Bugünün Sloganı: Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye

“Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu vazifeyi yüklenirken, tatbik kabiliyeti hakkında şüphe yok ki çok düşündük. Fakat netice olarak edindiğimiz görüş ve iman, bunda, muvaffak olabileceğimize dairdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden evvelkilerin işledikleri hatalar yüzünden, milletimiz sözde mevcut zannolunan bağımsızlığında kayıtlı bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye’yi, medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu hatadan ve bu hataya uymadan doğmaktadır. Bu hataya uyma neticesi; mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetinden ve bütün yaşama kabiliyetinden soyunma ve uzaklaşmasını gerektirebilir.

Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta; tam bağımsızlığımızın temini ve devam ettirilmesidir. Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasiyle bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.” (1)

Ulusların içinde bulundukları somut koşullar ulusların devrime yöneliş biçimlerini etkilemekte, belirlemektedir. Mustafa Kemal yukarıdaki sözleriyle devriminin amacını belirtmiştir: Emperyalizmin kol gezdiği ülkede ‘tam bağımsızlık’ ilkesini haykırabilmiş ve mücadelesini bu parola ile zafere taşımıştır. Ezilen ulusların isyan bayrağı olan Kurtuluş Savaşı; Çin Devrimi’nden, Küba Devrimi’ne kadar birçok üçüncü dünya devriminin ilham kaynağı olmuştur. Emperyalizmin “Tanrı” olmadığını ya da olsa bile halktan güçlü olmadığını dünyaya ilk defa kanıtlamış bir savaştan bahsediyoruz.

Savaş bittikten sonra emperyalizm rahat durmamıştır. Cumhuriyetin kurulmasının ardından emperyalizm fiili işgal fikrini isyanlarla sürdürmeye çalışmış ancak başarısızlığa uğramıştır.

Klasik yöntemler ile bağımsızlık mücadelesini başarı ile yürütmüş olan Kemalist Türkiye’yi yenemeyeceğini anlayan emperyalizm, bu sefer şekil değiştirerek, başta tekelci sermaye, tekelci bezirgan ve toprak ağalarının iş birliğinde iktisadi çalışmalar ile yenmeye kalkışmıştır.

Kemalizm esas olarak küçük-burjuvazi radikalizmi olduğu için belli bir iktisadi doktrini yoktur. İktisadi açıdan farklı sınıfları barındıran bir CHP mevcut olduğundan ortaya net bir görüş koyulamamış, saf bir iktisadi siyaset izlenmiştir. Elbette Mustafa Kemal bu konuda içlerinde en radikal olanıdır. Ülkede milli bir ekonomi oluşmasının yanındadır. Aynı zamanda da ‘yabancı sermaye’ konusunda belli noktada iyimser ancak temkinli hareket edilmesi görüşünü savunmaktadır. Bu konuda CHP içinde Mustafa Kemal’in tam tersi düşünen, ilerleyen zamanlarda karşı devrimin komutasına geçecek olan Celal Bayar’lar, Adnan Menderes’ler de vardı ve CHP’nin ekonomik açıdan belli bir görüşünün olmamasının sebeplerinden biri de budur. Bunların yanı sıra Mustafa Kemal’in ‘Devletçilik’ ilkesini de gözden kaçırmamalıyız. Kemalizm’in özünde ‘Devletçilik’ vardır, millilik vardır ve gayrı-milli bir Kemalizm anlayışı 1938’den sonrasına kadar yoktu.

Kemalizm’in iktisadi yönünden tanımlamasını Mahir Çayan şöyle yapıyor; “1923 yıllarında yönetimin üst kademesinde bulunan Kemalistler, başlangıçta emperyalizmle ekonomik plandaki ilişkilerde çekimserdirler. Bir yandan emperyalizmin uzantısı komprador-burjuvazi tasfiye olunurken, yabancı tekellere ilişkin pek çok stratejik işletmeler satın alma yolu ile millileştirilir ve de borç almada son derece dikkatli davranılırken, öte yandan yine de kapitalist dünya içinde yer alınarak, yabancı sermayeye bazı imtiyazlar tanınmaktadır. İdeolojik ve politik alanda gücü iyice kırılan feodalizmin ekonomik gücüne, fazla dokunulamamaktadır. Yani, küçük-burjuva yönetimi, sınıfsal karakterinden dolayı, emperyalizm ve feodalizmle olan bütün köprüleri atamamaktadır.” (2)

Kemalizm’i sınıfsal olarak Jakobenler ile birlikte ele alan bir diğer bakış açısına göre Kemalist cumhuriyetin iktisadi değerlendirmesi şöyle: “…Küçük-burjuva radikalizmi saf siyasettir, bir başka deyişle ontolojide ekonomiyi ihmal eder; jakobenlerin özgürlük, eşitlik ve vatanperverlik idealleri nasıl ki süreç içinde liberal burjuvazinin iktisadi çıkarları ve gerici, kralcı politikalarıyla çatışma haline girmişse, ama yine de saf siyaset olduğu için piyasayı bütünüyle tasfiye etmemiş, sosyalist bir organizasyona yönelmemişse, Kemalizm’in tam bağımsızlık ideali de 1923-29 arasında ılımlı olarak ve 1929 sonrası katı bir biçimde, liberal burjuvazinin (sonradan Demokrat Parti iktidarında tam olarak konsolide olacak Terakkiperver ve Serbest Fırka kadroları ve geçmişte onların tetiklediği gerici Şeyh Said ve Menemen isyanlarının ideolojisini taşıyan gruplar) iktisadi özgürlük ve bu uğurda ‘ancien regime’ yanlısı politik görüşleriyle çatışma haline girmiştir, yine de saf siyaset olması nedeniyle piyasayı bütünüyle tasfiye etmek ve sosyalist organizasyona yönelmek gibi bir yönelimi olmamıştır…” (3)

“CHP iktisadi açıdan belli bir görüşe sahip olmasa da, Mustafa Kemal yaşamının son anına kadar ülkesinde emperyalizmin güçlenmesi karşısında rahat olmamıştır. Yabancı sermayeye karşı temkinli davranılması gerektiğini belirtmiştir. “…Efendiler, ekonomik alanda düşünür ve konuşurken, sanılmasın ki dış sermayeye karşıyız; Hayır bizim memleketimiz çok geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak şartıyla dış sermayelere gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye, çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için yararlı sonuçlar versin. Geçmişte Tanzimat Devri’nden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız…” (4)

Emperyalizmin İlk Zaferi

Ülkemizde emperyalizmin ve karşı devrimin ilk büyük zaferi Demokrat Parti’nin iktidara gelmiş olmasıdır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları 12 Mart döneminde mahkemelerde yaptıkları savunmada Demokrat Parti’nin iktidara gelmesini Amerikan emperyalizminin bizzat iktidara gelmesi olarak nitelendirmiştir. Doğal olarak, Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden sonra Türkiye emperyalizmin kuyruğu haline getirilmek için belirli misyon ve vizyonlara oturtulmuştur. Bu süre içinde yabancı sermayenin imtiyazları genişledikçe genişlemiş, Türkiye, Mustafa Kemal’in belirttiği Tanzimat Devri sonrası yabancı sermaye örneğinden de öteye geçmiş, NATO’ya girilmesi ile emperyalizmin jandarması haline gelmiştir.

Emperyalizm hiç duraksamadan Türkiye’ye verdiği yardımlarla, açtıkları iş alanlarını genişletmesiyle, Türkiye’yi NATO’nun jandarması haline getirmesiyle, gizli işgalini gerçekleştirmiştir. Bu işgal kısa sürmemiş, bugün de duraksamadan yoluna devam etmektedir. Amerika, Türkiye’de yarattığı ‘küçük Amerika hayalleri kuran’ Adnan Menderes’ler ile, Morrison Süleyman’lar ile, Turgut Özal’lar ile alttan üste doğru gelmiş, 12 Mart ve 12 Eylül ile gizli işgalini, ezilen ulusların liderinin ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kullanarak gerçekleştirmiştir.

Ülkemizin sözde değil, özde vatansever devrimcileri bu olayları izlememiş, her zaman hareket içinde olmuştur. Tam Bağımsız Türkiye yürüyüşleri gerçekleştirilmiş, büyük kurtarıcıyı dillerinden düşürmemiştir. Bu süre içinde büyük kurtarıcının “Ya İstiklal, ya ölüm” sözünü benimsemişler, hatta ölüm anlarında bile haykırmışlardır: “Yaşasın Tam Bağımsız ve Gerçekten de Demokratik Türkiye!”

68 kuşağı devrimcilerinden olan Ulaş Bardakçı’nın bu ifadeleri meselenin özünü ortaya koymaktadır. “Biz her yazımızda, her konuşmamızda stratejimizi açık olarak belirttik. Her bildirimizin sonunu ‘Tam Bağımsız Demokratik Türkiye’ diye bitirdik. Tartışmalarımızın sebebi her zaman bağımsızlık savaşının temel ilkeleri oldu. Yayınlarımızın temelini bağımsızlık savaşının taktikleri teşkil etti. Bütün teorik incelemelerimiz bu konuyu işledi. Bizim dışımızdaki devrimcilerle olan ayrılığımızın temelini bu teşkil etti.” (5)

Sloganımız dün olduğu gibi bugün de: ‘Yaşasın Tam Bağımsız ve Gerçekten de Demokratik Türkiye!”

12 Eylül Amerikancı darbenin ardından sol üzerinde büyük çalışmalar yapılmıştır. Solun vatanseverliğine, Atatürkçülüğüne, tam bağımsızlık ilkesine ‘liberalizm’ virüsleri enjekte edilmiştir. Bu virüsler ile Türkiye’de artık bağımsızlık özlemi ortadan kaldırılmış, yaratılan yeni sol ile, ‘Yaşasın Tam Bağımsız ve Gerçekten de Demokratik Türkiye!’ sloganının bugün geçerli olmadığı kanıtlanmaya çalışılmıştır.

Oysa bugün tam bağımsızlığımızdan bahsedebilir miyiz? Bugün Demokrat Parti döneminden bin kat daha bağımlıyız Amerikan emperyalizmine. Bugün Amerikan emperyalizmi, bazı sol partiler için bir ‘dost’ olarak gösterilirken, Amerikan emperyalizmi ‘ezilen ulusların kurtarıcısı’ olarak gösterilirken vatanımızda, hangi bağımsızlıktan bahsedebiliriz? Eğer devlet kanallarımızda Amerikan emperyalizmi seviciliği yapılıyorsa hangi bağımsızlıktan bahsedebiliriz? Atatürk’ün miras bıraktığı Atatürk Orman Çiftliği, Amerikalılara satılırsa hangi bağımsızlıktan bahsedebiliriz?
Uyanın arkadaşlar!

Sloganımızın “sosyalist devrim” olması için şartlar tam anlamıyla gerçekleşmedi. Bağımsızlığımız ‘gizli işgal’ ile elimizden alınmışken sosyalist devrimden nasıl bahsedebiliriz? Ordumuzun içerisine emperyalist işgali derinleştirmek için sokulup darbeler yapan/yapmaya çalışan Amerikancılar varken hangi sosyalist devrimden bahsedebiliriz? Tüm kurumlarımızın içine sızmış olan Amerikancıları temizlemeden, ülkemizi NATO’dan çıkarmadan, gerektiğinde hükümet tayin edip/düşüren para babalarının şirketlerini kamulaştırmadan hangi sosyalist devrimden bahsedebiliriz? Mahir Çayan, bu süreç hakkında şöyle söylüyor; “…Bugün için tayin edici gelişme, proleterya ile burjuvazi arasındaki çelişme değil, Yankee emperyalizmi ile bütün Türkiye halkı arasındadır. Bu durumda proleterya partisinin görevi, proleter devrimcilerinin görevi, “sosyalist devrim” çığlıkları atmak değil, bütün ulusun en bilinçli sözcüsü olarak milli cephenin başına geçip, Amerikan postalları altında ezilen milli bağımsızlık bayrağını yükselterek milli devrimi yapmaktır. Bu baş çelişme çözümlenmeden ülkede ne “sosyalist devrim” yapılabilir ne de sosyalizm kurulabilir. İşgal altındaki bir ülkede Marksistlerin ilk görevi, “sosyalist değil”, “milli devrim”i yapmaktır…” (6)

Kemalist devrimin kesintiye uğraması ile duraksayan demokratik devrimi tam bağımsızlığımız için, dün olduğu gibi bugün de tamamlamaktan başka bir görevimiz bulunmuyor! Bu görevimizi gerçekleştirdikten sonraki görevimiz ise”‘sosyalist devrim”dir.

Türkiye’nin bugünkü devrimci sloganı: ‘Yaşasın Tam Bağımsız ve Gerçekten de Demokratik Türkiye’dir.

Görevimiz: Ülkemizi emperyalist boyunduruk altından kurtarmaktır. Emperyalizmin ‘gizli işgal’ ettiği ülkemizi ‘İkinci Kurtuluş Savaşı’ ile tekrardan tam bağımsızlığına kavuşturmaktır. Yurtsever ordumuzu NATO’culardan arındırmak, ülkemizi hiçbir amacın ve hiçbir kimsenin jandarması haline getirilmesini engellemektir. Görevimiz kısaca tüm bunları başaracak olan devrimi, yani proleterya öncülüğünde Milli Demokratik Devrim’i gerçekleştirmektir.

Emperyalist sömürü, istila ve işgal var oldukça, “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” diyen Milli Demokratik Devrim teorisi de vardır ve var olacaktır. Üçüncü dünya ülkelerinin kurtuluşu Küba da, Vietnam da, Çin de olduğu gibi proleteryanın ideolojik öncülüğündeki Milli Demokratik Devrim yolundan geçmektedir.

Son olarak 68’in fikir babalarından Mihri Belli’nin sözüyle yazıyı noktalayacağım: “Hem milli bağımsızlık mücadelesini, hem sosyalizm mücadelesini birlikte yapacağız.’ diyen kimse de, ‘aynı zamanda tarlayı hem yabani bitkilerden arındıracağım, hem de bir yandan tarlayı süreceğim, fideleri ekeceğim’ diyen adama benzer. Çalışmada sıra, aşama hesaba katılmadan böyle çalışıldığı takdirde, öyle bir karışıklık meydana gelir ki; gayretli bağcımız bunun içinden çıkamaz.” (7)

Yaşasın Tam Bağımsız ve Gerçekten de Demokratik Türkiye!

Kocaeli’den Eray

Yararlanılan Eserler:
[1] Mustafa Kemal Atatürk – Nutuk (II. Cilt – Türk Devrim Tarihi Enstitüsü), söz 1921 yılına aittir.
[2] / [6] Mahir Çayan – Tüm Yazılar (Su Yayınları)
[3] Fahrettin Ege – Lenin’in Üç Zaman Sentezi (Bilim ve Sosyalizm Yayınları)
[4] Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresini Açış Nutku (Türk Tarih Kurumu Basımevi)
[5] THKP-C Savunması (68’liler Birliği)
[7] Mihri Belli – Milli Demokratik Devrim (Aydınlık Yayınları)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir