Aydınlarımızın devletçilik şaşılığı (İstanbul Direniyor)

“Devletin bekası”… burjuvanın kendi hukukuna bile onu sağlamak uğruna uymadığı o sihirli sözcük, o muhteşem buluş… Devletin, bugün sömürücü sınıfların baskı aracı olarak cezaevleri ve kolluk kuvvetlerinden başka bir şey olmadığını kavrayamama gafleti, pusulanın yönünü hep “devleti korumak” adına bir avuç parababasının büyük çıkarlarını korumaya itiyor aydınlarımızı.

Ağzından “devlet korumayı” eksik etmeyen, CIA tarafından uygulanmakta olan projelerde görevlerini “şak” diye yerine getirmek olanları (başta Tansu Çiller-Mehmet Ağar ikilisi ve MHP’li faşistler gelmek üzere) anladık. Fakat, kendisine yurtseverlik payesi veren aydınlarımız, bir bakıyoruz ki Türkiye’yi parçalamakla görevli, takiyeci proje partisi AKP’nin yedek gücü oluveriyor, daha 1 sene önce aramızdan bedence ayrılan M.Emin Değer’in söylemi ile “oltadaki balık” oluveriyorlar. Dolayısıyla devletin ne olduğunu, korunması gerekenin ne olduğunu tekrar hatırlatmak gerekiyor.

17 senedir Türkiye’nin başına bela olan AKP konusunda şu tespite sanırım kimse itiraz etmez: Bu organize suç örgütünü yaratan ülke (ABD), kullanım süresi dolan AKP’yi “delikten aşağı süpürme” hazırlığında. AKP gidince ne olacak, yerine ne gelecek? Burada çözümler ayrılıyor birbirinden.

Birinci çözüm önerisini biliyoruz, AKP’nin iktidarda kalması

Düz mantığın bile gerisinde bir düşünme şekli ile “AKP giderse, devletimiz sona erer” eşitliği kurularak AKP’nin tepe taklak aşağı düşüşü, ufak bir tekkenin çeşitli ufak tefek çıkarları doğrultusunda, onun gemisine (pardon, kayığına) binilerek, resmen engelleniyor.

Neden? Oysa AKP’nin tepe taklak gidişini hızlandırmanın ardından halk ile kucaklaşacak, onunla beraber değişimin kapılarını açacak bir sürü fırsat doğurmakta. Fırsat, defalarca ellerin tersi ile itilmekte. Yurtseverlerimiz ise eşgüdümden yoksun, önünü göremeden ilerlemekte.

Demek, ikinci çözüme geliyoruz; AKP’nin gitmesi… Bunun uğruna “her yol mübah” anlayışı ile davranmak da yine saydığımız grupların ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet edebiliyor. Dolayısyla, önce şunu kavramak gerekiyor: AKP’nin, hatta son söylemlere bakarsak, Beştepe’yi işgal edenin gitmesi ile yapacaklar sona ermiyor, görev devam ediyor. Yurtseverlerin bu çıkar amaçlı suç örgütünün ardında yer alan destekçileri TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK ve TOBB’un teşhiri ve yenilgisi gibi bir görevi de bulunmakta. Çünkü bahsettiğimiz “devlet” mekanizması, bu ekiplerin çıkarlarını sağlayan bir yapıdır. Daha birkaç gün önce güvenlik kordonu sağlamayı ABD’ye söz veren iktidar, sözünde istediği kadar sadık kalarak iktidarda kalsın. Ya da sözünden caydığı için cezalandırılarak “deliğe süpürülsün”. “Ortak çıkarların” bütünü olduğunu sandığımız “Yüce Devlet”, yepyeni bir sömürücü ile saydığımız ekiplerin çıkarlarını korumak adına yoluna devam edecektir.

Diyelim ki mevcut devlet yapısı, cemaatin ve AKP’nin el ele kevgire çevirdiği devlet yapısı, değişikliğe uğradı. Devletinden özel olarak fodlalananların, kapıkullarının aç kalması dışında bir şey olmayacaktır. Fodlacıların hiç doymak bilmeyen karnının doymasını, karunlaşmasını istemesi kendi doğasındandır. Ancak yurtseverlik etmek isteyen aydının olayın özünü kavrayamaması, düpedüz körlüktür.

Körlüğün yol açtığı eylemler ise birbirinden komik haller almakta. Ehven-i şer namına, AKP’yi kollayan “devletçi sosyalistlerimiz” türüyor aydınlar arasında. Sadece “malum tekke”de değil, Mustafa Kemal’i benimseyen, laik, yurtsever aydınlarımız içinde, anti-emperyalizm adına sosyalizm düşmanlarını savunmak gibi hareketler ortaya çıkıyor. Oysa Hikmet Kıvılcımlı, onları 50 yıl öncesinden uyarıyor:

“Avrupa’da hiçbir Sosyalizm devletçilikle başlamadı. Tersine, her Sosyalizmin, devletçilik yüzünden boynu altında kaldı. Almanya’da Lassalizm, bizzat Lassal’in öldürülmesiyle kapandı. Fransa’da Blankizm, “devletçi” “İş Atölyeleri” ile halk hareketinin başını yedi… Yani, devletçilik, ısmarlama değilse, kendi kendisi için dahi, bütün ütopyalar gibi uğursuzluk getirir.” [1]

Diğer bir komik eylem ise Beştepe Sarayı’nda açtığı karadelikle halkımızı soyup soğana çevirenlere “Cumhurbaşkanım” diye hitap edilmesidir. Kendine “muhalif” payesi biçenler bile bu ünvanı “Reis”e yakıştırmakta. Oysa Gani Müjde’nin senaryosunu yazıp, yönettiği film “Kahpe Bizans”ta Bizans Kralı’nın da söylediği gibi “Ben kendimin kralıyım!” Yani adam senin değil, kendi çıkarlarının reisi durumundadır. Ve kendisini hangi parababası takımı besliyorsa da, onun el öpeni olmaktadır. Halkın Kurtuluş Partisi’nin her zaman ortaya koyduğu gibi, kendisinin cumhurbaşkanı olmaya, kanuni olarak, ehliyeti bulunmamaktadır. Çünkü üniversite, hatta lise diplomasının geçerliliği ispatlanamamıştır. Dolayısıyla ortada bir cumhurbaşkanı bile yoktur, hatta ona cumhurbaşkanı demek, kendisinin suçuna ortak olmaktır.

Şaşı bakanlarımız, hala “ulusal yüce değerlerimiz” ayaklar altına alınacak diye göz yaşları dökerken, onun gözyaşlarının yarattığı denizi, yemeyen domuz oldu. Organize Suç Örgütü AKP, o gözyaşlarının üstünde büyüdü, palazlandı.

Peki, çözüm nedir? Yurtseverler olarak kimin tarafında olmalıyız? Bir avuç parababasına karşı, kim sömürülüyorsa, kimin ürettiğine el konuyorsa, kim o parababalarına karşı gerçekten mücadele ediyorsa onun yanında olmalıyız. Çünkü Hikmet Kıvılcımlı’nın da söylediği gibi, gerçek “ulus” onlardır. Yurtseverlik, o ulusu, vatanı korumayı gerektirir.

İstanbul Direniyor’dan Özgür

[1] Hikmet Kıvılcımlı – 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Derleniş Yayınları, Sayfa 3

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir