Av. Doğan Erkan – OHAL Komisyonu ne yapıyor farkında mısınız

Bilindiği gibi OHAL İnceleme Komisyonu, KHK müeyyidelerine yapılan itirazlar hakkında karar vermeye başladı. Biz, “kamu görevinden çıkarma” cezasına karşı yapılan başvurularla ilgili kararlarını değerlendireceğiz.

Görebildiğimiz kadarıyla ilk kararlarını, toplumsal olarak öne çıkan başvurulara (Nuriye Gülmen ve Semih Özakça başvurusu gibi), ve MİT Bylock listelerine göre verdi.

Semih’in yargılandığı ceza davasında beraat etmesine rağmen ihraç kararını değiştirmeyen OHAL İnceleme Komisyonu; Bylock meselesindeki onca gelişmeye (mor beyin, link ve IP yanıltması, wi-fi aracılığıyla bağlantı) ve dahası Yargıtay kararına rağmen, doğrudan ve yalnızca bu gerekçeyle başvuruları reddetti.

Bu yazımızın asıl konusu bu olmak ve bu noktaya az ileride dönmek üzere, komisyonun nasıl bir garabet olduğuna dair önceki tespitlerimizi kısaca özetlemeliyiz… Zira bu tespitlerimiz aynı zamanda komisyonun etkili bir başvuru yolu (effective remedy) olmadığı ve adil bir usul hukuku rejimine mündemiç olmadığına da delalet ediyordu…

OHAL İNCELEME KOMİSYONU NEYDİ?

685 sayılı “Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile” ile, aslında Avrupa Konseyi bünyesindeki en önemli komisyon olan Venedik Komisyonu raporunda önerilen Ad Hoc “Kurul”müessesesine öykünülmüştü.

9-10 Aralık 2016 tarihinde 109. Genel Kurul toplantısında komisyonun kabul ettiği bu görüşün 221. ve 222. Paragrafında şöyle denilmişti: “Venedik Komisyonu Türk resmi makamlarını diğer seçenekleri gözden geçirmeye davet etmektedir – örneğin kamu görevlilerinin görevden alınmalarıyla ve ilintili diğer tedbirlerle ilgili münferit vakaların incelenmesinden sorumlu özel bir geçici kurul oluşturulması gibi. Bu kurulun, hukuk kurallarının temel ilkelerine saygılı olması, özel kanıtları incelemesi ve gerekçeli kararlar vermesi gerekecektir. Bu kurul bağımsız ve tarafsız olmalı ve durumu öncesine döndürebilmek (status quoante) ve/veya uygun olan yerlerde tazminat verebilmek için yeterli derecede yetkili kılınmalıdır.”[1]

Bu durumda Komisyonu “status quoante” (durumu öncesine döndürebilme) imkanı açısından değerlendirelim…

Başvuru komisyonunu ihdas eden 685 sayılı KHK, açıkça şunu söylemektedir:

“…ilişiği kesilenlere ilişkin başvurunun kabulü halinde karar Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. Bu şekilde bildirilen personelin atama teklifleri; statüleri, unvanları ve yürüttükleri görevler itibarıyla başka kurumlarda görevlendirilmeleri mümkün olmayanlar hariç olmak üzere daha önce istihdam edildikleri kurumlar dışındaki kamu kurum ve kuruluşlarında eski statülerine ve unvanlarına uygun kadro ve pozisyonlara yapılır. Bu fıkra kapsamında kamu görevine iade edilmesine karar verilenlerden, yöneticilik görevinde bulunmakta iken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında, yöneticilik görevinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanları dikkate alınır.” (685 s. KHK md. 10).

Görüleceği üzere itirazın kabulü halinde dahi komisyona, kural olarak önceki kurumundan başka kuruma atama ve yöneticilik görevine geri vermeme sınırı getirilmiştir. Yani durumu öncesine döndürebilme yetkisi ve gücü komisyonda yoktur.

Daha sonra 694 sayılı KHK, 685 sayılı Başvuru komisyonu KHK’sına madde ekleyerek şöyle dedi: “başvuru komisyonunun geri alınmasına karar verdiği akademisyenler, Ankara, İstanbul, İzmir Dışındaki üniversitelere ve 2006’dan sonra kurulanlara öncelik verilmek suretiyle atanırlar (md. 198). Böylece komisyonun status quoante yetkisi keenlemyekun(hiç olmamış gibi) oldu.

Oysa AİHS’in birincil amacı, ihlalin hiç gerçekleşmediği noktaya dönüşü sağlamaktır. AİHM bu hususu Papamichalopoulos/Yunanistan kararında şu şekilde ifade etmiştir:

“Mahkeme’nin Sözleşme’nin ihlal edildiğini tespit ettiği bir karar, davalı devlete ihlali sonlandırma ve mümkün olduğu ölçüde ihlal öncesi durumu tesis edecek (restitutio in integrum) şekilde sonuçlarını gidermeye yönelik hukuksal bir sorumluluk yükler.”

Dolayısıyla Komisyonun zaten başvuruyu önceki hale getirme – status quoante- ve ihlal öncesindeki durumu tesis etme –restitutio in integrum- yetkisi ve işlevi hiç olmadığından, daha baştan etkili bir başvuru yolu olmamıştır.

Komisyonun kuruluşu, bileşenleri ve görevleri bakımından bağımsız ve tarafsız olamayacağına dair eleştirilerimizi de daha önce Odatv yazılarımızda aktarmıştık. Tekrardan kaçınalım ve atıf yapmakla yetinelim.[2]

KOMİSYON HANGİ HUKUK KATEGORİSİNE DAYANMALIYDI?

Elimizdeki emsal inceleme ve red kararlarında komisyonun büyük bir hukuksal yorum hatası içinde olduğunu söylemeliyiz. Komisyonun hukuki dayanağı (legal basis), tamamen hatalıdır. Dahası bu hata içinde AİHM’in “inandırıcı dayanak” ölçütlerine aykırılık (plausible basis) ilan edilmektedir.

Komisyon red kararlarında, “Değerlendirme Cezai sorumluluğunun bulunup bulunmadığından bağımsız olarak sadece kamu görevinde kalmanın uygun olup olmadığı yönünden yapılmaktadır” denildiği görülmektedir. Bu yaklaşım hem legal basis hatasıdır, hem de kalan dayanaklar plausible basis ölçütünden yoksun olmaktadır. Esasen Komisyon çaresizliğinden, yüz binlerce başvuruyu ceza yargılaması titizliği uygulamaktan ve adil yargılama usul prensipleri uygulamaktan kaçmaktadır.

Ancak biz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki kararını hatırlayalım:

Le Compte/Belçika kararında AİHM “Meslekten Men” şeklindeki disiplin cezasının idari olarak verilebileceğine dair “yargısal” yetkiyi kabul etmektedir. (Dolayısıyla “meslekten men” idari yetkisi AİHM’e göre aslında bir yargısal yetki kullanımıdır). ANCAK, karar birebir şu koşullardan bahsetmiştir:

“Ne var ki böylesi durumlarda sözleşme şu iki sistemden en az birinin uygulanmasını gerektirir:

– Ya yargısal organlarının kendileri sözleşmenin 6/1 fıkrasının (Adil Yargılanma hakkı) gereklerine uyum sağlarlar,

– Ya da bu şekilde uyum sağlayamıyorlarsa daha sonra tam yetkili ve 6/1 fıkrasının güvencelerini sağlayan bir yargısal organın denetimine tabi olurlar.”

Demek ki komisyonun, AİHS Adil Yargılama Hakkı ve bu hak kapsamındaki tüm diğer ilke ve türev haklara sıkı sıkıya riayet etmesi gerekirdi.

Her ne kadar sözleşme (AİHS), Adil Yargılanma Hakkı’nı doğrudan derogasyon (askıya alma) yasağına tabi tutmasa da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi “Adil Yargılama Hakkı”nın temel ilkelerinin de sınırlanamaz mahiyette olması gerektiğini takdir etmiştir. [3] Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin bu karar ve yorumuna daha sonra Venedik Komisyonu da 9-10 Aralık 2016 tarihli Türkiye OHAL raporunda atıf yaparak katılmıştır. Kaldı ki AİHM OHAL Tematik notuna göre, “mutlak gereklilik” ölçüsünde zorunlu olmadıkça sözleşmeden kaynaklanan haklar askıya alınamaz. [4]

AİHM KARARLARI…

Peki, Adil Yargılanma Hakkı uygulanması hangi hukuksal kategoriler için olmazsa olmazdır?

Yine AİHM kararlarıyla cevap verelim:

“Mahkeme, sözleşmenin 6. maddesi kişisel hak ve yükümlülükler bakımından belirleyici olan yargılamaları kapsadığını, devletin işlemine dayandırdığı yasanın idare hukukuna girip girmemesinin ve bu konuda karar veren otoritenin bir mahkeme veya idari kuruluş olmasının bir önemi bulunmadığını belirtmiştir.” (Ringeisen (Esas hk.) § 94)

“Disiplin suçu olarak nitelendirilen suçlar, sözleşmenin ‘Suç’ şeklindeki özel kavramının içine girebilirler. Devletlere suçları cezai alan dışına çıkarma konusunda takdir yetkisi bırakılması sözleşmenin konusu ve amacı ile bağdaşmayan sonuçlara yol açabilir.” (Öztürk, §49)

Mahkeme, ihlale konu hukuk kuralının 6. Madde kapsamında ceza hukuku ilkeleri bağlamında ele alınabilmesine dönük şu kriterleri de ortaya koymuştur:

– “Hukuk kuralının caydırma ve cezalandırma amacının bulunup bulunmadığı” (Öztürk, § 53)

– “Cezanın verilmesinin bir suçluluk tespitine dayanıp dayanmadığı” (Benham, § 56)

“Bir sözleşmeci devlet iç hukukunda bir suçu ceza hukuku kapsamında değil ama idare hukuku veya disiplin hukuku kapsamında değerlendirmiş ve böylece bireyi ceza yargılama hukukunun sağladığı güvencelerden yoksun bırakmış ise, diğer ölçüt kullanılarak suçun gerçek niteliği ve böylece uygulanması gereken muhakeme alanı belirlenir.” (Engel ve diğerleri, § 81-82).

“Ceza davalarında savunma haklarının güvence altına alınması, demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biridir ve 6. maddenin bu güvenceyi sadece teorik ve kağıt üstünde değil ve fakat pratik ve etkin şekilde kullanacak biçimde yorumlanması gerekir (Artico/İtalya, no. 6694/74). AİHM’in çok kez vurguladığı üzere, kamu yararı ne kadar güçlü olursa olsun, adil yargılanma hakkından feragat edilemez. Bu nedenle 6. maddede düzenlenen adil yargılama güvenceleri, en basit suçta da, örgütlü suçlar gibi en zor ve karmaşık suçlarda da uygulanır (Teixeira de Castro/Portekiz, no25829/94).”

“AİHM, bu nedenle bazı davalarda, 6. maddenin spesifik bir ihlalini saptamadan usulün bütün halinde adillik ilkesine (principle of fairness) aykırı olduğunu tespit etmiştir (Van Kück/Almanya, no 35968/97).”

“Silahların eşitliği ilkesi, taraflara karşı taraf karşısında ciddi bir dezavantaja uğramaksızın, davasını ileri sürme konusunda makul bir imkanın verilmesini gerektirir. AİHM, usul kurallarının birincil amacının, sanığı otoritenin kötüye kullanılmasına karşı korumak olduğunu belirtmektedir (Coeme/Belçika, no 32492/96).”

“Bunun yanında, yargılama hem hukuk hem de ceza davalarında çekişmeli olarak yürütülmeli ve taraflara, karşı tarafın sunduğu delil ve argümanlara cevap verme imkanı sunulmalıdır (RuizMateos/İspanya, no 12952/87).” [5]

AİHM’E AYKIRIDIR

Bu açıklamalar ışığında, kamu görevinden ihraç işleminin, nasıl adlandırıldığından ve işlemi tesis eden makamın adından bağımsız olarak, işlemin niteliği ve muhtevası gereği ceza yargılaması alanında ve temel olarak bu alana dair ilke olan “Adil yargılanma hakkı” bağlamında ele alınması gerektiği açıktır. Dolayısıyla Komisyonunun ifade ettiği, “Değerlendirme ceza, sorumluluğunun bulunup bulunmadığından bağımsız olarak yapılmıştır”yaklaşımı tümüyle AİHM müktesebatına aykırıdır. Fahiş biçimde legal basis hatasıdır.

Konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin ölçütünü göstermek bakımından ise, Mahkemenin 14.1.2015 tarih, 2014/100 E., 2015/6 K. Sayılı “Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 7. Maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. Maddesinin b fıkrasının ikinci cümlesini iptal eden kararına değinmek gerekir. Anılan karar “Hukuk devletinde ceza hukukuna ilişkin düzenlemelerde olduğu gibi disiplin hukuku açısından da Anayasa’ya ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşulu”nu düzenlemiştir. Dolayısıyla, disiplinel eylem, işlem ve kararlara da – hangi işlem türüyle olursa olsun – Ceza hukukunun temel ilke ve kurallarının uygulanması gereklidir.

“SAVUNMA HAKKI TANINMADIKÇA DİSİPLİN CEZASI VERİLEMEZ”

Bu bağlamda; adil yargılanma hakkının bir alt başlığı olan “Adil muhakeme hakkı” (DueProcess), Komisyon kararlarında ihlal edilmektedir. Adil yargılanma hakkının kapsamı olarak, adil muhakemenin gerçekleşebilmesi öncelikle savunma hakkının hayata geçirilmesine bağlıdır. OHAL İnceleme Komisyonu ise hiçbir aşamada başvurucuların savunmasını almadan karar vermektedir. Böylece komisyon, KHK’ların kümülatif/toptancı yöntemine devam etmiş olmaktadır. Dahası, temel bir anayasal düzenleme yok edilmektedir

Anayasanın, “Kamu hizmeti görevlileriyle ilgili hükümler” üst başlığında düzenlenen “Görev ve sorumlulukları, disiplin kovuşturulmasında güvence” alt başlıklı 129. Maddesinin 2. Fıkrası:

“Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına Savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez” şeklinde düzenlenmiştir.

Disiplin cezasının koşulu olan “savunma”, görevden almanın “evleviyetle” (argumentum a fortiori) koşuludur

Nitekim Venedik Komisyonu da Raporunun sonuç kısmında Hükümete şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“Türk resmi makamları, tüm vakaların kişiye özgü ele alınmasına ve sonuç olarak görevden alınmış olan kişilere ‘kendini savunma fırsatı’ vermesine imkan tanıyacak alternatif yasal mekanizmalar üzerine düşünmelidir.”

BAŞVURUCULAR AÇISINDAN MÜMKÜN OLMAMAKTA…

Adil muhakeme hakkının yerine getirilmiş sayılmasının diğer koşullarını AİHM;“Tarafların sunulan kanıt ve bütün görüşler hakkında bilgi sahibi olması hakkı”“ve bunlarla ilgili görüş bildirme hakkı” olarak belirlemiştir. (Lobo § 31, Vermeulen§ 33, agy,s.637) AİHM bu hakları silahların eşitliği ve çekişmeli yargı kapsamında ele almaktadır. Yine, “Barbera, Messegue ve Jabardo/İspanya” davasında AİHM, “delillerin tartışılması” hakkından bahsetmiş ve başvurucuya bu hakkın etkin olarak kullandırılmamasını ihlal olarak kabul etmiştir. Başvurucular ise, hangi kanıt ve görüşler sebebiyle hakkında “Milli güvenlik aleyhine yapılarla bağlantı” suçlaması yapıldığını bilememektedir. Bu suçlamanın sebepleri adeta gizli tutulmaktadır. Haklarında var olduğu Komisyon kararlarında ifade edilen “şahsi dosya”larda ne vardır, bunları kim düzenlemiştir, görülememekte, incelenememekte, bilinememektedir. Bu kanıt ve görüşlerin kendisinden gizlenmesi nedeniyle doğaldır ki bunlara karşı görüş bildirme hakkı da tanınmamıştır. Oysa bu iki hakkın tanınmamasını AİHM J.J./ Hollanda kararında adil muhakeme hakkı ihlali saymıştır. Diğer yandan “tanık dinletme ve tanık sorgulatma hakkı” (agy., s. 650) kullanmak da başvurucular açısından mümkün olmamaktadır. İhraçların de facto sebeplerinden birinin doğru-yanlış iç içe geçmiş ihbarlar müessesesi olduğu bizatihi hükümet yetkililerince dahi ifade edilmiştir. Bu durumda Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda kararındaki ölçütlere değinmekte fayda vardır.

Buna göre: “Genel bir kural olarak sanığa, aleyhte ifade veren tanığın beyanlarına, ya tanık ifadesinin alındığı sırada, ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında itiraz imkanı tanınmalıdır.” “Sözleşmedeki ‘tanık’ kavramının iç hukuklardaki tanık kavramından daha özerk bir şekilde yorumlandığı ve daha geniş bir anlama sahip olduğu belirtilmelidir” (Bönisch §31-32). Başvurucuların ise, dosyadaki tanık ya da tanık beyanı niteliğindeki hiçbir bilgiden haberdar edilmesi, tanık delilini ve tanık beyanı niteliğindeki sair delilleri incelemesi ve dahi tanık sunmaları mümkün olmamaktadır. Gerek ihracın yöntemi, gerekse komisyon adil usul işletmediğinden, esaslı bir delil aracı olarak tanıklık müessesesi de bu durumdan payını almıştır. Sonuç olarak Komisyon, tüm bu kararlara ve temel içtihadi karar olan Le Compte kararına aykırı biçimde, hiçbir adil yargılama mekanizması işletmeyerek, etkisiz bir prosedür yolu olmuştur. Demek ki Komisyon kararlarındaki “cezai sorumluluktan bağımsız değerlendirme” yaklaşımı AİHM hukukuyla taban tabana çelişik vaziyetedir. Mahkeme bilakis, esas hakkında bir ceza yargılaması kararı olmaksızın idari cezai disiplin -üstelik de memuriyete son verme biçiminde- tesisini ihlal olarak görmektedir. Belirtilmelidir ki, “Sözleşmenin 6/2 fıkrası aynı zamanda ‘Şüpheden Sanık Yararlanır’ ilkesini de içerir. İspat yükünün iddia makamından sanığa geçirilmesi masumiyet karinesini ihlal eder.” (Telfner-Avusturya) İhraç müeyyidelerinde suçluluğun kural, masumiyetin ispat edilmesi gereken olgu olduğu yönündeki fiili duruma ve yukarıdaki açıklamalarımıza bu bağlamda da dikkat çekmek isteriz. OHAL Komisyonu bu tersine suçluluk karinesini KHK’lara paralel olarak sürdürmektedir. Masumiyet karinesinin bir alt başlığı da isnat edilen suçu öğrenme hakkıdır. (agy, s.645). Bu hakkın yerine gelmiş sayılması için ise, “isnadın mahiyeti ve sebebi hakkında detaylı bilgilendirme, suç fiillerinin yerinin ve zamanının gösterilmesi” gereklidir (agy., s. 645) Nitekim Mattoccia/İtalya kararında AİHM “isnad edilen suçun maddi olayları hakkında yeterince bilgilendirilmeme” haline ihlal kararı vermiştir.

CEZA YARGISI BYLOCK İÇİN NE DEMİŞTİ?

Yargıtay 16. Ceza Dairesi 15.02.2018 tarih, Esas No: 2017/3932 Karar No: 2018/345 sayılı kararında, Bylock’un bir örgüt suçuna delalet edebileceğini ifade etmekle birlikte, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun kesin bir kanaate ulaştıracak şekilde araştırılması gerektiğini ifade etmiştir.

Karar şöyledir:

“ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olduğunun kabul edildiği dikkate alınarak, somut dosyada sanığın ByLock kullanıcısı olup olmadığının atılı suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında; kovuşturma aşamasından sonra dosya içerisine konulduğu anlaşılan ve sanığın ByLock kullanıcısı olduğunu bildiren ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının ve inceleme tutanaklarının CMK’nın 217. maddesi uyarınca duruşmada sanık ve müdafiince okunarak diyecekleri sorulduktan sonra yargılamaya devamla bir hüküm kurulması gerekirken, sanığın ByLock kullanıcısı olduğuna dair Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen yetersiz ve eksik araştırma tutanağına dayanılarak mahkumiyet kararı verilmesi” sebebiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.

Yukarıdan beri anlattıklarımız tam olarak bu noktaya varmak içindir. Komisyonun, Emniyetin eksik bir araştırma tutanağına dayanarak karar verilmesi; buna karşın başvurucuların savunmasının alınmaması, delillerin gösterilmemesi, tartışılmaması, tanık dinletilmemesi, tanık beyanlarının görülememesi, bilirkişi incelemesinden faydalanılmaması, bylock iddiasının “örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespit” edilmemesi ve onlarca adli ve adil yargılama ilkesinin ihlali… OHAL İnceleme Komisyonu, Ceza Yargılaması ilke ve kurallarından uzaklaştıkça bu ihlallere gömülmektedir.

Sonuç olarak; OHAL İnceleme Komisyonu, OHAL hükümeti ile Avrupa hukuk kurucuları ve uygulayıcıları arasında bir mutabakat olarak kurulmuştu. Ancak Avrupa insan hakları hukukunun içtihadi hiçbir kuralını karşılamayan komisyonun karar verme usulü, etkisiz bir yol olduğunu ve Adil Yargılanma Hakkı ile türev haklarını ihlal etmek üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. “İdari dava yolunda bu ihlaller tartışmalıdır”. Gerek Anayasa Mahkemesi, gerek AİHM pek çok kararında, ulusal/yerel mahkemeler önünde tartışılmamış iddiaların yalnızca kendilerine yapılmış ihlal tespitleri aşamasında ileri sürülmesini dinlememektedir. Bu nedenlerle yukarıda saydığımız adil yargılanma hakkı/etkili başvuru yolu ihlalleri, OHAL Komisyonu kararlarına karşı açılan idari davalarda özetle de olsa ileri sürülmelidir. Komisyon kararlarına karşı idari dava açma süresinin 60 gün olduğunu, davaların Ankara İdare Mahkemesinde dermeyan edileceğini, bu davadan sonuç alınmaması (istinaf/temyiz aşamaları da dahil) halinde AİHM’in, Anayasa Mahkemesi başvurusu sürecinin tüketilmesini şart koştuğunu da hatırlatalım.

Adalet yoksa da, adaletin mücadelesi vardır.

[1] Bkz. Venedik Komisyonu raporu, s.47

[2] https://odatv.com/bu-yaziyi-okumadan-khklara-itiraz-etmeyin-2501171200.htmlhttps://odatv.com/kendi-khksina-bile-aykiri-komisyon-kimin-sorununu-cozecek-1306171200.html.

[3] CCPR, Genel Yorum no. 29, Olağanüstü Haller (madde 4), CCPR/C/21/Rev.1/Add.11 (2001), paragraf 10 ve sonraki paragraflar

[4] bu konuda bakınız daha önceki yazımız: https://odatv.com/bu-yazi-ohal-magdurlari-icin-rehber-olacak-1309161200.html

[5] Karar atıf ve alıntıları için: “Ölü Doğan Çocuk: 685 Sayılı KHK ile Kurulan OHAL Komisyonu”, Yrd. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK, http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2017-1/3.pdf, S.76-79

Avukat Doğan Erkan
OdaTV

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir