosyalizmin öğretici ve örgütleyici etkisiyle soylulaştırılması gerektiğidir.” (V.İ.U. Lenin, Partizan Savaşı, Yar Yayınları. S: 90) 

“Askeri sorunu göz önüne alalım. Tarihten biraz olsun anlayan ve Engels gibi büyük bir askerlik sanatı uzmanının okulunda yetişmiş hiçbir sosyal demokrat, askeri bilgilerin, halk kitleleri ve sınıfların büyük tarihi anlaşmazlıkları çözmek için yararlandığı araçlar olarak kabul edilen askeri ve teknik örgütlerin büyük öneminden kuşku duyamaz. Sosyal – demokrasi asla askeri komplolarla uğraşacak kadar alçalmaz, başlangıç halindeki bir iç savaş koşullarıyla karşı karşıya bulunmadıkça, askeri sorunları birinci plana alamaz…” Lenin; a.g.e. S: 119 (Altını biz çizdik, Devrimci Derleniş)

Görüldüğü gibi Mahirle tartışmanın konusu örgütlenme bile olsa ister istemez askeri konular tartışılmak durumunda kalınıyor. Bunun nedeni, bizim özellikle tartışmayı bu konuya kaydırma eğilimimiz değil, Mahirin tüm tezinin “silahlı aksiyon”, “politikleştirilmiş askeri savaş” üzerine kurulu bulunmasıdır.

TÜRKİYE YAKIN GEÇMİŞİ ÜZERİNE

Mahir, tezlerine “bütünlük” kazandırma amacıyla Türkiye yakın geçmişine de şöyle bir uğrar geçer. Her zaman olduğu gibi burada da üstünkörülük sırıtmaktadır.

Merkezi feodal devletin, 18. Yüzyılda içte yavaş yavaş merkezi etkinliğini kaybederek, mahalli mütegalliibenin iktidar gücünün artması (Not : Mütegallibe nedir diye sormayın, Mihri Belli tarafından gelişigüzel kullanılan bu deyimin seslenişi güzel ki Mahir de arada çeşni cinsinden bulunduruyor – Devrimci Derleniş) ve dış müdahale ile merkezi feodal devletin dayanamayarak ittifaka girip kompradorlaşması, bu imtiyazlı kapıkulu zümresi içinde iki akımı ortaya çıkarmıştır. Kapıkulunun Avrupa kapitalizminden paylar alan imtiyazlı üst tabakası, sultan ailesi ile birlikte hızla kompradorlaşmışlardır.” (M.Çayan, Bütün Yazılar, S: 349)

“Sonuç olarak,

1. Avrupanın coğrafi ve teknik keşiflerinden istifade edip kapitalizme geçmesi aşamasında, Osmanlı devleti zayıf oto – dinamizminden dolayı geç kalmıştır. Dolayısıyla sömürgeeşme sürecine girmiştir.” (M.Çayan a.g.e, S: 350)

Ve böylece sürüp gider Türkiye tarihine ilişkin “tahlil”ler… Osmanlı neden sömürge olmuş? “Zayıf otodinamizminden …dolayı”… Anlayan beri gelsin. Hani Üretim ilişkileri – Üreici güçler ilişkileri… Nerede feodal İngiltere’nin kapitalizme geçip “feodal” Osmanlının yaya kalışını açıklayacak tarihsel maddeci metod? Yok.. Osmanlı, oto-dinamizmi zayıf olduğundan sömürge olmuş, “oto – dinamizm” denen şey neden zayıfmış? Gene yok..

Bu değirmen taşından daha yuvarlak “otodinamizm” kavramıyla Osmanlı’nın geri kalışı açıklanamadığı gibi bir de tam ters yola girilir… Kapitalizmin İngiltere’de ilk gelişmesinin en önemli nedenlereinden birinin, İngiltere’de bir türlü güçlü bir merkezi krallık kurulamaması olduğunu Mahir birazcık Marks – Engels okusaydı görürdü belki… Ama Mahir, Merkezi devletin zayıflığını Osmanlıda geri kalma nedeni olarak gösteriyor.. Ne yazık ki tam tersine Osmanlı Devleti bir sürü milleti (kesim düzeninden sonra) kullaştırabildiğinden geri kalmıştır.

İngiltere’de ise barbar: gelenekler: ağır bastığından krallık kimseyi kullaştıramamış, köylü isyanları, Magna Karta hareketleri üstüste patlak vermiş ve İngiltere kapitalizmin; beşiği olmuştur…

Mahir ne diyor? Devam edelim: “Feodal devlet merkezi etkinliğini kaybedince komprador olmuş” vb. say say bitmez… Ayakları havada, burjuva tarih kitaplarına göz gezdirip aralara “feodal”, “burjuva” gibi sosyal kavramlar katarak oluşturulmuş “tarihsel maddeci” yorum ancak bu kadar olur… Proleter sosyalizminin karşıda dağ gibi duran “Osmanlı Tarihinin Maddesi”, “Osmanlı Tarihinin Ruhu”, “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”, “Emperyalizm Geberen Kapitalizm” ve benzeri binbir emek ve kanteri ürünü eser görmezden gelinerek gidilen yolun sonu bu… Ne demeli M.Çayan’ın “eser”inden Türkiye tarihini anlamaya çalışanlara…

BİZİM KÜÇÜKBURJUVAMIZ HARİKA

İş, 1. Kurtuluş savaşına gelince, sınıf körlüğü daha bir sırıtkan olur. Mahir’e göre, 1. Kurtuluş Savaşını yapan sosyal güç, KÜÇÜKBURJUVAZİDİR… Küçükburjuvazinin en sol, radikal kesiminin anti – emperyalist misyonu olan Kemalizm, Kurtuluş Savaşını yapmış ve Türkiye’yi 1950’ye kadar idare etmiştir. Ondan sonra da emperyalizm “iç olgu” olmuştur… Tekelci burjuvazinin hakimiyeti başlamıştır. Kabaca böyle söyler Mahir… o

Şimdi yeniden, “Emperyalizm” kavramının Mahir’deki çarpıklığına gitmek gerekecek. O zaman emperyalizmin “iç olgu” olmasının 3. Emperyalist Bunalım Dönemi’ne (1945 sonrası) ait bir olay olarak anlatıldığını hatırlayalım… Bu tezinin kendi içinde çelişkiye düşmesini önlemek için Mahir gözünü yumar, 1. Kurtuluş Savaşındaki sosyal sınıf gerçekliğini görmez, savaşı küçükburjuvaziye yaptırır. Öyle olmasa emperyalizmi daha önce iç olgu yapmak zorundadır ki o da tezinin bütünlüğünü bozar.

Türkiye bilindiği gibi, 1830’lardan itibaren emperyalist sömürü ilişkilerine sahne olmuş. Batıdaki gibi gelişkin olmasa bile bir kapitalizm (yabancı sermayenin ülkeye girmesiyle) başgöstermiş. Komprador burjuvazi ve işçi sınıfı modern sosyal sınıflar olarak tarih sahnesindeki yerlerini almışlar. Emperyalistler, Komprador Burjuvazi (Rum ve Ermeni azınlıkları) araclığıyla “Jön Türkler”i “HÜRRİYET” diye bağırtmışlar, böylece Meşrutiyetler, Meclisler becermişler, müstebit padişahlığı geriletmişler… Komprador burjuvaziye determine tepki ile bir yerli burjuva sınıfı doğmuş.. İşçi sınıfı 1900’lerden önceleri bile grevlerle sosyal varlığını duyurmuş. Böyle bir tablodan küçükburjuvazi çıkıp da “anti – emperyalist” Milli Kurtuluş Savaşını yaparsa insan şaşırmadan edemez.

Böylesine Modern Sosyal Sınıfların var olduğu, yerli burjuvazinin ANADOLU ve RUMELİ MÜDAAFA-İ HUKUK CEMİYETLERİ’nde örgütlendiği 1919’lar Türkiyesi’nde cephede ordu gençliği döğüşmüşse, arkadaki asıl modern güç YERLİ BURJUVAZİ’yi görmeyecekmiyiz? Bu, sınıf körlüğü değil de nedir?…

Mahir’in sınıf körlüğü burada bitmez… Kemalizm konusunda da başka bir yanlışın içindedir Mahir.. “Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci – milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi, veya bütün küçükburiuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır” (Mahir Çayan. Bütün- Yazılar, S : 351).

Mahir, 1. Kurtuluş Savaşında yerli burjuvazinin güdümünde savaşan, rütbesini yırtarak anti-emperyalist kavgaya koşan ORDU GENÇLİĞİ ile, Kurtuluş Savaşı zafere ulaştıktan sonra gümrük duvarı yükselten, İş Bankası kuran, yeraltı-yerüstü zenginliklerimizi emperyalist yağmaya yavaş yavaş açan yerli burjuvazinin ideolojisi KEMALZM’i birbirine karıştırmaktadır… KEMALİZM, yerli burjuvazi tarafından yönlendirilen ORDU GENÇLİĞİ’nin ideolojisi değildir. KEMALİZM, yerli burjuvazinin Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeniden ülkemizi emperyalizme peşkeş çekişine taktığı addır.. Bu gerçeği en iyi 3. Enternasyonal’e bağlı çalışan Türkiye Komünist Partisi (Gerçek TKP) görmüş ve TKP’nin 1926 programında konu şöyle işlenmişti:

2. Türkiye Komünist Partisi, iktidardaki Kemalist “Halk Partisi”ne karşı uzlaşmaz kararlı bir mücadele verir. Milli Kurtuluş inkılabının ilk dönemlerinde burjuva (önderliğinin rehberi olarak ortaya çıkan bu parti, daha sonra inkılap zaferlerini emperyalizme bağımlı eski büyük iş burjuvazisinin ve azınlık milliyetler burjuvazisinin yerini alan yeni Türk iş burjuvazisinin hakimiyeti ve zenginleşmesi için bir temel olarak kullanmaya başladı. Kemalist partiye karşı mücadelenin başlıca amacı, bu partinin halk düşmanı yüzünü, yabancı emperyalizmle uzlaşma yönünde gelişmesini ve bu burjuva diktatörlüğünün çıkarına olarak amele ve köylü kitlelerinin sınıf mücadelesini bastırma amacını güden, ancak sınıf çatışmalarının büyümesini önlemekten aciz kalan gerici girişimlerini açığa çıkarmaktır” (TKP 1926 PROGRAMI, Aktaran M. Belli, TKP’nin Tarihsel Konumu, Emekçi Yayınları, 1976, S: 211).

Mahir, Türkiye geçmişini “şöyle bir anlatırken” de olsa “Ordu Gençliği” orijinalitemizi görmeden edemez. “Kemalizm” diyerek yanlış adlandırır ama Türkiye’de Ordu Gençliğinin Devrimci Geleneği olayını anlatmak istemektedir. Bunu yaparken özellikle bu geleneğin Antika Tarih araştırması ile M – L açıdan teorik açıklamasını yapan Hikmet Kıvılcımlı’dan da uzak durmaya çalışır. Bu nedenle de Mahir’de Türkiye gerçeklikleri tersine döner…

Mahir, Ordu Gençliğinin “sınıfsız devrimci” özelliğini, bu nedenle de Kurtuluş Savaşında en örgütlü ve diri güç olan Yerli Burjuvazinin güdümüne girmek zorunda olduğunu bilmez veya bilmek istemez… 50 yıldır kapitalist üretim ilişkilerinin girdiği bir ülkede (Türkiye 1919’ları)
küçükburjuvaziye antiemperyalist kavganın sahipliği verilir… Üstelik Mahir’e göre Kurtuluş Savaşı aynı zamanda bir sosyal devrimdir de… “1923 devrimi feodalitenin ideolojik ve politik gücünü kurmuştır” (M.Çayan a.g.e., S: 353). Böylece, 50 yıl kapitalist ilişkilerin içine girmiş, işçi sınıfının sosyal bir varlık olduğu bir ülkede küçükburjuvazi Kurtuluş Savaşını “yapar”, aynı zamanda “feodalitenin ideolojik ve politik gücünü kırar, bir de üstüne otuz yıl (1950’ye kadar) ülkenin hakimi olarak iktidarda kalır. “ŞİMDİKİ KÜÇÜKBURJUVALAR HARİKA”…

Burada Ordu Gençliği üzerine, Türkiye geçmişi üzerine uzun uzadıya tartışmak niyetinde değiliz. Bu konuda H.Kıvılcımlı’nın onlarca teorik eseri, her sosyalistin okuması gereken birer Sosyal Gerçeklik olarak mevcuttur. Onlara başvuru gerekir. Ancak Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Türkiye’de Yerli Burjuvazi ve Finans Kapital’in rolleri üzerinde biraz duralım.

Serbest rekabetçi çağını Avrupa ölçüsünde yaşayamamış Türkiye Milli (veya yerli) burjuvazi, Emperyalistleri ve Rum-Ermeni azınlığın temsil ettiği KOMPRADOR BURJUVAZİ’yi KURTULUŞ SAVAŞI ile yurt dışına atmayı ordu gençliğinin vuruculuğu ile sağladı. Yerli Burjuvazi o denli cılızdı ki ipler Ordu Gençliği’nin (Mustafa Kemallerin) elindeymiş gibi görünüyordu… Ancak sınıflı bir toplumda toplumsal karmaşada ancak Modern bir Sosyal Sınıf’ın yönetici, güdücü olabilmesi mümkündür… Ve Türkiye’de olan da buydu. Kurtuluş Savaşını cılız Mili Burjuvazi yönlendirdi.. Ama zayıflığından dolayı savaşı Ordu Gençliği kendiliğinden yönetti gibi görülebilirdi. Hatta bir keresinde Mustafa Kemal tüm ordu komutanlarına
gönderdiği bir emirde, yerli burjuvazinin örgütü, ANADOLU ve RUMELİ MÜDAAFA-İ HUKUK CEMİYETLERİ’nin korunmasını, bölgede yoksa kurulmasını ve geliştirilmesini emrediyordu… Yani güdücü Yerli Burjuvazi örgütlenmek için bile Ordu Gençliği’nin yardımına “muhtac-ı himmet”ti…

İş Bankasının kuruluşu, İzmir İktisat Kongresinde gümrük duvarlarının yükseltilmesi, rekabetin kanunlarla yasaklanması yollarıyla yerli burjuvazi tekelleşme, güçlenme yolunda adımlar atarken bir yandan da emperyalizm
ile bütünleşme, ülkenin yeniden emperyalizme peşkeş çekilmesi süreci ileriyordu. Daha Kurtuluş Savaşı bitmeden Emperyalizm yeniden içimizdeydi bile… Amerikalılara Demiryollarının 100 m. çevresinde maden arama hakkının verilmesi, 1922 yılnda Meclis Başkanının Burdur’daki linyit yataklarını İngilizlere işlettirmesi ilk akla gelen örnekler. Kurtuluş Savaşının öncesiyle sonrasında ne değişti? Emperyalizmin yerli kolu değişti. Kurtuluş Savaşından önce Emperyalistler, Türkiye’de Rum – Ermeni azınlıklarının temsil ettikleri KOMPRADOR BURJUVAZİ aracılığıyla sömürüyorlardı… Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ise Yerli Burjuvazi Emperyalistlerin soygun ortağı oldu. Kovulan KOMPRADOR BURJUVAZİ’nin yerini MİLLİ BURJUVAZİ aldı. MİLLİ BURJUVAZİ hızla tekelleşme sürecine girdi. FİNANS-KAPİTAL saltanatı doğdu.

EMPERYALİZM NE ZAMAN “İÇ OLGU” OLDU? VE YA TÜRKİYE’DE FİNANS-KAPİTAL NE ZAMAN DOĞDU?

Kurtuluş Savaşı’ndan galip çıkan MİLLİ BURJUVAZİ’nin FİNANS – KAPİTAL halinde EMPERYALİZM’le içli dışlı olması çok uzun zaman istemedi. Öyle Mahir’in yaptığı gibi 1950’lere gitmeye hiç gerek yok. Daha 1930’lara gelinmeden “iş tamam”dı…

Endüstri işletmelerinin birbirleri ile ne deeceye kadar içli dışlı olabilecekleri bir etüdde yapmış olduğumuz şu plandan iyice anlaşılır.

SEBAT DEĞİRMEN T.A.Ş.’nin iştirakleri
– Bomonti bira – Eczayi tıbbiye ve kimyeviye
– Barut İnhisarı – Fişek İnhisarı – Anadolu Çimento – Kartal Çimento
– Isparta Sınai ve Ticaret Deri
– Sabuncuzade Şakir
– Pamuk ve Nebayi Yağ Sanayii (Süreyya Paşa Fabrikası)
– Oryantal Endüstriye Monopolü – Pamuk Sanayi ve Ticareti – Karasu Mensucat – Aslan Eskişehir Çimento – Türk Çimento
– Feshane – Adapazarı Ahşap ve Demir Malzeme – Bakırdağ Çimento
– AEG – Türkiye Palamutçuluk – Foçeteyn Değirmen Taşı
– Türk Sanayi ve Ticareti – Oryantal Karpetmanufakt
– Ankara Un ve Ekmek – İttihat Değirmen
– Karamürsel Elektrik Şirketi – Omnion Şark
– Yün ve Pamuk İpliği ve Akmişei Saire İktisadi ve Sınai Tesisat
– Ticari ve Sınai – Aksaray Azmi Milli
– Karacasu
– Dokumacılık – Alpullu
Trakya Konservecilik
Sanayi Zeytiye ve Kimyeviye
Hanoman – Rodsark
Adolf – KANSAYSLEBEN

“Yani 1929’da, bir şirketin doğrudan veya dolayısıyla ilgili olduğu şirketler : 2 yerli (fabrika) + 5 ecnebi şirket + 36 endüstri T.A.Ş. olmak üzere, yekûn, 43 tanedir. Halbuki tekmil Türkiye endüstri şirketlerinin sayısı 52’yi
geçmiyordu.”

“Mesela kendi ana sermayesi 1 milyon liralık bir şirket olan İş Bankasının 1924 yılındaki iştirakleri 224 bin lirayı geçmezken, 1934 yılındaki iştirakleri 11 milyon 334 bin 492 yavru bulmuştur. (Demek: 10 yılda 11 milyon liralık
“yavru” yaratmış her yaştan” (Hikmet Kıvılcımlı, EMPERYALİZM GEBEREN KAPİTALİZM, S: 40…).

Bu değilse nedir FİNANS – KAPİTAL ?

“Netice? Büyük banka kapitalinin ve üstünlüğünün süratle artmasıdır. 1913 – 1914 Almanyasında 9 büyük banka, bütün banka mevduatının (yatırılan – paraların) yarısını, banka kapitalinin de % 38’ini elinde tutuyor. 1908 ile
1914 tarihleri arasında Diskonto Bank’ın kapitali 200 milyon marktan 240 milyon, Doyçe Bank’ınki 170 milyondan 300 milyona çıkıyor (6 yılda kapital, %25 ila %76, 1/4 ile 3/4 arasında artıyor.) Türkiye İş Bankası, 1924 yılında “dörtte biri ödenmiş 1 milyon lira sermaye, yani hakikatte 250 bin lira ile başladığı” (10 yıl) halde, kapitali 1926’da 2 milyona ve İtibari Milli ile füzyon yapınca aynı yılda 4 milyona, 1930 da ise “karşılıklığı tamamen ödenmiş” 5 milyona çıkar. Yani 6 yıldaki artışı: itibari kapitali bakımından % 500 (yüzde beşyüz), gerçek (ödenmiş) kapitali bakımından % 2.000’dir (yüzde ikibin). 6 yılda 5 ila 20 misli artış, Alman bankalarından 30 kere fazla birikiş demektir. 1913 – 1914 Almanyası’nda 9 büyük banka bütün banka kapitalinin % 38’ini ve mevduatın yarısını mı elinde tutuyordu? 1929 Türkiyesi’nde 39 yerli milli banka kapitalinin % 82’sine yalnız 4 banka sahipti. Ve 37 milli bankanın mevduat yekünu 126 milyon küsur lira iken, 2 büyük bankanınki (İş – Ziraat) 99 milyondu : yani, 9 değil, 2 banka tekmil milli banka mevduatının (yarısını değil) %76’sını (dörtte üçünü) elinde tutuyordu.” (Hikmet Kıvılcımlı, A.g.e., S:56-57)

Al sana bal gibi sermaye temerküzü. Finans – Kapital gereği. Eğer Almanya’dakine Finans-Kapital diyorsak Türkiye’deki de ondan
farklı değil herhalde…

“Bunlar dışarıya endüstri işletmelerinden herbirine bizzat idareciler gönderirler. Daha doğrusu, kodaman endüstri ve kapital sahiplerini, banka kendi idare meclisine alır. Yani: ha Ali-Hoca, ha Hoca-Ali. Hepsinin sonunda banka ile endüstri şahsen de içli-dışlı olur ve esas olanı da budur.”

“Mesela 9 büyük Berlin Bankası, müdür ve memurları vasıtasıyla 751 müessesede kendilerini temsil ettirirler. Türkiye’de daha 1929’da hemen bütün büyük endüstri şirketleri 2’si “ecnebi milli” ve 4’ü küçük olmak üzere 8 “yerli milli” ki, topyekün 10 bankanın elinde temerküz eder. Türkiye Milli ve Selanik Bankaları 11, İş Bankası 10,3 Devlet Bankası 20 sanayi şirketine hakimdir (Hakikatte Devlet Bankalarıyla alakadar 20 müesseseden 3’ü İş Bankasının, 3’ü Sanayii Maadin Bankasının, öteki 3’ü de gene başka bankalarla müşterek olduğuna göre Devlet Bankaları yalnız 11 müesseseye
hakimdir). Geri kalan 4 küçük bankadan ise Türkiye İmar Bankası, İş Bankasına tabi, İstanbul Esnaf ile İktisat Bankaları Selanik Bankasına bağlıdırlar. Hülasa, 6 banka endüstri şirketlerinin 2 65’ini bilfiil elinde tutuyor; yahut bilvasıta o şirketlerde (“iyi saatte olsunlar” hakkında denildiği gibi) “karışık” bulunuyor.” (Hikmet Kıvılcımlı. Emperyalizm Geberen Kapitalizm, S: 58).

Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin içiçe geçmesi (Mali Oligarşi)… Yetmedi mi ?

“Fakat tabi “İş” bu kadarla kalmaz. Şeker üretimi tamamıyla; dokumacılık, kerestecilik, kükürt, sigortacılık, telsiz, telefon, kibrit inhisarı nihayet standardize ihracat (İş Limited) ile “Hamburg ve İskenderiye gibi mühim mahreç iskelelerimiz” (Mısır – Limited), İş Kâmimport ve ilh… sahaları doğrudan doğruya İş Bankası kartalının kanat gerdiği işlerdir. Şimendiferler inşası (Hükümet ilk demiryolu kredisini açar), şehir imarı (İzmir’e 2 milyon), ambalaj işi (Beşiktaş’ta), deniz nakliye ve kurtafma işleri (Deniz– İş) gene onun.. Yeniden (Devlet kapitaliyle elele) ampul, cam, sömikok, kâğıt, manifatura ve yünlü kumaş tesisatına hazırlık… Şekerin akrabasıdır diye, kanve için İktisat Vekâletinden 3 sene imtiyaz (2.5.1933 gazeteleri). 1933’den beri “Türkiye İş Bankası artık tütün işinde de faal bir rol oynamaya karar vermiştir. (N. Cumh. -19.1.1933) ve ilh… İş’in köle dolayısıyla hakim olduğu ekonomi vb. teşebbüsleri, “layalemülgaybi illallah!”tır. En münüskülü B&B kravatlarından, en muazzam Havai Hatlı Zingal şirketlerine kadar, İş Bankasının gölgesinde çimlenmeyen hemen yok gibidir (Ve hüve ala külli şeyin kadir!)” (H.Kıvılcımlı, a.g.e., S: 61).

Banka kasalarının, sermaye, sanayi, ticaret, büyük toprak mülk sahipliğinin kucaklaştığı yerler olması böyle gerçekleşir… Hamburg’da (taa 1930’lara varmadan) şirket kurarak sermaye ihraç etmiş Türkiye burjuvazisi için günümüzde hala “Komprador” diyenlerin, Finans-Kapital varlığını tartışanların bu anlatılanlar ışığında ne diyeceklerini bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey varsa o da Türkiyeli tüm ayakları havada devrimciler gibi Mahir’in de Finans-Kapital olayını göremediğidir…

Tüm bu gerçeklikler (1930’lara varmadan Finans – Kapital teşekkülü ve ülkenin yeniden emperyalizme peşkeş çekilmesi) Latin Amerika Debraycılığı’nın rüzgârına kapılmış Mahir için hiç birşey ifade etmez. O, “Devrimde Devrimcilik”i gereği 1. Milli Kurtuluş Savaşını küçükburjuvaziye yaptırır… Ve küçükburjuvaziyi 1950’ye kadar Türkiye’nin hakimi sayar. Yukarıda anlattığımız bankacılık, tekelcilik, şirketçilik, sermaye ihracı vb. işleri de yapan “Türkiye Hakimi” küçükburjuvazi ise hiç şaşmayalım.

“ŞU TÜRKİYE TOPRAĞI VE KÜÇÜKBURJUVALAR YETİŞTİRİYOR BE!”

MAHİR ÇAYAN İÇİN SON SÖZ

Çayan’ın yeni “devrim teorisi”nin geliştirisinden sonra M. Çayan hakkındaki bu yazıya nokta koyabilmek için Çayan’ın hareketinin sosyal sınıflar savaşında hangi sosyal eğilimin fışkırması olduğunu belirtmek gerekir. Marksist-Leninist bir eleştiri ancak böyle bütünlük kazanabilir. Ancak M. Çayan eleştirisinin bitebilmesi için 971 sonrası yeniden fışkıran “Çayanizm” hareketinin de birlikte değerlendirilmesi gerekir. M.Çayan olayı ne kadar ayrı görünürse görünsün bir “Devrimci Gençlik”, “Devrimci Yol”, “Devrimci Sol”, “Devrimci Kurtuluş”, “Acil” hatta “Kurtuluş” olaylarından ayrı değil. Bizce bu değerlendirme, proletarya partisinin olmadığı ülkemizde bir türlü işçi sınıfı yörüngesine yönelemeyen Jön Türk gelenekli gençlik orijinalitemiz üzerine olmalı. M.Çayın’ın tezlerini savunur görünen ve M.Çayan’ı önder olarak gören gençlik kesimimizin en geniş bölümünün
siyaseti “Devrimci Yol” üzerine kısa da olsa ayrıca durmadan bu genel değerlendirme erken kaçacak…

Çayan’ın tezlerinin eleştirisi sonucu M.Çayan için bir “sol komünist”, “narodnik”, “kendiliğindenci küçük burjuva devrimcisi” diyerek susmak işin kolay yanına kaçmak hatta bir ölçüde yanılmak olur. Evet Çayan bir küçük burjuva devrimcisidir, narodnik bir hareketin, sınıftan ve yığınlardan kopuk bir küçük burjuva devrimciliğinin temsilcisidir. Ama Mahiri nasıl bir ortam doğurdu? 1971’deki acı yenilgiye rağmen halen on binlerce devrimci genç neden Çayan’ı büyük bir devrimci teorisyen ve önder olarak görebiliyor? Demek ki Türkiye’de proletarya partisi yokluğu sürdükçe her gün yeni Çayanlar yaratacak bir sosyal gerçeklik var: gençliğimizin devrimci geleneği… Çayan o gelenekle davranan devrimci gençlik yığınlarının önündeki bir lider olarak sınıflar ve yığınlardan kopuk hareketine teorik kılıflar geçirmiş, devrimci geleneğin fışkırttığı gençlik hareketini kendi “sol” devrimci anlayışı için temel yapmıştır. Yani 1971’de bir türlü devrimci hareket reorganize olamadığından işçi sınıfı hareketine aktarılamayan gençlik devrimciliğimiz Çayan’ı doğurtan olaydır. Bu nedenle aynı ortamda (proletarya partisiz) aynı devrimci gençlik hareketi üzerinde önderlik çabasındaki çeşitli bezirgân Çayanizmler de pek farklı olaylar değildir. Bu nedenle Devrimci Yol eleştirimizin bitiminde M.Çayan için nokta koyabilmemiz olası olacak.

M. ÇAYAN’DAN SONRA NEDEN DEVRİMCİ YOL ?

M. Çayan eleştirimizi Devrimci Yolla tamamlamak planımızın nedeni Devrimci Yolu’un Mahir’in ortadoks bir takipçisi olmasından değil, Çayan’ın “etkisinde”ki gençlik yığınları içinde Devrimci Yolun en geniş tabana sahip olmasıdır. Bu nedenle de eleştirimizin başlığını da “Devrimci Yolun Çıkmaz Yolu” olarak koyduk. Bizce bu tartışmanın amacı gençliğin M. Çayan olayını aşabilmesi olmalıdır.

Çayan’dan sonra Devrimci Yolu da almamızın diğer bir nedeni de Devrimci Yolun Çayan’a yaptığı “katkı”lar veya Çayan’ın “gizli” inkârıdır. Diğer gruplardan çoğu (MLSBP, Devrimci Sol, v.b.) Türkiye soluna pek yeni katkılar getirmediler. Bu nedenle M.Çayan’a yönelttiğimiz genel
eleştiri onlara da yönelmiş oluyor.

PARTİ VE BİRLİK

12 Mart faşizmini gizliyerek 1973’den sonra Türkiye solunda yeni bir canlama dönemine girildi. Bu dönemde Çayan’ın tezlerini ilk savunan yayın organı Devrimci Gençlik oldu. Ancak bu gün “Devrimci Yol” diye anılan siyaset daha derli toplu daha bütünlük gösteren ifadesini “Bildirge”yi izleyerek Devrimci Yol dergileriyle buldu. Devrimci Gençlik kesintisiz II-III dışında fazla bir şey de söylemedi.

Bildirge, başlarken meselelere büyük bir ciddiyetle sarılmaz pozlarındadır: “içinde bulunduğumuz koşullarda temel siyasi görev Proletarya Partisi’nin yaratılmasıdır” denir. Gerçekten partisiz dağınık ortamımız için doğru bir görev seçmiş gibidir Devrimci Yol ama bildirge okundukça “temel siyasi görev dağınıklık Proletarya Partisi’nin inşası” “Proletaryanın bağımsız siyasi eğilimini yaratma” gibi ilgi çekici başlıklarla sürdürülen tahliller bir kısır döngü ile sonuçsuz kalır durur. “Devrimci hareketin dağınıklığı, örgütsüzlüğü devrimden başka herşeye hizmet etmektedir. Bu gün gibi açık”(Bildirge sayfa 29).

“Ve yine tartışmasız bir şekilde ortadadır ki bu koşullarda temel siyasi görev Proletarya Partisinin yaratılması yolunda, bağımsız, devrimci bir hareketinin yaratılması, devrimci hareketinin birliğinin sağlanması yolunda mücadele etmektir” (Bildirge Say. 29-30).

“Evet, Lenin’in dediği gibi ‘Birlik gerçekten büyük bir dava ve büyük bir şiar’dır bugün” (Bildirge S: 30).

Bildirge böylesine bir “Parti ve birlik” kavgası görünüşündedir. Bu görünüş dağınıklıktan anası ağlamış devrimci gençliğimizi gönülden vurmaya yeterde artar bile… Ama tüm bu “parti” “birlik” naraları görünüş olmaktan
öteye bir türlü geçmez, geçemez. Lenin Usta “Birlik gerçekten büyük bir dava ve büyük bir şiar” der. Der ama Devrimci Yol gibi deyip bırakmaz.
1903 reorganizasyon kongresinde RSDİP II. Kongresinde) 26 ayrı gurubu bir parti çatısı altında birleştirir. Yıllarca çeşitli grupları birteştirmek için savaşır. Hatta menşevikler partiden kaçtıkça yeniden birleşme kongreleri
düzenleyerek işçi sınıfı minderinde onlarla harman olmaya çalışır. Oportünizmin ipliğini pazara çıkaran Bolşevikler proletaryayı sınıf olarak kavrayana kadar da Lenin’in bu kavgası sürer ve gider.

“Parti” ve “Birlik” isteyen Devrimci Yol bildirgesi hemen bir kaç paragraf sonra “vehbinin kerrakesini” de söyler. Aslında “parti” ve “birlik” gibi sorunu olmadığı göz boyamaktan öte, bu konuda iş yapmaya niyetli olmadığını nasıl bir parti : Devrim, Örgüt ve Çalışma Tarzı, Geçmişin Değerlendirilmesi bölümlerinde açıkça ortaya koyar. Devrimci Yol’un çalışma tarzı, ve örgüt anlayışı en doğru olanıdır (Bunu savunması doğal elbette), Devrimci Yol dışındaki siyasetler revizyonist ve oportünisttir. Bunlarla aynı parti çatısı altında mücadele düşünülemez (bu anlayış daha sonra Devrimci Yol’un ileriki sayılarında daha somut ortaya çıkacaktır. Ör: sayı 11 “Solun Durumu ve Cephe” forumu üzerine başlıklı yazı).

Sanki Lenin’e göre Iskra dışındaki gruplar işçi sınıfı hareketi içinde birer sapma değildir, sanki Rusyada birleşen 26 grup içinde hiç oportünist, revizyonist yoktur. Bunu kimse iddia edemez. Lenin Usta ciltlerle kitap yazmıştır ekonomistlerin, narodniklerin vb.lerinin döneklikleri, o oportunistlikleri üzerine. Ama aynı Lenin uzun uzun eleştirdiği gruplarla bir parti çatısı o altında birleşmeyi, tüm Rusyayı kaplayan tek bir güçlü parti için bir araya gelmeyi o günlerin en kutsal, en vazgeçilmez görevi de saymıştır… Onun için de “birlik, gerçekten büyük bir dava ve büyük bir şiardır” demiştir… Devrimci Yol kalemşorlarının Lenin’den bu sözü aktarmaktaki amaçları nedir? Lenin gibi “birlik” mi istiyorlar? Hayır. Onlar (Devrimci Yol) birlik değince kendi adamlarının birliğini anlıyorlar. Birleşmeyle falan uzak yakın bir ilgileri yok… O halde yapılan işin bir tek adı var: bezirgânlık, Lenin bezirgânlığı…

Eğer “Türkiye’de Lenin’in izlediği yolu izleyelim, tüm Türkiye çapında tek bir Marksist parti için güçlerimizi birleştirelim” derseniz Devrimci Yol’un cevabı kesindir, “öyle birleşmeyle oluşacak partiler ancak Sovyetik ayaklanma için geçerlidir, Türkiye’de devrim Halk Savaşıyla olacağından grupların birleşmesi gereksizdir. Hatta Halk Savaşını savunan gruplar bile birleşmemelidir. Herkes ayrı ayrı halk savaşı vermelidir, kim iyi dövüşürse o devrim yapar…” Belki kelime kelime bunları söylemiyor Devrimci Yol.. Ama açık konuşsa bunları demesi gerek… Halk Savaşı için bile bir Proletarya Partisine gerek olduğuna, Proletarya Partisinin ise (dağınıklık var diyorsak) ancak grupların Marksist bir program çevresinde birleşmeleriyle inşa edileceğine ne der Devrimci Yol? Birleşmeye engel Devrimci Yol’un Halk Savaşını savunmasıyla, Halk Savaşı stratejisi güden diğer gruplarla niye birleşmez Devrimci Yol? “Birleşmeyle oluşmuş partiler Halk Savaşı yapamaz” deniyorsa bir tek Vietnam örneği bile yeter her halde… Vietnam işçi partisi üç partinin birleşmesinden doğmuştur ve Halk Savaşıyla zafere ulaşmıştır. Angolada Halk Savaşıyla emperyalistleri dize getiren MPLA’da bir çok partinin birleşmesinden doğmuştur (Bak : MPLA Halktır).

Devrimci Yol, tam bir kısır döngü içindedir parti konusunda. Ne tarafa kaçsa bataklıktan kurtulamamaktadır. Bildirgeden sonraki bir çok sayıda da yeniden tekrarlanan “partileşme süreci” bir yılan hikâyesinden farksızdır. Devrimci Yol “öncü savaşı”na ne zaman başlayacak? “Partileşme süreci bitince”. “Partileşme süreci ne zaman bitecek?” Gerekli kadrolar
yetişince, gerekli kadrolar ne zaman yetişecek? Allah kerim hele bir acele etmeyin canım…

BİRLİK = İDEOLOJİK BİRLİK NEDİR ?

“Solun birliği sorununu biz proletarya partisinin yaratılması sorunu, parti sorunu olarak kavrıyoruz. Solun birliği adına farklı ideolojik siyasi çizgiler arasındaki bir “birlik” anlayışını kabul etmiyoruz. Partinin yaratılmasına giden birlik ancak ideolojik birlik temeli üzerinde yükselebilir” (Devrimci Yol sayı: 11 “Solun Durumu ve Cephe” forumu üzerine). Devrimci Yol’un birlik konusunda ne düşündüğünü yukarıdaki paragraf açıklıyor sanırız. Başka sayılarında ve sözlü tartışmalarda da Devrimci Yol’un bu tavrı bir çok kere tekrarlanır durur… Burada Devrimci Yol “birlik ancak ideolojik birlik temelinde yükselebilir” diyor… Kim başka türlü söylüyor acaba? Burası tamam. Ancak bir önceki cümle Devrimci Yol’un ilkelliğini çırılçıplak seriyor gözler önüne, “solun birliği adına farklı, siyasi çizgiler arasındaki bir “birlik” anlayışını kabul etmiyoruz” diyor Devrimci Yol… Yani Devrimci Yol’un ideolojik birlikten anladığı Devrimci Yol siyasetini o savunanların kendi içindeki birliği veya Kurtuluş siyasetini savunanların kendi içindeki birliğidir. Parti ancak “ideolojik birlik temeli üzerinde” yükselebileceğine göre ideolojik birliği olan partiler nasıl oluşacak. Cevap açık, Devrimci Yol
bir “parti” kuracak, Kurtuluş bir “parti” kuracak, Emeğin Birliği bir “parti” kuracak, Özgürlük Yolu bir “parti” kuracak, Devrimci Halkın Yolu bir “parti” kuracak vb. Aslında Devrimci Yol’un bu dediği olmuyor değil… Sık sık gruplarimız “parti”leşiveriyorlar.. TİP, TSİP, TEP, VP, SDP’nin “ideolojik birlik”li partileri gibi, her gün yeni bir “ideolojik birlikli” partiler kuruluveriyor.

Devrimci Yol partinin “ideolojik birlik” temeli üzerinde yükseleceğini söyleyerek bir doğruyu tekrarlıyor ama “ideolojik birlik”in ne anlamda geldiğini bilmiyor veya bilmek istemiyor. İdeolojik birlik PROGRAM BİRLİĞİ demektir. Bu, Marksist dünyada ezbere bilinmesi gereken en basit gerçekten Devrimci Yol “habersiz”dir. İdeolojik birlik Marksist program çevresinde sağlanır. Partinin tüzüğü programı benimsemiş devrimcilere programın hayata geçebilmesi için gerekli çalışma biçimlerini, örgütlenme birimlerini, organ ve kişilerin yetki, sorumluluklarını gösterir. Yani tüzük, program denilen binanın inşa edilebilmesi için binanın tuğlaları olacak üyelerin birbirleriyle ilişkisini sağlayan binanın bütünü içindeki ahengi kuran harçtır. Aynı programı benimsemiş, aynı tüzük hükümlerine göre çalışan devrimcilerden oluşur parti…

Bu demektir ki, farklı siyasi çizgiler bir Marksist program üzerinde anlaşabilirler (anlaşmalıdırlar) ve tüzük hükümlerine uyarak değişik siyasi gruplardan gelmelerine rağmen bir parti çatısı altında birleşebilirler. Devrimci Yol istese de istemese de zaten Proletarya Partisi için bu bir zaruret olarak dayatmaktadır. Dünyanın tüm başarılı olmuş çelik çekirdekleri bu yolu izlemiştir. RSDİP, BKP (Bulgaristan Komünist Partisi) Vietnam İşçi Partisi, MPLA, vb…

RSDİP’nin 1903’deki II. Kongresinde Lenin Ustanın uğraşıyla 26 ayrı “siyasi çizgi”nin birleştiği gerçeğini Devrimci Yol’a bir kere daha hatırlatmakta yarar var. Devrimci Yol kalemşorları Bir Adım İleri İki Adım Geri adlı kitabı okumuşlarsa (cahilliklerine bakılırsa okumamış olmalar gerekir) aynı kongrede Lenin Ustanın tüzüğün 1. maddesiyle ilgili önerisinin reddedildiğini, Menşeviklerin tüzük önerisinin kabul edildiğini bilirler. Lenin Usta “verin şapkamı ben gidiyorum, Menşeviklerin tüzük önerisi
kabul edildi. Ben bu işte yokum. Gidip (Devrimci Yol’un dediği) ideolojik  birlikli parti kurayım yani Iskra çoğunluğunu partileştireyim de görsün gününü Menşevikle” demedi, diyemedi… Çünkü Lenin Devrimci Yol’un kalemşorları gibi kafasını yitirmedi, megalomani illetine tutulmadı, bunca dağınıklığa ve faşizmin aldığı bunca cana rağmen Devrimci Yol kalemşorları gibi rahatlıkla “farklı ideolojik siyasi (hem ideolojik, hem de siyasi, katmerli diye buna denir herhalde – Devrimci Derleniş) çizgiler arasındaki birlik”e küfür etmedi. Tersine Lenin “gruplar dönemi”, “ilkellik” diye adlandırdığı dağınıklık ortamına RSDİP’in reorganizasyonuyla so verene kadar ayrı siyasi grupları birleştirmek için savaştı…

Devrimci Yol’un “İDEOLOJİK BİRLİK” anlayışı = TEORİK SEFALET.
TEORİK SEFALET.

Devrimci Yol’un dediğiyle Lenin’in dediği yaptığı veya Bulgaristan Komünist Partisi, Vietnam İşçi Partisi, MPLA’nın kuruluşlarını değerlendirirsek bir çelişki çıkıyor ortaya…

1) Ya RSDİP, BKP, VİP, MPLA v.b. birçok başarılı partide “ideolojik birlik” yoktur… Çünkü bu partiler farklı siyasi grupların birleşmelerinden doğmuştur (Bak: Bolşevik Partisi Tarihi, Ne Yapmalı, Bir Adım İleri İki Adım
Geri, BKP Tarihi, VİP Tarihi, MPLA Halktır…).

2) Ya da Devrimci Yol kopkoyu bir cehalet içindedir. “İdeolojide birlik” ile farklı siyasetlerin o birleşmesinin birbirleriyle uyuşmayan kavramlar olduğunu iddia etmektedir Devrimci Yol. Ona göre “İdeolojik birlik” Devrimci Yol siyasetini savunanların birliğidir. Karşıda dev gibi duran RSDİP, BKP, VİP, MPLA gibi örgütlerin “İdeolojik birlik”leri, çeşitli siyasi grrupların birleşmesinden doğmuş “ideolojik birlik”leri Devrimci Yol’un cahil burnunu yere sürer sanırız…

DİMİTROV, III. ENTERNASYONAL, LENİN VE DEVRİMCİ YOL

Bu siyasi birlik üstünde dönüp dönüp Devrimci Yol’u eleştirmenin, bu işi kırk kere yapmanın hiç bir bıktırıcı, usandırıcı yanı yok bizce. Çünkü bu eleştiri yalnızca Devrimci Yol’a değil bu konuda cehaleti Devrimci Yol’la paylaşan hemen tüm Türkiye sosyalistlerinedir…

“Uluslararası işçi hareketinin saflarındaki bölünmeyi tasfiye etme dönemine girdiği bir zamanda işçi sınıfının güçlerinin tek bir devrimci proletarya partisinde birleştirmek davası bizim davamızdır, Komünist Enternasyonalin davasıdır” (Dimitrov, Komünist Enternasyonalin VII. Dünya Kongresine Sunulan Rapor). Demek ki, Devrimci Yol “solun birliği adına farklı ideolojik siyasi çizgiler arasındaki bir “birlik” anlayışın kabul etmez ama Dimitrov bu bizim davamızdır der, Komünist Enternasyonalin davasıdır der. Ve Komünist Enternasyonal bu kongrede bütün ülkelerdeki sosyalist partilerin birleştirilmesi doğrultusunda karar alır, bu karar üzerine Ho Şi Minh Vietnam’da kendi partisini fesheder, üç partinin birleşmesiyle Vietnam işçi partisi oluşur. “Amma uzattık” değil mi? Devrimci Yol’un III. Enternasyonali, Dimitrov’u, Ho Şi Minh’i izlemesi şart mı sanki? R. Debray, P. Baran, Sweezy ve hepsinden “öte” M.Çayan ne güne duruyor?

Lenin “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı’da İngiltereli sosyalistleri eleştirir. Ve sonra onlara yol gösterir:

“Sorunu daha açık seçik koyayım : Bence İngiliz Komünistleri (hepsi zayıf olan, bazıları da adamakıllı zayıf olan) dört ayrı partiye bölünen gruplarını, Üçüncü Enternasyonalin ve parlementoya katılma zorunluluğu ilkesine uygun olarak tek bir komünist partisi içinde toplayın” derken, “ideolojik birlik” kurmayın demiyor herhalde. İşin ilginç yanı Lenin’in birleşme önerdiği dört ayrı parti öylesine farklı tezler savunmaktadırlar ki Devrimci Yol’un hayretten ağzını açık bile bırakabilir konu… Ama genede anlaşabilecekleri bir program olmalıdır bu dört partinin, dört ayrı tez bir o proleterya partisinde “ideolojik birlik” sentezine ulaşabilmelidir. Lenin bunu istemektedir İngiltereli komünistlerden.. Ya Devrimci Yol? Onun ne istediği belli… Solun birliği adına farklı ideolojik siyasi çizgiler arasındaki “birlik”i istemez Devrimci Yol. O dev aynasında kendi kendisini seyrettikçe “ulan ben ne siyasetmişim be” diyerek şişip kabarmakta kabara kabara patlayan kurbağanın akibetine kendini adamaktadır ve adım adım o akibete uğramakta…

Lenin’in dedikleri de bir kulağından girip öbüründen çıktıktan sonra Devrimci Yol’un akibeti hakkında iyimser olabilmenin olanağı yok.

Devrimci Yol burada “üçüncü emperyalist bunalım dönemi”, “geri bıraktırılmış ülke” çürük kolpalarına da yapışamayacak çünkü bir MPLA, bir Vietnam İşçi Partisi örnekleri bile yeterli olacak ağzını tıkamaya. Her iki örgütte “geri bıraktırılmış ülke”de ve “III. Emperyalist buhran dönemi”nde ezilen halkları zafere götürebilmiş örgütlerdir ve de farklı siyasi grupların birleşmelerinden oluşmuşlardır.

DEVRİMCİ YOL’DA 1971 YENİLGİSİNİN ELEŞTİRİSİ = TARİHİ KAHRAMANLAR YAPAR

“Görüldüğü gibi bu konu gerçekten devrimci mücadelenin devamlılığının sağlanması konusu ile de ilgilidir. Parti bu bakımdan öncünün kitlelerle üye alışverişini sağlamak ve giderek genişleyen ve yaygınlaşan bir şekilde yığınların mücadelesini örgütleyecek bir yapılanışa sahip olmalıdır”(Bildirge 5: 34).

Dilimizin ucuna geliyor, “Bravo Devrimci Yol’a devrimci mücüdelede yığınların önemini kavramış, bu bakımdan 1971 hareketinin ideolojisini
eleştirecek” diyeceğiz. Ama durun bakalım eleştiri nasıl olacak:

“THKP-C pratiği bu açıdan irdelendiğinde bu konuda uygulamada bütünsel bir olumluluk gösterdiğini söylemek mümkün değildir. İlk parti içi ayrılık sırasında görüş aynlıkları ile ilgili olarak M. Aktolga tarafından kaleme alınan metinde bu konuya ilişkin şu satırlar dikkat çekicidir. ‘Denilir ki işte, parti de var cephe de var çok yönlü çalışma var deyip görev bölümü de yaptık. Yalnız bazıları görevlerini yaptılar, bazıları da yapmadılar… Numara yapmaya hiç gerek yoktur. O haltlar hep beraber yenmiştir (Altını Aktolga çizmiş). Parti de cephe de çok yönlü çalışmada Narodnizm’i gizlemeye yarayan maskeler olmuşlardır.’ Burada Aktolga kendilerine yöneltilen çok yönlü çalışma içindeki görevlerini yerine getirmediklerine ilişkin suçlamaya karşı kendini savunmaya çalışırken parti çizgisini suçluyor. Biz burada bu suçlamayı ve savunmayı bir yanda bırakalım. Burada önemli olan iki nokta söz konusudur. Bunlardan birincisi, partinin çok yönlü çalışmanın gerekliliğine ilişkin anlayışının kanıtlanmasıdır. Bunun yanında ikinci olarak, parti pratiği içinde çok yönlü görevlerin bir kısmının yerine getirilmemiş olması durumunun tespitidir.” (Bildirge S: 34 – 35)

Gördünüz mü? THKP-C niye yığınlarla bağ kuramamış? Millet tutturmuş “M.Çayan sınıfsız, yığınsız, devrimcidir.” diye gidiyor. Meğer tam tersiymiş. THKP-C, “çok yönlü çalışma”nın,tabi ki bu arada yığınlarla bağ kurmanın gerekliliğine inanmış” bir örgüttür. Eğer bu konuda başarısız kalınmışsa, bütün sorumlusu, örgütü biçimlendiren “teori” veya “örgütün” kendisi değildir… “Çok yönlü çalışma” için görevlendirilmiş kişilerin bu görevi yerine getirmemeleridir… Bu görevi yerine getiremeyenler de bellidir.. Örgütte ayrılık yaratanlar dönekler.

Burada”çok yönlü çalışma” görevini yerine getirmeyen üstelik THKP-C için “narodnik” diyen Y.Küpeli, M.R.Aktolga vb.’nin kişiliklerini savunacak değiliz. Özellikle Y.Küpeli’nin kişiliğinde, narodnizmin ekonomizme sıçraması açıkça ortadadır. Bir zaman Devrimci Gençlik hareketinde liderlik yapabilmiş Y. Küpeli bugün ihanet çizgisi sahte TKP’nin sağ, kuyrukçu politikasının içindedir. Mesele o kişilerin “kalitesi” değil Devrimci Yol’un özeleştiri anlayışıdır.. Devrimci Yol, THKP-C’nin yığınlarla bağ kurmayışı veya “kuramayışı” olayını ister istemez görmek zorunda kalmakta ancak devrimci bir anlayışla olayın sebebine yöneleceği yerde THKP-C’de ayrılık yaratan kişilerin kişiliklerine saldırmaktadır. Ve sosyal bir gerçekliği “THKP-C’nin halktan, ezilen yığınlardan çok uzakta kalmış devrimciliğini” kişileri günah tekesi yaparak örtbas etmek istemektedir.

Bu mantıkla Devrimci Yol, diyalektik maddeciliğin yerine İDEALİZM’i geçirmektedir. Burjuva tarih kitaplarının tarihi kişilere yaptırma anlayışıyla Devrimci Yol’un THKP-C özeleştirisi arasında hiç bir fark yoktur. 1. Dünya savaşı niye çıktı? “Sırp Velihatı öldürüldüğü için”, Osmanlı İmparatorluğu niye battı? “Padişahlar zevke sefaya daldığı havuza inci attığı için” vb., Burjuva tarih kitapları tarihteki sosyal sınıflar gerçekliğini, ekonomik nedenleri böyle gözardı ederler… Artık ortaokul öğrencileri bile bu safsatalara inanmaz olmuşken, bir Devrimci grubun Devrimci Yol’un sosyal olayların nedeni olarak kişileri göstermeye çalışması gülünç kaçmaktadır. THKP-C niye yığınlarla bağ kuramadı? “Çok yanlı çalışma için görevlendirilmiş kişiler görevlerini yapmadıkları için”. Hadi canım sen de… Hem kitle içinde çalışmaya, işçi sınıfının fiili öncülüğüne, parti organlarında üretmenlerin bilfiil çoğunlukta bulunması prensiplerine “revizyonist anlayış” diyeceksin, “III. emperyalist bunalım döneminde geri bıraktırılmış ülkelerde halk savaşının objektif şartı her an vardır” diyeceksin, hem de sınıftan, yığınlardan kopuk devrimciliğin kör gözlere bile batınca, “efendim, görevliler görevlerini yapmadılar, bunun için böyle oldu” diye kıvırtacaksın… Gülerler adama…

DEVRİMCİ YOL VE EVRİM – DEVRİM AŞAMALARI TEORİ ÇORBASI

Devrimci Yol bildirgeyle başlayarak hemen her sayısında evrim – devrim aşamalarıyla ilgili bir sürü “teorik açıklamalar yapmak zorunda kalmıştır. Mahir Çayan’ın “öncü savaş” teorisiyle hayat arasındaki korkunç çelişkinin gizlenebilmesidir amaç…

Bir çok siyasi yayın organında çıkan Mahir eleştirileri, Devrimci Sol, MLSPB gibi “ortodoks” Mahirci grupların teorik o saldırıları karşısında Devrimci Yol’un tüm çabası Mahir’in kitleden kopuk bir devrimci olmadığını, “evrim – devrim aşamaları iç içedir” demenin devrimin objektif şartlarının her an var oluşu anlamına gelmediğini “ispat”a yöneliktir. Bunun için “devrimin objektif şartları” ile “halk savaşının objektif şartları”nın aynı anlama gelmediği ileri sürülür… Sanki halk savaşı, devrim için bir genel ayaklanma değildir… Devrimin objektif şartları yoksa halk savaşının objektif şartları nasıl “var” olur? Sanki “kırlardan şehirlerin fethi” şeklinde gelişecek halk savaşı DEVRİM İÇİN GÜDÜLECEK STRATEJİ değil “ben parti oldum” diyen bir avuç yığınlardan kopuk gencin, “Mujiğin çakmaklı tüfekle savaşa gidişi” gibi, oligarşiye meydan okumasıdır.

Devrimci Yol, silahlı mücadele konusundaki sol teorisini haklı çıkarabilmek için gerikalmış ülkelerde sınıflar savaşının metropol emperyalist ülkelerdekine benzemezliğine sarılır. Geri kalmış ülkelerde finans oligarşisini ezilen yığınlara karşı daha sert, kanlı tedbirler almak zorunda kalışı gerçekliğini tahrif ederek Leninist devrim teorisinin bu ülkelerde (günümüzde) geçerli olamıyacağı tezine varmaktadır. Geri kalmış ülkelerde evrim dönemlerinde FİNANS OLİGARŞİSİNİN ÖRGÜTLEDİĞİ CİNAYET ŞEBEKELERİNİN saldırıları sonucu devrimcilerin gerektiğinde silahla kendilerini o savunma olayı M.Çayan’ın kastettiği silahlı propoganda ile karıştırılamaz. Birincisinde silah bir savunma aracı, ikincisinde ise Finans-Kapital saltanatına son verme amacıyla saldırı aracıdır. Devrim için silaha sarılmak başka şey, (en basiti) can güvenliğini sağlayabilme amacıyla silah kullanmak başka şeydir. Devrimci Yol halen (partiyi kuramamış olduğundan) öncü savaşı “vermediğini” faşist güçlere karşı verilen
(savunma amaçlı) silahlı mücadelenin de öncü savaşı olmadığını kabul etmekte ama teorik tartışmalarda tam tersine de sıçrayabilmektedir. Zaten Mahir’in bu konudaki görüşü de Devrimci Yol’un genel politikasıyla çelişmektedir : “Ayrıca emperyalizmin işgali, karşı tarafın bizzat, zora, şiddete silaha başvurması demektir. Bu ise silahlı savaşın objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.” (M. Çayan, Toplu Yazılar S: 320)

Devrimci Yol, genel politika olarak devrimcilerin savunma durumunda oluşu doğrusunu kabul etmekte, ülke çapındaki anti-faşist kavgaya da bu gözle bakmaktadır. “Direniş komiteleri” önerisi bu doğrultuda, kendiliğinden fırlayan bir öneridir. Devrimci Yol’a göre direniş komiteleri “doğru” örgütlenmedir.. “Henüz parti olmadığından silahlı propagandanın subjektif şartları yoktur” ama subjektif şart da Devrimci Yol liderlerinin subjektivizmine kalmış bir iştir ve silahlı mücadele için “subjektif şart olan “parti” çıkmaz ayın son çarşambasında “Allahın izniyle” kurulacaktır.

Devrimci Yol, pratiğin dayattığı bir yoldan kendiliğindenci bir tarzda yürümektedir. Ama iş Mahirin tezlerinin tartışılmasına gelince aslan
postuna bürünerek en ateşli “öncü savaşçı” kesilmektedir.

Devrimci Yol, Türkiye’de “Sovyetik tip ayaklanma”nın geçerli olamayacağını o “ispat” için sağa sola yalpalamakla düştüğü TEORİK KÖRLÜĞÜN bilincine varamamaktadır: “Emperyatist işgalin biçim değiştirmesi bu görüntüyü pekiştirmekte; ülkenin bağımsız kapitalist-emperyalist ülkelerden (Rusya’dan) bir farkının kalmadığı izlenimi yaratmaktadır.” (Evrim ve Devrim Aşamaları Üzerine Tartışmalar – D.Yol yayınları – S: 44) Rusya’nın ne denli bağımsız kapitalist – emperyalist ülke olduğunu (!) Lenin şöyle belirtiyor :

“Sadece küçük devletler değil, MESELA RUSYA BİLE, ekonomik bakımdan, her şeyi ile ‘zengin’ burjuva ülkelerinin EMPERYALİST FİNANS KAPİTAL İKTİDARINA BAĞIMLIDIR” (Lenin, Doğuda Ulusal Kurtuluş Savaşları, S: 10) (Majüskülleyen Devrimci Derleniş) Gördünüz mü? Lenin bile Devrimci Yol kadar “keskin görüş”lü değil. Rusya’nın bağımsız – kapitatist – emperyalist ülke olduğunu görememiş (!).

THKP-C PRATİĞİ NEYİN YALANLAMASIDIR ?

Devrimci Yol, Mahir’in de (teorik olarak) kendisinin de kitlelerden kopuk bir devrimci anlayışları olmadığını “ispat” edebilmek için uğraşı sürdürür. Devrimci Yol’dan söz ederken parantez içinde teorik olarak kaydını koyduk. Çünkü Devrimci Yol teorisiyle çelişen bir pratiğin içindedir. Mahir’in “revizyonist anlayış” dediği kitle çalışmaları yapmaktadır Devrimci Yol. Periyodik çıkan bir yayın organı etrafında, sendikalarda, derneklerde, çeşitli yığın örgütlerinde boylu boyunca olmasa bile çalışmakta, “parti kurulamamış olduğundan” henüz öncü savaşı”ndan uzak durmaktadır.

Ama teorik olarak Mahir’in en “ortodoks” savunucusudur… THKP-C’ye yöneltilen “kitlesiz devrimcilik”, “fokoculuk” suçlamalarına şöyle cevap verir:

“Mahir Çayan’ın THKP-C hareketinin parti sorunu ile ilgilenmediği, silahlı propoganda yapabilecek düzeyde bir örgütlenmeyi (fokodur bu!) yeterli gördüğünü ileri sürenler olmuştur. Bunlar Mahir Çayan’ı sıradan bir fokocu seviyesine indirgemek isteyen soysuzlardan başkası değildir, Ve bunun en büyük yalanlaması da bizzat THKP-C pratiğidir!” (Evrim ve Devrim Aşamaları Üzerine Tartışmalar Devrimci Yol yayınları S: 42-43)

Allahını seven THKP-C’nin kitlelerle ilgili bir tek çalışmasını göstersin! Aslında bu doğrultuda çalışma yapmak da yetmez. O uğraşın partinin tüm sınıf ve yığınları kavrayabilecek, arkasında harekete geçirebilecek seviyeye ulaşmış olması gerekir. Böyle bir durum söz konusu olmadan “evrim-devrim içiçe” diyerek silaha sarılan THKP-C hareketi kaçınılmaz yok olmaya varınca, durup düşünülecek, hareketin teorik ve pratik iflası (kabul edilecek yerde “efendim, THKP-C çok yönlü çalışmayı kabul ediyordu ama bu doğrultuda görev alan KİŞİLER HATALIDIR, onlar görevlerini yapmadılar” denilerek burjuvaca kişi=herşey mantığıyla çarkedilir, sosyal olaylar kişilerle açıklanmaya çalışılır. Ve sonra da THKP-C’nin Foko’cu olmadığına şahit olarak THKP-C’nin pratiği gösterilir…

İnsaf efendiler! Eğer THKP-C pratiği bir şeyi yalanlamak için kullanılacaksa o bellidir: M. Çayan’ın ve THKP-C’nin “çok yönlü çalışma” yaptıkları. Meseleye yaklaşırken bile tabansızlık sırıtır : İşçi sınıfının, yoksul yığınları örgütleme, finans oligarşisine karşı tüm rahatsız unsurları devrimci cephede birleştirme, sendikalar, dernekler vb. ağza alınmaz, Yuvarlak “çok yönlü çalışma” deyimiyle iş geçiştirilir. THKP-C ve Mahir “Fokocu” değilmiş. Nasıl? “Çok yönlü çalışma” demişler. Demişler de bazı kişiler yüzünden yapamamışlar. Bu masala inanabilmek için çocuk olmak bile yetmez.

THKP-C pratiği M. Çayan’ın “yeni devrim teorisi”nin sınıfsız, yığınsız “Sol” yüzünü gözler önüne sermiştir. Ona sarılmakla hiç bir yere varamazsın Devrimci Yol.

DİRENİŞ KOMİTELERİ — Bilmece Buldurmaca Dil Üstünde Kaydırmaca

Devrimci Yol, teoride ne denli “ÖNCÜ Savaşçı” olursa olsun 1971’de bu tezin sonucu THKP-C’nin başına gelenlerin öğrettikleri ve hayatın dayatmasıyla pratikte çok ayrı yerlere sürüklenmektedir. Bu gün Devrimci Yol M.Çayan’ın “revizyonizm” olarak nitelendirdiği evrim dönemine has tüm çalışmaların toyca da olsa içindedir. Özellikle devrimci gençlik arasında edindiği geniş tabanı tek başına Mahir bezirganlığıyla oyalamak mümkün olmadığından değişik taktik örgütlenme biçimleri üzerinde tartışmaya yönelmek zorunda kalmaktadır.

Direniş komiteleri, “parti” yılan hikayesine çevrildiğinden örgüt yokluğu içinde kıvranan tabanı oyalayabilme amacıyla ve pratik kavganın kendiliğinden dayattığı şartların sonucu ortaya çıkmış bir “örgütlenme” önerisidir.

Devrimci Yol’un Direniş Komiteleri önerisini anti-faşist cephedeki dağınıklığa yönelik faşist saldırılara karşı devrimcileri birleştirmeye yönelik bir “örgüt” önerisi olmadığını biliyoruz. Direniş komiteleri kendini Türkiye sosyalist ortamının Allahı sanan Devrimci Yol liderlerinin güdümünde bir tekke örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Bu komitelere her sosyalist devrimci çağırılıdır, isteyen o komitelere katılıp Devrimci Yol’a ilhak edebilir. Ama dediğimiz gibi Direniş Komitelerinin tepesinde hep Devrimci Yol olacaktır. Yani Direniş Komiteleri çeşitli grupların anti – faşist mücadele için ortak örgütleneceği bir yer değildir. Zaten Devrimci Yol’un amacı da solun birliğini sağlamak falan değildir. O zaman sorarlar adama: Niye TSİP’nin mahalli örgütlerine kaydolmayalım. Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ile birlikte değil de seninle birlik olalım, Direniş Komitelerine girelim. “Kara kaşım, kara gözüm” diyorsan yetmez…

Bugün, Türkiye’de devrimci ortama dağınıklık hakimdir diyorsak (laf aramızda sen de kabul ediyorsun(!) bunu Devricmi Yol) amaç grupların birliğini sağlamak olmalıdır. RSDİP, BKP, Vietnam İşçi Partisi, MPLA vb. başarılı olmuş birçok partinin tarihi olarak uğradıkları bir konak olmuştur BİRLEŞMEK… Proletarya Partisi, grupların proletaryanın Marksist programı, çevresinde birleşmelerinden doğabilir ancak…

Dimitrov, “siyasi birliğin ön şartı o siyasi eylem birliğini sağlamaktır” diyor. (Faşizme Karşı Birleşik Cephe)… Siyasi eylem birliği içinse tüm grupların antifaşist mücadeleyi ortak örgütleyeceği partiye varacağı DERLENİŞ KOMİTELERİ gerekir. Ad önemli değil amaç, siyasi birliğe varmak amacıyla bu komitelerde siyasi eylem birliği yapmak olmalıdır.

Oysa Devrimci Yol, DİRENİŞ KOMİTELERİ ile kendi siyasetini (grubunu) örgütlemeyi amaçlar. Bir de “bu bir direniş ve birlik çağrısıdır” diyerek hava atar. Birlikten kastettiği herkesin Devrimci Yol siyasetini kabul edip ona “kul” yazılmasıdır.

Kimi sözlü tartışmalarda Devrimci Yol’cular : “Bizim Direniş Komiteleri ile sizin Derleniş Komiteleri aynı şeydir, niye isimde ısrar ediyorsunuz” yollu sorunu saptırıveriyorlar. Oysa arada dağlar kadar fark vardır. Devrimci Yolun Direniş Komiteleri partileşme sürecinde ki (ve Allah izin verirse “mutlak” bir gün partileşecek) Devrimci Yol grubunun güdümünde tekke örgütlenmesidir. Biçim açısından TSİP’in bir binaya tabela asmasıyla, Devrimci Yol’un bir bölgede DİRENİŞ KOMİTESİ kurması aynıdır. Oysa bizim DERLENİŞ KOMİTELERİ önerimiz, tüm gruplara yapılmış bir siyasi eylem birliği çağrısıdır. Derleniş Komiteleri bir gruba karşı değil tüm grupların ortak oluşturacakları Merkezi Derleniş Komitesine karşı sorumlu olacaklardır. Bu örgütlenmenin amacı da tüm grupların katılacakları bir kongreyle tekdir güçlü partiyi inşa etmek olacaktır.

Yani Direniş Komiteleri ile Derleniş Komiteleri arasında, en az ak ve kara arasındaki olduğu kadar fark vardır.

Direniş Komitelerinin Türkiye Sosyalist ortamının dağınıklığına derman olabilecek bir örgütlenme olmadığını, belirtmeden geçemedik. İşin diğer bir yanı da D. Yol’un Direniş Komiteleri konusunda bir dediğinin diğerini tutmamasıdır.

DEVRİMCİ YOL’A GÖRE DİRENİŞ KOMİTELERİ

1) “Partileşme süreci içinde başarılması gereken bir örgütlenme biçimidir, yani parti en geniş kitle içinde en dar kadro çalışmasının somutlaşması olacak Direniş Komitelerinden doğacaktır” (Devrimci Yol Sayı : 16)

2) Direniş komitelerinin başarısı partinin varlığına bağlıdır… “Bu konunun bugün en önemli yanı, kuşkusuz ki bu mücadelenin gerçekleşmesinin ön koşulunun proletaryanın öncü savaşçı partisinin yaratılması olduğudur. Direniş Komiteleri mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi, böyle bir devrimci önderliğin varlığına kopmaz bir şekilde bağlıdır” (Devrimci Yol Sayı: 3, S: 11).

Yani parti hem Direniş Komitelerinden doğacak, hem Direniş Komitelerinin başarısı partinin varlığına bağlı olacak. Parti olmadan Direniş Komiteleri başarı sağlayamayacağına göre parti başarısız o komitelerden oluşacak vb. Beyler kusura bakmayın ama bunun adı diyalektik değil saçmalamadır.

Devrimci Yol’un Direniş Komiteleri konusunda saçmalaması bu kadarla da kalmaz. Yığın örgütleri ve tekke örgütlerinden oluşan Demokratik Platform’a Direniş Komiteleri örgütlenmesini de önerir… Yani hem değil “grupların birleşmesi”; tartışmasına bile yanaşmaz (Bak : Sosyalist Forum’a gönderilen mektup, Devrimci Yol, S: 11) hem de her birinin tepesinde ayrı bir siyasetin tünediği derneklere Direniş Komiteleri önerisi götürür. O Direniş Komiteleri de o Devrimci Yol’un partisinin çekirdeği olacaktır. Saçmalamanın bu denlisine Legore (İshal-i Kelam – ağız ishali) denir, akıl hastalığının belirtisi sayılır.

Aslında Devrimci Yol’un böyle kılıktan kılığa girmesinin bir tek sebebi vardır. Mahir Çayan karşısındaki oportünist tutumu. Hem teorik olarak “Ortodoks Mahir’ci” geçinmekte, hem de pratiğin dayatması sonucu apayrı bir yola girmektedir. Ve pratik, Devrimci Yol’u Mahir bezirganlığı dışında birşeyler söylemeye zorlamaktadır. Direniş Komiteleri böyle bir zorlamanın
ürünüdür. Kurulduğunda “öncü savaş”a başlamak gerektiğinden parti bir türlü kurulamamakta… Parti olmayınca geniş tabanı oyalıyabilmek için Direniş Komiteleri uydurmacası sahneye çıkarılmaktadır…

SOSYALİST HAREKETİN ULUSLARARASI DURUMU VE DEVRİMCİ YOL

Uluslararası sosyalist harekette var olan değişik boyutlarda ve çeşitli konulardaki ayrılıkların, tartışmaların, ulusal planda tüm ülkelerdeki devrimci hareketleri etkilemesi kaçınılmak olmaktadır. Özllikle SSCB ve Çin arasında en ateşli ve sert şeklini alan uluslararası anlaşmazlık, ülkemizde devrimci grupların birincil meseleleri haline gelebilmektedir.

Bizce, uluslararası sosyalist harekette var olan ayrılıkların ve çeşitli tartışmaların soyut planda, teneke gürültüsünü andırır bir şekilde sürmesi ülkemiz devrimci hareketi açısından birçok olumsuzluk getirmektedir. Elbette ki, bu tartışmalar, tüm devrimcileri ilgilendiren ve zaten bizim irademiz dışında da var olan bir somut gerçekliktir. Amacımız bu tartışmaların önemsizliğini “ispat” etmek veya küllemek değildir. Evet, tüm bunlar, “sosyal emperyalizm”, “geriye dönüş” gibi konular, gerçekten önemli boyutlar kazanmıştır ve biz istesek de istemesek de sürüp gidecektir zaten.

Böylesine önemli ve çok geniş bir tabana yayılmış tartışmalar nasıl harekete zararlı olur sorusu akla gelebilir. Devrimci harekette, özellikle günümüzdeki biçimiyle yapılan bu tartışmaların fayda değil zarar getirdiği inancındayız. Çünkü :

1 — Tartışmalar genellikle soyuttur, “küfür” niteliğinden öteye pek geçmemekte, devrimcileri araştırmaya değil takım tutmaya, sövmeye zorlamaktadır. Bu konularda yazılmış en “iddialı” eserler, elden ele dolaştırılarak SSCB’de “sosyal emperyalizmin” varlığını “ispatlayan” dokümanlar bile gülünç denecek derecede objektif olmaktan uzak, kişicil
önyargılar veya sosyal şoven bir anlayışla kaleme alınmış içi boş edebiyat martavalları durumundadır.

2 — Sosyalist hareketin uluslararası plandaki sorunları hep birinci planda tutulmakta, küçükburjuva taklitçiliğinin mızrakucu yapılmaktadır. Olayın sebebi küçükburjuva sermayesizliğinden başka bir şey değildir. Gruplarımızın “her şeye rağmen, grup çıkarını her şeyin üstünde tutmak ve ilelebet var olmak” anlayışıyla hareket etmeleri, grupçuluk anlayışının her şeyden önce gelmesi bir kaşık suda fırtınalar koparılmasına yol açmaktadır. Uluslararası harekete farklı bakış, militan tabanlarda ortak davranışın önüne bir set olarak çekilmek istenmekte, bu nedenle de küçükburjuva Sosyalist “şeflerimiz” yangına körükle gitmektedirler.

Oysa bugün somut tartışmak, özellikle devrimcilerin ortak bir programı için tartışmak zorundayız, Uluslararası plandaki ayrılıklar, bizleri somut tartışmaktan alıkoymamalıdır. Bu somut, elbette aynı zamanda uluslararası sorunları da kapsamaktadır. Ama birinci planda Türkiye gerçeklerimiz yer almalıdır. Kopyacılıktan ölü formüller üzerinde soyut tartışmaktan kurtulabilmek için ve özellikle de birleşebilmek için kendi ülke orijinalitemiz üzerinde kafa yormak zorundayız. Zaten iş bu aşamaya gelebildiği anda uluslararası tartışma konuları üzerine çok daha rahat, objektif ve kardeşçe yaklaşım da olası olacaktır.

Bir yanlışı kafamızdamn atmak zorundayız: Türkiye sosyalist hareketindeki dağınıklığın birincil nedeni, uluslararası plandaki ayrılıklar değildir. O, bir sonuç olarak, biraz da dağınıklığın körükleyicisi olarak gelip çıkmıştır ortaya, Türkiye sosyalist hareketindeki dağınıklık, uluslararası planda bugünkü şiddetli ayrılıklar var olmadan da vardı… Türkiye proletaryası yaklaşık 20 yıldır kendi siyasi örgütüne sahip değildir. Ancak hatırlanırsa, özellikle SSCB ile Çin arasındaki anlaşmazlığın tarihi çok daha yenilerdedir.

Hareketimizdeki dağınıklığın nedeni :

1 – “İliklerimize dek işlemiş, Babil artığı küçükburjuva eğilimlerimiz”,
2 – “Finans Kapitalin türlü çeşitli o olanaklarıyla aramıza soktuğu ajanları ve nifak tohumlarıdır”.

Dağınıklığa karşı mücadelede birinci planda uluslararası sorunları çözmek değil, Türkiye’de işçi sınıfının asgari programı ne olacak? Bunu bulmak zorundayız. Yeniden belirtelim, bu, uluslararası sorunlara kafa yormamak, çözüm için öneriler getirmemek demek değildir. Ama ikinci işi becerebilmek için bile birinciden başlamak, yani Türkiye şartlarının, Türkiye olaylarının dilini konuşmak zorundayız.

DEVRİMCİ YOL ULUSLARARASI HAREKETİN ÜLKEMİZE ETKİSİNİ ABARTIR

Devrimci Yol’a göre, sosyalist hareketimiz dağınıklığının önemli bir nedeni, hatta en önemlisi, uluslararası plandaki o ayrılıklardır. Devrimci Yol, devrimci ortamımızın küçükburjuva bataklığını, hareketin proleter sınıf ve çalışan yığınlardan kopukluğunu, Finans Kapitalin devrimciler arasındaki ayrılıkları, kardeş kavgalarını körükleme gayretlerini hafife almakta, dağınıklığın nedenlerini araştırırken kolaya kaçmaktadır. Madem ki SBKP (B) ile ÇKP ayrı politikalar güdüyorlar, neredeyse kendi aralarında savaşa bile gidecekler, Türkiye’deki devrimciler de ister istemez onlardan etkilenip ayrılacaklar, birbirleriyle kavga döğüşlü olacaklardır. Bu ilk bakışta mantıklı gibi görünen düşünce tarzı, özünde olayın sebebinden çok sonucunu açıklamaya, asıl dağınıklık nedenlerini göz ardı etmeye yarayan bir küçükburjuva kolaycılığından başka bir şey değildir. Ama uluslararası tartışmalar küçükburjuva ortamımızda yaraya tuz-biber de olmaktadır. Bu ayrı gerçeklik.

Devrimci Yol, Proleter Devrimci Aydınlık’ın (nam-ı diğer PDA) Aydınlık Sosyalist Dergiden kopuşunu hatırlasın.. Ortada ne ÇPK vardı, ne de SBKP. Doğu Perinçek ve çevresindekilerin itirazı özellikle Aydınlık’ın yöneticisi durumundaki Mihri Belli’nin kişiliği üzerinde toplanıyordu.. PDA’nın ilk sayılarında da ne “sosyal emperyalizm” vardır, ne de ÇKP’nin bir başka tezi… Olay günümüzde de her gün bir yenisi yaşanan kelle-koltuk kavgasından başka bir şey değildi. Artık yeterince kendini “ermiş” bulan
Doğu Perinçek (sonraki adıyla Doğu Ze Dung) yanına birkaç kişiyi de katınca, artık Türkiye sosyalist ortamına kendinden başka o “Allah” olamayacağına olan inancını tamamladı. Çekti protestoyu Aydınlık Sosyalist Dergiye “Biz her proleter devrimciyim diyenin peşinden gidemeyiz” diyerek ve “Allaha çok şükürler olsun”. PDA’yı Türkiye’ye kazandırdı.. Birkaç ay nane, maydanozla vakit geçiren PDA, en yaman “Proleter Devrimci” ÇKP’nin radyo sinyalleriyIe kendini buluverdi. Hacı Hacıyı arafatta, it iti kalafatta…

Örnekleri çoğalmak kolaydır. Yıllarca ağızlarını açıp kapadıkça “Devrimci Üç Dünya Teorisi”nden dem vuran, ÇKP’nin ardından secdeye varan Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu, Halkın Birliği vb., Aydınlık (PDA), ÇKP taklitçiliğinde
daha başarılı olup tabanlarını eritmeye başlayınca, bir gece gökten gelen bir sesle her şeylerini değiştiriverdiler. Üç Dünya Teorisini’de ÇKP’yi de “Karşı Devrimci” ilan edip o bastılar küfürü, Enver Hoca’nın arkasında yatıp kalkmaya başladılar.

Kısacası, uluslararası bazı tartışmalar ayrılıkların asıl nedeni değil, görünürdeki, “güya” nedenidir. Bu küçükburjuva ortam bizde var olduktan sonra, evel Allah SBKP ile ÇKP canciğer kuzu sarması bile olsalar biz buluruz bir şeyler birbirimize saldırmak için.

Köylümüzün dediği gibi: “Ossurgan göte arpa ekmeği bahane” dir.

DEVRİMCİ YOL’UN “MAO ZE DUNG DÜŞÜNCESİ” KARŞISINDAKİ OPORTÜNİST TAVRI

1964’den sonra rota değiştirerek sosyal şoven bir politika akıntısına kapılan ve giderek kendini Marks, Lenin kadar büyük 3. usta saymaya başlayan ÇKP Lideri Mao karşısında Devrimci Yol’un aldığı tavır bir tek kelimeyle özetlenebilir: Oportunizm.

Aslında Devrimci Yol’un Mao karşısındaki tutumu M.Çayan’ın MAO’dan etkilenişinin veya, strateji konusunda Mao’yu kopya edivermek kalışının devamı sayılabilir. Bu konuda M.Çayan “Maoizm” ilişkisine strateji bölümünde belli ölçüde girmiştik. Yazının sonundaki genel değerlendirme bölümünde yeniden ele alacağımız bu soruna şimdi derinliğine girmeyeceğiz. Ancak günümüzde “Sosyal Emperyalizm”, “3 Dünya teorisi” daha önemli boyutlara ulaşmış ve Devrimci Yol, M. Çayan’dan çok daha fazla teorik yaşam sürdürmüş bir siyaset olduğundan oportünizmi çok daha fazla göze batar olmuştur.

Strateji konusunda M. Çayan’ın ve Devrimci Yol’un Çin örneğini ve Mao’nun tezlerini kopya etmeleri “Türkiye ekonomi politikasını Çin’e benzetme” gerekçesiyle bir ölçüde haklılık (!) kazanmakla birlikte, özellikle Mao’nun “Sosyal Emperyalizm” ve “3 Dünya teorisi”ile ilgili tezleri karşısındaki tavra bir “temel” o bulabilmenin olanağı yoktur.

Devrimci Yol’a göre, Mao bir bütündür. Yoksul Çin halkının başında büyük bir devrim gerçekleştiren ve komprador burjuvazi aracılığıyla sömürülen geniş köylü ülkesinde gerçekleştirdiği bu devrimle, devrim stratejisi anısından Marksizm-Leninizme yeni kavramlar kazandıran Mao ile 3 Dünya Teorisi de somutlayabileceğimiz sosyal şoven siyaset adamı Mao aynıdır, Mao’nun 1964’den önceki ve sonraki siyasi hayatı arasında bir fark yoktur.

Mao, Marks, Engels, Lenin gibi bir usta mıdır? Devrimci Yol buna açık cevap vermez. “Sosyal Emperyalizm”, “3 Dünya Teorisi” yanlıştır der ama Mao’yu eleştiri konusu yapmaz. Çünkü böyle bir davranış, (strateji konusunda kopya ettikleri Mao’nun eleştirilmesi) strateji anlayışlarına (yani temel güç köylülükle şehirlerin kırdan kuşatılması) gölge düşürecektir o zaman.

Mao bir usta değildir. O Çin şartlarında emperyalizme dövüşerek “uzun yürüyüşler” yapmak zorunda kalarak kaçınılmazca Çin devriminin orijinal şartlarına varmıştı.  Mao’yla gelişen yeni strateji anlayışı belli ölçülerde Çin orijinalitesinin gereği olup Marksizm-Leninizmin temel prensiplerinde bir yenilik değildir. “Her Devrim milli bir yol izleyecektir” demiştir Lenin usta ve kaçınılmazca Çin devrimi Rus devriminden ayrı, yeni özellikler taşımıştır. Ama bu Mao’yu Marks-Lenin seviyesine çıkarmaya “Marksizm-Leninizm Mao Zedung düşüncesi” gibi gülünç bir kavrama varmaya gerekçe olamaz. Devrimci Yol bu konuda susarak “Maoculuk”a prim vermiştir. Devrimci değil oportunist bir tavır takınmıştır.

Devrimci Yol, Mao’nun “Sosyal Emperyalizm” teorisini güya geliştirmiş ama kendi “revizyonist diktatörlük” kavramına da Mao’nun “Sovyetlerde kapitalizmin geri dönüş” gerekçelerini temel yapmıştır. Devrimci Yol’a “Sovyetlerde hangi üretim biçimi hakimdir?”, “Hangi sınıf egemendir?” diye sorular sormaya kalkmayın sakın. Bin bir dereden su getirerek satırlar, sayfalar döktürecek ama somut bir şey söylemeyecektir. “3 Dünya Teorisi”yle “2. Dünya” diyerek Alman-Japon emperyalizmini ezilen halkların müttefiki (!) sayan, İran Şahı, Pinochet gibi canileri “3 Dünya Liderleri” olarak ilan eden, Angola’da, Portekiz’de Zaire’de karşı devrimcilere yardım eden, Sovyetlere karşı Amerikan Emperyalizmiyle ortak tavır alan Mao’ya “Bu yaptığın sosyal-şovenizmdir” demez Devrimci Yol. Mao’ya karşı tavır alırsa “Mao”cu grupların tabanına karşı tavır alırsa “Mao”cu grupların tabanına da göz kırpamaz çünkü.

9. Sayısında Mao’yu anıyor Devrimci Yol. Koskoca bir sayfalık yazıda Mao için bir tek eleştiri sözcüğü yok. Manda tezeği gibi övgüler dizili alt alta, peki, “Mao bu kadar muazzam bir devrimciyse niye onun tezlerini kabullenmiyorsun” diye sorarsak işine gelmediğinden “O işi PDA, bir ölçüde de AEP’ye kul yazılan gruplar yapıyor, ben de Mao’nun tam izleyicisi olursam grup olarak var olmanın gerekçesi bir ölçüde ortadan kalkmış olacaktır” diye açık yüreklilikle cevap vermez.

“Sosyalizm döneminde sınıflar, sınıf çelişkileri ve sınıf mücadelesi varlıklarını sürdürmektedirler, Sosyalist yol ile kapitalist yol arasında bir mücadele sürmektedir ve kapitalizme geri dönüş (restorasyon) tehlikesi mevcuttur” diyen Mao’nun bu sözleri aktarılır ama buradan Mao’nun “Rusyada kapitalizme geri dönülmüştür” “Sosyal Emperyalizm hakimdir” tezlerine
vardığına değinilmez. Mao’nun bu sözleriyle “proletarya diktatörlüğünün ve kültür devrminin gerekliliğini ve önemini kanıtla”dığı söylenir (Devrimci Yol. Sayı 9).

Bir devrimci anılırken hatası ve sevabıyla anılır. Yeni kuşakların ölen devrimcinin düştüğü hataya düşmemesi için bu zorunludur. Devrimci Yol ise Mao’yu anmayı Finans beylerinin “Atatürk’ü anma” toplantılarına dönüştürür, Mao anılırken onun 1964 öncesi verdiği devrimci uğraşın yanına 1964 sonrası düştüğü sosyal şoven batak konmazsa yapılan iş Oportunizm olur, burjuva küçükburjuva şakşakçılığı olur.

Devrimci Yol’a göre ÇKP revizyonist bir o politika izlemekte, hatta uluslararası plandaki bir çok konuda dünya halklarının karşısına o çıkarak “Sosyal Emperyalist” bir siyaset gütmektedir. Devrimci Yol, bunları söyler ama Mao Ze Dung’a toz kondurmaz. Halbuki ÇKP’nin sosyal şoven politikasının Kurucusu Mao’dur.

Devrimci Yol, ÇKP’yi eleştirirken her konuda olduğu gibi meseleyi sınıf planından, üretim ilişkileri – üretici güçler arasındaki zorunlu uygunluk yasasından uzakta tutar. “ÇKP revizyonisttir” der geçer. Bu politikanın nedeni nerededir? Çin’de hangi sınıf iktidardadır? Çin’de hakim üretim biçimi nedir? Bu sorulara açık cevap vermez, veremez, O açıklıkla yürürse herşeyi altüst olacaktır çünkü. Sovyetler Birliğiyle ilgili iddialarını somutlaştırmak zorunda kalacaktır, politikayı, siyaseti üretim ilişkileri ekonomik alt yapının yerine koyamayacaktır.

Uzun nutkun yerini objektif tahliller almaya başlarsa, gerçek bilim almaya başlarsa bu kez Devrimci Yol’un esamesi kalmayacaktır ortada.

DEVRİMCİ YOL VE “GERİYE DÖNÜŞ”

Devrimci Yol, SBKP’yi de ÇKP gibi “revizyonist” bir politika izlemekle suçlar, hatta SSCB de hakim güç, “revizyonist diktatörlük”tür. “Revizyonist diktatörlüğün” maddi temelini ise SSCB’de kapitalizmin restorasyonunda aramak gerekir.

Devrimci Yol’un bu konudaki görüşlerinin eleştirisine geçmeden önce bir demagojisini söze batırmak isteriz. 15. sayısında Devrimci Yol, Devrimci Derlenişi eleştirir. Devrimci Derleniş’in, SSCB’de “geriye dönüş”ün olanaksızlığını işleyen “İki Süper Oportunizm” başlıklı yazısındaki görüşlerin ele alır ve Devrimci Derleniş’in geçiş dönemlerinde geriye dönüşün olanaksızlığını ispat etmeye çalıştığını söyler. Bu bir demagojidir. Devrimci Derleniş, SSCB pratiği ışığında, SSCB’de artık geriye dönüşün olanaksız olduğunu söylerken; Devrimci Yol bunu “genel olarak geçiş dönemlerinde geriye dönüşün olanaksızlığı”na çevirir, Sonra da Marks’dan, Lenin’den alıntılar yaparak Devrimci Derleniş’in “işini bitirir”…

Devrimci Derleniş, SSCB pratiği, Lenin, Stalin’in eserlerindeki teorik veriler ışığında konuşmaktadır. Genel olarak “geçiş dönemlerinde geriye dönüşün olanaksızlığı” üzerine bir tezi yoktur, olamaz da… Devrimci Yol, geriye dönüşün hangi şartlarda, nasıl gerçekleştiği, hangi üretim ilişkilerinin ters döndüğü üzerinde hiç konuşmaz. “SSCB’de kapitalizmin restorasyonu vardır. Geçiş dönemlerinde geriye dönüş mümkündür, SSCB de henüz komünizmin en üst evresine ulaşmadığından geriye dönüş mümkün olmuştur. Devrimci Derleniş gibi geçiş dönemlerinde geriye dönüşün olanaksız olduğunu söyleyenler oportunisttir.” diyerek muazzam bir teoriyle her yeri toz dumana katar… Ama Devrimci Derleniş, “genel olarak geçiş dönemlerinde” değil, özel olarak, SSCB şartlarında “geriye dönüşün” olanaksızlığını anlatmaya çalışmaktadır… Devrimci Yol hiç orasına girmez
işin… Demagojiyle gemisini yürüten kaptandır o…

Devrimci Yol’a “SSCB” pratiği üzerinde konuştuğumuzu, “geçiş dönemlerinde geriye dönüşün olanaksızlığını” anlatmak istemediğimizi bir kere daha hatırlattıktan sonra devam edelim, SSCB’de geriye dönüş olmuş
mudur, veya bu olası mıdır?

ÜRETİCİ GÜÇLER—ÜRETİM İLİŞKİLERİ
ZORUNLU UYGUNLUK YASASI

Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uygunluk yasası, toplumsal kavga ve devrimlerin ana temelidir. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini engelliyorsa o toplum bir devrime gebe demektir. Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen üretim ilişkilerinin bir sosyal devrimle değişmesinden sonra üretici güçlerin önündeki engeller kalkacak ve toplum muazzam bir alt-üstlüğe uğrayacaktır. Bunlar, Marksizm-Leninizmin alfabesidir.. Bilgiçlik iddiasında değiliz. Ancak Devrimci Yol’la tartışabilmek için bu kadar “geriye dönüş” zorunludur. :

1917 Sovyet Devrimi’nden sonra kapitalist üretim ilişkileri yok olmuş, pre-kapitalist üretim ilişkiler; ve emtia üretimi kalıntılarının yok edilebilmesi için bir mücadele başlamıştır. Sovyetler birliğinde kapitalist üretim ilişkileri yok edilmiştir. Bu konuda hiç bir tereddüte gerek yoktur. Bir tek kapitalist işletmeci ve ya kapitalist hizmetinde çalışan bir tek artı değer üreticisi, ücreti; köle kalmamıştır. Bunun gerçek olduğunu inkar edenler veya bu konuda ikircilikli olanlar Lenin ve Lenin’den sonra Stalin’in önderliğinde yürüyen onlarca yıllık proletarya diktatörlüğünü yok sayıyorlar demektir. Veya şöyle diyelim, hani o nereden fırladığı belli olmayan kapitalistler, 1955’lerden sonra kapitalizmi “restore etmeye” başlamadan önce bu gerçekleşmişti. Çünkü Mao dahil olmak üzere Stalin’in
de kapitalizmi restore etmeye çalıştığını iddia eden kimse çıkmadı henüz. Şimdi daha kolay anlaşabiliriz herhalde.

Yani, en azından 1955’lere kadar SSCB’de sosyalist üretim ilişkileri hakimdi.

Eğer 1917’den sonra kapitalist üretim ilişkiler; yok edilmeseydi, burjuvazi üretim araçlarına sahip olmayı sürdürseydi, ücretli emeğin sermayeye köleliği kısmen de olsa sürseydi, pekala burjuvazi bir karşı-devrimle iktidarı yeniden devralabilir ve proletarya devleti yerine kendi devletin; kurabilirdi. İşte ancak o zaman “geriye dönüş” veya “kapitalizmin restorasyonu” mümkün olabilirdi.

1950’lerde SSCB işin neresindedir?

“Sovyet iktidarının özel rolü iki olgu ile açıklanabilir: önce Sovyet iktidarı eski devrimlerde olduğu gibi bir çeşit sömürünün yerine diğer bir çeşidini koymak değil de, her çeşit sömürüyü tasfiye etmek görevindeydi; ikinci olarak da, ülkede sosyalist ekonominin hazır filizleri olmadığı için, ekonominin yeni, sosyalist şekillerini, sözün gelişi “çıplak bir alan” üzerinde yaratmak zorundaydı.”

“Bu, şüphesiz güç ve karmaşık bir görevdi; ve benzeri bulunmamaktaydı. Buna rağmen Sovyet iktidarı bu görevi şerefle yerine getirmiştir. Bunu, sözümona, var olan ekonomik kanunları yok ettiğinden ve yenilerini ‘oluşturduğundan’ değil de, sadece üretim ilişkileri ile üretici güçlerin karakteri arasındaki zorunlu, uygunluk ekonomik yasasına dayandığı için başarmıştır. Ülkemizdeki üretici güçler, özellikle sanayide sosyal bir karakter taşımaktaydılar; mülkiyetin şekli, özel kapitalist idi. Sovyet iktidarı üretim ilişkileri ile üretici güçlerin karakteri arasındaki zorunlu uygunluk kanunundan güç alarak üretim araçlarını toplumsallaştırmıştır, onları bütün halkın mülkü haline sokmuştur, bunu yapmakla sömürü sistemin; ortadan kaldırmış ve sosyalist ekonomi şekillerini yaratmıştır. Bu kanun olmadan ve Sovyet iktidarı ona dayanmadan bu görevi başarıya ulaştıramazdı.”

“Üretim ilişkileri ile üretici güçlerin karakter arasındaki zorunlu uygunluk ekonomik kanunu, uzun zamandan beri kapitalist ülkelerde kendine yol açmaktadır. Eğer bu yolun ucuna daha yaramadıysa ve engelleri  aşamadıysa bunun sebebi, toplumun gerileyen güçleri tarafından en enerjik bir direnişle karşılaştığındandır. Burada ekonomik kanunların başka bir özelliğiyle karşılaşmaktayız. Doğayı ilgilendiren alanlarda yeni bir kanunun keşfi ve onun uygulanışı az çok bir engele rastlamadan meydana geliyorsa da ekonomik alanda toplumun gerileyen güçlerin çıkarlarına zarar getiren yen; bir kanunun keşfi ve uygulanışı, bu güçler tarafından en enerjik bir direniş ile karşılaşır. Demek ki bu direnişi yenmeyi başarabilecek bir güç, sosyal bir güç gerekmektedir. Ülkemizde bu güç, toplumun ezici çoğunluğunu teşkil eden işçi sınıfı ile köylülüğün ittifakı şeklinde belirdi. Bu güç, öteki ülkelerde, kapitalist ülkelerde henüz meydana çıkmamıştır. Sovyet iktidarının toplumun eski güçlerini neden kırabildiğini ve neden üretim ilişkiler; ile üretici güçlerin karakteri arasındaki zorunlu uygunluk ekonomik kanununun bizde bu kadar geniş bir çapta uygulanabildiğinin itirazı buradadır” (J. STALİN, SSCB’DE SOSYALİZMİN EKONOMİK MESELELERİ – Kasım 1951-Sol Yay. 1970 Baskısı, S: 98-99).

Evet, Stalin bunları söylüyor.. SSCB’de Sosyalist üretimin hangi temeller üzerine kurulduğunu anlatırken. “Ama, Stalin’e kimsenin itirazı yok ki” denecek…

STALİN GİDER, HERŞEY BİTER Mi?

Aslında SSCB’de “revizyonist diktatörlük” o veya “sosyal emperyalizm”in var olduğunu iddia edenler çoğunlukla Stalin’i kendilerine şahit tutmaya çabalarlar. Onlara en iyi cevabı da bizzat Stalin’in kendisi vermektedir… Stalin “şurada böyle dedi, şurada şöyle dedi” yollu martavallarla karın doyurmaya çalışanlara, Stalin’in 1951 de kaleme aldığı “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Meseleleri” adlı uzun makalesini salık veririz
(Bak: Son Yazılar, Sol Yayınları, 1970).

Ne demiştik? Stalin gider, her şey biter mi?.. Yani Stalin kişi ölünce, Sovyet devleti köşede bucakta sinmiş “revizyonistlerin diktatörlüğü” veya “sosyal emperyalistlerin” devleti olabilir mi? Sosyalist üretim ilişkilerini Stalin’den Sovyet devletini devralan bazı kişileri kapitalist üretim ilişkileri yapabilirler mi?

Stalin cevaplasın:

“Bazı arkadaşlar, bilimsel kanunların, özellikle de sosyalist rejimde ekonomi politiğin kanunlarının objektif karakterini inkar ediyorlar. Bunlar, ekonomi politiğin kanunlarının insan iradesinden bağımsız olarak oluşan süreçlerin düzenliliğini yansıttığını inkar ediyorlar. Bu arkadaşlar sanıyorlar ki, tarihin Sovyet devletine sağladığı özel rol dolayısıyla, bu devlet, onun yöneticileri, ekonomi politiğin var olan kanunlarını yok edebilirler ve yeni kanunlar ‘oluşturabilirler’, ‘yaratabilirler’.

“Bu arkadaşlar vahim bir hataya düşmektedirler.

“Bunlar, doğada veya toplumdaki objektif süreçleri yansıtan ve insan iradesinden bağımsız olarak meydana gelen bilimsel kanunlarla, hükümetler tarafından ya plan, insan iradesinin ürünü olan ve sadece hukuki bir güce sahip bulunan kanunları gözle görünür bir şekilde karıştırıyorlar, Ancak, bunları karıştırmaya hakkımız yoktur.” (J. Stalin, a.g.e, S: 94)

Peki, Sovyetlerde insan iradesinden bağımsız olarak işleyen yasa nedir: Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında kurulmuş zorunlu uygunluk yasası… Sosyalist üretim ilişkileri.. Bu yasayı değiştirmeye de ne Kruşçev kişinin gücü yeter, ne de bir başkasınınki… Çünkü artık Sovyetlerde tamamen sosyalist üretim ilişkileri egemendir ve devlet yapısına sızmış “gizli kapitalistler” değil değiştirmek yaklaşamazlar bile o üretim ilişkilerine.. Çünkü onların iradesi dışında akıp gitmektedir ekonomik kanunlar, demek ki “Stalin gider, her şey biter” anlayışı veya yakıştırması küçük burjuva idealizminden, bireyciliğinden başka bir şey olamaz…

META ÜRETİMİ-KAPİTALİST ÜRETİM Mİ?

Denilecek ki, “hayır efendim, bu işi kişiler yaptı demiyoruz. Meta üretimi (Stalin’in de halen varlığını kabul ettiği) bir çeşit kapitalist üretimdir, Meta üretimi gizlice gelişti ve sosyalist üretimi geri plana itti, ekonomiye hakim oldu.”

Önce şunu söyleyelim, üretim ilişkiler; öyle sessiz sedasız, kendiliğinden değişmez. 40 yıl (“sosyal emperyalizm” veya “revizyonist diktatörlük” masalıyla milleti uyutmaya çalışanlar hiç olmazsa Stalin’in kapitalizmin ajanı olduğunu iddia etmiyorlar, onun için 40 yıl dedik) proletarya diktatörlüğünün, proletarya devlet ve ordusunun hakim olduğu bir ülkede, hem de üretim aracı sahibi bir tek kapitalist ferdin kalmadığı, sosyalist üretimin en ücra köylere kadar uzandığı bir ülkede sosyalist üretim ilişkilerinin yerini kapitalist üretim ilişkileri “al takke ver külah” hesabı alamaz.

Şimdi gelelim emtia üretimine… Sovyetlerde onlarca yıl süren sosyalist üretimi yaygınlaştırma uğraşına rağmen, halen emtia üretiminin cılız da olsa var olduğu doğrudur. Ama, emtia üretimi, kapitalist üretimin bizzat kendisi midir? Sovyetlerdeki emtia üretiminin niteliği ve niceliği nedir? Bu emtia üretimi kapitalizme dönüşebilir mi?

“Sovyetlerde geriye dönüşün mümkün olabileceğini Stalin söylemiştir” diyen beyciklerimize, “Hanyayı Konya” anlayanlara Stalini tahrif etmeyi veya bezirgan mantığıyla yorumlamayı bir kenara bırakıp Stalin’den
şu satırları okumayı salık verelim:

“Buna rağmen diyorlar ki, emtia üretimi zorunlu olarak kapitalizme varmaya mahkumdur ve varacaktır. Bu yanlıştır. Bu, her zaman ve her şartta doğru değildir. EMTİA ÜRETİMİ İLE KAPİTALİST ÜRETİM BİR SAYILAMAZ (Biz majüskülledik) Bunlar değişik iki şeydir. Kapitalist üretim emtia üretiminin üstün şeklidir. Emtia üretimi, ancak üretim araçlarının özel mülkiyeti var olursa; ancak işgücü kapitalistin satın alabileceği ve kullanabileceği bir emtia olarak pazara çıkarsa; ve bunun sonucu olarak da, ülkede kapitalistler tarafından işçilerin bir sömürülme sistemi mevcutsa kapitalizme varır. Kapitalist üretim, üretim araçlarının özel kişilerin elinde toplandığı ve buna karşı üretim araçlarından yoksun olan işçilerin işgüçlerini bir emtia olarak satmak zorunda oldukları zaman başlamaktadır.” (J.Stalin, Son Yazılar, S: 106)

Peki Sovyetlerde emtia üretiminin kapitalist üretime dönüşmesi olanağı veya olasılığı var mıdır? Bunu da Stalin cevaplıyor :

“İşte, eğer emtia üretimin; kapitalist üretime dönüştüren bu şartlar bir araya gelmemişse; üretim araçları artık özel mülkiyet şeklinde değil de sosyalist mülkiyet şeklindeyseler; gündeliliçilik artık yoksa ve işgücü artık bir emtia değilse; sömürü sistem; çoktan beri yok olmuşsa ne yapmalıyız; bu halde emtia üre timinin kapitalizme varacağını düşünebilir miyiz?
ŞÜPHESİZ Kİ HAYIR (Biz majüskülledik) Oysa, bizim toplumumuz özellikle üretim araçlarının özel mülkiyetinin, ücretli işin ve sömürünün artık uzun zamandan beri yok olduğu bir toplumdur.” (J. Stalin, a.g.e. S: 106)

Stalin’i Marks, Engels, Leninle beraber usta sayarlar, Stalin’i göklere çıkarırlar da gene Stalin’in dedikleri bir kulaklarından girer öbüründen çıkar. Çünkü küçükburjuva beyciklerimize Stalin’in özü, eylemi değil adı ve Stalinvari pozlar gereklidir. Onların her şey gibi Stalin’i de “kullanma” hakları vardır. Ama Stalin, “üretici güçler-üretim ilişkileri zorunlu uygunluk yasası gereğince Sovyetlerde sosyalist üretim hakim olmuştur, bu ilişkiler insan iradesinden bağımsızdır, hiç bir kişi veya güç bu ilişkileri, ekonomik zarureti bozamaz, geriye döndüremez”, “Emtia üretimi Sovyetler şartlarında Kapitalizme dönüşemez” diyormuş, “önemli mi?”… Atarsın Stalin’in dediklerini bir kenara, kendince bazı yorumlarla açarsın Stalin’in resmini kızıl bayrağa ve basarsın narayı, Sovyetlerde geriye dönüş olacağını Stalin söylemiştir diyerek… Sırtında yumurta küfesi yok ya, serbestsin dileğince “teori”ler uydurmaya ve dünya proletaryasının geçmişinden seni “destekleyen”, “deha”nı alkışlayacak isimler bulmaya…
7.000 yıllık Babil artığı bezirgan pazarı Anadolu’da küçükburjuvalarımız için bunlar marifet bile değil…

DEVRİMCİ YOL’un GENEL FELSEFESİ SUBJEKTİVİZM

M. Çayan, emperyalizm çağında ve özellikle 3. bunalım döneminde “kişi ve örgütlerin” çok önem kazandığını söyler ve Volanterizm ile Determinizm’i neredeyse aynı kefeye koyar.. Volanterizm (Mahir bunu İHTİLALCİ İNSİYATİF olarak da yazar) abartıldığında, üretim ilişkileri-üretici güçler zorunlu uygunluk yasasını, toplumun maddi ekonomik yapısını hiçe sayan, tarihi kahramanlara yaptıran bir anlayışa varır. Mahir tüm tezini bu İHTİLALCİ İNSİYATİF’e dayandırarak kurmuştur… Bir toplumda devrim şartlarının olgunlaşmasını beklemek “pasifizm ve revizyonizm”dir. Kişiler ve partiler (3. emperyalist buhran dönemi ve geri bıraktırılmış ülkelerde) sürekli var olan “milli kriz”i derinleştirebilirler. Onun için de sayının azlığına, düşmanın çokluğuna, gücüne, devrim şartlarının “yok”luğuna
aldırmayıp “öncü savaş”a başlamak gerekir. Lenin istediği kadar “objektif devrim şartları, kişilerin, partilerin, hatta sınıfların iradesi dışında gelişir” (Sosyalizm ve Savaş) desin. Mahir, irade dışı gelişecek objektif şartların yaratılmasını partiye, sınıfa bile değil, bir avuç, sınıftan, yığınlardan kopuk “ihtilalci insiyatif”li militana bırakır… Bu anlayışın ürünü olarak Küba devrimin; Castro ve çevresindeki yüz küsur militana yaptırır, Türkiye’de Kurtuluş Savaşını küçükburjuvazinin yaptığını iddia eder ve o “küçükburjuvazi”yi 1950’ye kadar iktidarda tutar vb.

Devrimci Yol’da ayni “Subjektivizm” hastalığını sürdürür. 1971 hareketi niye yığınlarla bağ kuramadı? “görevliler görevlerini yapmadığı için, Y.Küpeli, M.R. Aktolga döneklik yaptıkları için”… Sovyetler Birliğinde “revizyonist diktatörlük” nasıl egemen oldu? “Stalin öldükten sonra Kruşçev gibi bazı hainler devlet aygıtına sızabildiği için” vb, vb. Küçükburjuva naneler; sürer gider.

Devrimci Yol’daki subjektivizm hastalığının kökü küçükburjuvazinin sınıf körlüğünde yatar. Üretim ilişkileri, üretici güçler, sosyal sınıflar mücadelesi “hikaye”dir. Toplumsal karmaşada asıl belirleyici olanlar : “öncü savaş” veren partiler ve kişilerdir.

Sovyetler Birliğinde, “revizyonist diktatörlük” ve ya “kapitalizmin restorasyonu” ancak bu küçükburjuva subjektivizmi ile “olası” olur.

DEVRİMCİ YOL, DEVRİMCİ GENÇLİĞİMİZLE ALAY EDER

Devrimci Yol’un Sovyetlerde “kapitalizmin restorasyonu” ile ilgili tezinin tabansızlığı ortada. Olayın bir diğer yönü, Devrimci Yol kalemşorlarının hemen her zaman olduğu gibi burada da “sınıflar üstü” bir mantıkla hareket etmeleridir.

Devrimci Yol siyasetinin takipçisi genç arkadaşlar, kırk kere yeni baştan okusalar dahi Devrimci Yol’dan Sovyetler Birliğinde hangi üretim ilişkilerinin hakim olduğunu öğrenemezler, Sovyetlerde burjuvazi mi hakimdir, proletarya mı? Devrimci Yol, bu soruya cevap vermez, veremez.
İyi ama, hele dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştirmiş, Lenin’in önderliğinde proletarya diktatörlügünü kurmuş bir ülkede bu iki sınıftan başkası egemen olabilir mi? İnsanın aklına şu bizim 1. Kurtuluş Savaşımızı “yapmış”, Türkiye ekonomi-politikasını 1950’ye kadar idare etmiş harika “küçükburjuvazimiz” geliyor.. İhracatta epeyce zorluk çeken Türkiye biraz
döviz kazanabilmek için Sovyetlere bu “küçükburjuvalar”dan bir miktar ihraç etmiş, onlar da Sovyetlerde devlet idaresini ele geçirmiş olmasınlar?

Devrimci Yol, bir yandan bilim; inkar ederken bir yandan da takipçisi genç yığınlarla alay etmektedir.

“Hikmet Kıvılcımlı=Ali Gevgilili” KARAÇALMASI

Devrimci Yol, H.Kıvılcımlı’ya bir yandan “saygı” duyarken, bir yandan onu burjuva ekonomisti Ali Gevgililiyle birlikte değerlendirir. 1977 Kasımında H.Kıvılcımlı’nın mücadelesi ve anısı önünde “saygılarını” belirten Devrimci Yol, Bildirgesinde de 1971 “yenilgisi” sonucunda bazılarının Ali Gevgilili ve “Doktor” da gerçekleri aramaya çalıştıklarını üzüntüyle açıklar.. Hikmet Kıvılcımlı, Ali Gevgililiyle “bir” tutuluyorsa Devrimci Yol’un onu saygıyla anmasına gerek yoktur.

Devrimci Yol, Türkiye işçi sınıfının 1960’lara kadar her günü işkence, zindan dolu mücadelesi söz konusu olduunda “revizyonist geçmiş” diyerek kesip atmaktadır. Ancak ne Çayan’da, ne de Devrimci Yolda geçmiş mücadelenin neden revizyonist olduğunu açıklayacak bir tek satır bulmak olanaksızdır. En zor şartlarda, sosyalistler; parmakla sayılan bir ülkede onlarca yıl proletaryanın mücadelesini pratik alanda yiğitçe sürdürmüş, onlarca teorik eser bırakmış H.Kıvılcımlı “revizyonist” küfürüyle hasıraltı edilmeye, militanların Türkiye topraklarının Marksizm-Leninizmi ile karşılaşmaları engellemeye çalışılır. “Tarih Devrim Sosyalizm”, “Osmanlı Tarihinin Maddesi”, “Türkiyede Kapitalizmin Gelişimi” vb. gibi antika tarih; ve Türkiye Orijinalitesini gün ışığına çıkaran onlarca eser yanlış mıdır? Yanlış ise neresi yanlıştır, sizce “doğru” nasıldır? Yok, yok, yok… H. Kıvılcımlı ve geçmiş mücadele “revizyonisttir” deyip çıkarlar işin içinden… Türkiye toprağıyla, tarihiyle ilgili birkaç sayfalık küçüburjuva hikayesi dışında bir şey söyleyemezler.

H.Kıvılcımlı neden “revizyonisttir”? “Öncü savaş” yapmadığı veya silah elde dağa çıkmadığı için mi? Evet, Hikmet Kıvılcımlı, sizin o ucube “öncü savaşı” dediğiniz ve yanılgısını 40 milyon Türkiye halkıyla beraber gördüğümüz işi yapmadı. Ama silah kullandı. Sadece “teorik” değil, pratik olarak da silah kullandı. Sizden farkı, silahı yeri ve zamanını bilerek kullandı, 1. Kurtuluş Savaşında önce Yörük Ali Efe çetesinde, sonra da bileğinin hakkına geldiği Köyceğiz Kuvayımilliye Komutanı olarak halkıyla omuz omuza emperyalistlere ve piyonlarına kurşun sıktı. Daha genç bir askeri tıbbiyeliydi o zaman. M. Çayan’dan farkı düşmana kurşun sıkarken halkıyla, milletiyle içiçeydi…

“H.Kıvılcımlı büyük bir devrimci olsa devrim yapardı” diyor kimileri. Marks Engels “büyük” devrimci olmadıklarından mı devrim yapamadılar? İnşallah o kadar keskinleşmediniz henüz. Bir ülkede devrim olması için objektif ve subjektif şartların varlığı gerekir..

H.Kıvılcımlı’yı devrim yapmamakla suçlayanlara bir sorumuz var: Bilimcil Sosyalizm kapitalizm öncesi çağlarda niye ortaya çıkmadı, bir bilim olarak fışkırmadı? Sizin o küçükburjuva kafanız her meselede olduğu gibi, üretim ilişkileri-üretici güçler zorunlu uygunluk yasasını, insan iradesinden bağımsız işleyen determine ekonomi ilişkilerini anlayamaz tabi ki.

“Marks-Engels’e gelene kadar yiğit kişiler, akıllı kişiler çıkmadığından bilimcil sosyalizm kurulamadı”, “H.Kıvılcımlı revizyonist olduğundan devrim yapamadı” Böylece cevaplar bekliyoruz sizden. Ve zaman zaman da güzel örnekler vermiyor değilsiniz: “1971 THKP-C yenilgisinin nedenlerinden birisi görevlilerin (Y.Küpeli, M.R.Aktolga) görevlerini yapamamalarıdır”, “Sovyetlerde Stalin ölüp yerine Kruşçev geçince kapitalizm restore edilmeye başlanıldı” vb. Bu yaptığınız işin adı, küçükburjuva kişicilliğinin dik alasıdır, tarihi kişilere yaptıran burjuva felsefesinin “Marksist” kılıfla satılmasıdır.. Ama asla Diyalektik Maddecilik değildir.

Böyle kafalardan H.Kıvılcımlı’ya “saygı” ummak elbet boş olur. H.Kıvılcımlı’nın da böyle “saygı”lara hiç ihtiyacı olmadı, olmayacak. O, öğrencilerinin yüreğinde ve bileğinde yaşayacaktır.. Ve elbet Türkiye halklarının devrim bayrağı olarak dalgalanacaktır. “Cin olmadan adam çarpmaya” kalkışanlarla, oradan buradan ezberlenen paragraflarla Stalin pozlarına girenlere “köpeksiz köy” değildir Türkiye…

MAHİR ÇAYAN ve DEVRİMCİ YOLLA
İLGİLİ GENEL DEĞERLENDİRME
KONUNUN ÖNEMİ:

Mahir Çayan ve Devrimci Yol’la ilgili bu değerlendirmemiz, ülkemizde günümüz gençlik hareketınin ve proletaryanın müttefiki “proletarya aydını” kavramının anlaşılabilmesi açısından önem taşımaktadır.

Türkiye sosyalist hareketi denildiğinde ister istemez ilk akla gelen konu devrimci gençliğimiz oluyor. Sınıflar mücadelesinin bugünkü kesiminde, en canla başla kavga veren, faşist saldırılara karşı yiğitçe direnen ve karınca adımıyla bile olsa çalışan yığınlara bilimcil sosyalizmi ulaştırabilmek amacıyla kıpırdamaya başlayan sosyal kesimimiz, objektif olarak gençlik olmaktadır. Ve Türkiye’deki gençlik o hareketleri bir Fransa, bir İngiltere, Almanya ve İran’daki gençlik hareketlerine benzememekte, özel ve ayrı bir kalite taşımaktadır. Günümüzde devrimci gençlik hareketi, devrimci hareketteki genel dağınıklığın bir parçası olarak çeşitli gruplar halinde, dağınıklık içindedir. Burjuva sosyalizmi de bir taraftan gençliğe, “Maoist”, “Goşist” gibilerden kara çalma uğraşı içinde, Türkiye’de Gençlik Orijinalitemizin çok uzaklarında dolaşmaktadır. Burjuva sosyalizminin gençliğe saldırış nedeni, kendinde olmayan ve gençliğimizden buram buram fışkıran devrimci yiğitlik, fedakarlık ve bitmez tükenmez enerjidir. Benzini bitmiş, tüm devrime; enerjisini yitirmiş, gençlikten “ermiş”liğe fırlamış ve rehavete ulaşmış burjuva sosyalizminin “ilerleme”, TİP, TSİP vb. gibi temsilcileri aslında gençliğin devrimci ruhuna ve kararlılığına düşmandırlar.

Türkiye Sosyalist Hareketi gençliği işçi sınıfının yanına kazanmak zorundadır ve kazanacaktır. Proletaryanın Öz örgütünü, proletarya ile gençlik kaynaşarak kuracaklardır. Gençlik, ne denli “Goşist” veya “Maoist” yollu küfürlerle hareket dışına, sapık ideolojiler kucağına itilmeye çalışılırsa çalışılsın faşizme ve emperyalizme karşı gözünü kırpmadan ölüme giden bu sosyal kesim, Türkiye halkının bugün en diri bir parçası olarak benimsenmeli, anlaşılır olmalıdır. “Gençliği biraz anlayalım”…

GENÇLİĞİN MÜCADELESİ VE TARİH İÇİNDEKİ GELİŞİM

Türkiye’de devrimci gençlik hareketi yalnızca günümüzün konusu olamaz, 1908 Meşrutiyet hareketi, 1. Kuvayımilliye, 27 Mayıs politik devrimi, 12 Mart 1971 öncesi çeşitli; kesimlerde gelişen mücadele ve gene günümüzde her gün daha kanlı biçimlere ulaşan sınıflar mücadelesi, yani yakın siyasi tarihimizin en göze batar olayları, Türkiye’de gençlik meselesi bilinmeden doğruca değerlendirilemez. Saydığımız tüm konaklarda en öndeki güç hep gençlik olmuştur. Gerçekten objektifçe bakan bir gözün gençliğimizin en öndeki davranışını görmemesi olanaksızdır.

Elbette, buradan Türkiye’de gençlik dışında bir devrimci sosyal gücün bulunmadığını çıkarmak niyetinde değiliz. Modern çağda, yani yeryüzüne kapitalizm denilen geniş yeniden üretim geldi geleli sosyal karmaşada ancak modern sosyal sınıflar yani burjuvazi veya proletarya sosyal devrimlerin sahibi olmuştur, olacaktır. Geberen kapitalizmin altüst ettiği Türkiyemizi sosyalizme götürecek modern sosyal sınıfımız da PROLETARYA olacaktır. Proletaryanın başını çekmediği hareketler, ne denli parlak devrimci. görünüşlü olurlarsa olsunlar sosyal devrimin bizzat kendisini beceremezler.

Sosyal sınıflar mücadelesinde iki modern sosyal sınıfın bizzat içinde değerlendirilmemesine rağmen gençlik üzerinde, Türkiye’de gençlik meselesi üzerinde neden uzun boylu durmak gerekir? Devam edelim…

Türkiye’de, Osmanlı dirlik düzeninden kalma bir gelenekle her devrimci, ilerici hareketin yanında olmuş, diri, döğüşken bir gençliğimiz var. Osmanlı devlet sınıflarından SEYFİYE ve İLMİYE’nin günümüzdeki görünüşü sayabileceğimiz ORDU GENÇLİGİ (Seyfiyenin karşılığı) ile SİVİL GENÇLİK (İlmiyenin karşılığı) gençlik deyince akla gelmesi gereken gençlik bölümlerimizdir, İşçi veya köylü gençliği ise mensubu oldukları sosyal kategoriden ayrı tutmuyoruz, “Gençlik Orijinalitesi” deyince anlatmak istediğimiz İşçi veya Köylü gençlik değildir. Gençlik Orijinalitesi deyince, özellikle “ORDU GENÇLİĞİ” ve genel olarak aydın gençlik anlatılmak istenmektedir.

Biz, “orijinalite”, “ordu gençliği” gibi kavramlar kullandıkça kimileri burun kıvıracak, “cuntacı” deyip işin içinden çıkacaklardır. Onlara daha objektif olmayı, yani Türkiye tarihini burjuva tarih kitaplarının ezberiyle değil olaylarla izlemeyi önereceğiz. Unutulmamalı ki, Marksizm gerçek bilimdir. Yobazın kara kaplısı ile karıştırılmaya hiç gelmez. Türkiye’de GENÇLİK ORİJİNALİTESİ ve genel olarak TARİH TEZ, yaşayan, canlı Marksizm’in ürünleridir..Daha denileni dinlemeden, okumadan “kara kaplı”da yoktur deyip tekme atanlarsa Marksist olamazlar. Onlara üstünkörü okudukları veya hiç okumadıkları “Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni” (Engels), “Alman İdeolojisi” (Marks-Engels), “Grundrisse” (Marks) gibi eserler; dikkatlice yeniden okumalarını öğütleriz. Ancak o zaman TARİH TEZİ veya TÜRKİYE’DE GENÇLİK ORİJİNALİTESİ üzerine tartışmak olası olur.

OSMANLI DEVLET YAPISI

“Osmanlı Devletinin özelliği nedir?” diye bir soru sorsak, sosyalistlerimizin çoğu “feodal devlettir, devlet hakim sınıfların baskı aracı olduğundan Osmanlı Devleti de halkı ezen, sömüren bir feodal devlettir” diyeceklerdir, İlk başta doğru gibi gelen bu tanımlar, toprakta kesim düzenine geçişin gerçekleştiği, tefeci-bezirganlığın dirlik düzenini parçaladığı 16. yüzyıla kadar yaya kalırlar.

Osmanlı Devleti uzun süre halkı ezen, sömürücü bir devlet, hakim sınıfların baskı aracı filan değildi. Tersine Bizans Tefeci-Bezirganlığını parçalayıp toprakta Özel mülkiyeti kaldıran, toprağı “Beytül mali Müslümin” (Müslümanların ortak malı) yapan bir “devlet”ti. Ve Anadolu’nun, Rumeli’nin Bizans derebeyleri tarafından sömürülen milyonlarca fukarası Osmanlıyı bir kurtarıcı gibi karşıladı. Namık Kemal’in “400 atlı” ile bayraklaştırdığı bir avuçluk göçebe Osmanlı, barbar geleneklerinin verdiği “eşitlik, kardeşlik, hürriyet”i halka dağıtarak yüzbinlik Bizans kuvvetlerini
hallaç pamuğu gibi attı.

Osmanlıda DEVLET yok muydu? Vardı elbet… Ama bu DEVLET, halkı ezen, halk dışında bir devlet değildi. Toprağın tasarruf hakkını üretici yığınlara devreden, barışta üretimi denetleyen, düzemeyen, savaşta yalınkılıç, göçebe demokrasisinin gereği işbaşına gelmiş, kendinden her bakımdan farksız komutanının arkasından ölüme koşan DİRLİK ASKERLERİnden oluşan bir devletti o…

“Devletin bağımsızlığına sadece zümrelerin gelişerek sınıflar haline gelemedikleri ülkelerde rastlanmaktadır, bugün. Yani, öteki gelişmiş ülkelerde ortadan kalkmış olan zümrelerin hala bir rol oynayabildikleri yan; karma bir düzenin hüküm sürdüğü ve halkının belli bir bölüğünün öteki bölükler üzerinde egemenlik kuramamış olduğu ülkelerde rastlanmaktadır. Almanya’nın durumu, özellikle bu anlattığımız şekildedir. En modem devlet örneği ise Kuzey Afrika’da görülmektedir. Fransız, Ingiliz ve Amerikan yazarlarının hepsi de, devletin sadece özel mülkiyeti korumak için varolduğunu ileri sürmektedirler; bölyece, bu yetinme herkesin kafasına yerleşik bulunmaktadır. (Altını biz çizdik) (Marks-Engels : ALMAN İDEOLOJİSİ, Taban Yayınları – 1976, S: 97, 98)

Evet, bu yetinme, yani devletin yalnızca hakim sınıfların bir baskı aracı olduğu konusundaki bu yetinme, Osmanlı devletini anlamaya ve anlatmaya çalışıldığında kafalardan silinmelidir. Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren, “özel mülkiyet koruyucusu”, “sömürücü” bir devlet değildir. Halkla diyalektik bir bağımsızlık ve bağımlılık ilişkisiyle içli dışlıdır. Ancak, Tefeci-Bezirganlığın dirlik düzenini parçalamasın dan sonra Osmanlı Devleti klasik tanımlara yaklaşan bir yapıya ulaşmıştır.

“Derebeylik sistemi, Almanya’dan hazırlop halde getirilmemişti; istilacılar açısından ele alınınca bu sistemin kaynağının, istila sırasında iş gören ordunun askeri teşkilatında bulunduğu açıkça görülmektedir; teşkilat istiladan sonra istila edilen ülkelerdeki mevcut üretici güçlerin etkisi altında gelişmiş ve ancak o zaman, bugün feodalite dediğimiz şey haline gelmiştir” (Marks-Engels, a.g.e., S: 102). Bu alıntıları antika tarih konusuna yeterince ulaşamayan Diyalektik Maddeciliğin kurucularından aldık.

Aynı konuda H.Kıvılcımlı’yı “inandırıcı olabilmek” için konuşturmadık… Ama Marks-Engels’in antika tarih konusunda el yordamıyla yürürken dahi ne denli dahiyane buluşları olduğunu ve Osmanlı tarihini kendi uyduruk kalıpları içinde görmekten vazgeçemeyenleri o günden yere serebildikıerini gösterebilmek açısından yararlanıyoruz… Osmanlı devletine “feodalite” deyip geçenlerin biraz düşünmesi gerek herhalde.

Osmanlı Devletinin kuruluşundan derebeğleşme sürecinin kesim düzenine varmasına kadar kendi “ORİJİNAL” yapısı içinde değerlendiremeyenler Türkiye’nin bugününe ışık tutamazlar.

Binlerce yıl tefeci-bezirgan medeniyetlerinin altüst oluşuna sahne olmuş Anadolu toprağına göçebe Osmanlı yeni bir madde ve yeni bir ruh getirdi.. Osmanlı Devletinin ruhu, göçebe orta barbarlığın “EŞİTLİK, KARDEŞLİK, HÜRRİYET” yüceliğiydi. Osmanlı akınından sonra Bizans medeniyeti rönesansa uğradı, Anadolu toprağı, tüm müslümanların ortak malı
(Beytül mali Müslimin) haline geldi, DİRLİK DÜZENİ kuruldu.

Dirlik düzenini kuran ve yaşatan belli başlı Osmanlı devlet sınıflarından ikisi, Seyfiye ve İlmiye dirlik düzeninin en yaman koruyucuları oldular. Osmanlı savaşçı örgütü Seyfiye “Devlet kurtarıcı” rolünü ve duyarlılığını hiç yitirmedi.

İşte, “gelenek”, “gençlik orijinalitesi”, “ordu gençliği” gibi kavramların kökü bu Osmanlı yapısında yatar. Gençlik Orijinalitemiz, Seyfiye ve İlmiyenin Osmanlı dirlik düzeninden kalma geleneklerinin ürünüdür. Bu gelenek günümüze kadar her bunalımlı dönemde Anadolu toprağını altüst etmiş, beklenmedik vuruşlarla Marksizm yobazların şaşkına çevirmiştir. Geleneğe üretici güç diyen H.Kıvılcımlı’ya “idealist” çamurunu atan beyciklerimize bir kelime ile Engelsi konuşturmadan edemedik :

“Toplum tarihinin belirleyici temeli olarak gördüğümüz iktisadi ilişkilerden anladığımız, belli bir toplumdaki insanların kendi yaşama vasıtalarını üretme ve (işbölümü mevcut olduğu ölçüde) ürünlerini aralarında mübadele etme tarzlarıdır. Demek ki, üretimin ve ulaştırmanın bütün tekniği buna dahildir. Görüşümüze göre toplumun dağılımından sonra beliren sınıflaşmayı, dolayısıyla hakimiyet ve kölelik ilişkilerini, dolayısıyla devleti, siyaseti, hukuku vs. belirler. Ayrıca iktisadi ilişkiler kavramına, bunların cereyan ettiği coğrafi temel ve sadece gelenek yoluyla veya vis
inertia (atalet gücü) ile kendini korumuş olan ve daha önceki iktisadi gelişim evrelerinden gerçekten miras kalan kalıntılar, ve tabiyatıyla bu toplum biçimini çevreleyen dış dünya dahildir. (Altını biz çizdik)
(ENGELS’ten Heinz Starkenburg’a Mektup Londra 25 Ocak 1894 FELSEFE İNCELEMELERİ, Doğan Yayınevi, 1974) |

“JÖN TÜRK”lük NEDİR?

Jön Türk adını ne H.Kıvılcımlı ne de bizler uydurduk. O adı Osmanlı devletini yıkılış çağında yağmaya hazırlanan emperyalistler koydu.. Jön Türk adı, özellikle Ordu Gençliği tabanlı, devleti kurtarmak için çırpınan genç yığınlarımızın adıdır. 1860’lardan itibaren harbiye ve tıbbiye mahfillerinden fışkıran bir aksiyonun, sınıfsız devrimciliğin sembolüdür. Avrupalı kapitalistler bir yandan bu enerji dolu davranışın sosyal kökünü binbir hayretle açıklamaya çabalarken bir yandan da kendi güdümlerinde kullanmak istediler (Geniş bilgi için, E. E. Ramsour, 1908 Devrim ve Jöntürkler, Petrosyan-Sovyet Gözüyle Jöntürkler). Avrupalı emperyalistlerin şaşkınlığına ne yazık ki olaya Sovyet gözüyle baktığını iddia eden Petrosyan da katıldı.. Hareket gerçek temeline oturtulamadı, klasik yuvarlamalar ise yazarları bile çelişkiden çelişkiye düşürdü.

Oysa, Jön Türk hareketinin sosyal kökü, Osmanlı Dirlik Düzeninden başka bir şey değildir. Bunu en doğru anlatabilecek kişi, elbet bu toprakların yetiştirdiği usta H.Kıvılcımlı olacaktı. Bak: Osmanlı Tarihinin Maddesi, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Teorik ve Pratik Gençlik Orijinalitemiz vb.

Tartışmayı gene somut olay üzerine çekelim: Jön Türklük… Bu adı bizim için Avrupalılar buldu demiştik, Neden, “Jön İranlı”, “Jön Fransız” yok da JÖN TÜRK var? Bu bile insanı azıcık olsun düşünmeye itmelidir.

Osmanlı devleti iyice yıkılmaya yüz tutarken dirlik düzeni geleneğin; sürdüren Seyfiye ve İlmiye de Harbiyede, Tıbbiyede, ordu içinde, hemen tüm yüksek okullar içinde örgütleniyor, ortak davranış içine giriyor, “Devleti Kurtarma”nın yollarını kollektif davranışla arıyordu. Bu genç, diri gücü Osmanlı topraklarını daha katmerlice soymak, padişah eşiğini zahmetsiz atlamak isteyen metropol burjuvazisi kullanmaya çalıştı. “Tanzimat Fermanı”, “1. ve 2. Meşrutiyet”ler, bir yandan padişahla ortaklık yaparken diğer yandan onu iyice kucağa çekmek, Osmanlı İmparatorluğunu kıskıvrak yakalamak isteyen emperyalizmin başarılarıydı… Her aşamada biraz daha merkezi otorite sarsılıyor, müstebit padişahın yerine emperyalistlerin resmi ortakları, KOMPRADOR BURJUVAZİ devlet kademelerinde yetkili yerleri tutuyordu.

Jön Türkler, Paris, Londra gibi emperyalist başkentlerde emperyalistler tarafından beslenip korundular. Ve Jön Türkler, “Hürriyet, Adalet, Müsavat” diye bağırırlarken aslında kapitalizmi istediklerini, kapitalistlerin çıkarları için kan döktüklerini bilmiyorlardı. İlmiye, Avrupa’da ve Anadolu’da yayın organları, konferanslarla işin “teorisini” kurarken ondan belli ölçüde bağımsız olan Seyfiye somut vuruşun hazırlığını yapıyordu. Ve 2. Meşrutiyet olayında görüldüğü gibi Ordu Gençliğinin somut vuruş anını bırakalım Avrupalıları İlmiye bile tahmin edememişti.. Ordu Gençliği demek davranış demekti, işin teorisi, emperyalistlerin parlak vaadleriyle ilgileri yoktu onların.

Jön Türk hareketi, müstebit padişahlığın yerine kapitalizmi geliştirme doğrultusunda sonuçlar getirdiğinden, emperyalistler tarafından güdülse bile ilerici bir hareket olmuştur.

Burada, “Gençlik Orijinalitemiz”in ikinci bir özelliğine eğilmek isteriz. Genç Türklük sınıfsız devrimciliktir. Hangi sınıf diğerlerine göre geleceğin sahibi olarak örgütlenmişse, hangi sınıf bunalımdan çıkış için daha disiplinli, planlı bir aksiyona sahipse Genç Türkler ondan yana davranırlar, onun vurucu gücü olurlar.

Meşrutiyet hareketleri ve özellikle 2. Meşrutiyet (1908)’de Jön Türkler, emperyalistler ve komprador burjuvaziyle beraber müstebit padişahlığa karşı savaştılar, 1. Kuvayımilliye savaşındaysa emperyalistler ve işbirlikçi burjuvazi; (komprador burjuvazi)ye karşı MİLLİ BURJUVAZİ’nin vurucu gücü oldular.

Gençlik orijinalitemizin ve özellikle “ordu gençliği”nin yakın tarihimizdeki davranış biçim ve yollarını somut olaylarla daha rahat gözleyebiliriz. Bu, davranışlar, onun “sınıfsız” özelliği gereği değişik zamanlarda değişik sınıflar için vurucu güç olduğunu belirlemiştir.

“JÖN TÜRK” GELENEĞİNİN YAKIN GEÇMİŞİ

Jön Türk geleneğinin çeşitli konaklardaki dökümünü şöyle sıralayabiliriz : 1-1908 Meşrutiyet hareketinde gençliğimiz emperyalistler ve komprador burjuvazinin vurucu gücü olmuştur. Özellikle Alman ve İngiliz emperyalizmi, “Jön Türk”ler aracılığıyla Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki çıkar alanlarını genişletebilmişler, Osmanlı derebeyliğinin yerine kapitalizm ülkeye egemen olmaya başlamıştır. Bu ilişkiler sonucu, Türkiye Alman Emperyalizmi tarafından 1. Dünya savaşına sokulmuş, “Pan Türkizm” ve “Pan İslamizm” fikirleri emperyalistlerce yaygınlaştırılmıştır. 1. Evren Savaşı öncesi ve savaş sırasında İstanbul’a gönderilen Alman malı silah sandıklarının üzerinde “Osmanlı İmparatorluğu” veya Padişah adı değil, Alman Emperyalizminin kafaladığı bir Jön Türk olan Enver Paşanın adı yazılırdı: Enverland… (Geniş bilgi için bak: H.Kıvlcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi).

2- 1. Kuvayımilliye savaşında “Genç Türk”ler MİLLİ BURJUVAZİ’nin vurucu gücü oldular. Mustafa Kemal’in kişiliğinde bütünleşen ordu gençliği, Milli Burjuvazinin güdümünde kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırdı. Savaş öncesi var olan kutsal ittifak, EMPERYALİZM-KOMPRADOR BURJUVAZİ ikilisinin yerini savaştan sonra başka bir ikili kutsal ittifak aldı: EMPERYALİZM-MİLLİ BURJUVAZİ… Milli Burjuvazinin gelişimi de giderek FİNANS KAPİTAL yapısını oluşturdu.

3 — 27 Mayıs 1960 da Ordu Gençliği 27 Mayıs politik devrimini gerçekleştirdi. Artık giderek Genç Türkler toplumdaki varlığı daha çok duyulmaya başlayan işçi sınıfına yaklaşmaktadırlar. 1961 Anayasası, işçi sınıfına grev, memurlara sendika kurma hakkını verir, o zamana değin işkenceyle, ölümle, zindanla yer altına itilmiş sosyalizme “özgürlük” hakkı doğunca özellikle genç yığınlar hızla sosyalist düşünceye akmaya başlar. Ancak proletarya örgütsüz olduğundan ondan ileri gidemez, veya 27 Mayısta patlayan Ordu Gençliği gerçeğini önceden görerek tedbirini akmış ve hareketi kısa zamanda kontrolleyebilmiş Finans Kapital tarafından orada tutulur. Ve kısa zamanda en örgütlü modern güç olan Finans Kapital tamamen duruma hakim olur, ilerleyen yıllar boyunca 27 Mayış 1960 politik devriminin çalışan yığınlara tanıdığı ekonomik-demokratik hakları bir bir geri akmaya çalışır. Ancak, bu politik devrimin getirdiği yenilikler günümüzde bile Finans Kapitalin diş bilediği, tamamen yok etmeye çalıştığı bir olay olarak sürer gider.

4 — 12 Mart 1971 öncesi büyük boyutlara ulaşan gençliğin “işçi sınıfından yana” davranış çabaları ve Ordu Gençliği içindeki kıpırtılar Finans-Kapitalce Ordu Gençliği bir katekuli ile susturulduktan sonra Faşist Diktatörlük için malzeme yapılır. Ordu Gençliği ve Sivil Gençliğimiz getirildikleri provokasyon ortamıyla Finans Kapital bunalımına kurban edilir. Bu konakta artık asker-sivil gençliğimiz, “işçi sınıfı” demektedir, “demokratik halk devrimi” demektedir. Günümüzdeki gençlik hareketlerin; de bu dördüncü konağın bir devamı olarak değerlendirebiliriz. Ancak Ordu Gençliğinin vuruculuğu, “Umut” olarak şişirilen “Sosyal Demokrasinin” sayesinde Finans Kapitalce takozlanabilmiştir.

SINIF SAVAŞI YOK MU? VEYA H.KIVILCIMLI CUNTACI MI?

Türkiye yakın geçmişini incelerken en patlamalı konaklarda bile “Gençlik Orijinalitemiz”; ön planda tuttuk, veya onun hep en önde oluşunu vurguladık. Ama bu, Türkiye’de bir sınıflar savaşı olduğunu da unutturmamalıdır. Tüm saydığıniız konaklarda da, günümüzde de sınıflı toplum kurulalıberi var olan sınıflar savaşı sürüp gitmektedir. “Genç Türkler” bu sınıfların vurucu gücü olarak davranmaktadırlar. Sınıflar savaşının keskinleştirdiği, ülkenin patlamalı dönemlere geldiği anlarda Gençlik Orijinalitemiz fışkırmaktadır. Batış dönemine girmiş bir medeniyetin barbarlarca yıkılışını andıran bir çeşit modern çağın TARİHSEL DEVRİMleridir bunlar… Nasıl ki medeniyeti yıkan barbar yığınları, tarihin determine gidişi sonucu kaçınılmazca kendileri de medenileşiyor, eski medeniyet Rönesans’a uğruyor veya Orijinal bir medeniyet kuruluyorsa, çağımızda da iki modern sınıf (burjuvazi ve proletarya) dışındaki gençliğimizin vuruşu da bu iki sınıftan biri yönüne akmak zorunda kalıyor. Daha örgütlü olanı, vuruşu kendi yönünde kullanabiliyor.

12 Mart 1971’de H.Kıvılcımlı’nın “Ordu Kılıcını Attı” demesinin Marksizm yobazlarınca veya yarı bilinçli gençlik yığınlarımızca hor görülmesinin nedeni Türkiye gerçeklerinin bilinmemesinden veya bilinmek istenmemesinden kaynaklanmaktadır. Onlar, H. Kıvılcımlı’yı olduğu gibi değil, kendi gönüllerince değerlendirirler. Öyle yapmak zorundadırlar da… H.Kıvılcımlı’nın tüm çabası, Proletarya ile Devrimci Gençliğimiz (Genç Türklüğümüzü) aynı Proletarya Partisi çatısı altında kaynaştırmak doğrultusunda olmuştur. Proletarya ile Proletarya Partisi içinde sentezleşmiş Devrimci Gençlik, proletaryanın yerine konulmamıştır, konulmaz da…

“Fabrikaları, Yolları, Çiftleri, Sarayları, Şehirleri, Gecekonduları yapan ve işleten işçi sınıfımız, Devrimci Gençlikle elele İşçi Sınıfı Partisini de yapacaktır. Çünkü İşçi Sınıfı Partisini yapıp yürütmeyi beceremedikçe, başka her şeyi yapmanın, Dünyaları yeniden kurmanın insanca yaşamak için yetmediğini, her günkü gözyaşlı ve kanlı denemeleriyle sınanmıştır. Daha da çok sınayacaktır.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İşçi Sınıfının Tarihcil Görevi)

“Biz iyi dilekli saf çocuklara bir daha duyuruyoruz. Demokrasinin tek dayanağı genellikle işçi-köylü yığınlarının davranışı ile, özellikle köye kıyasla Hürriyet, Toprak ve Bereket sağlayacak Sosyal Devrimle gerçekleşir.”

“Bu devrimi işçi köylü yığınlarının girişimine-örgütüne-kontrolüne dayandırmadıkça, dünyanın bütün silahlı kuvvetleri de bir araya gelseler başaramaz. Ama örgütlü işçi sınıfı, birkaç haftada örgütleyebileceği büyük köylü yığınlarımızı en yüce Demokratik düzene ve bilince eriştirir.” (H.Kıvılcımlı, Karma Değil Karmakarışık, Sosyalist Sayı 23, 6.4.1971, Devrimci Derleniş Sayı 11)

Evet, 12 Mart 1971’den hemen sonra, “beyin kabinesinden” veya yalnızca ordu gençliğinin vuruşuyla devrim bekleyenlere böyle diyor H.Kıvılcımlı… Değil Türkiye’nin, bütün dünyanın silahlı kuvvetleri bir araya gelseler, işçi-köylü yığınlarının girişim-örgüt-kontrolü olmadan bir tek devrim yapamazlar diyen H.Kıvılcımlı’yı “Cuntacılık”la suçlayan beyciklerimizin yüzleri kızarır mı bilemeyiz.

H.Kıvılcımlı hiçbir yerde, hiçbir zamanı gençliği veya ordu gençliğini işçi sınıfının bizzat kendisinin yerine koymamıştır, Türkiye toprağının yetiştirdiği bir usta olarak koyamazdı da… Tersine H.Kıvılcımlı, Türkiye’de işçi sınıfının olmadığını (Kadrocular-Yön, Devrim çizgisi) veya Türkiye’de işçi sınıfının devrim için gerekli objektif ve subjektif şartları taşımadığını (Karanlık P.D.A.’nın ilk çıkışı) iddia eden kuyrukçulara karşı amansızca mücadele vermiştir. H. Kıvılcımlı’nın tüm çabası, daha önce de belirttiğimiz gibi, devrimci bir geleneği olan gençliği işçi sınıfının kutsal mücadelesine kazanmak doğrultusunda olmuş, bu amaçla Türkiye Devrim Orijinalitesini belirleyen eserleriyle sosyalistlerimizi uyarmayı görev saymıştır.

GENÇLİĞİMİZİN GELENEĞİ ve DEVRİMCİ YOL

Şimdi M.Çayan veya Devrimci Yol’un tüm bu “Jön Türklük”, “Gelenek” kavramlarıyla ne ilgisi var denecek. M.Çayan ve Devrimci Yol demek Türkiye’de gençlik meselesi demektir. Bu nedenle Gençliğimizin Devrimci Geleneğinin gerçekliği ve sosyal içeriği bilinmeden M.Çayan, Devrimci Yol hatta diğer birçok sosyalist grubumuz hakkında söz söylemek ezbercilik olurdu. Türkiye’de gençlik denince aklımıza gelen, gençliğin proletaryanın sınıf kavgasına kazanılması, devrimci gençlik hareketinin Proletarya Partisinin Reorganizasyonu ve yaşaması yörüngesine yöneltilmesi oluyor.

Günümüzde gençliğin durumu ise içler acısıdır. Faşist saldırılara karşı yiğitçe direnen, gözünü kırpmadan ölüme giden devrimci gençliğimiz, çeşitli tekke örgütleriyle bölünmüş, birbiriyle kanlı bıçaklı hale getirilmiştir. Öldürülen gençlerin arkasından Finans Kapitalce halka “umut” edilmiş “Sosyal Demokrasi” parsa toplamakta, halkı için yiğitçe ölmüş gençlerimiz üzerinde çeşitli gruplar tâaafından bezirganca spekülasyonlar yapılmaktadır. Bu göz gözü görmez ortamda bocalayan gençlerimiz, Türkiye sosyalist ortamının dağınıklığında başrolü oynanan “İki Süper Oportunizm” (PDA ve sahte TKP) tarafından iğdiş edilmektedir. Gençlerimiz birer ikişer veya gruplar halinde ihanet ve CIA sosyalizminin provokasyonlarına malzeme edilmektedirler, (GSB’nin ilerlemesi, Halkın Yolu şeflerinin TİKP’e takla atması gibi.)

Gençliğimizin bu kargaşadan kurtulabilmesi için atılması gereken adımlardan biri, gençlik içinde hemen en çok tartışılan bir Konu olan M. Çayan ve THKP-C hareketinin anlaşılabilmesi, gelişimi içinde değerlendirilebilmesidir. Konunun önemi budur.

M.ÇAYAN HAREKETİNİN TARİHÇESİ

Çayan’ın tezlerinin anlaşılabilmesi, daha somut değerlendirilebilmesi için onun içinden çıktığı Türkiye ortamının anlaşılabilmesi gerekir.

M.Çayan hareketinin tarihi gelişimini izleyebilmek için 1960’ldra gideceğiz. 1920’lerden 1960’a kadar sosyalist gençlik hareketi gizli sosyalist hareket içinde örgütlenmiştir. Zaten gençlik meselesinin önem kazanması 1960’dan sonraya rastlar, 27 Mayıs politik devriminin getirdiği nisbi özgürlük ortamı, sosyalist düşüncenin gür yüzüne çıkmasın, devrimci gelenekli gençliğimizin yığınlar halinde sosyalist düşünceyle karşılaşıp onu kabullenmesi ve davranışına geçmesine yol açtı. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta devrimci gençliğin sosyalist düşüncenin hangi türüyle karşılaştığıdır.

Tekrarlamakta yarar var. Ordu Gençliği proletarya gibi modern bir sosyal sınıf olmadığından onun gerçekleştirdiği 27 Mayıs politik devrimi, o zamanın en örgütlü modern gücü olan Finans Kapitalistler zümresi tarafından bir yandan adım adım boğulmaya çalışırken, bir yandan da devrimin getirdiği “özgürlük” ortamı, Finans Kapitalin en az zararla çıkacağı bir özgürlük ortamı haline getirildi. Finans Kapital, en çok 1960 öncesi kanla, zindanla boğmaya çalıştığı 40 yıllık mücadelenin pratik ve teorik tecrübelerinin genç yığınlara ulaşmaması için uğraştı. “Eneski Sosyalizm” dışında sosyalizmin her türlüsü kısa zamanda ortalığı kapladı. Ama 40 yıldır binbir güçlükle yürümüş proletarya siyaseti, onun Türkiye orijinalitesiyle yoğrulmuş teori pratiği hep geri plana itilmeye uğraşıldı. Finans Kapitale bu uğurda en büyük yardım, 1960 sonrası zuhur etmiş burjuva ve küçükburjuva sosyalizmlerinden geldi.

1960’dan sonra sosyalist düşünce hızla kitleler arasında yayılmaya başladı. Öğrenci gösterileri, grevler giderek siyasi nitelik kazanır oldular. Marksist klasikler arka arkaya Türkçe’ye çevrildi. Böylesine birdenbire patlayan sosyalizm “salgın”ı, toplumun birçok tabaka ve zümresi arasında kendine sayıları her geçen gün taraftarlar edindi. Bu kontrolsüz gidiş kaçınılmazca Marksizm’in vulgarizasyonuna vardı. Marksizm bayağılaştırıldı, ayağa düşürüldü. “Efendim, Türkiye’de devrim için işçi sınıfının şartları yeterince gelişmemiştir, işçi sınıfı devrime önderlik yapamaz.” “Beyim, bugün Türkiye’de en devricmi kitle asker-sivil-aydın zümredir.” Proleter devrimciler, asker-sivil-aydın zümre önderliğinde burjuva devrimcileri için mücadele vermelidirler.” “Paşam, Marks’ın, Engels’in, Lenin’in dediklerini Türkiye’de uygulamak olanaksızdır, sonra onlar gaddardı, şiddet taraflısıydılar, Türkiye’de güleryüzlü sosyalizmi kurmalıyız” yollu fasıl heyeti nameleri Marksizm adına ortalığı kapladı. Türkiye’de böyle türlü çeşitli sosyalizmler türemesinden, bıyığını uzatanın yerli Stalin kesilmesinden çok da Finans-Kapital hoşlanıyordu. Eneski sosyalizmin 40 yıllık kahırlı bir mücadelenin ürünü olan tezleri ise “zindan duvarında sağır bir yumruk” gibi gürültü ortamında kargaşaya getiriliveriyordu.

Bu, Finans Kapitalce oynanan ve küçükburjuva beyciklerimizin gönüllü piyon yazıldıkları “sosyalizm ortaoyunu”nun açılış sahnesinde TİP vardır.

TİP’i kuranların iyiniyetlerini tartışma konusu yapmak istemiyoruz. Mesele “iyiniyet” değil, Türkiye sınıflar mücadelesinde TİP’in getirip götürdükleridir. Olayca böyle yaklaşınca TİP’in iki ana olumsuzluğunu görüyoruz.

1- TİP, kendinden sonra zuhur edecek her burjuva, küçükburjuva siyasi eğilimine tekrarlanacak “tarihi kendisiyle başlatmak” illetiyle doğdu. TİP tüzüğünün 1. Maddesi, “Tarihimizde doğrudan doğruya emekçi halkın kurduğu ilk parti TİP’tir.” der. Bu maddede buram buram kokan uvriyerizmi (işçicilik) bir kenara bırakırsak TİP’in başlıca görevinin geçmiş mücadeleyi “yok etme” olduğunu, Finans Kapitalce bu yola itildiği anlaşılıverir. Yüzlerce yıl önce “doğrudan doğruya emekçi halk tarafından kurulmuş” bir çeşit siyasi parti olan AHİ teşkilatları bile TİP’i yalanlamaya yeter, 1920’lerden bu yana örgütlü döğüşen işçi sınıfı TİP’e göre “HİÇ”, TİP, “HER ŞEYE KAADİR”dir.

TİP’in kendini “İLK” görmesi, Finans Kapitalin genç sosyalist kuşaklardan geçmiş mücadelenin tecrübelerini, Türkiye toprağıyla yoğrulmuş tezlerini  saklama oyununun bir parçası sayılabilir. Parti teşkilatında, Marksist klasikler, H.Kıvılımlı’nın kitaplarının bulundurulması ve partililerce okuması yasaktı. TİP’e omuz vermek, hemen tüm sosyalistleri tüm yanlışlarına rağmen çevresinde toplamış TİP’i Proletarya Partisi yapma doğrultusunda uğraş veren H.Kıvılcımlı’ya parti üyeliği bile çok görüldü, “TİP’e Teklifler, Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı” Çaltı gazetesinde yapılan uyarılar görmezlikten gelindi. Böylece TİP, sosyalist harekette kuşaklar arasında bir “kesim” yarattı. Hareket kesintiye uğratıldı. Ayrılıklara; horoz dövüşlerine, teori zortlamalarına kapı açılmış oldu.

2- TİP, zaman zaman Bab-ı Ali aydınlarının, zaman zaman da sendikacıların güdümünde yürüyen, “güleryüzlü sosyalizm” ve benzeri tezleri savunan, parlemanterizm sendikalizm batağında bocalayan bir parti oldu. Yığınların kendiliğinden gelişen mücadelesini olsun olsun kavrayamadı, yönlendiremedi. Sonuçta devrimci gençlik TİP dışına taştı, TİP’le bağlarını
kopardı. Her geçen gün akın akın sosyalistleşen gençlik yığınları, TİP dışında bir arayış içine itildi. Anti-Emperyalist mücadelede örgütsüz, teorisiz bir şekilde de olsa kararlıca yürüyeni gençliğe karşı TİP’in tavrı, “aman durun faşizm gelir”, “hele sabredin 1969’da iktidardayız” yollu burjuva sosyalizmine has mızıldanmalardan öteye geçemedi.

Özetçe TİP, 1960 sonrası gelişen gençlik hareketini ve genel olarak sosyalist hareketi, 40 yıllık geçmiş tecrübesini ve Türkiye toprağının teorisini taşıyan “Eneski sosyalizm”den uzak tutmaya çalıştı, hareketin dağınıklığına, sosyalistleşen gençlik yığınlarının işçi sınfından kopmasına kapı açtı.

Gençliğin TİP’ten kopuşundan sonra “Türk Solu” adlı yayın organında yuvalanmış bir grup aydının Milli Demokratik Devrim (meşhur MDD) tezi taraftar bulmaya başladı. MDD akımının teorisyeni, 1960 öncesi mücadelede de belli bir yer almış Mihri Belli idi, Ancak Mihri Belli’nin ve onun MDD zortlamasının geçmiş mücadelenin bir parçası olduğunu iddia etmek saçmalık olur… 1926 programıyla Demokratik Halk Devrimi Stratejisini çizmiş Türkiye İşçi Sınıfının Siyasi Örgütünün MDD zortlamasıyla uzak yakın bir ilişkisi olamazdı. (Geniş bilgi için bak: Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama, H.Kıvılcımlı)

MDD esintisi, önerdiği strateji gereği, 1960’lar Türkiyesi’ni, Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiye’sine veya Çin’e, Hindistan’a, Afrika ülkelerine benzetiyordu. Yani Türkiye dışındaki kimi ülkelerde başarı kazanmış devrim modellerine (o sıralar en çok beğenilen Çin’deki Milli Demokratik Devrim idi) uygun bir Türkiye tarif ederek sosyalist harekette “Zortlama” doğuruyordu. Birdenbire MAO, Che Guevara, F.Castro, Regis Debray’ın kitapları piyasayı kapladı. O ülkelerin şartları Türkiye’ye benzer mi benzemez mi hiç önemli sayılmadı, bu arada “fokocu” sınıfsız devrimcilik eğilimi de gençliğimizin enerjisine ve işçi sınıfından uzak oluşuna dayanarak tutulur oldu… Başka ulusların devrimci hareketlerinden ders çıkarmak işi kopyacılığa çevrildi. Bu konuda Lenin şöyle diyor:

İkincisi, Sosyal-Demokratik hareket, özünde, uluslararası bir harekettir. Bu sadece şovenizmle mücadele etmemiz gerektiği anlamına gelmez, aynı zamanda genç bir ülkede yeni başlayan bir hareketin, ancak öteki ülkelerin tecrübelerinden yararlanabildiği takdirde başarılı olabileceği anlamını da taşır. Bu tecrübelerden yararlanabilmek için bunları sadece bilmek, ya da en son kararları kopya edivermek yetmez. Gereken şey, bu tecrübeleri eleştirici bir gözle inceleyebilmek ve bunları bağımsız olarak deneyden geçirebilmektir. (Altını biz çizdik, LENİN, Ne
Yapmalı, Evren Yayınları, S: 34)

Mahir Çayan da Mihri Belli ile beraber MDD çevresinde dövüşen aydınlar arasındaydı (Bak: Sağ Sapma Devrimci Pratik Ve Teori başlıklı yazı, Aydınlıkta yayınlanmıştır, Bütün Yazılar, S:76-126, Evren Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 1976). Mahir Çayan uzun süre Aydınlık’tan kopan, “Proleter Devrimci Aydınlık”ı (PDA) çıkaran Doğu Perinçek ve Şahin Alpay’a karşı M. Belli’nin yanında mücadelesini, sürdürdü. O sıralar en çok tartışılan konu, Çin Devrimi ve MAO’nun tezleriydi.

MDD teorisinin çok geniş gençlik yığınlarını etkilediği bu dönemde H.Kıvılcımlı’nın MDD’ye Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama’sıyla vuruşu tüm Türkiye Devrimci ortamı gibi Mahirde de değişikliklere yol açtı. Milli Demokratik Devrim stratejisini ve bu strateji uyarınca uydurulmuş Türkiye sınıflar tahlilini benimsemiş, “komprador burjuvazi” hakimiyetinden söz eden Mahir, birdenbire “Demokratik Halk Devrimi”, “Finans Oligarşisi” demeye başladı. Gene bu dönem M.Çayan’ın M. Belli’den kopuşunun başlangıcı olmuştur. Mihri Belli özellikle H.Kıvılcımlı’nın eleştirilerinden sonra giderek gençlik içindeki etkisini yitirecek ve yerini Mahir Çayan doldurmaya başlayacaktır. Gene de Mihri’ye son vuruşu yapabilmek için Mahir, Eneski Sosyalizmin tezlerini kullanır, eneski sosyalizme sahip çıkar gözükür. Örnekler verelim:

“Bu iki unsurun yar olduğu aşamaya Devrim aşaması denir. H. Kıvılcımlı, bu aşamaya Devrim Konağı demektedir. Kıvılcımlı, “sosyal gelişim iki konakta olur: 1- Evrim Aşaması, 2- Devrim Aşaması. Sınıflı bir toplumda evrim aşaması uzun sürer. Bir sosyal sınıf iktidarı, verili üretim ilişkiler; çerçevesinde uzlaşmazlıkları uzlaştırıp biriktirir. Biriktirim son haddine geldi mi üretim ilişkilerinin çerçevesi çatlar. Oldukça kısa süren Devrim aşaması başlar. Bu altüstlükler sırasında İKTİDAR bir sosyal sınıf o elinden başka bir sosyal sınıf eline geçer. Asıl SOSYAL DEVRİM, politik devrimle tamamlanmış olur diyerek içinde bulunduğumuz aşamanın evrim konağı olduğunu söylemektedir. Gerçekten de proletaryanın öz örgütünün olmadığı, devrimci işçi ve köylü militanların ortaya çıkmadığı bir evre evrim konağıdır. İçinde bulunduğumuz dönemin ayırtedici özelliği budur.”
(Bütün Yazılar S: 166 1. Baskı, Evren Yayınları-1976 altını çizen M. Çayan)

Şaşırtıcı ama gerçek. 1970 şartlarında Türkiye’nin evrim konağında olduğunu söylüyor Mahir, hem de Hikmet Kıvılcımlı’dan alıntılar yaparak…

“Bu arkadaşlara göre bizim eleştirilerimiz sınırlı olmalıdır. Özellikle M. Belli arkadaşı içinde bulunduğumuz dönemde hedef almak yanlıştır. Çünkü bugün CİA ve MİT’de Bizim Radyo’da PDA’da, TİP’de Mihri Belli arkadaşa saldırmaktadır. Bu ortamda M.Belli arkadaşı eleştirmek, onlarla aynı makamda türkü söylemek, emperyalizmin ve oportünizmin oyununa gelmektir.

“Bu iddia temelsiz bir iddia olduğu gibi aynı zamanda korkunç bir demagojidir.”

“Bir kere bu arkadaşlara sormak isteriz; şu günlerde M. Bellinin sağcı görüşlerini eleştiren bir dizi kitaplar çıkartan, ‘eneski sosyalizmin’ o temsilcisi Hikmet Kıvılcımlı arkadaş yetmişinden sonra pusulasını mı şaşırdı acaba, CIA’nın oyununa gelmekte?”

“İkinci olarak, neden Mihri Belli arkadaş, emperyalizmin ve oportunizmin oklarına bu kadar çok hedef olmaktadır? Neden bir başka arkadaş, mesela
M. Belli arkadaştan çok daha güç şartlar altında, genellikle “eski tüfeklerin” pek ateş almadığı 1955—60 dönemi de dahil olmak üzere, her dönemde yılmaz bir mücadele vermiş olan, Türkiye’nin sınıfsal ilişki ve çelişkilerine ilişkin bizlere ışık tütacak değerli teorik çalışmalar yapmış olan Hikmet Kıvılcımlı arkadaş Mihri Belli gibi sürekli ve yoğun olarak CIA’nın ve
MİT’in broşürlerine, PDA ve-TİP oportunizminin saldırılarına hedef olmamaktadır.” (M. Çayan, Y. Küpeli, M.R.Aktolga – Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup – Bütün Yazılar – Evren Yayınları -1. Baskı-1976)

Yukarıda alıntı yaptığımız. Aydınlık Sosyalist Dergisi’ne Açık Mektupla M.Çayan ve çevresi Mihri Belliden iyice kopmuştur.. Gene devam edelim Mahir “öncü savaşçı” olmadan önce neler diyormuş:

“Biz, Türkiye’deki Marksist hareketin tarihine sonuna kadar saygılıyız. Ve onun bir devamı olarak kendimizi görmekteyiz” (Aynı mektuptan). Bunları düşünen insanlar, Türkiye’de evrim konağının yaşandığını, söyleyen Proletarya Partisi kurulması için mücadele eden kişiler birkaç ay sonra THKP-C hareketini başlatacaklar ve arkasından “kurdukları” öncü savaş teorisiyle dediklerinin tersine sıçrayacaklardır. Olayı, yanlışların görülerek doğru tezlerin geliştirilmesi gibi yorumlayamayız.. Bunun en basit örneği, THKP-C teorisinin genel olarak pratiğin başlamasından sonra şekillenmesidir.. THKP-C çıkışının ana etkenleri, Genç Devrimciliğimizin işçi sınıfından ve üretici yığınlardan uzak oluşu, gençliğin karakteri gereği gelişen uçkun eğilimler ve özellikle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının THKO hareketinin M.Çayan’ın çevresindeki gençliği etkilemesidir. Yani Mahir THKP-C olayına bilinçli bir seçimle değil Türkiye şartlarının zorlaması sonucu itilmiştir.

1970 yılı, anormal Türkiye kapitalist yapısının bunalım doruklarından biridir. İktidardaki AP her geçen gün yıpranmakta, halktan tecrit olmaktadır. Finans-Kapital’in ekonomik ve siyasi bunalımı yoğunlaştıkça AP içindeki ve dışındaki çeşitli burjuva siyasetçi ve partileri AP lideri Demirel’i günah tekesi yapmaya çalışmaktadırlar. 1979 sonlarında ve özellikle 1971 başlarında bu durum daha açıkça göze batar olmuştur. Finans Kapital siyasi üst yapıdaki bir değişiklikle bunalımdan sıyrılmak, kendi dışındaki sınıf ve tabakalardan aldığı artı değeri arttırmak peşindedir.

Bunalımlı dönemlerin özelliği gereği ordu gençliği içinde kıpırdanmalar vardır, Jön Türk gelenekli hareket, 89 deniz subayının ordudan atılması, askeri tıbbiyedeki tutuklamalar ve ihraçlarla kendini göstermektedir. Burjuvazi için oldukça tehlikeli görülen bu hareket önce daha üst düzeydeki subaylar da ordu gençliği içine sızdırılarak frenlenmeye çalışılmış, daha sonra devrimci hareket içine sızdırılan ajanlar ve gizli servislerin müdahelesiyle kıpırdanma, 12 Mart karşı devrimci eylemine dönüştürülmüştür.

İşçi sınıfımızın baskı ve sömürüye karşı, örgütsüz, hatta çoğunluk gangster sendikalarda tutsaklığına rağmen verdiği mücadele: 15-16 Haziranla burjuva sosyalizminin çemberlerini kırabilmiş, işçi sınıfı sosyal varlığını kör beyinlere çivilemiştir. TİP ve DİSK’in tüm engellemeleri boşa çıkmış, işçi sınıfının kendiliğinden patlattığı 15-16 Haziran, dağınık ve örgütsüz diğer bir sosyal gücümüzü, devrimci gençliğimizi kucaklamıştır… Devrimci gençliği bağrına basan işçiler Finans-Kapital saltanatını sallayabilecek derecede güçlü olduğunu kanıtlamıştır.

Ancak 15-16 Haziranda, işçi sınıfımızla devrimci gençliğimizin buluşması kendiliğinden bir olay olarak kalmaya mahkumdu… Ne işçi sınıfı proletarya partisinde örgütlü, ne de gençlik proletaryayı kavramanın önemini kavramış vaziyetteydiler. Bir yanda işçi sınıfıyla omuz omuza tüm barikatları yarıp geçen gençlik, diğer yandan işçi sınıfının devrime öncelik edip edemeyeceğini tartışıyor veya Mahir de olduğu gibi işçi sınıfının öncülüğünün ancak “ideolojik” olabileceğini kabul edebiliyordu…

Türkiye solunun 1970’lerdeki durumu, yani dağınıklık ve üretici yığınlardan kopukluk içinden “Jön Türk” gelenekli gençlik hareketi için çıkış yolu karanlıktır. Sosyalist gazetesi ve İPSD çevresinde giderek artan sayıda militana ses vermeye başlayan H.Kıvılcımlı’nın henüz küçükburjuva ortamı derleyip toparlayabilecek nicel gücü yoktur. Zaten “ilkellik”le karakterize edebileceğimiz hareketin genel düzeyi, H.Kıvılcımlı’yı anlayabilecek olgunlukta değildir. Finans-Kapital’in bunalımı patlama noktasındadır ve devrimci hareketin bunalıma kurban edilebilmesi için oyunlar oynanmaktadır. Provokasyon içinse aranan her türlü malzeme hazırdır. “Bulanık suda balık avlamak” kolaydır.

“Jön Türk” gelenekli, sınıftan ve yığınlardan kopuk, sosyalizme gönül vermekle birlikte “ilkellik” aşamasını geçemeyen örgütsüz, ajitasyon ve propaganda esaslarıyla boğuşup duran gençliğin çıkış yolları araması uzun sürmeyecektir. Bu yol, kestirmeden davranış yolu olacaktır. Finans-Kapitalce gençliğe bir yol açılmakta, bir yol hazırlanmaktadır. Bu yol, “silah
kaçakçılarını zengin etme”, “sürek avları”, “sayın muhbir vatandaşlar” ve gencecik, dipdiri, tertemiz bedenleri kana, ateşe boğma yoludur. Bunalım böyle bir yola itilecek gençliğin sırtına yüklenecek, “anarşi” ve “bölücülük” yaygaralarıyla ordu gençliği Finans-Kapital’in faşizm arabasına koşulmak istenecektir.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının THKO ile, değil ordu çete bile olamayacak düzeyde örgütsüz, plansız eylemleri ne denli yiğitçe, ne denli artniyetsizce olursa olsun, Finans Kapitalin arzuladığı “provokasyon ve imha” hareketi için bulunmadık nimet oldu. THKO hareketi, aynı zamanda Devrimci Genç içinde kümelenmiş, “işçi sınıfının objektif-subjektif şartları”, “devrim partiyle mi olur, gençlik örgütüyle mi?”, “faşizm gelirse devrim daha çabuk olur mu?” gibi ilkel tartışmaların içinde bocalayan gençlik yığınları için bir
kötü dürtü oldu. THKO çıkışını gençler “İşte devrim yapmaya çıktı arkadaşlarımız” diye yorumladılar… Gençlik tabanındaki kıpırdanma artık gençlik içinde epeyce sözü sayılır olmuş Mahir Çayan’ı da etkiledi elbette… THKP-C çıkışına doğru hızlı gelişmeler başladı. H.Kıvılcımlı, “revizyonist”, “devrim için parti gereksiz” oldu..

ÖNCE THKP-C HAREKETİ BAŞLADI TEORİSİ ARKADAN GELDİ

THKP-C teorisinin oluşumunda 1970 şartlarının güncel tartışma konuları, “Latin Amerika tipi devrimcilik” ve MAO’nun “kırlardan şehirlerin fethi” stratejisi önemli unsur oldular… Ayrıca işçi sınıfının varlığı üzerine yapılan tartışmalar ve objektif olarak işçi sınıfından uzak oluş sonucu “Öncü savaş” stratejisinde “işçi sınıfının ideolojik öncülüğü” şeklinde işçi sınıfının lafta kabulü, eylemde inkarı ortaya çıktı. “Şehir insanı yozlaştırır, kır devrimci yapar” gibisinden Marksizmle alakasız tezleri savunan Regis Debray’da THKP-C teorisinin oluşumunda önemli bir etken oldu. THKP-C hareketi başlamıştı, derhal teorisi gerekiyordu.. Bunun için MAO’nun tezleri ile Latin
Amerika tipi “fokoculuk” karma yapıldı. Mao’nun Halk Savaşı Stratejisi’ndeki işçi sınıfının öncülüğü, işe gerillacılık karışınca “ideolojik öncülük”e dönüştürüldü. Yani Türkçesi, işçi sınıfının adının sözle anılması, “ben proleter devrimciyim” denilmesi yeterliydi. İşçi sınıfının öncülüğü ideolojik olduğundan “proleter ideolojiyi kişiliğinde duyan” liderlerin öncülüğü işçi sınıfının öncülüğü demekti.. Örgütte işçilerin var olması, genel olarak işçi sınıfının devrimci mücadeleye kazanılması “gereksiz” di, hatta o “revizyonizm” idi…

SONUÇ

Son bölümde tarihi gelişim içinde şekillenmesini izlemeye çalıştığımız THKP-C hareketinin M.Çayan tarafından kaleme alınmış teorisini ve Devrimci Yolla ilgili genel eleştiriyi burada noktalıyoruz.

Sonuç olarak THKP-C hareketi ve onun mirasını devraldığını iddia eden Devrimci Yol hareketi, Türkiye’de legal “burjuva sosyalizmleri” dışındaki devrimci ortamımızın kabaca bir kesiti sayılabilir. Eleştiri ve değerlendirme, yalnız M.Çayan veya Devrimci Yolla değil hemen tüm gençlik gruplarımızla yakından ilişkilidir.. 1960 sonrası yanardağ bacasından fışkırırca gelişen ve yayılan gençlik hareketimiz, M. Çayan ve Devrimci Yolla somuta indirgendiğinde Türkiye gençlik orijinalitemizi, gençliğimizin devrimci geleneğin; yansıtmaktadır.. Gençliği savunmaya çalıştığı “ideoloji”lere bakarak mahkum etmeye çalışmak ne dediğini bilmemektir. Nasıl ki, 1908 de komprador burjuvaziye, 1920’de Milli Burjuvaziye vurucu güç rolü oynadığı için gençliğimiz; suçlayamazsak, 1960 sonrasında hareketin dağınıklığından, Proletarya Partisi yokluğundan kaynaklanarak türlü çeşitli ideolojilerle, işçi sınıfı dışında davranmaya itilen devrimci gençliğimize kara çalmak da yeterli değildir. Türkiyede gençliğin bitmez tükenmez bir potansiyelle dolu oluşu ve bu potansiyelin
bir türlü Proletarya Partisinde işçi sınıfı yörüngesine oturtulamayışı, şu veya bu şekilde patlak veren “teoriler”in fışkırmasına, devrimci gençliğin bocalamasına, söz yerinde ise yeni “sapma”lar doğurmasına kapı açmaktadır.

Devrimci gençlik hareketi, “goşizm”, “Maoizm” çamurlarıyla bulandırılamayacak kadar durudur, bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynaktır. Devrim için şehit olmayı gözünü kırpmadan kabul eden devrimci gençliğimize “goşist”, “Maoist” havlamalarıyla .saldiran içi boş, hantal burjuva sosyalizmlerinin çabaları boşunadır. Türkiye sosyalist ortamının gruplar anarşisine bir bıçak gibi inmekte olan H. Kıvılcımlı’nın öğrencileri, Devrimci Derlenişçiler, er veya geç Proletarya ile Devrimci Gençliği bir daha kopmamak üzere Proletarya Partisi saflarında kucaklaştıracaklardır. Ve o zaman Anadolu insanının binlerce yıllık antika-modern çilesi sona erecek, sömürü ve zulüm bir daha dönmemek üzere yok olacaktır.

“Gençliği birazcık anlayalım”
Yaşasın devrimci gençliğimizin sömürü ve zulme karşı kavgası
Yaşasın, “işçilerin-köylülerin; gençlerin tüm devrimcilerin birliği…
YAŞASIN DEVRİMCİ DERLENİŞ…

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir