45 yıldır olamayan “devrimcilik” üzerine

kursu-otugeniHikmet Kıvılcımlı’nın adı kullanılarak, kağıt israfı diyebileceğimiz bir kitap çıktı geçtiğimiz yıl. Tabii ki çalışmaları böyle nitelendirmek yetersiz olacaktır, ancak söz konusu CIA sosyalizminin temsilcisi olunca, onun adını en az şekilde anarak, yaptığı saptırmaları tek tek ortaya koyacağız. Böylece kendisinin tanıtımı yapılmamış olur, ona değer verdiğimiz sanılmamış olur. Malum, bazen işçi kardeşler “şunlarla niye uğraşırsınız” derler, haklıdırlar. Geçmişleri karanlık olan bu kişilerin bu derece anılması bile kendimize haksızlık olacaktır.

Karşımızda TİİKP geleneğinden kopma, Perinçek’in öğrencisi biri mevcut. Sonrasında Kaypakkaya’nın yuvarına dahil olan bu kişinin (bu ekipler içinde Türkiye solunun en provakatör hareketi ESP de var) adı çok sayıda devrimcilik dışı olayla anılmakta. Kendisi için yazılan şu tanımlama doğru olacaktır sanırız;  “Küçük burjuva aydın özellikleri, mekanik ve tek yanlı yaklaşımları, örgüt içi mücadelede komplocu, sekter eğilimleri ve bir uçtan öbür uca yaşanan gelgitler, örgütsel yaşamı boyunca teorik, politik çizgisini yerli yerine oturtmayı son yıllara kadar başaramamış, Marksist-Leninist klasikleri dogmatik ve kopyacı bir biçimde özetlemekten öteye gidemeyen kedine özgü fikirleri, çözümleri olmayan…”

45 senelik önyargılarını da kağıt yığınlarına basarak kağıt israf etmiş, yazık olmuş. Kitap için Doğu Perinçek’in “Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi” kitabının hacimleştirilmiş ve daha da demogojilerle dolmuş hali diyebiliriz. Sanırız, Nurullah Ankut’un Perinçek’i matematiksel bir biçimde sıfırladığı  “Bin Kalıplılar” adlı kitabında, TİİKP ve TKP/ML’nin ideolojik temellerinde patlattığı dinamitler, kendi bilinçaltında derin yaralar bıraktı.

Kendisi bu kitapta bahsettiği konular üzerine bir röportaj verdi, biz de bu röportajdaki söylemlere değineceğiz. [1]

Röportaj, birkaç samimiyetsiz beğeni bildiriminden sonra kara çalma gayet öznel bir biçimde başlıyor. “Son derece üretken bir araştırmacı olan bu figürün söylediklerinin yüzde 90’ının yanlış olmuş olması halinde bile bu özelliği ve bu konudaki kararlılığı onu “özgün” kılmaya yeterdi.”

Böyle bir ölçüyü hangi alet ile ölçmüş merak ediyoruz. Ayrıca kime göre yalnış? CIA sosyalizmine göre ise doğrudur, %90 oranında bu ekletik, karşı-şovenist, işbirlikçi düşünce ile uzlaşmadığımız doğrudur. Gerçekten de yazının %90’ında bu ekletikliğin yansımaları bulunmakta ve Kıvılcımlı açık biçimde tahrif edilmekte.

Kendisinin en çok takıntılı olduğu konu, ordu gençliğinin rolü… Bu konuda Hikmet Kıvılcımlı’nın darbeci olduğunu belirttikten sonra, Hikmet Kıvılcımlı’yı okumadığını netçe ortaya koyan şu cümleyi kuruyor. “Kıvılcımlı buna bağlı olarak işçi sınıfının öncülerinin, “proletarya aydınları” olarak nitelediği genç subayları ikna ederek/etkileyerek ülkeyi sosyalizme ya da en azından demokratik devrime götürebileceğine, hatta işçi sınıfının pratikte de bu anlayışa uygun bir tarzda davranması gerektiğine inanıyordu.”

Öncelikle Hikmet Kıvılcımlı, genç subayları proletarya aydını olarak değil, burjuva aydını (yani küçük burjuva bir tabaka) olarak değerlendirmektedir. Peki bu beyefendi nereden uydurur? Çünkü yarım okumuştur. Yarım okuduğu için de, ilkede netçe ortada, ancak taktikte esnek bu kavramları kavrama yetisine sahip değildir.

Hikmet Kıvılcımlı, bu konuda “Durum Yargılaması” adlı kitabında şu görüşleri ortaya koymuştur.

Şimdi, Ordunun bu yapısı, küçükburjuva yapısı gözönünde tutulursa: Devrime de gider, Faşizme de gider. Biz onun devrime giden yanını değerlendirmek, tutmak ve elimizden gelirse kazanmak zorundayız. Ve bunun için ama, sadece ona küfretmekle, yani Orduya karşı çıkıp aramızı bozmakla hiçbir şey kazanılmayacağını, tam tersine onu kazanmak için ayrıca bir savaş vermek gerektiğini unutmayacağız. Yani bizim bilincimiz bunu emreder.” (Hikmet Kıvılcımlı – Durum Yargılaması, Derleniş Yayınları)

Tabii ki kendi turist sol ideolojisine yurt dışında mürit bulmak adına böyle yazacaktır kendisi. Devam ediyor çok bilmiş beyefendi.

“Tüm kültürel-entelektüel birikimine rağmen tutarlı bir Marksist bakış açısına sahip olmaması, bir başka deyişle genel olarak burjuvazinin dünya görüşünün etkilerinden ve özel olarak Türkiye sol hareketini kuruluşundan bu yana etkisi altına almış olan Türk milliyetçiliğinin, Kemalizmin ve hatta ordu yanlılığının ve İslami önyargıların basıncından kurtulamamış olması Kıvılcımlı’yı ağır, hatta yer yer sıradan bir Marksizm sempatizanının bile yapmayacağı hatalı saptamalara sürüklemiştir.”

Öncelikle doğru tanım Marksizm-Leninizm olmalıdır ancak Marksizm-Leninizmi tahrif eden tüm post-modernistler gibi Marksist kelimesini kullanıyor. Hikmet Kıvılcımlı’nın Marksist-Leninist bakış açısına sahip olmadığını söyleyenler, bugün gerici bir hal aldığını kabul ettiğimiz Hristiyanlığın Engels tarafından “devrimci bir parti” olarak değerlendirildiğini görseler ne düşünürlerdi acaba. Hatta o günün koşullarında Kuvayimilliyeci hareketi devrimci olarak değerlendiren Mariategui, Minh ve diğer komünistleri görseler ne düşünürlerdi. Kaldı ki Hikmet Kıvılcımlı, hiçbir zaman bankaların kubbesi altına sığınan parababaları takımını, tefeci-bezirganları, ırkçı takımını müttefiki olarak görmemiştir, hatta bunların bakış açısını da ilk teşhir eden kişidir. Kıvılcımlı’nın derdi, iki cami arasında binamaz olanları cephesinde toplamaktır. Bu çok ince bir sanattır, Kıvılcımlı kendi elindeki veriler ile birlikte bunu en iyi şekilde bu yolun açılması için çırpınmıştır ve bedeli olarak 55 yaşında zindanlara sürülmüştür.

Şunu net biçimde kabul edebiliriz, günümüzün yeni keşifleri doğrultusunda, yeni bilgilerle Kıvılcımlı’nın verileri geliştirilmelidir, buna kimse itiraz edemez. Ancak bay çokbilmiş bunu yapmıyor, Kıvılcımlı’ya kara çalıyor her satırda. Devam edelim.

“İttihat ve Terakki’nin Ermeni halkına -o zaman var olmayan bu sözcüğü kullanmamakla birlikte- jenosit uyguladığını kabul etmiş (“Kürtlükle Türklük, Ermenileri, dünyada ender görülmüş sinsi bir vahşet içinde katliama uğrattı”)”

Yine bu konu, sanırız Sevrci Sahte Soytarı Solun en çok çarpıttığı konulardan biridir. Kıvılcımlı’nın yazısının tamamı değil, sadece bu kısmı alınarak, Kıvılcımlı’nın Ermeni sözde soykırımını tanıdığını iddia etmeleridir. Halbuki Kıvılcımlı’nın sonraki bölümlerde konuyu açtığında, sadece tek bir ulusun değil, her iki ulustan sömürgeci zümrelerin terör uyguladıklarını ve SSCB’nin bu konuda çözüm sağladığını yazdığını görmezden gelirler. Bay çokbilmişin yazdığı kitapta bu konuya yer veriliyor ve başlığı şu şekilde; “Ekim Devrimi Türk-Ermeni sorununu çözdü mü?”

Evet, Ekim Devrimi bu sorunu çözmüş”tü”. Sizin gibi karşı-şoven ekipler, emperyalist metropollerde bir yandan fon yerken, bir yandan emperyalist ABD ve AB’nin çıkarları doğrultusunda bu tezlere sarıldınız. Doğu Perinçek kanalıyla da (yani TİİKP grubu zamanında) bu şovenist tezi halklara yedirmeye çalıştınız. Azerbaycan’da, Ermenistan’da, Türkiye’de yıllarca bu görüşleri sokuşturdunuz. Sorunu yeniden yaratan siz oldunuz.

Kıvılcımlı’nın yazısında bahsettiği konu, net biçimde Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında techir uygulamasında bulunan İttihat ve Terakki’nin, Kürt aşiretleri ile birlikte yıllarca kan davası güden halklar arasında ortaya çıkan katliamlardır. Aynı şekilde, Ermeni burjuvalarının güttüğü çeteler, işgal orduları ile birlikte, aynı kin duyguları ile Müslüman halkları katliama uğratmıştır. Bunların nasıl yapıldığı, Paris Görüşmelerinde Ermeni lider Bogosyan tarafından açıkça itiraf edilmiştir. Tabii ki bunları görmek istemezler. Onların yine bilmediği başka bir şey ise, Ermeni Bolşeviklerin kendi elleri ile Türkiye’yi kurtardığı, Rus Çarlığı işgaline son verdiğidir.

Bugün bizim için 1915’te yaşanan olaylar ve devamında gelişen süreç karşılıklı katliamların olduğu süreçlerdir. Bunu belirten başka bir yoldaş daha var, o da Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu olan Mustafa Suphi’dir.

”Türk ve Kürtlerin Ermenileri, Ermenilerin Kürtleri ve Türkleri takibe, mahva, yok etmeye koşmaları; bu fetihlik davasında medeniyetleri vahşiyetle yoğrulmuş Avrupalı emperyalistlerin insan ruhuna ektikleri, akıttıkları zehir; bu, masum milletler arasında kast ile sokulan, din ve millet hırslarıyla yakılan bir düşmanlık; Ermenilere Anadolu’nun yarısını vaad edip sonra Türk ve Ermeni milletleri arasında katliamlar ve yağma ateşleri yakıp, daha sonra da tutuşturdukları bu yangını söndürmek için Küçük Asya’nın işlerine karışmak…

Anadolu’yu ne Türklere, ne Kürtlere, ne de Ermenilere değil, ancak kendilerine almak…

İşte onların maksatları…

Bu hakikati Türk ve Ermeni işçi ve köylüsünden bilmedik, anlamadık hiç kimse kalmamış olmalı;

Bu hakikati halka anlatmak ve o feci cinayetlerin önünü almak, Türk ve Ermeni iknılâpçıların ve bu inkılâpçılardan özellikle komünist enternasyonalistlerin vazifesidir. Türk emperyalistleriyle Ermeni burjuvaziyasının bu iki halkın mahvına yürüyen hareketlerini takip ve bu hususta bütün dünyayı aydınlatma Türk komünistlerine düştü; bizler üstümüze düşen bu işi bütün imkânsızlıklarına bakmadan elden geldiği kadar işlemeye çalıştık; bundan sonra da çalışacağız, fakat bu husustaki uğraşın bir kısmı da Ermeni yoldaşlara kalıyor.

Enver Paşa’dan fukara halka bir fayda gelirse, Taşnaksütyûnlardan iyilik beklenebilir, fakat Ermeni enternasyonalist dostlarımız bizim en büyük ümitlerimizi temsil etmektedirler…” (Mustafa Suphi, Yazar: Hamit Erdem, Sel Yayınları)

Bu konunun ardından devam ediyor çarpıtmalarına;

“Kıvılcımlı’nın bu önderlikler hakkında yaptığı değerlendirmelerde en fazla dikkatimi çeken noktalardan biri de onun, “ekonomi” ile “politika” ya da sömürücü sınıflarla devlet aygıtı arasındaki kopmaz bağı görmezden gelme ve koparma eğilimidir. Kapitalizm öncesi için bütün kötülükleri tefeci-bezirgan sermayenin, kapitalizm dönemi için de esas olarak finans kapitalin sırtına yıkarken, ordunun ve devlet aygıtının rolünü azımsamakta ve bazen de tümüyle gözardı etmektedir. Sömürücü egemen sınıfla ordu ve devlet arasındaki bağı koparma eğilimi, ordunun devrime kazanılabileceği, hatta Türkiye’de ve Arap-İslam dünyasındaki diğer eski Osmanlı kalıntısı ülkelerde devrimde “vurucu güç” rolünü üstlenebileceği yolundaki hatalı saptamasına temel oluşturur.” 

Hikmet Kıvılcımlı’nın devlet tanımında, net biçimde devletin öz niteliğinin kolluk kuvvetleri ve cezaevleri olarak tanımlamasını yine okumamıştır bu kişi. Dolayısıyla aradaki bağı kopardığı söylemi boşa düşmektedir. Devrimin başarıya ulaşması ve burjuva sınıfı üzerinde otorite kurulması adına en önemli işin, bu tabakaların devrime katılması olduğunu da unutmaktadır. Bu iki durum çelişkili görünse de, özellikle de coğrafyamızda gerçekleşen çok sayıda politik devrimde bu durum görülmüştür. Parababalarının baskı aracı olan kolluk kuvvetleri, yine onların hükümetlerine karşı silahlarını çevirmiştir.

Kendi ülkemiz açısından bakarsak, 1971’de gerçekleşen darbe ile birlikte TSK’dan ihraç edilen binlerce subay kimdi? 1960 politik devrimini gerçekleştiren ve sonrasında bu devrimleri yeterli görmeyerek, hayatları pahasına devrimlerine devam edenler kimlerdi?

Burada neden finans-kapitali ya da tefeci-bezirganlığın rölünü “küçük” göstermeye çalışıyor? Bizce onların kalemşörü olduğu için. Sanki TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK ve TOBB, çıkarları gereği TSK’yı bir gecede tasfiye emrini vermemiş gibi düşünüyor. Sanki bu orduya yıllardır CIA ile bağı açık olan bir organize suç örgütü dahil edilmemiş gibi konuşuyorlar. Karşı-devrimciler bile bu durumu kavrayarak senelerdir operasyonlar yapıyor, kendilerine yakın silahlı organize suç örgütleri kuruyorlar (ülkü ocakları, SADAT), lakin turist sol bunu kavrayamıyor.

Soralım peki, SSCB’nin ideolojik ve manevi desteği ile bütün Ortadoğu’da burjuva sosyalizmi de olsa ilerici iktidarlar kurulmamış mıdır? Her yanda devrimler olmamış mıdır? Portekiz’deki Karanfil Devrimi gerçekleşmemiş midir mesela? Bunların hepsi oldu, olacaktır. Toplumun içinden yetişen çocuklar, büyüdükçe her ne ile güdülenirse güdülensinler, toplumun sorununu kavrayacak ve davranışa geçeceklerdir.

Fransa, İtalya gibi ülkelerde patlak veren görkemli 1968 gençlik ve işçi eylemlerini bir “provokasyon” olarak değerlendirmesinde de gösteriyor kendisini.

Bu yazıya bir kaynak vermemiş ancak bu sözünün aksine Hikmet Kıvılcımlı, açık biçimde bu eylemleri bir isyan olarak görüyor. Hem de 1968 yılında.

“Gençlik ne yapıyor? Şimdiki yaşlılarımız, 19. yüzyıldan yadigâr kalmış katı Makineleştirilmiş kafalarımızla olanları tartamayız. Başka, yeni terazi gerek. 20. yüzyılın suplesli, yumuşuk kimya, elektrik, elektron çağındayız.“

Gençleri anlamak için kendisini onarmaya, gençliği anlamaya çağıran bir kişi nasıl bu eylemleri provokasyon olarak görüyormuş? Durumu açığa kavuşturalım, bay çokbilmiş, pek de bir şey bilmiyor. Kulaktan dolma olarak, Hikmet Kıvılcımlı’nın anarko-sendikalizm girişimlerini, Genel Grevi eleştirmesini böyle yorumluyor bizce. Ona göre genel grev putunu eleştirmek, o isyanlara düşmanlıktı. Kaynak gösterilmediği için, biz de böyle değerlendirebiliyoruz ancak.

“1970’de yazdığı bir kitabında Akdeniz bölgesinde yaşayan Arap yurttaşlarla (“Arapça konuşan Türkler”) Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan Kürt yurttaşları (“Kürtçe konuşan Türkler”), emperyalizmin ajanları olarak gösteriyordu:

“Finans-Kapital Türkiye’yi her türlü İç Devrimden sakındırmak ve her türlü Karşı-Devrime zorlamak için, söz yerinde ise, bir DIŞ DEVRİM plânlamıştır. Bu dış-devrimin de 2 stratejik şehrini seçmiştir: ADANA-DİYARBAKIR… Bu iki şehrin mihveri, Arapça-Kürtçe konuşan Türklerin mihveridir. Amerikan Emperyalizmi, eski İngiliz casusluğunun izinden yürüyerek, devrimci Türkiye’yi o mihvere basarak ikiye parçalamak yolunu daha açıkça ortaya koyamazdı.” [İkinci parafraf Hikmet Kıvılcımlı’dan alıntı – T.D.]

Yine amacından farklı değerlendirilen bir bölüm… Öncelikle Hikmet Kıvılcımlı’nın, bu yıllarda iddia edildiği gibi şovenizm batağına düşmediğini ortaya koyan şu yazısını burada netçe aktaralım.

“TİP, TÜRK İŞÇİ SINIFI… öncülüğü etrafında toplanmış.” “TİP, Olayları TÜRK İŞÇİ SINIFI… açısından değerlendirir.” Parti’nin adı “TÜRKİYE İşçi Partisi”, “Türkiye”de, nüfus kâğıdına rağmen kendisine “Türk”ten başka ad veren yığınlar var. Programa göre, öncü sınıf: “TÜRK İŞÇİ SINIFI” dır. Bilerek mi bu şovenizme düşülüyor, bilmiyerek mi? Hepsi bir. Hatta bilmiyerek pot kırmak daha tehlikeli. Çünkü pot iç derinliklerden geliyor ve en çok Bilgi ve Bilinç kesinliği istiyen katta, bilgisizlik ve bilinçsizlik kirli çamaşırları sergileniyor.”

Hikmet Kıvılcımlı, 5 sene içinde bu önemli ilkeyi unutmuş olabilir mi? Hem de TİP’e önerirken… Dolayısıyla 1970 yılındaki yazı aslında net olarak bugün de yaşadığımız olayları vurgular. Hikmet Kıvılcımlı, net biçimde emperyalizm ve tefeci-bezirganlık desteği ile Kürt ve Arap burjuvalarının işbirliği yapacaklarını ortaya koymaktadır. Bunlara “Türkler” denmesinin nedeni ise, ulus olarak Türkiye’nin içinde yer almayı tercih ettikleri ve Kürt ulusunudan – Arap ulusundan olmayı kendi çıkarlarına görmedikleri anlaşılır.  Bu şekilde, Kürt – Arap bilincine sahip sömürülen kitleler ile çıkarları Türk burjuvazisine bağlı zümre ve tabakaları birbirinden ayırmış olur. Hikmet Kıvılcımlı, zaten Kürt ulusunun durumu ile ilgili olarak diğer konuşmalarında netçe açıklanmıştır.

“Kıvılcımlı’nın bu mesafeli duruşunu daha da pekiştiren bir faktör de, hep yeraltında kalmış ve kitle hareketi deneyimi edinememiş olan TKP’den devralmış olduğunu düşünebileceğimiz provokasyon fobisidir. Onun 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarının devrimci gençliğinin ve bu gençler arasında filizlenen radikal devrimci örgütlere yönelik uyarı ve eleştirileri önemli ölçüde haklıydı; ama özellikle 1970-71 dönemecinde bu uyarı ve eleştirileri son derece itici ve kırıcı bir üslupla yapıyor ve hatta o dönemin devrimci önderlerini provokatör, polis ajanı olarak niteleyebiliyordu.“

Burada aslında bir CIA sosyalistinin güya kırılan gönlünün itirafı var. Haksız mı çıktı Hikmet Kıvıclımlı Perinçek’e CIA sosyalist derken? 9 yıl sonra, Perinçek 12 Eylül faşizmini savunmuyor muydu? THKO ve THKP/C örgütlerinde, önder yoldaşları yanlış yönlendiren, hatta onları mahkemelerde yalnız bırakanlar yok mudur? Kıvılcımlı haklı çıktıysa, bugün ona fobi biçmek neyin nesidir? Tam da çuvaldızın kendisine battığının göstergesidir.

Bu arada, bay çokbilmişin TİİKP geçmişinden dolayı CIA sosyalistliği tecrübesinin de olduğunu unutmayalım. Her ne kadar inkar etseler de, TKP/ML kurulmadan önce bu örgütteki provakasyonları yöneten ekipte kendisi de yer almaktadır.

“Buna karşılık Kıvılcımlı, iktidarda bulundukları dönemlerde şu ya da bu gerici klik hakkında fazlasıyla iyimser anlatımlar kullanıyor ve onları halk için bir şeyler yapmaya teşvik etmenin yollarını arayan pragmatik bir politikacı gibi davranıyor. Bunlar arasında; 1930’ların sonlarının İsmet İnönüsü’nü, 1950’lerin Adnan Menderesi’ni, 1960’ların başlarının Milli Birlik Komitesi’ni ve hatta 1970’lerin başlarının Tağmaç cuntasını sayabiliriz. Aynı Kıvılcımlı’nın, iktidarı yitirdikleri koşullarda lider ya da klikleri -örneğin 1950’lerde İsmet İnönü’yü ve 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Bayar-Menderes kliğini- hedef alması, bu pragmatizm etiketinin haklı olduğunu gösteriyor.”

Hikmet Kıvılcımlı’nın “Legaliteyi İstismar” noktasında ortaya koyduğu mektupları, yazıları hedef alınıyor bu sözler ile. Hikmet Kıvılcımlı, bu yazılarda karşı tarafın ideolojisini kabul etmiyor, asgari müşterekte de birleşmiyor. Kendi asgari programından parçalar gerçekleştirerek, bu noktadan finans-kapitalizmin tıkadığı gözeneklerin açılmasını ve evrim sürecinin kısalmasını amaçlıyor. Bir taraftan da takip eden yığınlara kendi programından parçalar sunuyor. Karşı-devrim cephesinde kalmaya devam eden ekipleri ise “nasıl yapmamalı” örneği olarak ortaya koyuyor. Burada Kıvılcımlı’nın hangi yazıda, hangi ilkelerinde esneğinin ortaya koyulması gerekirken, zaman şartlarından kopuk bir eleştiri yapılıyor. Doğaldır, ne de olsa amaç kara çalmak.

Ama aynı devrimci Kıvılcımlı, “ulusal kurtuluş savaşı”nı abartıyor ve 1930’ların Türkiyesi’nin dış politikasını “anti-emperyalist olarak olarak niteliyordu; örneğin, “Meşrutiyet burjuvazisi” olarak nitelediği İttihat ve Terakki ile “Cumhuriyet burjuvazisi” olarak nitelediği Kemalistler arasında temel bir ayrılık bulunduğunu, birincisinin “anti-Bolşevik,” ikincisinin ise “pro-Bolşevik” ve onun liderinin de “küçük burjuva” olduğunu ileri sürebiliyordu:”

Kıvılcımlı için sanırız yazıda yazılan en doğru yazı budur, ancak eksiktir. Çünkü Kıvılcımlı, bu sözü söylerken, aynı zamanda Türkiye Finans-Kapitali’nin içeride malını kimseye kaptırmayan emperyalist olduğunu da ortaya koymuştur. Hemen bu konudaki görüşünü aktaralım.

“Hiç unutmayalım. Kemalizmin Emperyalizme düşmanlığı, Emperyalizmin Türkiye Fakir Halkını, emekçi köylü ve işçilerini ezdiği, soyduğu için değil; bu eziş ve soyuşta aslan payını kendine ayırdığı ve Türk Burjuvazisine artıdeğer ve fazla-ürünlerden yalnız kırıntı bıraktığı içindir. Türk Burjuvazisinin Emperyalizme düşmanlığı, koyunlarını komşusuna sağdırmak istemeyen mal sahibinin düşmanlığı türündendir. Bir gün koyunlar: Biz koyun değiliz, insanız, diye ayaklanırlar ve mal sahiplerinin sağmalı olmaktan kurtulmak için birleşirlerse; o zaman dost, düşman, mal sahibi komşuların ortak tehlikeye karşı birleşmeleri mümkündür.” (Hikmet Kıvılcımlı – Yedek Güç: Ulus[Doğu])

Yine şu kafa karışıklığını da gidermek için hatırlatalım, Birinci Anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal, kendisi küçük burjuva kökenli olsa bile gerçekleştirdiği devrimin öncü gücü, güdücüsü Anadolu Burjuvazisi ve sayıları fazla olmamakla beraber büyük toprak sahipleri olmuştur. Diğer tabakalar(köylülük, gençlik, çeşit çeşit esnaf, aydın) ve işçi sınıfımız ise devrimin yedek güçleridir.

Son dönemde burjuva sosyalizminin gölgeler saldığı tarihçiliğin dumanından gözüken gerçeklik ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu süreçte Sovyetler Birliği’nin neredeyse tek müttefiki olmasıdır. Ancak SSCB önderlerinin belirttiği gibi, bu müttefiklik Kemalizmin sınıf karakteri dolayısıyla her zaman ikircikli olmuştur.

“1918’in sonlarından itibaren Anadolu’nun değişik yerlerine İngiliz, Fransız, İtalyan ve Grek askerlerinin girmesi karşısında bile sessiz kalmayı seçen, ancak Grek ordusunun İzmir’e çıkartma yapmasından sonra Rumelili ve Kafkas ağırlıklı Teşkilat-ı Mahsusa önderliğinde “ulusal direnişe” çekilen ya da zorlanan bir halktan söz ediyoruz. Bu halkın, başından itibaren Kemalist yanılsamalarından kurtulamayan ya da Kemalizm kuyrukçusu bir siyasal çizgi izleyen TKP’ye itibar etmemesi ve bu anlamda bu örgütü “yalnız” bırakması hiç de şaşırtıcı sayılmamalı.”

45 seneyi aşkın süredir tekrar edilen ezber burada da kendisini gösteriyor. Sanıyoruz kitabı tek cümlede özetlersek, şu söz orada yer alacaktır: TKP, Kemalist Kuyrukçusudur. O zaman tabii ki kendilerine sormak gerekir, neden TKP adını almışlardır ve neden hala bu adı SİP gibi, Ürün çevresi gibi kirletmektedirler? Bal gibi bilmektedirler ki, TKP’de önder kadro hataları olsa bile, TKP’nin program olarak Kemalizm, yani Celal Bayar’ın güttüğü Finans-Kapital ekipleri ile uzlaşmadığı ortadadır. Bir parababası solcusu olarak, soyulan, sömürülen Türk halkının TKP’ye yıllardır itibar etmemesi karşısında sevinç çığlığı atıyor. Türk ve Kürt halkları her türden şeriatçı, burjuva, kontgerilla organize suç örgütlerine itibar etmesi, kendisi açısından daha tutulur durumdadır. Yeter ki TKP’ye itibar etmesinler!

Sanki bu ülkede yıllardır Finans-Kapital tarafından uygulanan anti-komünist terörü bilinmiyormuş gibi böyle bir söz etmek, akıldan sorunu olmayı gerekmektedir. TKP önderlerine uygulanan terör, hiç sayılmaktadır.

“1930’ların ikinci yarısında Marksist yayıncılığa ağırlık veren ve 1938-50 yıllarını yeniden cezaevinde geçiren Kıvılcımlı, 1954’de kurduğu Vatan Partisi’yle -yukarda sözünü ettiğim- bu yeni ve reformist taktiksel çizgisini yaşama geçirmeye çalışacaktı. Bayar-Menderes kliği döneminde kurulan ve kapatılan Vatan Partisi sürecinde, halkın gerici ve İslami önyargılarına ödün veren konuşmalar yapması ve Başbakan Menderes’e ılımlı bir tarzda yaklaşması veya 1960 askeri darbesinden sonra bu kez Milli Birlik Komitesi’ne karşı benzer bir tutum izlemesi bu “yalnızlığı” gidermeye yetmeyecekti.”

Vatan Partisi sürecinde, yani TKP’nin ilk defa legal bir hareket olmasını sağlayan süreçte uygulanan taktikler, tabii ki çok bilmişlerimiz için Allah kelamına aykırı hareket olarak görülmekte. Hele ki Finans-Kapitalist önderlere ılımlı yaklaşma palavrası var ki, sormak gerekir bu nasıl bir ılımlı yaklaşma ki 3 yıl işkenceli hapislikle sonuçlanıyor? Hikmet Kıvılcımlı’nın yasal parti çerçevesinde yazdığı yazılardan bile rahatsız olarak, Kıvılcımlı ve yoldaşlarını hapse sürükleyen DP’ye nasıl bir ılımlılık olabilir?

Bir başka kara çalma ise “halkın gerici ve İslami önyargılarına ödün veren konuşmalar yapması” iddiası. Sanıyoruz kendisi bir yansıtma psikolojisi uyguluyor ve bin yıllık Müslümanlık düşmanlığının refleksi ile sıradan bir İslam karşıtlığı yapıyor. Oysa Hikmet Kıvılcımlı, söz konusu konuşmasından dolayı partisi kapatılıyor. Parababaları iktidarı, sanıyoruz bu “önyargıların” yayılmasından hoşnut olmamış ki, Hikmet Kıvılcımlı’yı hedef alıyor, kendisini gerçekten tebrik ederiz! DP bizce gerçekten laikliğin, din düşmanlığının(!) hakkını vermiş.

Oysa ki Kıvılcımlı, bu konuşması ile Marks’ın “Muhammed Devrimi” olarak belirttiği İslam’ın daha fazla araştırılması için, Kur’andan çeşitli örnekler vererek sömürü düzenine karşı silah patlatıyor. Halkı gericiliğe sürükleyen ve önyargıları oluşturan “okumamaları, araştırmamaları” iken, halkı okumaya ve araştırmaya teşvik eden, merak ettiren, sorgulatan Kıvılcımlı mı “önyargı” yaratıyor? Ne diyelim, karşımızda bir Don Kişot karikatürü var.

 

“1960’larda yayımladığı Sosyalist gazetesinde yer alan makalelerinde kullandığı dil ve üslup da onun genç okurlar tarafından anlaşılmasını zorlaştıran bir faktördü. Ama burada asıl sorun bu figürün -tıpkı eski partisi TKP gibi- açık kitle savaşımı deneyiminden neredeyse tümden yoksun olmasından ve kitle hareketinin “ruhunu” kavrayamamasından kaynaklanıyordu. Bunun tipik bir göstergesi, bu dönemde öğrenci, işçi ve küçük üretici eylemlerinde din sorununun hemen hemen hiç ortaya çıkmamasına rağmen Kıvılcımlı’nın kitlelerin sözümona dinsel duyarlılıklarını hesaba katan bir söylem tutturmasıydı. Demek ki sorun Kıvılcımlı’nın “teorik olarak gelişkin olması ve bu sebeple anlaşılamamış olmasıyla açıklan”amaz.”

Kıvılcımlı’nın gençliği nasıl anladığı ve ona göre hareket ettiğini daha önce belirttik. Gençlik önderlerinin Kıvılcımlı’yı anlamamaktan çok, Kıvılcımlı’ya yönelik bizzat bu CIA sosyalisti ekipler tarafından üretilen iftira ve karalamalar dolayısıyla uzak kalması gerçekliği mevcut. Bunu da en güzel biçimde, bugün Kıvılcımlı çizgisinin savunucusu olan Nurullah Ankut anlatıyor, kendisine çeşitli kişilerin “Kıvılcımlı’nın akıl hastası olduğu” iddiasını aktardıklarını belirtiyor. Dolayısıyla Kıvılcımlı’nın doğal olarak kuşak farkından dolayı gelişen var olması doğal olan durumlar sorunun yan boyutudur.

Yine bu noktada Kıvılcımlı’nın din konusunda kitle içinde önyargı olmamasına rağmen din konusu üzerinden söylemlerde bulunması meselesine değiniyor. Sanıyoruz kendi yaşadığı burjuva ortamı dolayısıyla Türkiye’nin geri kalanında nasıl bir şeriatçı örgütlenmesi olduğunun farkında değildir. O zamanlar çoğu gencin din kisvesi altında kontrgerillaya örgütlenmesinin sonucu bugün ortada. Kıvılcımlı’nın tutmuş olduğu bu projektörün kendisini rahatsız edişinin kökeninde ise yukarıda bahsettiğimiz sebeplerin olabileceğini düşünüyoruz.

Yazının geri kalanında bizce işin magazin boyutuna hizmet eden bir tat ile yazılmış Nazım Hikmet ile Hikmet Kıvılcımlı arasındaki ilişkiyi anlatan bir karşılaştırma var. Yazının geri kalanını ele alıp okuyucuyu sıkmayacağız ancak yazarın tüm kitabı yazdığında gösterdiği tramvaları aktarır bir biçimde tek bir cümleyi içermekte bu bölüm. Röportajda şöyle soruluyor: “Kitabınızda Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet arasında bir asimetriden bahsediyorsunuz ve bu asimetriyi Nazım Hikmet’in şair olmasına  Kıvılcımlı’nın ise teorik alanda “sıkıcı” eserler vermesine yoruyorsunuz.”

Bizce bu cümle, durumu özetliyor. Kıvılcımlı’nın teorik derinliği, bakış açısı, ortaya koydukları, acil formüller isteyen, dünden bugüne sorun çözümü isteyen anarşistimize ağır geliyor. Buna rağmen pratikten ve olgunun kendisinden kopuk bir biçimde okumalar yapıp, kendi hazır formüllerine uymayan her şeyi eliyor. Yani Kıvılcımlının deyimi ile, burjuva sosyalizmi skolastik çorbasından yemeye devam ediyor. Ancak hayatın rengi içinde, Kıvılcımlı’nın teorisi filiz vererek yeşermeye devam ediyor.

[1] Post Dergi, Garbis Altınoglu ile Hikmet Kıvılcımlı ve olamayan solculuk üzerine

[2] Hikmet Kıvılcımlı Sitesi

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir